Üniversite yılları kişisel gelişiminiz için çok önemli bir zaman dilimidir. Bu dönemi verimli geçirmeniz kariyer gelişiminize büyük bir katkı sağlarken, boş geçirmeniz de altın kıymetindeki yıllarınızın heba olup gitmesine sebep olacaktır.
Peki bu yılları hakkıyla değerlendire- meyişimizin başlıca sebepleri nelerdir?
1- Yanlış bölüm seçmenin sebep olduğu motivasyon eksikliği: Eğer okuduğunuz bölümü yeterince sevmiyorsanız, o sahada ilerlemeniz gerçekten çok zordur. Aslında bu sorunun temeli lise yıllarına dayanır. Lisede yapılan yanlış alan seçimi yanlış bir bölüm seçimini, yanlış bölüm seçimi de doğal olarak “tatsız- tuzsuz” bir üniversite hayatına sebep olur. Eğer okuduğunuz bölümün size hitap etmediğinden eminseniz ve üniversitenizin koridorlarında kendinizi boğuluyormuş gibi hissediyorsanız bölümünüzü değiştirmek için gereken cesareti göstermelisiniz. Bu anlamda 1 ya da 2 yıl kaybetmenin size vereceği acı, hayatınız boyunca sevmediğiniz bir işi yapmaktan ötürü duyacağınız acı kadar fazla olmayabilir.
2- Plansız ve dağınık okumak: Özellikle ilgi alanı çok geniş olan öğrencilerde bu problem gözlenir. Hemen her daldan rastgele okuyan ve “her şeyden az da olsa bir şey bilen” bu öğrenciler kendi alanlarında bir türlü derinleşemezler. Hâlbuki kitap okumayı bir sofraya benzetirsek ana menüde sizin bölümünüzle ilgili temel kaynaklar olmalıdır. Elbette ki sofranızın zenginliğine bağlı olarak ilgi duyduğunuz diğer sahalara ilişkin kitaplar da okuyabilirsiniz. Fakat bu durum bölümünüzle ilgili kaynakların önüne geçmemelidir. Sizce kendi sahasında oldukça sığ bir bilgiye sahip olan biyologun, engin bir tarih bilgisine sahip olması ona bir şey kazandırır mı?
3- Olumsuz arkadaşların etkisi: Üniversite hayatını sanki eğlenceden ibaretmiş gibi gören hedefsiz ve sorumsuz arkadaş grubunuzun olması kişisel gelişiminiz için büyük bir engeldir. Bunun yanı sıra ideolojik düşüncelerini bir saplantı haline getiren marjinal grupların da bu anlamda oldukça yıkıcı etkisi olmaktadır. Unutmamalısınız ki üniversite yıllarınız ilim ve irfana açıldığınız ve geleceğinizi şekillendirdiğiniz önemli bir menfezdir. Bu dönem asla sloganlar atarak veya protesto eylemleri düzenleyerek geçirilecek kadar basit ve hastalıklı bir dönem değildir.
4- Büyük düşünmemek: Bu bir ufuk meselesidir. Gelecekte sizi heyecanlandıracak bir hayalinizin olmaması, üniversite hayatını sadece “lisenin devamı olan doğal bir süreç” olarak algılamanız ve mesleğinizde ilerlemeyi düşünmemeniz yerinizde saymanıza sebep olacaktır. Bundan kurtulmak için vizyon sahibi insanlarla fikir alışverişinde bulunmanız sizin için çok yararlı olacaktır.
5- Mükemmeliyetçilik düşüncesi: “Bölümümde ilerleyeceksem her şeyimle kendimi bu işe vermeliyim. Bunu yapamayacağıma göre kendimi zorlamama gerek yok” düşüncesi de üniversite öğrencilerini bağlayan ilginç bir düşünce prangasıdır. Hâlbuki “bir şey bütünüyle elde edilmezse bütünüyle terk edilmemelidir”. Kendi sahamızın “üstadı” olamayabiliriz, ama en azından branşımızın hakkını vermemiz gerekmez mi?
6- Tembellik: İçinde bulunduğunuz şartlar ne kadar iyi olursa olsun eğer tembel bir yapınız varsa büyük bir sorununuz var demektir. Tembellik yaparak üniversite günlerini boşa geçiren bazı öğrenciler “Bu yılı iyi değerlendiremedim, ama gelecek yıl çok çalışacağım” der. Fakat çoğu kez bu ertelemelerin sonu gelmez. Ve bir de bakmışsınız ki üniversiteden mezun oluyorsunuz. Ama sorumluluğunuzu yerine getirmemenin verdiği vicdan azabıyla…
7- Fırsatları iyi değerlendirememek: Üniversite hayatınız boyunca kişisel gelişiminiz için birçok fırsat ayağınıza kadar gelir. Bu fırsatları kaçırmanız da sizin için büyük bir kayıp olacaktır. Sözgelimi alanınızla ilgili yapılan toplantı, seminer ve kursları kaçırmamalı ve günümüzün realiteleri olan yabancı dil ve bilgisayar parametrelerini de asla ihmal etmemelisiniz. Ayrıca üniversitenizdeki yan dal ve çift anadal programlarına fırsat gözüyle bakmalısınız. Bunun yanı sıra bölümünüzdeki nitelikli hocalardan yeterince istifade etmemeniz ve onların dersinden sadece “50 almayı” yeterli görmeniz de oldukça yanlış bir tutumdur.
Akın YILDIRIM
Özel Antalya Toros Akdeniz Lisesi Rehber Öğretmeni
“Pusula Üniversiteyi Kazanmanın Püf Noktaları” adlı kitabın yazarı
makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Aralık 2012 Pazar
1 Aralık 2012 Cumartesi
Rehabilitasyon Alanında Sosyal Hizmet Mesleği
REHABİLİTASYON ALANINDA SOSYAL HİZMET MESLEĞİ VE SOSYAL HİZMET UZMANININ ROLÜ
Sosyal hizmet kişi ve ailelerin kendi bünye ve çevre şartlarından doğan ya da kontrolleri dışında oluşan maddi, manevi ve sosyal yoksunlukların giderilmesine ve ihtiyaçlarının karşılanmasına, sosyal sorunların önlenmesi ve çözümlenmesine yardımcı olunması ve hayat standartlarının iyileştirilmesi ve yükseltilmesini amaçlayan sistemli ve programlı hizmetler bütünüdür.Çocuğuna özürlü tanısı konan tüm ailelerde olduğu gibi özürlü çocuğa sahip olduğunu anlayan aileler bu durumu duygu ve düşünce olarak kabul edene kadar zor bir süreç yaşamaktadırlar. Gerçekle ilk yüz yüze geldiğinde şok yaşayan aileler daha sonra reddetme, suçluluk duyma, depresyona girme, hayal kırıklığına düşme, utanma gibi duygular yaşamakta, gerçeği kabul ettikten sonra çocuğu eğitme, gerekli kişi ve kurumla işbirliği yapma arzusunu göstermektedirler.
Sosyal hizmet mesleğinin temel amacı, müracaatçıların sosyal işlevselliğini artırmaktır. Müracaatçılar, kendilerinden veya içinde bulundukları koşullardan kaynaklanan herhangi bir nedenle normal hizmetlerle ihtiyacı karşılanmayan, bunun için farklı hizmetlere ihtiyaç duyan kişi, grup ve ailelerdir.
Sosyal hizmet mesleği bireyi karar verme özgürlüğünü kendi yararına kullanması açısından bilinçlenmesine aracılık eder. Öte yandan bireyin yaşadığı çevrenin değişen sosyo-ekonomik koşullarına ve değerlerine uyum sağlayarak toplumda verimli hale gelmesi için gerekli olan değişmenin yaratılmasını amaçlar.Bu açıdan sosyal hizmet gerekli müdahaleyi yapabilecek bilgi, yöntem ve becerilere sahip ve bu tür müdahalelere yetkisi olan bir meslektir.
Sosyal Hizmet Uzmanı (SHU) vereceği eğitim programında aile ve üyelerinin içinde bulundukları toplum koşullarına uymalarının sağlanması ve toplum kaynaklarından yararlanma konusunda bilgi sahibi olmaları, aile üyeleri içinde özel bakım ve yardıma ihtiyaç duyan bireylerinin sorunlarının giderilmesinde yardımcı olunması gibi yönleri kapsar.
Çocuğuna özürlü tanısı konan aileler yaşadıkları kriz döneminden başlayarak yardım etmek, güç vermek, çeşitli sorunları üzerinde odaklaşmak sosyal hizmet mesleğinin uygulama alanlarındandır.
Bilgi temeli ve değer sistemi, toplum, hizmet kurumu, müracaatçı ve Sosyal Hizmet Uzmanı sosyal hizmet mesleğinin temel unsurlarını oluşturmaktadır. Bu temel unsurlar içerisinde yer alan Sosyal Hizmet Uzmanı içerisinde yer aldığı kuruluşta diğer meslek elamanları ve kuruluş personeli ile ekip çalışması gerçekleştirerek Psikoloji, Gelişim Psikolojisi, Sosyal Psikoloji, Davranış Bozuklukları Psikolojisi, Sosyoloji, Sağlık, Sosyal Sorunlar, Sosyal Hizmette Mülakat, Sosyal Refah Araştırması, Sosyal Mevzuat, Ekonomi, İstatistik eğitimini aldığı derslerin yanı sıra mesleğin müdahale yöntemleri olan Sosyal Kişisel Çalışma, Sosyal Grup Çalışması, Toplumla Çalışma, Sosyal Hizmet Yönetimi ve Sosyal Hizmet Araştırması yöntemlerini yapacağı çalışmalara aktararak sorun grupları ile ilgilenmekte ve onlara yönelik olan müdahale yöntemlerini belirleyerek uygulamaya koymakta ve sorun grubunun yani müracaatçılarının yaşadıkları problemleri çözmeye yardımcı olmaktadır.
Sosyal Hizmet Mesleğinin müdahale yöntemleri:
SOSYAL KİŞİSEL ÇALIŞMA
Sosyal Hizmet Uzmanının sorun gruplarına yönelik yapmış olduğu çalışmalar içerisinde mikro düzeyde yer alan ve bireyle bire bir görüşmelerden meydana gelen yöntemlerden biri Sosyal Kişisel Çalışmadır.Bu yönteminin kullanılmasındaki asıl amaç birey ya da aile güçlüklerle karşılaştığında ve sosyal ilişkilerinde uyumsuzluk yaşadığında, problemlerinin farkında olmalarını sağlayarak öncelikle problemi kabullendirmek ve onları bu sorunu çözme sürecine katmaktır. Onlarla birlikte alternatif çözüm yolları bularak bunlar içerisinden en uygun olanını onların belirlemesine olanak tanımak problemi ortadan kaldırmaya çalışmak böylece kendilerine olan güven duygularının gelişimini sağlamaktır. Müracaatçının bu gibi sorunlarla tekrar karşılaştığında çözüm yollarını üretebilecek düzeyi kazanması bu yöntemin asıl amacını içermektedir.
SOSYAL GRUP ÇALIŞMASI
Sosyal Hizmet Uzmanının sorun gruplarına yönelik olarak kullandığı müdahale yöntemlerinden bir diğeri ise; Sosyal Grup Çalışması yöntemidir. Bu yöntemde aynı yaşlarda, aynı ilgi, endişe ve ortak sorunlara sahip, belirli bir eğitim ve kültür seviyesindeki bireylerin Sosyal Hizmet Uzmanı önderliğinde bir araya gelerek sorunlarını paylaştıkları, birlikte çözüm yolları üretebildikleri bir sorun çözme sürecidir. Bu süreç gerçekleştirilirken Sosyal Hizmet Uzmanı gerekli Sosyal Grup Çakışması tekniklerini grup üyelerine uygulayarak, grubun amacına yönelik gelişme göstermesini ve bu gelişmeyi grup dışında da sürdürmesini sağlar.
SOSYAL HİZMET UZMANININ “SOSYAL KİŞİSEL ÇALIŞMA” VE “SOSYAL GRUP ÇALIŞMASI” YÖNTEMLERİ AÇISINDAN GÖREVLERİ:
1- Aile üyelerinin ilişkilerini geliştirmek: Ailenin her üyesinin ihtiyacını karşılayacak şekilde fonksiyonlarını yerine getirmesi, özürlü çocuğa ilişkin sorumlulukların paylaşılması ile mümkündür. Bu konuda aileye güç vermek gerekli durumlarda eğitmek Sosyal Hizmet Uzmanının görevidir.
2- Çocuğun zihinsel özründen dolayı suçluluk duyan ailelerin suçluluk duygularını hafifletmek ya da ortadan kaldırmaya çalışmak.
3- Ailelerin çocuğun özrünü olduğu gibi görebilmeleri, gerçeği kabullenmeleri ve yeterli ilgiyi sevgiyi göstermeleri için destek verir.
4- Ailenin destek sistemlerini harekete geçirmek: Çocuğunun özürlü olduğunu öğrenen ailelerde “sosyal etkileşimden kaçınma” davranışı gözlenmektedir. Bu aileler, yeterli anlayışı görmedikleri düşüncesi ile, çevrelerinden; uzaklaşırlar. Sosyal Hizmet Uzmanı bu nedenle ailenin doğal destek sistemlerini akraba, arkadaş g.b. yakın çevreyi harekete geçirerek aileye destek olmalarını sağlar.
5- Sosyal Hizmet Uzmanı özürlü çocuğu olan ailelerin “kendine yardım grupları” oluşturmalarını ve böylece birbirlerini desteklemelerini sağlar.
6- Sosyal Hizmet Uzmanı çalıştığı kurumda uyum problemi olan çocuklar için gerekli gördüğü taktirde “oyun grupları” ve “sosyalleştirici grup” kurarak çocuğun kuruma uyumunu sağlar.
7- Özürlü çocuğu aşırı korumanın onun sorumluluk almasını ve bağımsız hareket etmesini engelleyen bir tutum olduğu konusunda ailelere açıklamalarda bulunur.
8- Özürlü çocuğun sosyal yalnızlıktan kurtulması ve toplumla sosyal bütünleşmesinin sağlanması için normal insanlarla birlikte sosyalleşmesinin önemini ailelere anlatır. Bu konuda sorunlarını dinler, çözüm için aile ile ortak hareket ederek girişimde bulunur.
9- Sosyal Hizmet Uzmanı çalıştığı kurumdaki diğer ekip elamanları ve aile ile birlikte özürlü çocukların boş zamanlarını değerlendirme, iş eğitimi ve iş bulma gereksinimleri üzerinde durarak ve önemini tartışarak bu konular için gerekli ortamı oluşturur girişimlerde bulunur.
10- Ailelerin özürlü çocuk ile fazla ilgilenip normal çocuklarını ihmal etmeleri ya da özürlü çocukları yüzünden yaşadıkları hayal kırıklığını telafi etmek için normal çocuklardan yüksek beklenti içinde olmamalarını sağlayarak, çocuk ve aile ile görüşmeler yapar.
11- Ailenin kurumla ilişkilerini geliştirmek: Sosyal Hizmet Uzmanı rehabilitasyon merkezinde özürlü çocuklara verilen bakım ve eğitimi ev ortamında da sürdürmek için okul ile aile arasında aracı rol üstlenir. Aileyi okul ile işbirliği yapmaya teşvik eder, çocuğun verilen eğitimden daha fazla yararlanmasını sağlar. Sosyal Hizmet Uzmanı kurumun, ailenin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde değişmesi ve gelişmesine de katkı verir.
TOPLUMLA ÇALIŞMA
SOSYAL HİZMET UZMANININ “TOPLUMLA ÇALIŞMA” YÖNTEMİ AÇISINDAN GÖREVLERİ:
Toplumla Çalışma yöntemi, özellikle toplumun eğitimi, hizmetlere katılımlarının sağlanması ve davranış değişimi konularında önem taşımaktadır.
1- Özürlü çocukların aile içi ve rehabilitasyon merkezlerindeki eğitimini geliştirici etkinlikler düzenlemek ve bu doğrultuda toplumu, kamu görevlilerini bilinçlendirir.
2- Özürlü çocukları olan ailelerin aktif bir yardımlaşma içinde bulunmaları, birlikte daha bilinçli ve etkin bir mücadele verebilmeleri için örgütlenmelerini teşvik eder. Bu bağlamda dernekler ve vakıflar kurmalarını özendirir.
3- Rehabilitasyon merkezinde bireysel ya da grup olarak gönüllü çalışma yapmak isteyen kişilere yönelik özel organizasyonlar geliştirir. Bunun için gönüllü ihtiyacını belirleyerek onlara çağrıda bulunur. Seçilenlerin eğitimlerini sağlar ve çalışmalarını izler.
4- Toplumda özürlü çocuklara yönelik yanlış anlayış, tutum ve ön yargıların değiştirilmesine yönelik çalışmalar yapar. Bu doğrultuda açık oturumlar, paneller düzenler, broşür dağıtır, sergiler açar, basın ve kitle iletişim araçlarını harekete geçirir.
5- Özürlü çocuklara hizmet veren diğer kamu ve özel kuruluşlar ile işbirliği içinde bulunarak bu kuruluşlar ile birlikte toplumu duyarlı kılacak etkinlikler düzenler.
6- Özürlü çocukların boş zamanlarını değerlendirecek, eğlenceli etkinlikler oluşturarak özel spor yarışmalarının düzenlenmesi sağlar.
7- Özürlü çocuklara yönelik bir takım ayrıcalıklar ve hizmetler sağlanması ile ilgili yasal düzenlemeleri yapar. Bu konuda kamuoyu oluşturur.
8- Özürlü çocukları olan ailelerin daha bilinçli mücadele etmeleri için aralarındaki etkileşimi artırmaya yönelik piknik, kermes, çay partileri v.b. düzenler
28 Kasım 2012 Çarşamba
Ahmet Altan Rumların Torunuymuş!
Taraf'ın yazarı Ahmet Altan'da Muhteşem Yüzyıl tartışmalarına katıldı.Gene başbakana muhalif ve ilginç yazısıyla.Meğerse Ahmet Altan Rumların torunuymuş.Ahmet Altan laflarına Rum torunu olduğu kanıtlayacak Türklere hakaret içerikli sözleriyle başladı.Kabul etmemiz gerekirmiş;bizTürkler hiçbir icat edemeyiz sadece palavracıyız.Türkler Anadolu'ya kaç kişiyle gelmişler.Türkiye'deki 70 milyon nufüs özbeöz Türk mü diye sorduktan sonra bu ülkede daha önce Rum,Ermeni ve Hristiyanlar olduğunu Topkapı'da da bir Kilise olduğunu hatırlatıyor aklınca...
Bunu zaten herkes biliyor;Anadolu'ya gelen Türklerin buraların ahalisiyle kaynaştığını 70 milyonun saf Türk olmaması Türk ecdadına hakarete gerekçe olamaz.
Başabakan dahil Kanuni'nin dedesinin II.Beyazıd'ın babasını kimse bilmiyormuş aramızda onun için onlara yapılacak hakarete sukut etmemiz lazım.
Derdin ne yaran mı var?Niye gocunuyon? Ermeni torunu olabilirsin kimse seni dışlamıyor atalarına da hakaret etmiyor.Bu demek değildir ki başakasının ecdadını palavra diye niteleyecen olmadık sıfatları yaşam tarzını,senaryo,film oyunlarıyla çaktırmadan yaftalayacan.
Kahpe Bizans niye ecdada hakaret sayılmıyor diye sormuş Altan o filmi yapan Yeşilçam zihniyetini gayet iyi biliyorsun.Malkoçoğlu'ya sözde seferdeyken (sefer kutsal bir görevdir) imparator kızıyla zina ettiren çarpık bir zihniyet. (fyslpktzl)İşte Ahmet Altan'ın Taraf'taki yazısı;
Kabul edelim ki biz Türkler pek bir şey “icat” edemeyiz ama iyi uydururuz.
Belki en palavracıları en yukarılara çıkarmamızın nedeni de budur, belki de siyaseti de bir uydurma yarışması sanıyoruz.
En iyi uydurduğumuz şeylerin arasında herhalde “tarih” güzide bir yer tutar.
“Ecdadımız” palavraları kabul edeyim ki ben en çok sevdiklerim arasındadır.
Bizim “ecdadımız” dediğimiz halifelerimiz efendilerimizin, o “attan inmeyen” padişahlarımızın hemen hemen hepsinin dedesinin Hıristiyan olduğunu hatta bir kısmının da papaz olduğunu biliyorsunuz değil mi?
Aranızdan bir kişinin, Başbakan da dâhil, Kanunî’nin dedesinin adını bilmediğine eminim.
II. Bayezid diye öyle öyle bilgiç bilgiç gülümsemeyin, o babasının babası, annesinin babası kimdi?
Peki, halife efendilerimizin sarayı Topkapı’nın bahçesinde neden bir kilise var?
Peki, bizim ecdadımız dediğimiz Osmanlı’dan önceki atalarımız kimler?
Osmanlı kim peki?
Osmanlı’nın Kayı Aşireti’nden çıktığını biliyorsunuz diyelim, Kayı Aşireti hakkında ne biliyorsunuz?
Çok fazla bir bilginiz olamaz çünkü tarihte de çok fazla bir bilgi yok, Kayı Aşireti’nin varlığı bile kuşkulu.
Biraz daha geriye gidelim.
Osmanlı 1299’da kuruldu, Türkler Anadolu’ya 1071’de geldi.
Alparslan’la birlikte Anadolu’ya kaç Türk geldi?
“Türkler kim” sorusunu atlayıp başka soruya geçelim.
Bugün “Türk” olduğunu söylediğimiz 70 milyon insan Alparslan’la birlikte gelen “Türklerin” özbeöz çocukları mı?
Yoksa biz o gelen Türklerle Anadolu’da o zamanlarda yaşayan Bizanslıların, Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin ortak çocukları mıyız?
Nasıl oluyor da “ecdadımız” sadece Türkler ve Müslümanlar oluyor o zaman?
Ecdadımız arasında Bizanslılar yok mu?
“Kahpe Bizans” demek neden ecdadımıza hakaret sayılmıyor?
Çünkü tarihi uyduruyoruz.
AAAAAAAAAAAA
Etiketler:
ahmet altan,
bizans,
GÜNCEL HABERLER,
makale,
medya,
muhteşem yüzyıl,
rum
27 Kasım 2012 Salı
Zaman Gazetesi'nin Kuruluşu ve Tarihçesi
Zaman gazetesi Türkiye’de medya kuruluşlarının en güçlü sesidir. Bu hususa çok önem verdiğimiz için şu ana kadar, sekizinci baskısı da yapılan “Basın ve İdeal Basın” isimli bir kitabım da neşredildi. İsteyenler ve çok daha geniş malumat sahibi olmak isteyenler o kitaba müracaat edebilirler.
Değişik kesimlerden aldığım, görüş ve fikirleri kendi düşüncelerimle mercederek sorunuza cevap verecek olur isem şunları söyleyebilirim;
ZAMAN’IN İLK ÇIKIŞI VE TARİHÇESİ
İlk adı “Adalet” idi. Adalet, Sırat-ı Müstakimin özetidir. Sırat-ı Müstakim, Fatiha'nın özetidir. Fatiha da, bütün semâvi kitapların özetidir.
Ankara'nın da Adalet'e ve Zaman'a ihtiyacı vardır. Ankara'nın Namaz'a da ihtiyacı vardır. Zaten Zaman, “Namaz” kalıbından alınmıştır.
Adalet gazetesi 1986'da Zaman'a inkilab etti. 24 yaşında da “Zaman” kemâlâta erecektir.
Adalet, fertlerin ve cemaatlerin arasında ayrım yapmamaktır. Cemaatlerin arasında eşit davranmak, Hak sahibinin hakkını vermektir.
Adalet, yalancı ve iftiracıların sesini kesip, mazlumun ve mağdurun hakkına riayettir. İşte ilk kurulduğu günden bugüne Zaman, bunu yapmıştır.
“ADALET”DEN SONRA “ZAMAN”
Allah “Zaman”a yemin etmiştir. En büyük nimet “Zaman”dır.
İki çeşit nimet vardır;
1- Asli nimetler
a) Zaman
b) Sıhhat
2- Fer'î nimetler
Zaman gazetesi de bizim için en büyük nimettir.
“ZAMAN” NİÇİN EN BÜYÜK NİMETTİR?
Çünkü Zaman;
1- Aksiyonerlikle, reaksiyonerliği zâtında toplayan bir idealin tercümanıdır.
2- Kendi ruh köküne sımsıkı bağlı, bunu gazetecilik mantığı ile yapabilme başarısını göstermiştir.
3- Bütün zamanlarda olanları bağrında eritebilen, farklı görüşleri gürül gürül ifade eden aydınların sığınağıdır.
4- Koynunda ashab-ı kehfi saklayan büyük dağ, müthiş sığınaktır.
5- Bazen de Ashab-ı Suffe'yi bağrında büyüten büyük bir dayanaktır.
6- Yalan haberlere karşı ilân-ı harp edendir.
7- Alevî-Sünnî kardeşliğinde melce’dir.
8- Ülkeyi kasıp kavuran çetelerin başında bir balyozdur.
“ZAMAN”IN ORTAYA ÇIKIŞINDAKİ DÖNÜM NOKTASI
Bütün büyük varoluş ve dirilişler, umumî bunalımdan sonra ortaya çıkar. 1. dünya harbi olmasaydı genç Cumhuriyet doğmazdı. Tek şef döneminin bunalımı olmasaydı, “Yeter! Söz milletindir.” sloganıyla yeni bir Menderes dönemi olmazdı. 60 darbesi olmasa Adalet partisinin zühuru, 80 darbesi olmasa Özal devri, 28 şubat süreci sıkıntısı olmasa Ak Parti devri olamazdı.
12 eylül'ün baskıcı ortamı, daha öncekilerin baskısıyla da üst üste gelmesiyle yüreğinin en derin yerinden kopup gelen fırtınayı bütünüyle ifade edemeyen muhteşem topluluğun, kendini ifade etmesinin tezahürü olarak “Zaman” ortaya çıkmıştır.
İnsanların akıl yaşları vardır. Diğer büyük gazetelerin ömür yaşları 70-80, akıl yaşları 10-15’dir. Zaman gazetesinin ömür yaşı 23, fakat akıl yaşı 70-80’dir.
İnsan, doğruluğuna inandığı gazeteyi okumalıdır. Eğer inandığınız gazeteyi okumazsanız, okuduğunuz gazete gibi inanmaya başlarsınız.
Zaman gazetesi kendi temayüllerine göre başlık koymaz. Olayları kendi çerçevesi içinde verme anlayışını esas almıştır.
Zaman memleketin menfaatini, umum milletin ve devletin menfaatlerini esas alır.
Zaman gazetesinin son tirajına kadar Bâb-ı âli’nin patronları hep bize tepeden bakardı. Kendimizi kabul ettiremezdik. Hem muhteva, hem tiraj bakımından, bayrağı en yüksek göndere dikivermiştir.
Zaman, ulusal ve enternasyonel noktada doğru haber ve doğru yayım anlayışıyla, dünya ile birlikte hareket bütünlüğünü sağlamıştır.
Zaman’da habercilik ön plana çıktığı için herkes tarafından okunur oldu.
Fikirler, değerlendirmeler köşe yazarlarına bırakılmış, her fikirden insanlar yazı yazdığı için kucaklayıcı olmuştur ve tirajı artmıştır.
Zaman gazetesi olaylar karşısında daha sakin, daha mutedil, daha akla mantığa kapı açan; fakat iradeyi elden almayan bir muhteva olarak çıkmıştır.
İçtimai ve siyasi hayatta, günlük hadiseleri doğru ölçmek isabetli bir yol almak için “Pusula”ya ihtiyacımız vardır. Zaman, bizler için gerçekten iyi bir pusula olmuştur. Hadiseleri basiretle ve firasetle takip etme şansını bize kazandırmıştır.
Gazete okuyan zanneder ki, kendi görüşü esastır. Gazeteyi o görüşünü takviye için okur. Halbuki bir müddet sonra, gazete kendisi gibi inanmıyorsa, yanlış başka fikirleri benimsemiyorsa, gazete, fikrini okuyucusuna kabul ettirir. Okuyucu da haberi olmadan o gazetenin yazarları gibi düşünmeye başlar. Bu bakımdan okuyucu, gazetesini seçerken çok dikkat etmelidir. Akla kapı açıp, iradeyi elden almayan muhtevadaki gazeteyi tercih etmelidir. Gazete okuyucuyu fanatikleştirmemelidir. Okuyucuyu tepkiselleştirmemelidir. Okuyucuyu akıl mantık çizgisinin dışına itmemelidir. Günün şartlarını okuyucuya hissettirmelidir. Üstad’ın ifadesiyle; “akla kapı açıp iradeyi elden almamalıdır.”
Zaman okuru kendisini boşta hissetmez. Bizzat hadiselerin içinde görür. Hadiseler karşısında ne yapacağını bilir.
ZAMAN OLMASA TÜRK BASININDA NELER OLURDU?
Hoşgörü ve mutedil üslup azalır veya kalkardı. Dindarlar daha tepkiselleşirlerdi. Tepkiselleşince de kaçırıcılık çoğalırdı. Çağırmıyor da iteliyor, uzaklaşıyor manası meydana gelirdi. Çağın gidişatı iticilikte değil çekiciliktedir. Hadis-i Şerif’de de denildiği gibi “Kolaylık gösterin, güçlük çıkarmayın. Müjdeleyin nefret ettirmeyin.”
Bugün bu hadisin ifade ettiği manaya çok ihtiyacımız var. Sivri dilli olmak, hep cehennemi hatırlatmak, hep korkutmak, tahrik etmek, tehdit etmek, bugün tümüyle zararlı netice veriyor. Yine hadis-i şerif’de ifade ettiği gibi; “Müslüman saygı gösteren ve saygı gösterdiğinden dolayı da saygı görendir.”
Zaman gazetesi çekicidir, itici değildir. Çağımızın bu uslüba ihtiyacı vardır.
NİÇİN ZAMAN?
1- Bir tebliğ aracıdır. Önce “Niçin Zaman?” derken, gazete denen takdim ve telkin vasıtasının zihinleri yönlendirme yönündeki etkisine bakmamız gerekir.
2- Fikir ve ufku açar. Gazete, her sabah verdiği haberlerle düşünceleri düzenler, zihinleri yönlendirir.
3- Yön tayin eden bir pusuladır. İster ikrar et, ister inkâr... Gazete sizin yönünüzü tayin eden bir pusula, istikametinizi işaretleyen bir ok gibidir.
4- Kişinin aynasıdır. Hiç eğip bükmeye gerek yok. Elinizdeki mevkuteniz neyse, kafanızdaki düşünceniz de odur. Ya da öyle olmaya mahkumsunuz.
5- Zaman okurları, halkımız hangi gazeteyi çok alıyorsa o gazeteye puan vermiş sayılır. Şimdilerde halkımız en çok puanı, Zaman gazetesine verdi ve onu birincilik kürsüsüne çıkardı.
Siz gazeteyi mi etkilersiniz, gazete sizi mi? Fikir almak için mi alırsınız gazeteyi, fikir vermek için mi? Siz gazeteyi etkilemez de gazete sizi etkilerse, gazeteye fikir vermez de ondan fikir alırsanız, fikir aldıklarınızı düşünmeniz gerekmez mi? Etkisine girdiklerinizi, değerlendirmesine değer verdiklerinizi düşünmeniz gerekmez mi?
Öyleyse “Bizi, bizim değerlerimize değer veren gazete düşündürmeli!...” diyorsunuzdur.
Zaman'dan önce “basın” dendiğinde “boyalı basın” akla gelirdi. Basında kamplaşma vardı. Halk içerisinde kamplaşma meydanına “dur!” diyecek bir basın yoktu. Bizler de bakar ve üzülürdük.
Baştan bu yanlış gidiş, parasızlıktan yapılmıyor zannederdik. Halbuki bu işi yapamayışımızın altında güçlü bir Rehber, Mustakim Yol Göstericimiz olmaması varmış. Tabii ki kadro ve eleman yokluğu veya yetersizliği de vardı.
Güçlü Rehber, hedef gösterince para bulundu, çok değişik istidatlar ortaya çıktı ve Zaman, adeta bir mektep haline geldi. Oradan mezun olanlar diğer basın dünyasının en kaliteli elemanları oldular.
Meğer bu millet nelere kâdir imiş Ya Rabbi!
Zaman, bu millete en büyük nimet olan zaman kadar, çok büyük bir nimet olmuştur.
ZAMAN’IN ELE ALDIĞI HUSUSLAR
1- Zaman'ın 1986'lardan itibaren en çok tahşidat yaptığı saha “yalan haber” noktası oldu.
Bunun için Tamer Korkmaz “Yalan Haber Dünyası” adı altında bir kitap yazdı. Devam etseydi büyük bir ansiklopedi olurdu. Zaten beşeriyet ilk kurulduğu günden bu güne “Sıdk-Kizb” mücadelesine sahne olmamıştır?
2- Zaman'ın ikinci tahşidat yaptığı saha “İrtica” haberleri noktasıydı.
Burada görünmeyen bir kavga söz konusudur. Bu irtica kampanyaları ara ara, sâra nöbeti gibi basınımızda kendisini gösteriyor. O zaman da öyleydi. Ve bu tabii Zaman gazetesine bir alan açıyordu. Hem yalan haber yapmıyorsun, sakinsin, hem de yalan haberin üzerine gidiyorsun. Ve şu ortaya çıkıyordu ki, hakikaten Zaman'a, böyle bir gazeteye ihtiyaç vardı. Başka bir gazete de yoktu.
3- Zaman'ın üçüncü ele aldığı mevzu “Başörtüsü” meselesidir.
Başörtüsü eylemleri vardı. Bu başörtüsü eylemlerini gazete manşetine taşıyordu. Fakat bu eylemlerin provoke olmamasına da dikkat ediyordu. Böyle sivil, legal, kanuni daire içerisinde tepkiler sürerken aynı zamanda gazete köşelerinde önemli yazılar yazılmıştır. Mesela Ali Bulaç bey’in “feministler niçin bu başörtüsü eylemlerine sahip çıkmıyor?” yazısı. Çünkü bir hak ihlali vardı ortada. Ve kadınların hakkı ihlal ediliyordu.
ZAMAN SERMAYE ARACI DEĞİLDİR
Zaman farklıdır. Halka aittir. İnsanlar bu gazeteye hizmet diyor, seviyor. Köydeki bir insan, esnaf, öğretmen, öğrenci vs. toplumun her kesiminden insanlar abone oluyor. Gazete, bunun üzerinden sermayesine sermaye katmıyor. Aydın Doğan 2002-2007 yılları arasında 8 kat büyüdüm diyor. Aydın Doğan’ın gazeteleri medya görevini yerine getirmek için çalışmıyor, belki halktan hakkı olmadığı malları alarak 8 kat daha uzaklaşıyor ve halkı 8 defa da dövüyor demektir.
Zaman gazetesi sivildir. Sermayesi itibariyle de sivildir.
ZAMAN KULLANILACAK BİR ARAÇ DEĞİLDİR
Zaman'ın bir partisi yok. Basitiyle haber yorumu yapar. Zaman vagon değil lokomotiftir. Siyasiler, Zaman gibi bir gazeteden çok şey umarlar. Mesela diyelim ki Demirel başarısızlığını kamufle etmek için diyor ki “Zaman beni destekleseydi ben şunu başarırdım...” Alakası yoktur. Başarısızlığını Zaman'a yüklemek istiyor. Siyasi liderler zaman zaman bunu yaparlar. Çünkü böyle bir güce sahip olan bir gazetenin mutlak desteğini yanlarında görmek isterler.
4- Zaman'ın dördüncü ele aldığ husus “kadının cinsel obje olarak kullanılıp, bundan para kazanma” tezini çürütmesidir.
Türkiye'de çok satan gazetelerin büyük bir bölümü teşhircilik yapıyorlar. Teşhircilik bir hastalıktır. Kadın bedenini teşhir ediyorlar. Gazeteler erotizm satıyorlar. Bazen pornoya yakın şeyler çıkıyor. Ve diyorlar ki, bu satışın bir parçasıdır. Halbuki hiç alakası yok. İşte mesela Zaman Gazetesi. Hiç böyle bir yola başvurmadığı halde kendi kulvarında birinci gazete durumundadır. Avrupa'da da öyle. Çok satan gazeteler, cinselliğin istismarına başvurmuyor. Ehram gazetesi, 2 milyona yakın satıyor, hiç öyle açık kadın fotoğrafı kullanmıyor.
5- Zaman'ın beşinci ele aldığı husus “heterojenlik”tir.
Bir defa yorum ile haberin arasını ayırmak gerekir. Yani haberin objektif olması icap eder. Yorum ise şahıslara aittir. Zaten bu yorumu yapmak üzere çalışan köşe yazarları var. Haberde önemli olan gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Yani gazete aslında muhabirlerden ibarettir. Gazete haberdir. Aynı zamanda haberin de şahididir. Bu şahidin de adil olması gerekir. Zaman gazetesi haberde adalet vasfını korumuştur.
Biz kendi irfan ve kültür kaynaklarımızdan hareketle kavramsallaştırma yapabilirdik. Belirttiğim gibi adil olmak, adalet vasfı, haberin şahidi olma, şahidin dürüst olması ve araştırması gerekir. Hücurat suresinde denildiği gibi; “Size bir fasık haber getirdiği zaman onu araştırın.”
Zaman'ın haberle yorumun arasını mümkün mertebe ayırmaya çalışması bir kalite getirdi. Dahası, kendi yazarları da heterojendir. Fakat mesela Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde heterojen yazar yoktur. Cumhuriyet'te hiç olamaz.
ZAMAN GAZETESİNDEKİ FARKLI GÖRÜŞLÜ YAZARLAR
“Niçin Etyen Mahçupyan, Şahin Alpay gibi yazarlara yer veriliyor?” diye sorular soruluyor.
Birincisi; bu insanlar 28 Şubat döneminde iyi sınav vermiş insanlardır. Yani demokrat insanlardır. Bunlar darbe sürecine karşı dik durdular, eleştirdiler. Bu önemlidir.
İkincisi; gazetecilikte “imam söyler, cemaat amin der” diye bir şey söz konusu değildir. Çok farklı perspektiflerin olması gerekir. Yani ben İslami bir perspektiften dünyayı yorumlamaya çalışıyorsam, benim yorumumun ne kadar isabetli, doğru ve önemli olduğunun anlaşılabilmesi için aynı olayı Etyen Mahçupyan'ın, Şahin Alpay'ın da yorumlaması gerekir. Bu insanların bir noktada buluşmasının sebebi “Abant ruhu”dur. Çok farklı dünya görüşlerine, ideolojik bir konseptlere, kavramlara, düşünce malzemesine, araçlarına sahip insanlar, Türkiye'nin temel sorunları konusunda bir araya gelebiliyorlar, farklı düşünebiliyorlar ve bu bir çatışmaya, kavgaya da dönüşmüyor.
Bu, Zaman'ın ele aldığı önemli bir husustur.
6- Zaman gazetesi diyaloğa çok önem vermiş ve her şeyin diyalogla çözülebileceği tezini ilk defa gerçekleştirmiştir.
7- Zaman, yedinci husus olarak Türk basınına denge getirmiştir.
HALK GİBİ DÜŞÜNEN GAZETE “ZAMAN”
Gazete, halk gibi düşünen, halkın seslendirmek isteyip de seslendiremediği şeyleri seslendiren, okunduğu zaman okuyanı mutlu eden bir ses, bir nefestir.
Medeni toplumlarda mümessil konuşur. Hanefi'de imam okur, cemaat “amin” kelimesiyle onu destekler. Zaman çıktıktan sonra bizim adımıza konuşan, bizim seslendirmek istediklerimizi seslendiren, bizim müdafaamızı yapan yayın organıdır. Gurur ve güven veren bir temsilci, mümessil, ilkeli, şefkatli, bilgili, ümit va'deden bir gazetedir.
Zaman'ın kadrosu genç ve dinamiktir. Gazete, bilgili ilkeli, becerikli gençlerin elinde olunca istikbal va'dediyor.
Zaman, her zaman görmeyi arzu edilen bir sevgilidir. Bütün okurlarda sabah olsa da yeni gün Zaman'ı alsam, baksam, okusam aşkı, sevgisi belirir.
Zaman yıllardan beri inanmışların, bu vatanın gerçek sahiplerinin üzerine şimşekler gibi gelen hücumlara karşı bir paratoner, ayrıca onlara karşı şefkatli ve merhametli bir güneştir.
Zaman; karalamalar, yalan haberler karşısında kendimizi savunabileceğimiz önemli bir vekilimizdir.
Zaman; yalan haber sihirbazlarına karşı asay-ı musa gibidir.
Zaman; düşünce, san'at, edebiyat, kültür, yönlerimizle bizi kucaklayıp, zirvelere taşıyan bir öğretmendir.
Zaman; savunmasız, baskı altındaki inanmışların ve masumların hâmisidir.
Bir dinin, görüşlerin, fikir üretebilen doğurgan mütefekkirleri varsa gelecek va'deder.
Geleceğine ümitle bakılabilir. Zaman fikir üreten doğurgan yazar kadrosuyla bu mevzuda bizim için bir ümit kaynağı olmuştur.
Zaman; her zaman hakkı gaspedilmiş masumların ve mazlumların, dünyanın neresinde olursa olsun yanındadır ve zalimlerin, âsilerin ise karşısındadır.
ZAMAN’IN DİĞER GAZETELERDEN FARKI
1- Diğer gazetelerin bir patronu vardır. Belli bir finans grubunun elindedir.
Finans grupları, gazeteleri menfaatlerine göre yönlendiriyorlar. Menfaatlerinin değişmesine göre gazeteleri de değişkenlik arz ediyor. Zaman'ın patronu yok. Zaman'ın patron veya patronları okurlarıdır. Okurlar baskı grubu değildir. Zaman’ın baskı ve menfaatlere göre yayını değişmez. Yardımcı olurlar, destek olurlar. Zaman'ı yönlendiren idealleri, fikriyatı, vatan, millet ve devlet menfaatleridir.
2- Diğer basının patronları vardır. Bunlar bir şahıs veya menfaatine uygun yayın yapabiliyorlar. İş takibinde, ihale kazanmada, kısacası maddi avantaj sağlamada medyayı kullanabiliyorlar. Zaman gazetesi ise öyle değildir.
3- Zaman bir vitrindir. Hizmetin vitrinidir. Mağazaların en güzel ve dikkat çekici yerleri vitrinleridir.
GELENEKLERİ KORUYARAK DÜNYA BARIŞI
Muhafazakar kesim, dünya ile entegre olmaya hazır olan ve kendi bireyselliğini yeniden kuran, ama bunu yaparken de geleneksel bakışını ve mesela din anlayışını da terk etmek istemeyen, ama sırf bu adımla da bütün bunları yeniden yoğuran kesimdir. Dolayısıyla bugünkü küresel dünyada, bir Müslüman dindar olmanın ne anlama geldiğini yeniden sorgulayan ve bu sorgulamayı da günlük hayatında pratik olarak yapan bir dini jenerasyon ortaya çıkmıştır. Zaman gazetesi bu jenerasyonu hem en iyi taşıyan hem de en iyi temsil edendir. Ve dolayısıyla da bu tiraj yükselmesinin de mantığı belki de budur.
Zaman gazetesi; namuslu, akıllı, sağduyulu, mesafe alan, objektif bir gazete olmaya çalışıyor.
Okurların, gazeteden olan beklentileri ne kadar yükselirse, eksiklikler o nispette ortaya çıkar.
Türk medyası bir tıkanmaya doğru yürüdü, yürüyor. Gerçekten temsil yeteneği olmadığı halde sanki temsil yeteneği varmışcasına davranan, kendisini siyasetin içinde bir aktör yapan, siyasilerle ve bürokrasiyle pazarlık eden ve de kendi iç tekelleşmesi ve kendi iç oligarşik daha monolitik, oligopolcü yapısıyla da kendisini Türkiye’deki tüm siyasi, sosyal, kültürel alanda aktörleştiren bir çizgi izledi.
Zaman; iyi ve cesur gazetecilik anlayışıyla lokomotif kabul edilen belli şahısların eksik taraflarını da söylemiştir, yazmıştır.
Zaman; değişen şartlara ayak uyduran, yeni nesile, yeni jenerasyona ayak uyduran, hatta onlara yol, yön açan bir gazetedir.
Zaman olmasaydı, hem haberler açısından hem pozisyon açısından bir boşluk olurdu. Çünkü, diğer bütün gazetelere baktığımız zaman, büyük bir yıpranma var. Ve de Zaman’ın okuyucusuna da baktığımız zaman, örneğin akademik çevrelerde Zaman gazetesi okumayan bir sosyal bilimci yok gibidir.
Zaman olmasaydı, dünya onun boşluğunu hemen doldururdu. Türkiye’dekiler dolduramayabilir ama dünya hemen doldurur. O bakımdan da giderek dünyaya açılan bir gazetecilik Türkiye’de hiç kolay bir şey olmayacak ve kendini yenilemeyen gazeteler ne kadar iyi gazete olurlarsa olsunlar risk altındalardır.
ZAMAN’IN TÜRK MEDYASINDAKİ DOLDURDUĞU BOŞLUK
Yalan haber Zaman’la ortaya çıktı. Bir haberin yalan olduğu akla bile gelmezdi. Bütün diğer gazetelerin yazdığı şeyler doğru kabul edilirdi. Zaman’ın Türk basınına yaptığı en büyük hizmetlerden birisi bu yalan haber mefhumunu yerleştirmesidir. İnsanlarımıza, “gazetelerde okuduklarınızın, her şeyin doğru olmadığını bilin. Bunun yalan olma ihtimali de vardır.” demeye getirdi.
Yalan haber yerine fotoğraflı masal da denilebilir.
Zaman’ın, hakka ve haklıya riayet eden bir gazetecilik anlayışı vardır.
Türkiye’nin bulunduğu konumu ve etrafındaki ülkeler itibariyle, dış haberler ve dış politika Zaman gazetesi için oldukça önem arz ediyor diyebiliriz.
Zaman yöneticileri ve yazarları, topluma idrakleri açık olarak bakıyorlar, dünyaya ve baktıklarını, gördüklerini değerlendiriyorlar. Değerlendirdiklerini de, kendi düşüncelerine ve sayfalarına yansıtıyorlar.
ZAMAN YANLIŞ YAPAN MESLEKTAŞLARINI DA ELEŞTİRMİŞTİR
Zaman; basının eleştirilmesi gerektiğini söyleyen bir basın organı oldu. Zaman’dan önceki hiçbir basın organı, doğrudan doğruya yaptığı meslek itibarıyle basını eleştirmezdi. Yani Türkiye’de “A gazetesi yalan haber yapıyor” diyen bir basın yoktu. Zaman basında, bir hesap verme şuuru uyandırdı. Herkesi böyle hizaya sokmaya çalıştı. Ve böyle bir gazetenin varlığını hisseden diğer yayın organları da, “Bakın bu adamlar var. Onlar bize bakıyor, bunu anlarlar. Rezil oluruz.” diyerek hizaya gelmişlerdir.
Ve Zaman, halka indi, halk gazetesi oldu. İnsanları daha çok bilgilendirmek istedi. Tarafsız gazetecilik yapmaya çalıştı. Herhangi bir yere bağlılık göstermedi. İktidardan nimetlenmek amaçlı bir gazete olmadı. Tamamen kendi imkanlarıyla bağımsız bir gazete olarak kaldı. Diğer gazeteler gibi ona buna yaranayım diye bir derdi de olmadı. Bugün de böyle bir derdi yoktur. Sadece Cenab-ı Hakk’a ve sonra okuyucuya yaranmak istiyor.
ZAMAN’A SAHİP ÇIKMALIYIZ
Zaman bir meyvedir. Dalları vardır. Gövdesi ve kökleri vardır. O’nun köklerinde iman, İslam, idealizm vardır. İslam’ın dava cephesi vardır.
“O meyvelerden bir demet ile kabrimin başına gelirseniz, kabrimden “sizlere afiyet olsun” işiteceksiniz” diyen vardır.
“Edipler Edepli olmalı. Hem de edeb-i Kur’aniye ile müteeddip olmalı” diyenler vardır.
Mazi kökümüz vardır.
Gövdesinde samimi okurları vardır. Dalları ise onu bizlere sunan kadrosudur.
Zaman gazetesi böylesine muhterem, muazzam bir ağaçtır. O ağacın bahçıvanı olmak istemez misiniz?
Basın-yayın milletin beynidir. Basın-yayın ne ise millet odur. Zaman gazetesi yokken millet, tabiri caizse hafızasını çöplüğe sürümüştü. Zaman gazetesi, o hafızalara, o beyinlere belli bir yön verdi. Mesela Hekimoğlu İsmail’in şöyle bir hatırası var; Uşak’ta, nalbur dükkanı olan zengin bir arkadaşına gidiyor. Ulus ve Cumhuriyet gazetesi okuyan arkadaşını Zaman gazetesine abone yapıyor. Çok yakın arkadaş oldukları için arkadaşı bu durumu anlıyor, “Bunu Ömer yapmıştır” diyor. Ömer beyi gördüğünde “Sen ne hakla beni abone ediyorsun ben zenginim! Ben ne okuyacağımı bilirim” diye epey çatıyor. Ömer bey arkadaşından yaşça küçük olduğu için bir şey demiyor. Ömer bey 6 aylık abone yaptığından, yine abone yapmak için 6 ay sonra bir daha arkadaşına gidiyor. Giderken kızacak diye korkuyor fakat arkadaşı kendisinden önce şöyle diyor; “Sen beni 6 ay abone ediyorsun ben 1 senelik abone oldum. Sonra savcılığı, lise müdürünü, hapishaneyi ve birkaç yeri abone ettim” diyor.
Zaman gazetesi İslam’a aykırı işler yapmadı. Allah ona lütuflarda bulundu ve bu duruma geldi. Eğer İslam’a aykırı işler yapsaydı kaderin tokadını yerdi.
Müslümanlara yapılan iftiralara Zaman gazetesi cevap veriyor, müspet yayın yapıyor.
ZAMAN NEDİR?
Zaman basınımıza ilkelerindeki farklılığı ile yeni bir gazetecilik anlayışı getirdi. Yani insanlar karalanmadan, hisler gıcıklanmadan, müstehcenliğe başvurmadan da tiraj alınabileceğini gösterdi. Ciddi, sorumlu ve güzel bir üslupla da gazetecilik yapılabilirmiş düşüncesini basınımıza getirdi. Bu bir çığır açmadır.
Bir aile gazetesidir. Bir terbiye kürsüsüdür, ahlak kürsüsüdür, milletimizin değerlerinin kürsüsüdür, milletimizin hissiyatının kürsüsüdür. Ve bir sancının eseridir Zaman Gazetesi. Yani bu ülke için, yarınlarımız için sancı çeken insanlar tarafından çıkarılmaktadır ve bir ihtiyaca cevap vermektedir. Tirajındaki artış da bu ihtiyacın önemini ortaya koyuyor. Demek ki bir boşluk hakikaten doldurulmuş.
Gazetenin asıl sahibi kendisiymiş gibi gören, dolayısıyla bu gazetenin daha çok okunması için kendisine buradan bir iş çıkartan, vazife çıkartan, hani “durumdan vazife çıkartmak” deniyor ya, bunu müspet manada yapan bir okur kitlesidir. Türkiye’de, takdir edersiniz ki, pek çok gazete müstehcenliğinden dolayı dindar ailelerin evlerine giremiyor. Şimdi bu dindar aileler bu gazeteyi bir alternatif olarak gördüler. Artı, bu bir fikir gazetesiydi. Yani hem bir fikir gazetesi ve hem de bir aile gazetesidir.
ZAMAN NEDEN FARKLIDIR?
Bu farklılık Zaman’ın kendisini diğer gazetelerden üstün görme, onlara karşı farklı bir konumda olduğunu hissetme, başa kakma gibi bir şey değildir. Farklı gazetedir çünkü;
1- Bugün bir millet olarak bir davamızın olması lazım. Nedir bu dava? Kendi değerlerimize bağlı kalarak dünya ile entegre olmaktır. Zaman Gazetesi’nin bir idealinin olması gerektiğini söylemek bir farklılıktır. Çünkü bir gazete netice itibariyle normal olarak değerlendirildiğinde bir davanın kürsüsü değildir. Ama Zaman gazetesi milletimizin kürsüsüdür.
2- Şahıslarla ve özel hayatla uğraşmamayı ilke edinmiştir. İnsanlara çamur atmaz, karalamaz. Bir insanın, eleştirilecek bir şeyi varsa, onu söylerken de üsluba dikkat eder. Zamanın bir farklılığı da üslubudur. Yani incitici, kırıcı, hakaretâmiz değildir.
3- Hükümetlerle uğraşmaz. Elbette ki politikalarından dolayı eleştiri yöneltebilir. Fakat öyle gazeteler var ki Türkiye’de hükümetleri hedef tahtasına koyuyor. Yani gazetenin hedefi mevcut hükümetleri düşürmek oluyor. Zaman asla belden aşağı vurmaz.
Ecevit hükümetine nasılsa, Erdoğan hükümetine de aynı şekilde yaklaşır. Zaman yıkıcı değil, yapıcıdır.
4- Zaman, müstehcenliğe sayfalarında katiyen yer vermez. Bu yönüyle Zaman aile gazetesidir ve her aile rahatlıkla Zaman’ı evine götürebilir.
5- Zaman gazetesi, milli meselelerin daima yanındadır. Model bozucu değildir. Yıkıcı olmamıştır. İnsanların morallerini bozucu haberler yapmamıştır ve daima ümit verici haberlere yer vermiştir. Bu da yeni bir gazetecilik anlayışı demektir.
Halkımız da bu farklılığa sahip çıkmıştır.
6- Zaman gazetesi basın dünyasının da içinde çok önemli bir görev üstlenmiştir. Basını kendi arasında tanıştırmak ve kaynaştırmak, ayrıca basın dünyasıyla milletimizi kaynaştırmaktır.
7- Zaman gazetesinin yazarları Türkiye’nin muhtelif yörelerinde konferanslar vererek, bu şekilde okurlarıyla buluşmuştur. Zaman gazetesi okurlarıyla bir bütünlük arzeder. Yığın yığın kalabalıklar gelip, o konferansları dinleyerek, okurlar yazarlarıyla buluşarak birlik beraberlik meydana getirmişlerdir.
EN ZOR HADİSELERDE BİLE ZAMAN GAZETESİ DENGELİ YAYIN İZLEMİŞTİR
Bu ülkede bir 28 Şubat süreci yaşandı. Bu süreci yüzünün akıyla atlatan gazetelerden birisi de Zaman gazetesi olmuştur. O dönem gazetenin yöneticileri ve editörleri çok büyük bir baskı altına girdiler. Zaman gazetesi ve yazarları, o genel kartel medyasının çizgisine girmedi.
ZAMAN’IN DURUŞU
1- Zaman’da serin bir duruş var. Serin, derin, aklı başında, söylediğini tartan, dünyayı yakından takip eden, demokrasi ile olan ilişkisini her geçen gün kavileştiren bir gazetedir.
2- Türkiye’de müslümanlar, uzun bir süredir sessiz çoğunluktu. Sesleri çok çıkmıyordu. Birtakım gazeteler, Türkiye’deki mütedeyyin kesimin sözcüsü olma görevine soyundular fakat ne kadar temsil ettiler tartışılır. Bu sessiz çoğunluğun hissiyatının yansıtılması açısından Zaman’ın ciddi bir işlevi oldu.
3- Türkiye’de özellikle Özal döneminde ortaya çıkan liberalleşme, savrulmalara, sarsıntılara yol açtı. Köhnemiş yapıların silkinmesinde bu tür savrulmalara dünyanın heryerinde şahit olunur ve olunmuştur.
İşte öyle bir dönemde Zaman gazetesi, mütevazi de olsa deniz feneri vazifesi görmüştür.
Türkiye’de değişik konumlarda sarsıntılar meydana gelirken, Zaman gazetesi bir takım değerlerin muhafazası açısından ciddi bir görev üstlenmiştir.
4- Türkiye’nin ciddi sorunlarından bir tanesi de kimlik meselesidir. Toplum, tanzimat’tan bu yana çok hızlı bir dönüşüm geçirdi. Özellikle 1950’lerden sonra çok hızlı kabuk değiştirme oldu. Hızlı dönüşüm geçiren toplumlarda kimlik sıkıntılarının görülmesi çok da anormal değildir. Ama bu çalkantıların yoğun olduğu dönemlerde aklıselim, referans olabilecek matbuata ihtiyaç vardı. İşte Zaman öyle bir ihtiyaca cevap vermiştir.
5- Terörle mücadelede Zaman sağlam bir yerde durmaya çalışmıştır. Sağlam bir yerde durmak, bütün muvaffakiyetlerde işin özüdür. Mesela Kıbrıs meselesinde biraz da riske girip, Burgenstock müzakerelerini “diplomatik zafer” manşeti ile Türkiye’ye duyuran tek gazete Zaman’dır.
ZAMAN’IN HABERLERİ
Zaman, haberlerinde gittikçe daha araştırıcı bir özellik gösteriyor. Araştırmacı gazetecilik yönünde gelişiyor. Siyasi, idari ve iktisadi güç sahiplerinin kanunlara ve ahlaka aykırı davranışlarının araştırılması ve kamuoyuna iletilmesinde güçlü bir ses olmuştur. Araştırmacı gazetecilik budur. Araştırmacı gazetecilik demokrasi açısından fevkalade önemlidir. Yani bizi yönetenler, güç sahipleri, ahlaka ve kanunlara uygun davranıyorlar mı? Bunun denetlenmesi demokrasilerde basının en önemli fonksiyonlarından biridir. Zaman bu konuda giderek daha cesaretli ve daha yetkin bir hal almıştır.
Zaman’ın esas gücü, toplumda mevcut farklı görüş, inanç, yaşam biçimleri arasında diyaloğu, karşılıklı anlayışı güçlendirmeye çalışan sağduyulu yayın çizgisi izlemesinden kaynaklanmaktadır. Bunda sebat ederse, Zaman’ı çok parlak bir gelecek bekliyor. Bugünkü çizgisini ve ciddiyetini sürdürür ise Zaman’ın geleceğini, giderek daha geniş kesimler tarafından okunacak ve daha etkili olacak bir gazete olarak görüyorum.
Zaman gazetesini, meydana gelmesinde her türlü gayret gösterenleri, yazarlarını ve okurlarını can-ı gönülden tebrik ediyor, başarılarının giderek artmasının kudreti sonsuzdan niyaz ediyorum.
NECDET İÇEL
www.necdeticel.com.tr
Değişik kesimlerden aldığım, görüş ve fikirleri kendi düşüncelerimle mercederek sorunuza cevap verecek olur isem şunları söyleyebilirim;
ZAMAN’IN İLK ÇIKIŞI VE TARİHÇESİ
İlk adı “Adalet” idi. Adalet, Sırat-ı Müstakimin özetidir. Sırat-ı Müstakim, Fatiha'nın özetidir. Fatiha da, bütün semâvi kitapların özetidir.
Ankara'nın da Adalet'e ve Zaman'a ihtiyacı vardır. Ankara'nın Namaz'a da ihtiyacı vardır. Zaten Zaman, “Namaz” kalıbından alınmıştır.
Adalet gazetesi 1986'da Zaman'a inkilab etti. 24 yaşında da “Zaman” kemâlâta erecektir.
Adalet, fertlerin ve cemaatlerin arasında ayrım yapmamaktır. Cemaatlerin arasında eşit davranmak, Hak sahibinin hakkını vermektir.
Adalet, yalancı ve iftiracıların sesini kesip, mazlumun ve mağdurun hakkına riayettir. İşte ilk kurulduğu günden bugüne Zaman, bunu yapmıştır.
“ADALET”DEN SONRA “ZAMAN”
Allah “Zaman”a yemin etmiştir. En büyük nimet “Zaman”dır.
İki çeşit nimet vardır;
1- Asli nimetler
a) Zaman
b) Sıhhat
2- Fer'î nimetler
Zaman gazetesi de bizim için en büyük nimettir.
“ZAMAN” NİÇİN EN BÜYÜK NİMETTİR?
Çünkü Zaman;
1- Aksiyonerlikle, reaksiyonerliği zâtında toplayan bir idealin tercümanıdır.
2- Kendi ruh köküne sımsıkı bağlı, bunu gazetecilik mantığı ile yapabilme başarısını göstermiştir.
3- Bütün zamanlarda olanları bağrında eritebilen, farklı görüşleri gürül gürül ifade eden aydınların sığınağıdır.
4- Koynunda ashab-ı kehfi saklayan büyük dağ, müthiş sığınaktır.
5- Bazen de Ashab-ı Suffe'yi bağrında büyüten büyük bir dayanaktır.
6- Yalan haberlere karşı ilân-ı harp edendir.
7- Alevî-Sünnî kardeşliğinde melce’dir.
8- Ülkeyi kasıp kavuran çetelerin başında bir balyozdur.
“ZAMAN”IN ORTAYA ÇIKIŞINDAKİ DÖNÜM NOKTASI
Bütün büyük varoluş ve dirilişler, umumî bunalımdan sonra ortaya çıkar. 1. dünya harbi olmasaydı genç Cumhuriyet doğmazdı. Tek şef döneminin bunalımı olmasaydı, “Yeter! Söz milletindir.” sloganıyla yeni bir Menderes dönemi olmazdı. 60 darbesi olmasa Adalet partisinin zühuru, 80 darbesi olmasa Özal devri, 28 şubat süreci sıkıntısı olmasa Ak Parti devri olamazdı.
12 eylül'ün baskıcı ortamı, daha öncekilerin baskısıyla da üst üste gelmesiyle yüreğinin en derin yerinden kopup gelen fırtınayı bütünüyle ifade edemeyen muhteşem topluluğun, kendini ifade etmesinin tezahürü olarak “Zaman” ortaya çıkmıştır.
İnsanların akıl yaşları vardır. Diğer büyük gazetelerin ömür yaşları 70-80, akıl yaşları 10-15’dir. Zaman gazetesinin ömür yaşı 23, fakat akıl yaşı 70-80’dir.
İnsan, doğruluğuna inandığı gazeteyi okumalıdır. Eğer inandığınız gazeteyi okumazsanız, okuduğunuz gazete gibi inanmaya başlarsınız.
Zaman gazetesi kendi temayüllerine göre başlık koymaz. Olayları kendi çerçevesi içinde verme anlayışını esas almıştır.
Zaman memleketin menfaatini, umum milletin ve devletin menfaatlerini esas alır.
Zaman gazetesinin son tirajına kadar Bâb-ı âli’nin patronları hep bize tepeden bakardı. Kendimizi kabul ettiremezdik. Hem muhteva, hem tiraj bakımından, bayrağı en yüksek göndere dikivermiştir.
Zaman, ulusal ve enternasyonel noktada doğru haber ve doğru yayım anlayışıyla, dünya ile birlikte hareket bütünlüğünü sağlamıştır.
Zaman’da habercilik ön plana çıktığı için herkes tarafından okunur oldu.
Fikirler, değerlendirmeler köşe yazarlarına bırakılmış, her fikirden insanlar yazı yazdığı için kucaklayıcı olmuştur ve tirajı artmıştır.
Zaman gazetesi olaylar karşısında daha sakin, daha mutedil, daha akla mantığa kapı açan; fakat iradeyi elden almayan bir muhteva olarak çıkmıştır.
İçtimai ve siyasi hayatta, günlük hadiseleri doğru ölçmek isabetli bir yol almak için “Pusula”ya ihtiyacımız vardır. Zaman, bizler için gerçekten iyi bir pusula olmuştur. Hadiseleri basiretle ve firasetle takip etme şansını bize kazandırmıştır.
Gazete okuyan zanneder ki, kendi görüşü esastır. Gazeteyi o görüşünü takviye için okur. Halbuki bir müddet sonra, gazete kendisi gibi inanmıyorsa, yanlış başka fikirleri benimsemiyorsa, gazete, fikrini okuyucusuna kabul ettirir. Okuyucu da haberi olmadan o gazetenin yazarları gibi düşünmeye başlar. Bu bakımdan okuyucu, gazetesini seçerken çok dikkat etmelidir. Akla kapı açıp, iradeyi elden almayan muhtevadaki gazeteyi tercih etmelidir. Gazete okuyucuyu fanatikleştirmemelidir. Okuyucuyu tepkiselleştirmemelidir. Okuyucuyu akıl mantık çizgisinin dışına itmemelidir. Günün şartlarını okuyucuya hissettirmelidir. Üstad’ın ifadesiyle; “akla kapı açıp iradeyi elden almamalıdır.”
Zaman okuru kendisini boşta hissetmez. Bizzat hadiselerin içinde görür. Hadiseler karşısında ne yapacağını bilir.
ZAMAN OLMASA TÜRK BASININDA NELER OLURDU?
Hoşgörü ve mutedil üslup azalır veya kalkardı. Dindarlar daha tepkiselleşirlerdi. Tepkiselleşince de kaçırıcılık çoğalırdı. Çağırmıyor da iteliyor, uzaklaşıyor manası meydana gelirdi. Çağın gidişatı iticilikte değil çekiciliktedir. Hadis-i Şerif’de de denildiği gibi “Kolaylık gösterin, güçlük çıkarmayın. Müjdeleyin nefret ettirmeyin.”
Bugün bu hadisin ifade ettiği manaya çok ihtiyacımız var. Sivri dilli olmak, hep cehennemi hatırlatmak, hep korkutmak, tahrik etmek, tehdit etmek, bugün tümüyle zararlı netice veriyor. Yine hadis-i şerif’de ifade ettiği gibi; “Müslüman saygı gösteren ve saygı gösterdiğinden dolayı da saygı görendir.”
Zaman gazetesi çekicidir, itici değildir. Çağımızın bu uslüba ihtiyacı vardır.
NİÇİN ZAMAN?
1- Bir tebliğ aracıdır. Önce “Niçin Zaman?” derken, gazete denen takdim ve telkin vasıtasının zihinleri yönlendirme yönündeki etkisine bakmamız gerekir.
2- Fikir ve ufku açar. Gazete, her sabah verdiği haberlerle düşünceleri düzenler, zihinleri yönlendirir.
3- Yön tayin eden bir pusuladır. İster ikrar et, ister inkâr... Gazete sizin yönünüzü tayin eden bir pusula, istikametinizi işaretleyen bir ok gibidir.
4- Kişinin aynasıdır. Hiç eğip bükmeye gerek yok. Elinizdeki mevkuteniz neyse, kafanızdaki düşünceniz de odur. Ya da öyle olmaya mahkumsunuz.
5- Zaman okurları, halkımız hangi gazeteyi çok alıyorsa o gazeteye puan vermiş sayılır. Şimdilerde halkımız en çok puanı, Zaman gazetesine verdi ve onu birincilik kürsüsüne çıkardı.
Siz gazeteyi mi etkilersiniz, gazete sizi mi? Fikir almak için mi alırsınız gazeteyi, fikir vermek için mi? Siz gazeteyi etkilemez de gazete sizi etkilerse, gazeteye fikir vermez de ondan fikir alırsanız, fikir aldıklarınızı düşünmeniz gerekmez mi? Etkisine girdiklerinizi, değerlendirmesine değer verdiklerinizi düşünmeniz gerekmez mi?
Öyleyse “Bizi, bizim değerlerimize değer veren gazete düşündürmeli!...” diyorsunuzdur.
Zaman'dan önce “basın” dendiğinde “boyalı basın” akla gelirdi. Basında kamplaşma vardı. Halk içerisinde kamplaşma meydanına “dur!” diyecek bir basın yoktu. Bizler de bakar ve üzülürdük.
Baştan bu yanlış gidiş, parasızlıktan yapılmıyor zannederdik. Halbuki bu işi yapamayışımızın altında güçlü bir Rehber, Mustakim Yol Göstericimiz olmaması varmış. Tabii ki kadro ve eleman yokluğu veya yetersizliği de vardı.
Güçlü Rehber, hedef gösterince para bulundu, çok değişik istidatlar ortaya çıktı ve Zaman, adeta bir mektep haline geldi. Oradan mezun olanlar diğer basın dünyasının en kaliteli elemanları oldular.
Meğer bu millet nelere kâdir imiş Ya Rabbi!
Zaman, bu millete en büyük nimet olan zaman kadar, çok büyük bir nimet olmuştur.
ZAMAN’IN ELE ALDIĞI HUSUSLAR
1- Zaman'ın 1986'lardan itibaren en çok tahşidat yaptığı saha “yalan haber” noktası oldu.
Bunun için Tamer Korkmaz “Yalan Haber Dünyası” adı altında bir kitap yazdı. Devam etseydi büyük bir ansiklopedi olurdu. Zaten beşeriyet ilk kurulduğu günden bu güne “Sıdk-Kizb” mücadelesine sahne olmamıştır?
2- Zaman'ın ikinci tahşidat yaptığı saha “İrtica” haberleri noktasıydı.
Burada görünmeyen bir kavga söz konusudur. Bu irtica kampanyaları ara ara, sâra nöbeti gibi basınımızda kendisini gösteriyor. O zaman da öyleydi. Ve bu tabii Zaman gazetesine bir alan açıyordu. Hem yalan haber yapmıyorsun, sakinsin, hem de yalan haberin üzerine gidiyorsun. Ve şu ortaya çıkıyordu ki, hakikaten Zaman'a, böyle bir gazeteye ihtiyaç vardı. Başka bir gazete de yoktu.
3- Zaman'ın üçüncü ele aldığı mevzu “Başörtüsü” meselesidir.
Başörtüsü eylemleri vardı. Bu başörtüsü eylemlerini gazete manşetine taşıyordu. Fakat bu eylemlerin provoke olmamasına da dikkat ediyordu. Böyle sivil, legal, kanuni daire içerisinde tepkiler sürerken aynı zamanda gazete köşelerinde önemli yazılar yazılmıştır. Mesela Ali Bulaç bey’in “feministler niçin bu başörtüsü eylemlerine sahip çıkmıyor?” yazısı. Çünkü bir hak ihlali vardı ortada. Ve kadınların hakkı ihlal ediliyordu.
ZAMAN SERMAYE ARACI DEĞİLDİR
Zaman farklıdır. Halka aittir. İnsanlar bu gazeteye hizmet diyor, seviyor. Köydeki bir insan, esnaf, öğretmen, öğrenci vs. toplumun her kesiminden insanlar abone oluyor. Gazete, bunun üzerinden sermayesine sermaye katmıyor. Aydın Doğan 2002-2007 yılları arasında 8 kat büyüdüm diyor. Aydın Doğan’ın gazeteleri medya görevini yerine getirmek için çalışmıyor, belki halktan hakkı olmadığı malları alarak 8 kat daha uzaklaşıyor ve halkı 8 defa da dövüyor demektir.
Zaman gazetesi sivildir. Sermayesi itibariyle de sivildir.
ZAMAN KULLANILACAK BİR ARAÇ DEĞİLDİR
Zaman'ın bir partisi yok. Basitiyle haber yorumu yapar. Zaman vagon değil lokomotiftir. Siyasiler, Zaman gibi bir gazeteden çok şey umarlar. Mesela diyelim ki Demirel başarısızlığını kamufle etmek için diyor ki “Zaman beni destekleseydi ben şunu başarırdım...” Alakası yoktur. Başarısızlığını Zaman'a yüklemek istiyor. Siyasi liderler zaman zaman bunu yaparlar. Çünkü böyle bir güce sahip olan bir gazetenin mutlak desteğini yanlarında görmek isterler.
4- Zaman'ın dördüncü ele aldığ husus “kadının cinsel obje olarak kullanılıp, bundan para kazanma” tezini çürütmesidir.
Türkiye'de çok satan gazetelerin büyük bir bölümü teşhircilik yapıyorlar. Teşhircilik bir hastalıktır. Kadın bedenini teşhir ediyorlar. Gazeteler erotizm satıyorlar. Bazen pornoya yakın şeyler çıkıyor. Ve diyorlar ki, bu satışın bir parçasıdır. Halbuki hiç alakası yok. İşte mesela Zaman Gazetesi. Hiç böyle bir yola başvurmadığı halde kendi kulvarında birinci gazete durumundadır. Avrupa'da da öyle. Çok satan gazeteler, cinselliğin istismarına başvurmuyor. Ehram gazetesi, 2 milyona yakın satıyor, hiç öyle açık kadın fotoğrafı kullanmıyor.
5- Zaman'ın beşinci ele aldığı husus “heterojenlik”tir.
Bir defa yorum ile haberin arasını ayırmak gerekir. Yani haberin objektif olması icap eder. Yorum ise şahıslara aittir. Zaten bu yorumu yapmak üzere çalışan köşe yazarları var. Haberde önemli olan gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Yani gazete aslında muhabirlerden ibarettir. Gazete haberdir. Aynı zamanda haberin de şahididir. Bu şahidin de adil olması gerekir. Zaman gazetesi haberde adalet vasfını korumuştur.
Biz kendi irfan ve kültür kaynaklarımızdan hareketle kavramsallaştırma yapabilirdik. Belirttiğim gibi adil olmak, adalet vasfı, haberin şahidi olma, şahidin dürüst olması ve araştırması gerekir. Hücurat suresinde denildiği gibi; “Size bir fasık haber getirdiği zaman onu araştırın.”
Zaman'ın haberle yorumun arasını mümkün mertebe ayırmaya çalışması bir kalite getirdi. Dahası, kendi yazarları da heterojendir. Fakat mesela Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde heterojen yazar yoktur. Cumhuriyet'te hiç olamaz.
ZAMAN GAZETESİNDEKİ FARKLI GÖRÜŞLÜ YAZARLAR
“Niçin Etyen Mahçupyan, Şahin Alpay gibi yazarlara yer veriliyor?” diye sorular soruluyor.
Birincisi; bu insanlar 28 Şubat döneminde iyi sınav vermiş insanlardır. Yani demokrat insanlardır. Bunlar darbe sürecine karşı dik durdular, eleştirdiler. Bu önemlidir.
İkincisi; gazetecilikte “imam söyler, cemaat amin der” diye bir şey söz konusu değildir. Çok farklı perspektiflerin olması gerekir. Yani ben İslami bir perspektiften dünyayı yorumlamaya çalışıyorsam, benim yorumumun ne kadar isabetli, doğru ve önemli olduğunun anlaşılabilmesi için aynı olayı Etyen Mahçupyan'ın, Şahin Alpay'ın da yorumlaması gerekir. Bu insanların bir noktada buluşmasının sebebi “Abant ruhu”dur. Çok farklı dünya görüşlerine, ideolojik bir konseptlere, kavramlara, düşünce malzemesine, araçlarına sahip insanlar, Türkiye'nin temel sorunları konusunda bir araya gelebiliyorlar, farklı düşünebiliyorlar ve bu bir çatışmaya, kavgaya da dönüşmüyor.
Bu, Zaman'ın ele aldığı önemli bir husustur.
6- Zaman gazetesi diyaloğa çok önem vermiş ve her şeyin diyalogla çözülebileceği tezini ilk defa gerçekleştirmiştir.
7- Zaman, yedinci husus olarak Türk basınına denge getirmiştir.
HALK GİBİ DÜŞÜNEN GAZETE “ZAMAN”
Gazete, halk gibi düşünen, halkın seslendirmek isteyip de seslendiremediği şeyleri seslendiren, okunduğu zaman okuyanı mutlu eden bir ses, bir nefestir.
Medeni toplumlarda mümessil konuşur. Hanefi'de imam okur, cemaat “amin” kelimesiyle onu destekler. Zaman çıktıktan sonra bizim adımıza konuşan, bizim seslendirmek istediklerimizi seslendiren, bizim müdafaamızı yapan yayın organıdır. Gurur ve güven veren bir temsilci, mümessil, ilkeli, şefkatli, bilgili, ümit va'deden bir gazetedir.
Zaman'ın kadrosu genç ve dinamiktir. Gazete, bilgili ilkeli, becerikli gençlerin elinde olunca istikbal va'dediyor.
Zaman, her zaman görmeyi arzu edilen bir sevgilidir. Bütün okurlarda sabah olsa da yeni gün Zaman'ı alsam, baksam, okusam aşkı, sevgisi belirir.
Zaman yıllardan beri inanmışların, bu vatanın gerçek sahiplerinin üzerine şimşekler gibi gelen hücumlara karşı bir paratoner, ayrıca onlara karşı şefkatli ve merhametli bir güneştir.
Zaman; karalamalar, yalan haberler karşısında kendimizi savunabileceğimiz önemli bir vekilimizdir.
Zaman; yalan haber sihirbazlarına karşı asay-ı musa gibidir.
Zaman; düşünce, san'at, edebiyat, kültür, yönlerimizle bizi kucaklayıp, zirvelere taşıyan bir öğretmendir.
Zaman; savunmasız, baskı altındaki inanmışların ve masumların hâmisidir.
Bir dinin, görüşlerin, fikir üretebilen doğurgan mütefekkirleri varsa gelecek va'deder.
Geleceğine ümitle bakılabilir. Zaman fikir üreten doğurgan yazar kadrosuyla bu mevzuda bizim için bir ümit kaynağı olmuştur.
Zaman; her zaman hakkı gaspedilmiş masumların ve mazlumların, dünyanın neresinde olursa olsun yanındadır ve zalimlerin, âsilerin ise karşısındadır.
ZAMAN’IN DİĞER GAZETELERDEN FARKI
1- Diğer gazetelerin bir patronu vardır. Belli bir finans grubunun elindedir.
Finans grupları, gazeteleri menfaatlerine göre yönlendiriyorlar. Menfaatlerinin değişmesine göre gazeteleri de değişkenlik arz ediyor. Zaman'ın patronu yok. Zaman'ın patron veya patronları okurlarıdır. Okurlar baskı grubu değildir. Zaman’ın baskı ve menfaatlere göre yayını değişmez. Yardımcı olurlar, destek olurlar. Zaman'ı yönlendiren idealleri, fikriyatı, vatan, millet ve devlet menfaatleridir.
2- Diğer basının patronları vardır. Bunlar bir şahıs veya menfaatine uygun yayın yapabiliyorlar. İş takibinde, ihale kazanmada, kısacası maddi avantaj sağlamada medyayı kullanabiliyorlar. Zaman gazetesi ise öyle değildir.
3- Zaman bir vitrindir. Hizmetin vitrinidir. Mağazaların en güzel ve dikkat çekici yerleri vitrinleridir.
GELENEKLERİ KORUYARAK DÜNYA BARIŞI
Muhafazakar kesim, dünya ile entegre olmaya hazır olan ve kendi bireyselliğini yeniden kuran, ama bunu yaparken de geleneksel bakışını ve mesela din anlayışını da terk etmek istemeyen, ama sırf bu adımla da bütün bunları yeniden yoğuran kesimdir. Dolayısıyla bugünkü küresel dünyada, bir Müslüman dindar olmanın ne anlama geldiğini yeniden sorgulayan ve bu sorgulamayı da günlük hayatında pratik olarak yapan bir dini jenerasyon ortaya çıkmıştır. Zaman gazetesi bu jenerasyonu hem en iyi taşıyan hem de en iyi temsil edendir. Ve dolayısıyla da bu tiraj yükselmesinin de mantığı belki de budur.
Zaman gazetesi; namuslu, akıllı, sağduyulu, mesafe alan, objektif bir gazete olmaya çalışıyor.
Okurların, gazeteden olan beklentileri ne kadar yükselirse, eksiklikler o nispette ortaya çıkar.
Türk medyası bir tıkanmaya doğru yürüdü, yürüyor. Gerçekten temsil yeteneği olmadığı halde sanki temsil yeteneği varmışcasına davranan, kendisini siyasetin içinde bir aktör yapan, siyasilerle ve bürokrasiyle pazarlık eden ve de kendi iç tekelleşmesi ve kendi iç oligarşik daha monolitik, oligopolcü yapısıyla da kendisini Türkiye’deki tüm siyasi, sosyal, kültürel alanda aktörleştiren bir çizgi izledi.
Zaman; iyi ve cesur gazetecilik anlayışıyla lokomotif kabul edilen belli şahısların eksik taraflarını da söylemiştir, yazmıştır.
Zaman; değişen şartlara ayak uyduran, yeni nesile, yeni jenerasyona ayak uyduran, hatta onlara yol, yön açan bir gazetedir.
Zaman olmasaydı, hem haberler açısından hem pozisyon açısından bir boşluk olurdu. Çünkü, diğer bütün gazetelere baktığımız zaman, büyük bir yıpranma var. Ve de Zaman’ın okuyucusuna da baktığımız zaman, örneğin akademik çevrelerde Zaman gazetesi okumayan bir sosyal bilimci yok gibidir.
Zaman olmasaydı, dünya onun boşluğunu hemen doldururdu. Türkiye’dekiler dolduramayabilir ama dünya hemen doldurur. O bakımdan da giderek dünyaya açılan bir gazetecilik Türkiye’de hiç kolay bir şey olmayacak ve kendini yenilemeyen gazeteler ne kadar iyi gazete olurlarsa olsunlar risk altındalardır.
ZAMAN’IN TÜRK MEDYASINDAKİ DOLDURDUĞU BOŞLUK
Yalan haber Zaman’la ortaya çıktı. Bir haberin yalan olduğu akla bile gelmezdi. Bütün diğer gazetelerin yazdığı şeyler doğru kabul edilirdi. Zaman’ın Türk basınına yaptığı en büyük hizmetlerden birisi bu yalan haber mefhumunu yerleştirmesidir. İnsanlarımıza, “gazetelerde okuduklarınızın, her şeyin doğru olmadığını bilin. Bunun yalan olma ihtimali de vardır.” demeye getirdi.
Yalan haber yerine fotoğraflı masal da denilebilir.
Zaman’ın, hakka ve haklıya riayet eden bir gazetecilik anlayışı vardır.
Türkiye’nin bulunduğu konumu ve etrafındaki ülkeler itibariyle, dış haberler ve dış politika Zaman gazetesi için oldukça önem arz ediyor diyebiliriz.
Zaman yöneticileri ve yazarları, topluma idrakleri açık olarak bakıyorlar, dünyaya ve baktıklarını, gördüklerini değerlendiriyorlar. Değerlendirdiklerini de, kendi düşüncelerine ve sayfalarına yansıtıyorlar.
ZAMAN YANLIŞ YAPAN MESLEKTAŞLARINI DA ELEŞTİRMİŞTİR
Zaman; basının eleştirilmesi gerektiğini söyleyen bir basın organı oldu. Zaman’dan önceki hiçbir basın organı, doğrudan doğruya yaptığı meslek itibarıyle basını eleştirmezdi. Yani Türkiye’de “A gazetesi yalan haber yapıyor” diyen bir basın yoktu. Zaman basında, bir hesap verme şuuru uyandırdı. Herkesi böyle hizaya sokmaya çalıştı. Ve böyle bir gazetenin varlığını hisseden diğer yayın organları da, “Bakın bu adamlar var. Onlar bize bakıyor, bunu anlarlar. Rezil oluruz.” diyerek hizaya gelmişlerdir.
Ve Zaman, halka indi, halk gazetesi oldu. İnsanları daha çok bilgilendirmek istedi. Tarafsız gazetecilik yapmaya çalıştı. Herhangi bir yere bağlılık göstermedi. İktidardan nimetlenmek amaçlı bir gazete olmadı. Tamamen kendi imkanlarıyla bağımsız bir gazete olarak kaldı. Diğer gazeteler gibi ona buna yaranayım diye bir derdi de olmadı. Bugün de böyle bir derdi yoktur. Sadece Cenab-ı Hakk’a ve sonra okuyucuya yaranmak istiyor.
ZAMAN’A SAHİP ÇIKMALIYIZ
Zaman bir meyvedir. Dalları vardır. Gövdesi ve kökleri vardır. O’nun köklerinde iman, İslam, idealizm vardır. İslam’ın dava cephesi vardır.
“O meyvelerden bir demet ile kabrimin başına gelirseniz, kabrimden “sizlere afiyet olsun” işiteceksiniz” diyen vardır.
“Edipler Edepli olmalı. Hem de edeb-i Kur’aniye ile müteeddip olmalı” diyenler vardır.
Mazi kökümüz vardır.
Gövdesinde samimi okurları vardır. Dalları ise onu bizlere sunan kadrosudur.
Zaman gazetesi böylesine muhterem, muazzam bir ağaçtır. O ağacın bahçıvanı olmak istemez misiniz?
Basın-yayın milletin beynidir. Basın-yayın ne ise millet odur. Zaman gazetesi yokken millet, tabiri caizse hafızasını çöplüğe sürümüştü. Zaman gazetesi, o hafızalara, o beyinlere belli bir yön verdi. Mesela Hekimoğlu İsmail’in şöyle bir hatırası var; Uşak’ta, nalbur dükkanı olan zengin bir arkadaşına gidiyor. Ulus ve Cumhuriyet gazetesi okuyan arkadaşını Zaman gazetesine abone yapıyor. Çok yakın arkadaş oldukları için arkadaşı bu durumu anlıyor, “Bunu Ömer yapmıştır” diyor. Ömer beyi gördüğünde “Sen ne hakla beni abone ediyorsun ben zenginim! Ben ne okuyacağımı bilirim” diye epey çatıyor. Ömer bey arkadaşından yaşça küçük olduğu için bir şey demiyor. Ömer bey 6 aylık abone yaptığından, yine abone yapmak için 6 ay sonra bir daha arkadaşına gidiyor. Giderken kızacak diye korkuyor fakat arkadaşı kendisinden önce şöyle diyor; “Sen beni 6 ay abone ediyorsun ben 1 senelik abone oldum. Sonra savcılığı, lise müdürünü, hapishaneyi ve birkaç yeri abone ettim” diyor.
Zaman gazetesi İslam’a aykırı işler yapmadı. Allah ona lütuflarda bulundu ve bu duruma geldi. Eğer İslam’a aykırı işler yapsaydı kaderin tokadını yerdi.
Müslümanlara yapılan iftiralara Zaman gazetesi cevap veriyor, müspet yayın yapıyor.
ZAMAN NEDİR?
Zaman basınımıza ilkelerindeki farklılığı ile yeni bir gazetecilik anlayışı getirdi. Yani insanlar karalanmadan, hisler gıcıklanmadan, müstehcenliğe başvurmadan da tiraj alınabileceğini gösterdi. Ciddi, sorumlu ve güzel bir üslupla da gazetecilik yapılabilirmiş düşüncesini basınımıza getirdi. Bu bir çığır açmadır.
Bir aile gazetesidir. Bir terbiye kürsüsüdür, ahlak kürsüsüdür, milletimizin değerlerinin kürsüsüdür, milletimizin hissiyatının kürsüsüdür. Ve bir sancının eseridir Zaman Gazetesi. Yani bu ülke için, yarınlarımız için sancı çeken insanlar tarafından çıkarılmaktadır ve bir ihtiyaca cevap vermektedir. Tirajındaki artış da bu ihtiyacın önemini ortaya koyuyor. Demek ki bir boşluk hakikaten doldurulmuş.
Gazetenin asıl sahibi kendisiymiş gibi gören, dolayısıyla bu gazetenin daha çok okunması için kendisine buradan bir iş çıkartan, vazife çıkartan, hani “durumdan vazife çıkartmak” deniyor ya, bunu müspet manada yapan bir okur kitlesidir. Türkiye’de, takdir edersiniz ki, pek çok gazete müstehcenliğinden dolayı dindar ailelerin evlerine giremiyor. Şimdi bu dindar aileler bu gazeteyi bir alternatif olarak gördüler. Artı, bu bir fikir gazetesiydi. Yani hem bir fikir gazetesi ve hem de bir aile gazetesidir.
ZAMAN NEDEN FARKLIDIR?
Bu farklılık Zaman’ın kendisini diğer gazetelerden üstün görme, onlara karşı farklı bir konumda olduğunu hissetme, başa kakma gibi bir şey değildir. Farklı gazetedir çünkü;
1- Bugün bir millet olarak bir davamızın olması lazım. Nedir bu dava? Kendi değerlerimize bağlı kalarak dünya ile entegre olmaktır. Zaman Gazetesi’nin bir idealinin olması gerektiğini söylemek bir farklılıktır. Çünkü bir gazete netice itibariyle normal olarak değerlendirildiğinde bir davanın kürsüsü değildir. Ama Zaman gazetesi milletimizin kürsüsüdür.
2- Şahıslarla ve özel hayatla uğraşmamayı ilke edinmiştir. İnsanlara çamur atmaz, karalamaz. Bir insanın, eleştirilecek bir şeyi varsa, onu söylerken de üsluba dikkat eder. Zamanın bir farklılığı da üslubudur. Yani incitici, kırıcı, hakaretâmiz değildir.
3- Hükümetlerle uğraşmaz. Elbette ki politikalarından dolayı eleştiri yöneltebilir. Fakat öyle gazeteler var ki Türkiye’de hükümetleri hedef tahtasına koyuyor. Yani gazetenin hedefi mevcut hükümetleri düşürmek oluyor. Zaman asla belden aşağı vurmaz.
Ecevit hükümetine nasılsa, Erdoğan hükümetine de aynı şekilde yaklaşır. Zaman yıkıcı değil, yapıcıdır.
4- Zaman, müstehcenliğe sayfalarında katiyen yer vermez. Bu yönüyle Zaman aile gazetesidir ve her aile rahatlıkla Zaman’ı evine götürebilir.
5- Zaman gazetesi, milli meselelerin daima yanındadır. Model bozucu değildir. Yıkıcı olmamıştır. İnsanların morallerini bozucu haberler yapmamıştır ve daima ümit verici haberlere yer vermiştir. Bu da yeni bir gazetecilik anlayışı demektir.
Halkımız da bu farklılığa sahip çıkmıştır.
6- Zaman gazetesi basın dünyasının da içinde çok önemli bir görev üstlenmiştir. Basını kendi arasında tanıştırmak ve kaynaştırmak, ayrıca basın dünyasıyla milletimizi kaynaştırmaktır.
7- Zaman gazetesinin yazarları Türkiye’nin muhtelif yörelerinde konferanslar vererek, bu şekilde okurlarıyla buluşmuştur. Zaman gazetesi okurlarıyla bir bütünlük arzeder. Yığın yığın kalabalıklar gelip, o konferansları dinleyerek, okurlar yazarlarıyla buluşarak birlik beraberlik meydana getirmişlerdir.
EN ZOR HADİSELERDE BİLE ZAMAN GAZETESİ DENGELİ YAYIN İZLEMİŞTİR
Bu ülkede bir 28 Şubat süreci yaşandı. Bu süreci yüzünün akıyla atlatan gazetelerden birisi de Zaman gazetesi olmuştur. O dönem gazetenin yöneticileri ve editörleri çok büyük bir baskı altına girdiler. Zaman gazetesi ve yazarları, o genel kartel medyasının çizgisine girmedi.
ZAMAN’IN DURUŞU
1- Zaman’da serin bir duruş var. Serin, derin, aklı başında, söylediğini tartan, dünyayı yakından takip eden, demokrasi ile olan ilişkisini her geçen gün kavileştiren bir gazetedir.
2- Türkiye’de müslümanlar, uzun bir süredir sessiz çoğunluktu. Sesleri çok çıkmıyordu. Birtakım gazeteler, Türkiye’deki mütedeyyin kesimin sözcüsü olma görevine soyundular fakat ne kadar temsil ettiler tartışılır. Bu sessiz çoğunluğun hissiyatının yansıtılması açısından Zaman’ın ciddi bir işlevi oldu.
3- Türkiye’de özellikle Özal döneminde ortaya çıkan liberalleşme, savrulmalara, sarsıntılara yol açtı. Köhnemiş yapıların silkinmesinde bu tür savrulmalara dünyanın heryerinde şahit olunur ve olunmuştur.
İşte öyle bir dönemde Zaman gazetesi, mütevazi de olsa deniz feneri vazifesi görmüştür.
Türkiye’de değişik konumlarda sarsıntılar meydana gelirken, Zaman gazetesi bir takım değerlerin muhafazası açısından ciddi bir görev üstlenmiştir.
4- Türkiye’nin ciddi sorunlarından bir tanesi de kimlik meselesidir. Toplum, tanzimat’tan bu yana çok hızlı bir dönüşüm geçirdi. Özellikle 1950’lerden sonra çok hızlı kabuk değiştirme oldu. Hızlı dönüşüm geçiren toplumlarda kimlik sıkıntılarının görülmesi çok da anormal değildir. Ama bu çalkantıların yoğun olduğu dönemlerde aklıselim, referans olabilecek matbuata ihtiyaç vardı. İşte Zaman öyle bir ihtiyaca cevap vermiştir.
5- Terörle mücadelede Zaman sağlam bir yerde durmaya çalışmıştır. Sağlam bir yerde durmak, bütün muvaffakiyetlerde işin özüdür. Mesela Kıbrıs meselesinde biraz da riske girip, Burgenstock müzakerelerini “diplomatik zafer” manşeti ile Türkiye’ye duyuran tek gazete Zaman’dır.
ZAMAN’IN HABERLERİ
Zaman, haberlerinde gittikçe daha araştırıcı bir özellik gösteriyor. Araştırmacı gazetecilik yönünde gelişiyor. Siyasi, idari ve iktisadi güç sahiplerinin kanunlara ve ahlaka aykırı davranışlarının araştırılması ve kamuoyuna iletilmesinde güçlü bir ses olmuştur. Araştırmacı gazetecilik budur. Araştırmacı gazetecilik demokrasi açısından fevkalade önemlidir. Yani bizi yönetenler, güç sahipleri, ahlaka ve kanunlara uygun davranıyorlar mı? Bunun denetlenmesi demokrasilerde basının en önemli fonksiyonlarından biridir. Zaman bu konuda giderek daha cesaretli ve daha yetkin bir hal almıştır.
Zaman’ın esas gücü, toplumda mevcut farklı görüş, inanç, yaşam biçimleri arasında diyaloğu, karşılıklı anlayışı güçlendirmeye çalışan sağduyulu yayın çizgisi izlemesinden kaynaklanmaktadır. Bunda sebat ederse, Zaman’ı çok parlak bir gelecek bekliyor. Bugünkü çizgisini ve ciddiyetini sürdürür ise Zaman’ın geleceğini, giderek daha geniş kesimler tarafından okunacak ve daha etkili olacak bir gazete olarak görüyorum.
Zaman gazetesini, meydana gelmesinde her türlü gayret gösterenleri, yazarlarını ve okurlarını can-ı gönülden tebrik ediyor, başarılarının giderek artmasının kudreti sonsuzdan niyaz ediyorum.
NECDET İÇEL
www.necdeticel.com.tr
Etiketler:
makale,
medya,
Zaman Gazetesi,
zaman gazetesinin kuruluşu ve tarihçesi
26 Kasım 2012 Pazartesi
Muhteşem Suleyman
Kanunî Sultan Süleyman, 1494 yılında, babası Yavuz Sultan Selim'in sancakbeyi olarak bulunduğu Trabzon'da dünyaya geldi. Annesi Kırım Hanı'nın kızı Hafsa Sultan'dır. Doğduğunda Kur'ân'dan tefe'ül yapılmış, "İnnehü min Süleymane..." âyetinin çıkması üzerine kendisine Süleyman ismi verilmiştir. Kültürümüzde isim ile sahibi arasında bir münasebet kurulmaya çalışılır. İsmiyle karakteri ve yaptıkları onun kadar bütünleşen çok az insan vardır.
Kanunî, Osmanlı padişahlarının onuncusudur. 1520-1566 yılları arasında 46 yıl cihanın en büyük devletine padişahlık yapmıştır. Yuvarlak yüzlü, ela gözlü, açık kaşlı, doğan burunludur. Açık kaşlı olması, sinirli ve celâlli olmayacağının; büyük dedesi Fatih gibi doğan burunlu olması ise, akıl ve hikmet sahibi olacağının işareti olarak görüldü. O, babası Yavuz Selim Han gibi celâl sahibi değildi. Dedesi Bayezid-i Veli gibi mülâyim de olmadı. Daha ziyade büyük dedesi Fatih gibi vakur ve dengeli bir hükümdar oldu. Açık sözlü idi. Muhatabının sözlerinden, söylemediklerini anlardı.
Avrupalılar onu "Muhteşem" unvanıyla tanırlar. Müslümanlar arasında "Kanunî" olarak meşhur olmuştur. Bu farklı isimlendirme, iki medeniyetin kuvvet ve hak anlayışını göstermektedir. Batılılar Kanunî'nin güç ve kuvvetini en üstün vasıf olarak görmüşlerdir. Çünkü onlara göre "Hak kuvvettedir". Müslümanlar ise hakka, hukuka ve adalete önem vermesini onun en belirgin vasfı görmüşler ve Kanunî unvanını vermişlerdir. Çünkü İslâm'a göre "Kuvvet haktadır".
1520 Eylül'ünde insanlar iki farklı duyguyu birlikte yaşıyorlardı. Çaldıran'da İran Şahı'nı; Mercidabık ve Ridaniye'de de Mısır Memlük Sultanı'nı yenerek ittihad-ı İslâm davasına büyük hizmetler yapan Yavuz Sultan Selim Han'ın vefatı, Osmanlı ülkesini mateme boğmuştu. Buna karşılık oğlu Süleyman'ın padişah olması da herkesi sevindirmişti.
İnsanlar Kur'ân'daki Hz. Süleyman (as) ile alâkalı âyetlerden yola çıkarak Sultan Süleyman döneminin çok hayırlı olacağını düşünüyorlardı. Hz. Süleyman'a verilen devletin ona da verileceğine inanıyorlardı. Gerçekten de bu düşüncelerinde yanılmadılar ve Osmanlı tarihinin en muhteşem dönemini yaşadılar. Devrinde, başka erkek kardeşi olmadığı için taht mücadelesi yaşanmamıştır. Macar Kralı'nı Mohaç'ta yendikten sonra, Batı'da ve Doğu'da hiçbir hükümdar doğrudan doğruya onun karşısına çıkmaya cesaret edememiştir.
Lüks ve şatafattan hoşlanmazdı. Sâdeliği ona babasından yadigârdı. Bir gün Trabzon sarayında süslü elbiseler içerisinde babasının yanına varmıştı. Ziyneti kitapları ve zaferleri olan Yavuz ona bakmış ve "Oğlum bu ne hâl. Annene giyecek bir şey bırakmamışsın." demişti. Süleyman, bu tatlı dersten çok etkilendi ve hayatı boyunca lüks ve şatafattan uzak kalmaya çalıştı.
Yüksek hasletlerinden birisi, kabiliyetli insanları keşfedip, önemli makamlara getirmesiydi. Tam mânâsıyla bir insan sarrafıydı. Bâlî Bey'e yazmış olduğu bir mektubunda insanları tanımasıyla alâkalı ipuçları vermektedir: "Bir kimseyi hizmetinde kullandığın zaman sakın evvelki hâline itimat etmeyesin. Çok kimseler vardır, elinde fırsat olmadığı zamanda zâhitlik ve iyilik yüzü gösterip, eline fırsat geçtiği zaman Firavun ve Nemrut olur. Ol kimseleri tecrübe edip göresin. Eğer evvelki hâli, son haline uygunsa hizmetinde kullanasın." Zamanında Barbaros Hayreddin Paşa, Mimar Sinan, İbni Kemal, Ebussuud Efendi, Sokullu Mehmed Paşa, Bakî, Fuzulî gibi alanlarında zirve olan çok sayıda değerli insan yetişmiştir. Üstün vasıflı insanlarla çalışmaktan rahatsız olmazdı.
Tevazusu da büyüklüğünün şahidiydi. Cihan hükümdarı olmasına rağmen, etrafındakilere alçakgönüllülükle muamele ederdi. Teb'asından birisi olan Ebussuud Efendi'ye; "Yaşta yaştaşım, dinde dindaşım, ahiret karındaşım..." diye hitap ederdi. Vezir-i Âzam'ına o kadar çok iltifat ederdi ki, haddini bilmez bazı kimseler kendisini ona denk görebilir ve Makbul İbrahim Paşa iken, Maktul İbrahim Paşa hâline gelebilirlerdi.
Adaleti dillere destandı. Tahta geçer geçmez ilk işi Mısır'dan sürgün getirilen 600 ailenin cezalarını kaldırmak, İran'la ticaret yaptıkları için malları müsadere edilen tüccarlarının zararını tazmin etmek oldu. Yine çok kanlar döktüğü için halkın lânet ve nefretini kazanan ve Kanlı Cafer diye meşhur olan Kaptan-ı Derya Cafer Ağa'yı yargılayıp idam ettirdi. Daha sonra bir sefer sırasında halkın bağına bahçesine el uzatan iki yeniçeriyi cezalandırdı.
Halktan haksız yere vergi alınmaması konusunda son derece hassastı. Hüsrev Paşa Mısır valisi olunca, daha önce 800.000 altın olan Mısır vergisini 1.200.000 altın olarak İstanbul'a göndermiştir. Ancak Kanunî, halka zulüm edilmesi ihtimalinden dolayı bu meselenin tahkik edilmesini emretmişti. Hüsrev Paşa azledilerek İstanbul'a geldiğinde, söz konusu fazlalığın kendisinin daha fazla gayret göstermesinden kaynaklandığı anlaşılmışsa da, Kanunî'nin şüpheleri tam olarak ortadan kalkmamıştı. Bunun üzerine Kanunî bu fazlalığın ne yapılması gerektiğini Ebussuud Efendi'ye sormuş ve onun fetvasına göre bu fazlalık su kemerlerinin inşasında kullanılmıştı.
Toplumun huzur ve güven içerisinde olması Kanunî'nin başlıca hedefiydi. Macaristan seferlerinden birisinde gayrimüslim kadınların yol kenarına dizilmiş ve askere bir şeyler sattıklarını görmüştü. Bu manzara karşısında gözleri dolmuş ve halkının askerden korkmadan bu işi yapmalarından dolayı Rabb'ine şükretmişti. Hâlbuki aynı dönemde Avusturya ordusunun geçtiği yerlerdeki insanlar, çoluk çocuğunu ve silâhlarını alıp ormana saklanmaktaydı.
Askerine karşı da aynı derecede merhametliydi. Onların ruh hâlini çok iyi bilirdi. Seferlerde aralarında dolaşır, hepsini gözyaşları içinde bırakacak hitabeler söylerdi.
Zamanında denizciliğimiz altın devrini yaşamıştı. O zamana kadar kendi başına denizlerde akıncılık yapan Barbaros Hayreddin Paşa, Oruç Reis ve Turgut Reis gibi denizciler, Donanma-yı Hümayûn'a katılmışlar ve Akdeniz hâkimiyetini tam olarak gerçekleştirmişlerdi. Bu denizcilerle güçlenen Osmanlı donanması, Preveze'de büyük haçlı donanmasını bozguna uğratmıştı. Onun iktidarında Osmanlı; Almanya, Rusya, Venedik ve Lehistan gibi Avrupa'nın büyük devletlerinden vergi almaktaydı. Yine aynı dönemde Avrupa'nın büyük devletlerinden olan Fransa, Osmanlı himayesindeydi. Dünya hükümdarlığı iddiasında bulunan İspanya İmparatoru Şarlken'e karşı Fransa desteklenmekteydi.
Arapça, Farsça ve Sırpça biliyordu. Âlimlerle ve şairlerle sohbet etmekten hoşlanırdı. "Devrimde Bakî gibi bir şair yetişmesinden dolayı iftihar ederim." derdi. Kendisi de müstakil divan sahibi bir şairdi. Özellikle
"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi"
mısraları oldukça meşhurdur.
Kanunî, ilme ve âlimlere değer verir ve hürmet ederdi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi'nin dünyaca meşhur tefsirini yazıp kendisine takdim etmesi üzerine, 200 akçe olan maaşını 600 akçeye yükseltmiş ve ona çok değerli hediyeler vermişti. Yine Mimar Sinan'ın şaheseri Süleymaniye'nin temelini uğurlu ve bereketli olması için Ebussuud Efendi'ye attırmıştı. Aynı caminin çevresine devrin en büyük eğitim kurumu olan Süleymaniye medreselerini yaptırmıştı.
Ağzı dualı sultanlardan olan Kanunî, son çıktığı Zigetvar Seferi'nde şehit olmayı arzulamış, bunun için dua etmişti ve orada şehadet şerbetini içmişti.
Kaynaklar
- Peçevi, Tarih-i Peçevi, c.1, Ank. 1992.
- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. 2, Ank. 1983.
- İsmail Hâmi Danişmend, Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c. 2, İst. 1948.
- M. Tayyib Gökbilgin, Kanunî Sultan Süleyman, İst. 1992.
- Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, c. 5-6, İst. 1964.
- Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, c. 3, İst. 1993.
Abdullah Demir - Tarihçi
Kanunî, Osmanlı padişahlarının onuncusudur. 1520-1566 yılları arasında 46 yıl cihanın en büyük devletine padişahlık yapmıştır. Yuvarlak yüzlü, ela gözlü, açık kaşlı, doğan burunludur. Açık kaşlı olması, sinirli ve celâlli olmayacağının; büyük dedesi Fatih gibi doğan burunlu olması ise, akıl ve hikmet sahibi olacağının işareti olarak görüldü. O, babası Yavuz Selim Han gibi celâl sahibi değildi. Dedesi Bayezid-i Veli gibi mülâyim de olmadı. Daha ziyade büyük dedesi Fatih gibi vakur ve dengeli bir hükümdar oldu. Açık sözlü idi. Muhatabının sözlerinden, söylemediklerini anlardı.
Avrupalılar onu "Muhteşem" unvanıyla tanırlar. Müslümanlar arasında "Kanunî" olarak meşhur olmuştur. Bu farklı isimlendirme, iki medeniyetin kuvvet ve hak anlayışını göstermektedir. Batılılar Kanunî'nin güç ve kuvvetini en üstün vasıf olarak görmüşlerdir. Çünkü onlara göre "Hak kuvvettedir". Müslümanlar ise hakka, hukuka ve adalete önem vermesini onun en belirgin vasfı görmüşler ve Kanunî unvanını vermişlerdir. Çünkü İslâm'a göre "Kuvvet haktadır".
1520 Eylül'ünde insanlar iki farklı duyguyu birlikte yaşıyorlardı. Çaldıran'da İran Şahı'nı; Mercidabık ve Ridaniye'de de Mısır Memlük Sultanı'nı yenerek ittihad-ı İslâm davasına büyük hizmetler yapan Yavuz Sultan Selim Han'ın vefatı, Osmanlı ülkesini mateme boğmuştu. Buna karşılık oğlu Süleyman'ın padişah olması da herkesi sevindirmişti.
İnsanlar Kur'ân'daki Hz. Süleyman (as) ile alâkalı âyetlerden yola çıkarak Sultan Süleyman döneminin çok hayırlı olacağını düşünüyorlardı. Hz. Süleyman'a verilen devletin ona da verileceğine inanıyorlardı. Gerçekten de bu düşüncelerinde yanılmadılar ve Osmanlı tarihinin en muhteşem dönemini yaşadılar. Devrinde, başka erkek kardeşi olmadığı için taht mücadelesi yaşanmamıştır. Macar Kralı'nı Mohaç'ta yendikten sonra, Batı'da ve Doğu'da hiçbir hükümdar doğrudan doğruya onun karşısına çıkmaya cesaret edememiştir.
Lüks ve şatafattan hoşlanmazdı. Sâdeliği ona babasından yadigârdı. Bir gün Trabzon sarayında süslü elbiseler içerisinde babasının yanına varmıştı. Ziyneti kitapları ve zaferleri olan Yavuz ona bakmış ve "Oğlum bu ne hâl. Annene giyecek bir şey bırakmamışsın." demişti. Süleyman, bu tatlı dersten çok etkilendi ve hayatı boyunca lüks ve şatafattan uzak kalmaya çalıştı.
Yüksek hasletlerinden birisi, kabiliyetli insanları keşfedip, önemli makamlara getirmesiydi. Tam mânâsıyla bir insan sarrafıydı. Bâlî Bey'e yazmış olduğu bir mektubunda insanları tanımasıyla alâkalı ipuçları vermektedir: "Bir kimseyi hizmetinde kullandığın zaman sakın evvelki hâline itimat etmeyesin. Çok kimseler vardır, elinde fırsat olmadığı zamanda zâhitlik ve iyilik yüzü gösterip, eline fırsat geçtiği zaman Firavun ve Nemrut olur. Ol kimseleri tecrübe edip göresin. Eğer evvelki hâli, son haline uygunsa hizmetinde kullanasın." Zamanında Barbaros Hayreddin Paşa, Mimar Sinan, İbni Kemal, Ebussuud Efendi, Sokullu Mehmed Paşa, Bakî, Fuzulî gibi alanlarında zirve olan çok sayıda değerli insan yetişmiştir. Üstün vasıflı insanlarla çalışmaktan rahatsız olmazdı.
Tevazusu da büyüklüğünün şahidiydi. Cihan hükümdarı olmasına rağmen, etrafındakilere alçakgönüllülükle muamele ederdi. Teb'asından birisi olan Ebussuud Efendi'ye; "Yaşta yaştaşım, dinde dindaşım, ahiret karındaşım..." diye hitap ederdi. Vezir-i Âzam'ına o kadar çok iltifat ederdi ki, haddini bilmez bazı kimseler kendisini ona denk görebilir ve Makbul İbrahim Paşa iken, Maktul İbrahim Paşa hâline gelebilirlerdi.
Adaleti dillere destandı. Tahta geçer geçmez ilk işi Mısır'dan sürgün getirilen 600 ailenin cezalarını kaldırmak, İran'la ticaret yaptıkları için malları müsadere edilen tüccarlarının zararını tazmin etmek oldu. Yine çok kanlar döktüğü için halkın lânet ve nefretini kazanan ve Kanlı Cafer diye meşhur olan Kaptan-ı Derya Cafer Ağa'yı yargılayıp idam ettirdi. Daha sonra bir sefer sırasında halkın bağına bahçesine el uzatan iki yeniçeriyi cezalandırdı.
Halktan haksız yere vergi alınmaması konusunda son derece hassastı. Hüsrev Paşa Mısır valisi olunca, daha önce 800.000 altın olan Mısır vergisini 1.200.000 altın olarak İstanbul'a göndermiştir. Ancak Kanunî, halka zulüm edilmesi ihtimalinden dolayı bu meselenin tahkik edilmesini emretmişti. Hüsrev Paşa azledilerek İstanbul'a geldiğinde, söz konusu fazlalığın kendisinin daha fazla gayret göstermesinden kaynaklandığı anlaşılmışsa da, Kanunî'nin şüpheleri tam olarak ortadan kalkmamıştı. Bunun üzerine Kanunî bu fazlalığın ne yapılması gerektiğini Ebussuud Efendi'ye sormuş ve onun fetvasına göre bu fazlalık su kemerlerinin inşasında kullanılmıştı.
Toplumun huzur ve güven içerisinde olması Kanunî'nin başlıca hedefiydi. Macaristan seferlerinden birisinde gayrimüslim kadınların yol kenarına dizilmiş ve askere bir şeyler sattıklarını görmüştü. Bu manzara karşısında gözleri dolmuş ve halkının askerden korkmadan bu işi yapmalarından dolayı Rabb'ine şükretmişti. Hâlbuki aynı dönemde Avusturya ordusunun geçtiği yerlerdeki insanlar, çoluk çocuğunu ve silâhlarını alıp ormana saklanmaktaydı.
Askerine karşı da aynı derecede merhametliydi. Onların ruh hâlini çok iyi bilirdi. Seferlerde aralarında dolaşır, hepsini gözyaşları içinde bırakacak hitabeler söylerdi.
Zamanında denizciliğimiz altın devrini yaşamıştı. O zamana kadar kendi başına denizlerde akıncılık yapan Barbaros Hayreddin Paşa, Oruç Reis ve Turgut Reis gibi denizciler, Donanma-yı Hümayûn'a katılmışlar ve Akdeniz hâkimiyetini tam olarak gerçekleştirmişlerdi. Bu denizcilerle güçlenen Osmanlı donanması, Preveze'de büyük haçlı donanmasını bozguna uğratmıştı. Onun iktidarında Osmanlı; Almanya, Rusya, Venedik ve Lehistan gibi Avrupa'nın büyük devletlerinden vergi almaktaydı. Yine aynı dönemde Avrupa'nın büyük devletlerinden olan Fransa, Osmanlı himayesindeydi. Dünya hükümdarlığı iddiasında bulunan İspanya İmparatoru Şarlken'e karşı Fransa desteklenmekteydi.
Arapça, Farsça ve Sırpça biliyordu. Âlimlerle ve şairlerle sohbet etmekten hoşlanırdı. "Devrimde Bakî gibi bir şair yetişmesinden dolayı iftihar ederim." derdi. Kendisi de müstakil divan sahibi bir şairdi. Özellikle
"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.
Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi"
mısraları oldukça meşhurdur.
Kanunî, ilme ve âlimlere değer verir ve hürmet ederdi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi'nin dünyaca meşhur tefsirini yazıp kendisine takdim etmesi üzerine, 200 akçe olan maaşını 600 akçeye yükseltmiş ve ona çok değerli hediyeler vermişti. Yine Mimar Sinan'ın şaheseri Süleymaniye'nin temelini uğurlu ve bereketli olması için Ebussuud Efendi'ye attırmıştı. Aynı caminin çevresine devrin en büyük eğitim kurumu olan Süleymaniye medreselerini yaptırmıştı.
Ağzı dualı sultanlardan olan Kanunî, son çıktığı Zigetvar Seferi'nde şehit olmayı arzulamış, bunun için dua etmişti ve orada şehadet şerbetini içmişti.
Kaynaklar
- Peçevi, Tarih-i Peçevi, c.1, Ank. 1992.
- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. 2, Ank. 1983.
- İsmail Hâmi Danişmend, Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c. 2, İst. 1948.
- M. Tayyib Gökbilgin, Kanunî Sultan Süleyman, İst. 1992.
- Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, c. 5-6, İst. 1964.
- Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, c. 3, İst. 1993.
Abdullah Demir - Tarihçi
Etiketler:
Kanuni Sultan Süleyman,
makale,
Sızıntı Dergisi,
tarih
Darbelerden Darbe Beğen
12 Eylül davasında dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya ifade verdi.
Bir devrin en muktedir generalleri hastaneye kurulan telekonferans sistemiyle hesaba çekiliyordu. O yorgun ve bitkin halleriyle yatağına uzanıp sorulara cevap yetiştirmeye çalışan bu iki adamın, bir zamanlar bastığı yeri nasıl titrettiğini genç nesiller bilemez. Astığı astık, kestiği kestik iki adam, şimdi silik görüntüleri, kısık sesleri, aciz ifadeleri içinde kem küm etmeye mecburdu. Arada bir eski günlerdeki gibi kükremeyi denediler. Meselâ Evren dedi ki: “Ben sağ sol üzerinde ayırım yapmadım. Hatta o kadar yapmadım ki! Mahkûm olan idam cezası alanlar var. Sağdan alınmış bir tane bekletirdim soldan da olsun. Bir tane sağdan bir tane soldan astık. Denge olsun diye.” Kendi mantığı içinde Evren doğruyu söylüyor; ancak o ferdî “doğru”nun hukukta ve vicdanda yeri yok. Sırf görüntü oluşsun, algı yönetilsin diye “Bir sağdan asın bir soldan asın” denerek adalet sağlanmaz.Evren Paşa cesaretini toplayarak ilginç bir tezi savunuyor ki işte o cümle bütün askerî darbelerin felsefesini ifşa ediyor. Ne tuhaftır ki Evren'in avukatları da evrensel hukukta hiçbir anlam ifade etmeyen bu savunmaya kendilerini odaklamış durumda. Güler misin, ağlar mısın? Evren haklıysa 1960 darbesini yapan generallere şu soruyu sormak gerekiyor: Darbe teşebbüsünde bulunan ama başaramayan Talat Aydemir ve adamlarını askerî mahkeme neden astı? Demek ki, darbe başarılı olunca adamlar “kurucu irade” oluyor, başarısız olunca darbeciler tarafından bile asılacak birer suçluya dönüşüyor. Diyor ki Paşa: “Biz ihtilal yaptık, ihtilale teşebbüs etmedik. Herkesin ihtilal ile ihtilale teşebbüsün aynı şey olmadığını bilmesi gerek.” Bu basit ama iddialı önerme, paşanın kafasındaki önemli bir ayracı işaretliyor. Evren Bey ne demek istiyor? “Ben ihtilal yaptım, başarılı oldum. Sonra anayasa ve yasalar yaptım. Dolayısıyla bu yasalarla beni yargılayamazsınız.” Bu bile tek başına 12 Eylül Referandumu'nda darbecileri koruyan yasanın kaldırılmasının ve darbe anayasasından belli bir mesafe almanın önemine işaret ediyor.
Darbecilerin zihniyetini görmek için öncelikle ihtilal lafından başlamak lazım belki de. Fransız İhtilali'nden başlayarak çağdaş örneklerine baktığınızda Kenan Bey'in yaptığına ihtilal denir mi denmez mi bunu tartışmak lazım. İhtilal, inkılâp, darbe, çete… Birbirine yakın ama birbirinden ayrışan kavramlar. 12 Eylül, kendisine görevi gereği emaneten verilen silahlarla halkı esir alma ameliyesidir. Hiçbir sosyal ve siyasî değişim talebinin karşılığı olmadığı gibi en düşük IQ hesaplarıyla en çapsız Kemalizm dayatmasıdır. Her derste “Atatürk ve Biyoloji, Atatürk ve Kimya” gibi ezberlerle beyin yıkanınca bir nesil yetişeceğini sandılar. Sağcıları ve solcuları döve döve barıştırınca sosyal değişim yaşanacak sandılar. Her neyse ihtilal mi, darbe mi, işgal mi vs. başka bir tartışma konusu. Bugün tartışılacak asıl mevzu şu: Darbeler ne zaman yargılanabilir? Başarılı olunca mı; başarısız olunca mı?
Darbe öncesinde yaşanan karanlık işler darbe sonrasında daha da karanlık hale geldi. İşkencelerin haddi hesabı bilinemedi. Ergenekon davalarında, özellikle Balyoz Davası'nda sanıklar ne diyordu? “Biz darbe yapmadık. Teşebbüs aşamasında kalmış bir eylemi yargılayamazsınız...” Yani Kenan Evren'in söylediklerinin tam tersi bir pozisyondu bu. Zaten dava da eksik teşebbüs suçlamasıyla açıldı. Ancak sanıklar ve avukatları, bunun da doğru olmadığını “teşebbüs aşaması”nda olan ve gerçekleşmemiş bulunan bir davanın somut delil teşkil etmediğini ifade etti. Bu iki uç düşüncenin tam ortasında kalıyor kamuoyu. Biri “ihtilal yaptım, başarılı oldum, yargılayamazsın” diyor; öbürü de “teşebbüs etmiş olsam bile başarılı olamadım” diyor. Yani? Onlara göre başarırsa da yargılayamazsın başaramazsa da!
Darbeciler hiç kusura bakmasın; darbeler dünyanın her köşesinde hâlâ bir insanlık suçu. Yaşına başına bakılmaksızın demokrasiye fiilen el koyanlar da, el koymaya teşebbüs edenler de hesabını adalet huzurunda verdi; veriyor. Darbe sabıkası kabarık ülkelerde, mesela Arjantin'de, Şili'de, Yunanistan'da, İspanya'da darbecilerin akıbeti malum. Türkiye de doğru yola girdi. O yüzden işbirlikçiler davaları sulandırmak, itibarsızlaştırmak, boşluğa düşürmek için çırpınıp duruyor. Ne var ki bu ülkenin insanı darbecilerin peşinin bırakılmasına razı değil, darbe kapılarının hâlâ açık tutulmasına da. Yoksa, Allah korusun, yarın şartlar değişse bir gün karşınıza yine heyûlalar çıkıp “kırk satır mı, kırk katır mı” diye soracaktır. Darbeyi meşru hak gibi gören bir zümre var oldukça demokrasinin hukuk içinde güçlendirilmesi şart…
Özal’ın ölümü üzerinden sis perdesi kalkmadıkça
-Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın mezarının açılmasına karar verildiğinde hepimizin yüreği cız etmişti. “Keşke hiç ihtiyaç duyulmasaydı!” demeyen yoktur sanırım. Kabrinde huzur içinde yatması için her daim duacı olduğumuz merhum Cumhurbaşkanı’nın kabrinin açılması herkesi üzse de kararın doğru olduğuna dair geniş bir mutabakat oluştu. Çünkü hepimizin aklında bir soru vardı: Ya gerçekten zehirlemişlerse, ya gerçekten suikasta kurban gitmişse? Sonuçta savcının talebi üzerine Özal’ın mezarı açıldı. Adli Tıp tahlillere başladı. Ve öğrendik ki 19 yıl sonra kabri açılan Özal’ın cesedi hâlâ birkaç ay önce vefat etmişçesine korunmuş. İç organlarının her türlü tahlile müsait olması, beynimizi kemiren şüphelerden kurtaracaktı bizi. “Zehirlenme falan yok; vefatı tabii süreçle gerçekleşmiş” dense hepimiz derin bir “oh” çekecek, bu sonuçtan mutluluk duyacaktık.
Öyle olmadı. Gayet net anlaşılıyor ki rahmetli Cumhurbaşkanı’nı zehirlemişler. Vücudundan dört ayrı zehir çıkmasının başka bir manası olabilir mi? Artık bu saatten sonra karşımızda daha derin ve çetin bir kavşak çıkıyor: Özal’ı hangi güç odakları öldürdü, sebebi neydi, tetikçileri kimdi? Özal’ın kabrinde huzur içinde yatması yukarıdaki soruların cevaplanmasına bağlı. Sadece onun huzur içinde kabir hayatına devam etmesi değil; aynı zamanda Türk demokrasisinin yaşatılması için de önemli bir süreç başlamış oldu. Türkiye’nin hangi adımı kimi rahatsız ediyor, değişim ve dönüşüm kimler tarafından engellendi? Türkiye’nin kayıp yıllarının anlaşılabilmesi için Özal’ın ölümü üzerindeki sır perdesinin tamamen kalkması, sis bulutlarının tamamen dağıtılması gerekiyor.
Bir devrin en muktedir generalleri hastaneye kurulan telekonferans sistemiyle hesaba çekiliyordu. O yorgun ve bitkin halleriyle yatağına uzanıp sorulara cevap yetiştirmeye çalışan bu iki adamın, bir zamanlar bastığı yeri nasıl titrettiğini genç nesiller bilemez. Astığı astık, kestiği kestik iki adam, şimdi silik görüntüleri, kısık sesleri, aciz ifadeleri içinde kem küm etmeye mecburdu. Arada bir eski günlerdeki gibi kükremeyi denediler. Meselâ Evren dedi ki: “Ben sağ sol üzerinde ayırım yapmadım. Hatta o kadar yapmadım ki! Mahkûm olan idam cezası alanlar var. Sağdan alınmış bir tane bekletirdim soldan da olsun. Bir tane sağdan bir tane soldan astık. Denge olsun diye.” Kendi mantığı içinde Evren doğruyu söylüyor; ancak o ferdî “doğru”nun hukukta ve vicdanda yeri yok. Sırf görüntü oluşsun, algı yönetilsin diye “Bir sağdan asın bir soldan asın” denerek adalet sağlanmaz.
Evren Paşa cesaretini toplayarak ilginç bir tezi savunuyor ki işte o cümle bütün askerî darbelerin felsefesini ifşa ediyor. Ne tuhaftır ki Evren'in avukatları da evrensel hukukta hiçbir anlam ifade etmeyen bu savunmaya kendilerini odaklamış durumda. Güler misin, ağlar mısın? Evren haklıysa 1960 darbesini yapan generallere şu soruyu sormak gerekiyor: Darbe teşebbüsünde bulunan ama başaramayan Talat Aydemir ve adamlarını askerî mahkeme neden astı? Demek ki, darbe başarılı olunca adamlar “kurucu irade” oluyor, başarısız olunca darbeciler tarafından bile asılacak birer suçluya dönüşüyor. Diyor ki Paşa: “Biz ihtilal yaptık, ihtilale teşebbüs etmedik. Herkesin ihtilal ile ihtilale teşebbüsün aynı şey olmadığını bilmesi gerek.” Bu basit ama iddialı önerme, paşanın kafasındaki önemli bir ayracı işaretliyor. Evren Bey ne demek istiyor? “Ben ihtilal yaptım, başarılı oldum. Sonra anayasa ve yasalar yaptım. Dolayısıyla bu yasalarla beni yargılayamazsınız.” Bu bile tek başına 12 Eylül Referandumu'nda darbecileri koruyan yasanın kaldırılmasının ve darbe anayasasından belli bir mesafe almanın önemine işaret ediyor.
Darbecilerin zihniyetini görmek için öncelikle ihtilal lafından başlamak lazım belki de. Fransız İhtilali'nden başlayarak çağdaş örneklerine baktığınızda Kenan Bey'in yaptığına ihtilal denir mi denmez mi bunu tartışmak lazım. İhtilal, inkılâp, darbe, çete… Birbirine yakın ama birbirinden ayrışan kavramlar. 12 Eylül, kendisine görevi gereği emaneten verilen silahlarla halkı esir alma ameliyesidir. Hiçbir sosyal ve siyasî değişim talebinin karşılığı olmadığı gibi en düşük IQ hesaplarıyla en çapsız Kemalizm dayatmasıdır. Her derste “Atatürk ve Biyoloji, Atatürk ve Kimya” gibi ezberlerle beyin yıkanınca bir nesil yetişeceğini sandılar. Sağcıları ve solcuları döve döve barıştırınca sosyal değişim yaşanacak sandılar. Her neyse ihtilal mi, darbe mi, işgal mi vs. başka bir tartışma konusu. Bugün tartışılacak asıl mevzu şu: Darbeler ne zaman yargılanabilir? Başarılı olunca mı; başarısız olunca mı?
Darbe öncesinde yaşanan karanlık işler darbe sonrasında daha da karanlık hale geldi. İşkencelerin haddi hesabı bilinemedi. Ergenekon davalarında, özellikle Balyoz Davası'nda sanıklar ne diyordu? “Biz darbe yapmadık. Teşebbüs aşamasında kalmış bir eylemi yargılayamazsınız...” Yani Kenan Evren'in söylediklerinin tam tersi bir pozisyondu bu. Zaten dava da eksik teşebbüs suçlamasıyla açıldı. Ancak sanıklar ve avukatları, bunun da doğru olmadığını “teşebbüs aşaması”nda olan ve gerçekleşmemiş bulunan bir davanın somut delil teşkil etmediğini ifade etti. Bu iki uç düşüncenin tam ortasında kalıyor kamuoyu. Biri “ihtilal yaptım, başarılı oldum, yargılayamazsın” diyor; öbürü de “teşebbüs etmiş olsam bile başarılı olamadım” diyor. Yani? Onlara göre başarırsa da yargılayamazsın başaramazsa da!
Darbeciler hiç kusura bakmasın; darbeler dünyanın her köşesinde hâlâ bir insanlık suçu. Yaşına başına bakılmaksızın demokrasiye fiilen el koyanlar da, el koymaya teşebbüs edenler de hesabını adalet huzurunda verdi; veriyor. Darbe sabıkası kabarık ülkelerde, mesela Arjantin'de, Şili'de, Yunanistan'da, İspanya'da darbecilerin akıbeti malum. Türkiye de doğru yola girdi. O yüzden işbirlikçiler davaları sulandırmak, itibarsızlaştırmak, boşluğa düşürmek için çırpınıp duruyor. Ne var ki bu ülkenin insanı darbecilerin peşinin bırakılmasına razı değil, darbe kapılarının hâlâ açık tutulmasına da. Yoksa, Allah korusun, yarın şartlar değişse bir gün karşınıza yine heyûlalar çıkıp “kırk satır mı, kırk katır mı” diye soracaktır. Darbeyi meşru hak gibi gören bir zümre var oldukça demokrasinin hukuk içinde güçlendirilmesi şart…
Özal’ın ölümü üzerinden sis perdesi kalkmadıkça
-Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın mezarının açılmasına karar verildiğinde hepimizin yüreği cız etmişti. “Keşke hiç ihtiyaç duyulmasaydı!” demeyen yoktur sanırım. Kabrinde huzur içinde yatması için her daim duacı olduğumuz merhum Cumhurbaşkanı’nın kabrinin açılması herkesi üzse de kararın doğru olduğuna dair geniş bir mutabakat oluştu. Çünkü hepimizin aklında bir soru vardı: Ya gerçekten zehirlemişlerse, ya gerçekten suikasta kurban gitmişse? Sonuçta savcının talebi üzerine Özal’ın mezarı açıldı. Adli Tıp tahlillere başladı. Ve öğrendik ki 19 yıl sonra kabri açılan Özal’ın cesedi hâlâ birkaç ay önce vefat etmişçesine korunmuş. İç organlarının her türlü tahlile müsait olması, beynimizi kemiren şüphelerden kurtaracaktı bizi. “Zehirlenme falan yok; vefatı tabii süreçle gerçekleşmiş” dense hepimiz derin bir “oh” çekecek, bu sonuçtan mutluluk duyacaktık.
Öyle olmadı. Gayet net anlaşılıyor ki rahmetli Cumhurbaşkanı’nı zehirlemişler. Vücudundan dört ayrı zehir çıkmasının başka bir manası olabilir mi? Artık bu saatten sonra karşımızda daha derin ve çetin bir kavşak çıkıyor: Özal’ı hangi güç odakları öldürdü, sebebi neydi, tetikçileri kimdi? Özal’ın kabrinde huzur içinde yatması yukarıdaki soruların cevaplanmasına bağlı. Sadece onun huzur içinde kabir hayatına devam etmesi değil; aynı zamanda Türk demokrasisinin yaşatılması için de önemli bir süreç başlamış oldu. Türkiye’nin hangi adımı kimi rahatsız ediyor, değişim ve dönüşüm kimler tarafından engellendi? Türkiye’nin kayıp yıllarının anlaşılabilmesi için Özal’ın ölümü üzerindeki sır perdesinin tamamen kalkması, sis bulutlarının tamamen dağıtılması gerekiyor.
Ekrem Dumanlı-Zaman
18 Kasım 2012 Pazar
Vicdan gazeteciliğine doğru
Alper Görmüş'ün Taraf Gazetesi'nde başlattığı bir tartışma var; onu eğrisiyle doğrusuyla değerlendirmek gerekiyor. Görmüş, Taraf Gazetesi'ni bekleyen bir tehlikeye işaret ediyor ve diyor ki: ‘Muhalif Gazetecilik' bütün fiyakasına rağmen doğru ve etkili bir gazetecilik çizgisini ima etmez. Doğrusu, gazetecinin ‘eleştirel' olmasıdır.
Tespit doğru. Ancak bizdeki acûl (maalesef bazen de cehûl) medya, bunu “Şok, şok, şok” kolaycılığına kaçarak “Taraf yazarı kendi gazetesine ‘çaktı'” şeklinde yorumluyor ve bunu bir yazar-yazı işleri tartışmasına indirgiyor. Mesele bu kadar basitse bu mevzuu konuşmaya değmez. Hâlbuki hadiseyi, gazetecilik ekseninde tartışmak; ‘muhalif gazetecilik'in iflah olmaz kodlarından, ne idüğü belirsiz ve nevzuhur bir kavram olan ‘yandaş gazetecilik'in hem kendine hem tarafı olduğu gruplara vereceği zarara kadar pek çok tartışmayı cesurca -ama akl-ı selimi elden bırakmaksızın- yapmak gerekiyor.
Görmüş'ün eleştirileri sadece kendi gazetesine değil. Öteden beri kadim medyaya ağır eleştiriler yöneltiyordu. Daha önce de ‘muhafazakâr medya' üzerine bazı uyarılarda bulunmuş, onları meslekî duyarlılığa davet etmişti. O yazıları da “Sen kim oluyorsun ki bizi uyarıyorsun?” sertliğiyle savuşturmak mümkün; ancak Türkiye'de gazeteciliğin sıkıştığı bir alanı yok farz etmek -kısa vadede problemin koynundaki gazetecilere huzur verse bile- ileride başka sıkıntılara neden olacaktır.
Biraz da medyanın yanlış tutumundan kaynaklanan bir yere doğru savruluyor Türkiye: Ya toptan reddiye yahut topyekûn methiye. Reddiye cephesinden arada bir kadirşinaslık sâdır olsa, o cephenin içinden recm cezası çıkıyor. “Sen nasıl olur da onları takdir edersin!” diyen kerli ferli insanların ortak akıl ve ortak vicdan gibi gerçeklerden haz almaması endişe uyandırıyor. Uyandırması da lazım. Toptan methiye bekleyenler ise arada bir dostça yapılan uyarıları bile mecrasından başka bir alana çekerek sürekli hıyanet girdabını işaretliyor. Bu sağda da böyle oluyor solda da; X partisi için de geçerli oluyor, Y partisi için de.
Demokrasilerde medyanın ana görevi her alandaki icraat denetimine katkıda bulunmak, tefekkür boyutunda derinlik oluşturmak, toplumu bekleyen bir kısım inkırazlara karşı önleyici hekimlik yapıyorcasına ön analizler yapmak. Aslında bunu herkes biliyor. Ancak problem, medyanın dil ve üslup seçiminde gün yüzüne çıkıyor. Ağır ithamlar, külhanbeyce sataşmalar, kışkırtıcı yorumlar, rencide edici laflar… Halbuki, art niyetle yazıldığı kanaati oluşturan sert eleştiriler, muhatabını doğru bir mecraya çekmek şöyle dursun, onu yanlışta ısrara bile sürüklüyor.
Karşı(t) tarafın canını yakarak, etini çimdikleyerek; hatta mukaddeslerine dokunarak yapılan eleştiriler çoğu kez medya mensuplarına daha cazip geliyor. O yüzden eleştirdiğini düşündükleri kişi ya da kitlelerin kutsalına saldırarak gazetecilik yapmayı yeğliyorlar. Oysa medyanın aslî görevi bu değil! Tefekkür burçlarında özgür düşünceyi bayraklaştırmak da bu değil. Önce bir kelime uydurulup, sonra onu “kavramsallaştırıyoruz” diyerek bir yaftaya dönüştürme çabası başta ses getirse bile zamanla sahibini inandırıcılıktan uzaklaştırıyor. Dikkat edin, medyanın alanı daraldıkça toplumun büyük bir kısmından itirazlar yükseleceğine “oh olsun; az bile” sesleri duyuluyor. Aslında kadim medya ektiğini biçiyor bir bakıma.
Üslupsuz gazetecilik aslında bir kaçış noktasıdır. Araştırmaktan, soruşturmaktan, derinlemesine bilgi sahibi olmaktan, herkese söz hakkı verme cesaretini göstermekten kaçış! Her konu yazılabilir. Ancak; akılla, bilgiyle ve tabii ki yapıcı ve yol gösterici bir üslupla. Bunu yapmak zor; çünkü donanım gerekiyor, birikim gerekiyor, sükûnet gerekiyor...
Türk medyası kendi elleriyle ördüğü bir hücrenin içinde kilitli kaldı maalesef. Soğuk Savaş döneminden kalma siyah/beyaz siyaset algısı, iyi/kötü sosyal ayrışım kümesi, Türk medyasına “düşmanlar” ve “dostlar” kazandırmıştı. Oysa o kavramlar Berlin Duvarı'nın altında kaldı çoktan. Kişileri, kitleleri, partileri vs. topyekûn iyi ya da kötü diye tasnif etmek; sonra da bu pozisyon üzerinden hırçın, yıkıcı, bölücü, ötekileştirici bir dil oluşturmak geçen asrın çeperlerine takılıp kaldı. Ne yazık ki bu büyük değişimi bir tek bizim medya idrak edemedi…
Vicdan gazeteciliğine dönmek, onlarca yıldır süren “gazetecilik günahı”ndan tevbe-i nasuh yapıyorcasına vazgeçmek gerekiyor. Her bir bireyin/kitlenin hakkına riayet ederek oluşturulacak demokratik eleştiri gücü gazeteciliğin inandırıcılığını da artıracak ve itibar kaybına da son verecek. O büyük dönüşüm için iz'ana, insafa, irfana ihtiyaç var. Bu yol seçildiğinde sağdan soldan homurtuların yükseleceğini, “etkisiz olma” kehanetiyle bazı lafların geveleneceğini bittecrübe biliyorum; ancak coşkun yazmanın şehvetine, tefekkür yoksunu tartışmaların dehşetine boyun eğmemek gerekiyor. Medya yeni bir dil, yeni bir üslup, yeni bir yaklaşım ortaya koymak zorunda. İlkeli, evrensel, sağduyulu, bağımsız, özgürlükçü bir yol! O yol haritasının netleşmesi için hem bizim mahallenin, hem komşu mahallenin (karşı mahalle demiyorum) aynı şehrin parçası olduğunu hatırlamasında fayda var. Alper Görmüş bunu hatırlattı. İyi de etti. Tabii bu konuya kafa yoranların mevzuu derinleştirmesi şart…
Avrupa Parlamentosu’nda
Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu (AP) binasında açılan Zaman fotoğraf sergisi, “Time in Turkey” ile ilgili haberleri okudunuz. Gerçekten de görülmeye değerdi. Sergi, binadaki bütün blokların kesiştiği bir alanda açılmıştı. Gelenler, geçenler hep gördü bu sergiyi, takdirle bahsetti.
Sergi sonrasında panele geçildi. AB-Türkiye Karma Parlamentosu Eşbaşkanı Helene Flautre’ün yöneticiliğini yaptığı panelde ilk konuşmayı ‘68 kuşağı arasında “Kızıl Danny” diye bilinen Daniel Cohn-Bendit yaptı. O şimdi AP Yeşiller Grubu Eşbaşkanı görevini ifa ediyor. Oturum başkanı Yeşiller Grubu üyesi Helene Flautre, Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu’na söz verirken bir giriş yaptı ve o kısa dibacenin içine birkaç soruyu da sıkıştırdı. Dışişleri Bakanımız Davutoğlu’nun giriş faslı tam bir ufuk turuna davet şeklindeydi. Dünyayı etkileyen üç depremin sosyolojik ve siyasi nedenlerini izah etti. O depremlerin artçı şokları ile güncel hadiseler arasında paralellik kurdu. Üst düzey ve seçkin katılımcılardan oluşan dinleyicileri tek tek takip etmeye çalıştım. Herkesin simasına ayrı ayrı baktım. Herkes çok etkilenmişti. Kısa konuşmanın ardından sorulara geçildi. Tahmin edebileceğiniz soran/sorgulayan sualler tevcih edildi. Bakan Bey’in her soruya titizlikle ve cesaretle cevap vermesi görülmeye değerdi. Güney Kıbrıs’tan gelen provokatif bir soruya verdiği cevap üzerine alkış koptu salonda. Alkışa aldırmaksızın meselenin diplomatik yanını da somut veriler eşliğinde sunması gayet yerinde bir hamleydi.
Program bittikten sonra akşam yemeğine geçildi. Dışişleri Bakanımız âcilen Katar’a geçiyordu; ancak davetlilerin tamamı akşam yemeğine icabet etti. Herkesin gözündeki parıltıdan, sadece gazete için değil, Türkiye için, hatta AB için doğru bir program yapıldığını okuyabiliyorduk. Burada tek tek ismini yazamadığım için affına sığınarak bu programda emeği geçen herkese (en başta da onca meşguliyetine rağmen iştirak eden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve ekibine) teşekkür ediyorum…
1 Kasım’da başlayan abone kampanyamız aşk-u şevkle devam ediyor. Henüz hedeflenen noktaya ulaşamadık; lakin kampanyamız ay sonuna kadar sürecek. Daha önceki dönemlerde yaptığımız gibi tirajımızın günlük raporunu birinci sayfadan sizlerle paylaşacağız. Kalp ritimlerimizi tiraj sayacımızda her gün göreceksiniz. Ayrıca bu sütunda her hafta illerin son durumunu gösteren bir tablo yayınlayacağız. Allah mahcup etmesin...
Ekrem Dumanlı-Zaman
Etiketler:
Ekrem Dumanlı,
gazetecilik,
güncel makale,
makale,
medya
15 Kasım 2012 Perşembe
1434. hicret yılımızın hayırlara vesile olmasını diliyoruz...
Yarınki Muharrem ayı ile başlayan 1434. hicri yılımızın İslam âlemine ve tüm insanlık dünyasına hayırlar getirmesini diliyor, tarihin bu en büyük ve en aziz hadisesi hicretin başlangıç ve bitişine ait bazı kısımları hatırlatan bir özet yapmakta faydalar mülahaza ediyorum.
Mekke’de miladi tarih: 622
Efendimiz (sas) Hazretleri 53 yaşında, peygamberliğinin de 13. senesindedir.
Bu müddet içinde Müslümanlara yapılan zulüm ve baskı, dayanılmaz boyutlara ulaştığından dolayı dualarla beklenen hicret izni nihayet çıkmıştır.
Bu sebeple, Muharrem ayının başında Mekke’de başlayan gizli hicretler, peşinden gelen Safer ayında da devam eder, iki ay boyunca Mekke’yi gizli ve açık terk eden mazlum müminlerin sayısı 150 aileyi geçer. Hatta Mekke’de nerede ise Efendimiz’i (sas) koruyacak kimse de kalmamış durumdadır.
Böylece kendisine inananları önceden göndererek hayatlarını emniyet altına aldıktan sonra hicret sırasının kendisine geldiğini düşünen Efendimiz (sas) Hazretleri hazırlığa başlar.
İlk hicretin başladığı Muharrem ayını takip eden Safer ayının 27’sinde evinde Hz. Ali’yi (radıyallahu anh) bırakarak gece karanlığında çevreyi sarmış bulunan silahlı müşriklerin arasından çıkıp yol arkadaşı Ebu Bekir’le buluşarak birlikte bir saatlik uzaktaki Sevr Mağarası’na ulaşıp saklanmaya muvaffak olurlar.
Üç gün boyunca kaldıkları bu mağarada yol hazırlıklarını tamamlayan Efendimiz, giren Rebiulevvel’in başında Medine’ye doğru dört kişilik bir kafile halinde yola çıkarlar. Kafilede kendilerine kılavuzluk yapacak olan Abdullah bin Ureykıt bir müşriktir! Ancak Resulüllah (sas) onu, kılavuzluğundaki bilgisine ve sözündeki sadakatine bakarak tercih etmiştir. İşinin tam ehli olan bu müşrik, verdiği söze de sadık bir insandır. Nitekim 15 günde ancak kat edilecek 450 km’lik yolu, en kısa yerlerden giderek sekiz günde Medine’nin kenarındaki Guba Mahallesi’nde tamamlar.
Bu ehliyet ve sadakatinden dolayı Efendimiz (sas) Hazretleri de müşrik Ureykıt’a ücretini ,konuştuklarından fazlasıyla ödeyerek memnuniyetini ifade eder.
15 gün kaldığı Guba’da ilk iş olarak Müslümanların bir arada toplanmalarını temin edecek bir mescid inşa ederek cemaatle namaz kılmalarını sağlar.
Guba’dan cuma günü Medine’ye doğru yol alırken gelen ayetlerle farz olan cuma namazını yolda kıldırdıktan sonra, büyük bir kafile ile nihayet hicret yolunun sonu olan Medine’ye ulaşır, bugünkü mescidin bulunduğu yerde çöken devesinin misafir olacağı evi de işaret ettiğini ifade ile en yakınındaki Halid bin Zeyd’in evine misafir olur.
Böylece 53 yaşında Rebiulevvel’in başında günde 56 km yol alarak başladığı 450 km’lik hicret yolculuğunu, Rebiulevvel’in sonlarında Medine’de tamamlamış olur.
Medine’deki on senelik hayatı boyunca İslam’ın sağlam temelini atıp muhteşem binasını inşa eden Efendimiz’in (sas) vefatından sonra yerine halife seçilen Hz. Ebu Bekir’in iki senelik görevini takiben Hz. Ömer halife seçilir. On senelik yönetiminde hep yeniliklere imza atan Hz. Ömer (ra), Medine’de meşveret meclisini toplar, Müslümanlara ait resmî bir tarih tespitine ihtiyaç olduğunu, hangi olayı tarih başlangıcı olmaya layık gördüklerini sorar.
Efendimiz’in doğumu, vefatı gibi büyük olayları tarih başlangıcı olmaya layık gördüklerini ifade edenler olursa da en ilgi çekici teklif Hazreti Ali’den gelir:
-Müslümanların İslam’ı yaşamak ve yaymak için her şeylerini Mekke’de bırakarak Medine’ye hicretlerini tarih başlangıcı olmaya layık en büyük hareket olarak görmekteyim, der.
Bu teklife meşveret meclisinden tasvip sesleri yükselerek karar kesinleşir.
Meşveret meclisinin, Hicret’in 17. yılında (M. 638) aldığı bu tarihi takvim kararını kapıda bekleyen Abdullah, Medine sokaklarında halka şöyle ilan eder:
-Ey Müslümanlar! Artık sizin de bir tarihiniz vardır. İlk hicret kafilesinin yola çıktığı Muharrem ayı birinci ay, bu ayla başlayan sene de birinci hicri sene olarak tespit edilmiştir. Muharrem ayı ile başlayan 17. hicret yılınız hayırlı, uğurlu olsun!
Abdullah’ın o günkü duasına bugün biz de gönülden ‘amin’ diyor, yarınki Muharrem ayı ile başlayan 1434. hicri yılımızın hepimize hayırlar, uğurlar getirmesini diliyoruz.
Ahmet Şahin-Zaman
Etiketler:
Ahmet Şahin,
hicri 1434.yılı,
hicri yılbaşı,
ilim,
makale,
manşet
14 Kasım 2012 Çarşamba
Sizin de ‘Yenilenme Cehdiniz’ var mı?
Eğer henüz “Yenilenme Cehdi”niz yoksa ilk fırsatta değerli eserler dağıtımıyla bilinen “NT Kitap ve Kırtasiye Mağazaları”na uğrayarak “Hocaefendi’nin en son çıkan 300 sayfalık ‘Yenilenme Cehdi’ kitabını istiyorum” deyin.
Böylece sahip olduğunuz bu ‘Yenilenme Cehdi’nde önemli bilgilere ulaşacak, yenilenmenize engel olan duygu ve düşüncelerinizi maddeler halinde teşhis ve tespit ederek yanlışlarınızı düzeltme fırsatı bulacaksınız. İsterseniz sözü daha fazla uzatmadan “Yenilenme Cehdi”nden bir buçuk sayfalık bir bölümü birlikte okuyalım. Bakalım hangi hallerimiz ‘Yenilenme Cehdi’mize engel oluyor, hangi duygu ve düşüncelerimiz de engellerden kurtulmamıza sebep oluyor görelim.
***
‘Yenilenme Cehdi’nde engellerden kurtulma sebepleri:
1- Sohbete kulak veren insanların sohbet eden zat hakkında olumsuz düşüncelere girmemeleri ve söylenilen sözleri kabule açık bulunmaları sohbetten istifade adına çok önemlidir!.
2-Konuşulan sözlerin, sadece kulağa girmesi değil, kalbe de tesir ederek tam değerlendirilebilmesi, ancak dinleyenin önyargılardan uzak bulunmasına bağlıdır!.
3-Ayrıca bir kişinin sohbetten istifade edebilmesi için, kat’iyyen herhangi bir kıskançlık ve çekememezlik içine girmemesi, “ben!” dememesi ve anlatılan mevzular hakkında malumatfuruşluk yapmaması gerekir!.
4-Hatta konuşulan mevzuların içinde tam olarak kabul edilemeyecek bazı hususlar bulunsa bile, dinleyen kişinin “bu konuyu sohbetten sonra görüşür ve tashih ederiz” diyerek her şeye rağmen söylenenlere kulak vermesi, zihin ve kalbini sürekli konuşulanlara açık tutması istifadenin ön şartıdır..
5-Eğer bu şartlardan herhangi birinde bir eksiklik olursa, sohbet edenle sohbet dinleyen arasında bir husuf ve küsufun (ay ve güneş tutulması) yaşanması kaçınılmazdır.
6- Sohbet veya vaz u nasihat dinlerken, eğer içimize garazlarımızı, kinlerimizi, nefretlerimizi, bencilliklerimizi,
enaniyetlerimizi, bilgilerimizi katıyorsak, iki ene bir arada olamayacağından, kendi içimizde bir müsademe başlar ve bu da istifadenin önüne set çeker.
7-Bu halet-i ruhiye içinde olan insanlar, İmam Gazali, İmam Rabbani, Alvar İmamı veya Hazret-i Pir-i Muğan gibi büyük zatları dinleseler, hatta İki Cihan Serveri’nin sohbetiyle müşerref olsalar, O’nun huzurunda bulunsalar bile yine de istifade edemezler!. Nitekim Ebu Leheb, Ebu Cehil gibi niceleri O’nu dinlemiş, fakat istifade edememişlerdir.
8-Günümüzde de nice Ebu Leheb’ler, Kur’an ve sünneti dinliyor, büyük zatların sohbetlerine muttali oluyor fakat onlardan hiç mi hiç istifade edemiyorlar.
9- Son olarak bir önemli engeli daha ifade edeyim ki, başarı, muvaffakiyet, makam, mansıp bir imtihan olduğu gibi, ilim de bir imtihandır ve çokları böyle bir imtihanda kaybederler.
10- Ben de “biliyorum” düşüncesi insan için öyle bir perdedir ki, insanın, bir nasih veya vaizden istifadesine engel olduğu gibi, aynı zamanda onu dinden, diyanetten, Allah’tan Peygamber’den de uzaklaştırabilir!.. Esasında insanı Allah’tan uzaklaştıran nimet, nimet görünümlü musibetten başka bir şey de değildir.
12- Evet, makam, mansıp, paye, değişik üniversitelerde veya idari sistemlerde elde edilen ad ve unvan gibi Allah’ın bize ihsan ettiği nimetler, şayet bize Allah’ı unutturuyor ve içimizde gaflet hissi hasıl ediyorsa, unutulmamalıdır ki bunlar, bizim için nimet suretine girmiş Allah belası birer nikmettir!
13-Böyle tehlikelerden korunmanın yolu ise hem söyleyenin hem de dinleyenin meseleyi sadece Allah rızasına bağlı götürmesi, kalb ibresinin, hep O’nun hoşnutluğunu göstermesidir.
14-Gerek sohbet yapan insanın, gerekse onu dinleyenlerin daha başta kendi içlerinde öyle bir hazırlığa girmeleri, tezkiye-i nefis etmemek suretiyle tezkiye-i nefis etmeleri, nefislerinin tepesine elli tane balyoz indirmeleri gerekir!.
15- Baştan böyle hazırlıklar yapılır, halis niyetle, kalb safveti ve iç duruluğuyla meselenin içine girilirse, Allah’ın izniyle, işte o zaman nasihat ve sohbetler daha verimli, daha ufuk açıcı ve daha yararlı olur..
-Ne dersiniz, ‘Yenilenme Cehdi’mizdeki bu engellerin farkında mıyız?
Ahmet Şahin-Zaman
Etiketler:
Ahmet Şahin,
ilim,
kitap dergi seminer,
M.Fethullah Gülen Hocaefendi,
makale,
Yenilenme cehdi
Dünya Muvazenesinde Bir Millet
Yeryüzü muvâzenesinin tamamen bozulduğu, içtimâî coğrafyanın sürprizlere hâmile bulunduğu şu günlerde, 'tabakât-ı beşer' çapında sözünü geçirebilecek bir yüce devlete ve âlî bir millete, ne kadar muhtaç olduğumuz her türlü izahtan vârestedir. Şarktan garba şenâetlerin işlendiği, mazlumun hor görülüp zâlimin alkışlandığı; süper devletlerin kendi çıkarları hesabına, yeryüzünü anarşiye devir ve teslim edip, kargaşa ve herc ü merci körükledikleri bir dönemde, muvâzene unsuru olabilecek bir milleti, kendi elimizle bitirip tüketmiş olmanın hasretini bir kere daha çektik... Bu millet, henüz bütün bütün yok olmamıştır. İhyâ edilebilir ve ihyâ edilmelidir de... Yoksa arenalardaki kanlı kavgalara benzer hâlihazırdaki bu durumun, daha ciddî ve daha endişe verici korkunç şeylere inkılap etme ihtimâli vardır.
Bu ise, sadece muvâzene unsuru olabilecek bir milletin yok olmasıyla kalmayacak; belki içtimâî coğrafyada birbirini takip eden ciddi değişikliklere de sebebiyet verecektir. Dünyanın belli bir bölümünde, böyle bir çöküşe sebebiyet vermenin tarihî mesuliyeti ise, o baş yüce milleti, kendi tükenişiyle baş başa bırakanlara ait olacaktır.
Bu millet, dünden bugüne binlerce bâdireyi atlatarak; ve binlerce dâhilî ve hâricî hıyanet şebekeleriyle boğuşa boğuşa, günümüze kadar mevcudiyetini koruyabilmiştir; ama o, şimdi, bitkin ve harîm-i ismetine tecavüzle karşı karşıya bulunmaktadır.
Evet, bütün bir tarih boyu, ardı arkası kesilmeyen kinlere ve nefretlere maruz kaldıktan sonra, yeni dünyanın çeşitli ideolojik silahlarla hücuma kalkıştığı ve onu tüketmek için, sarının kırmızı ile tek cephe hâline geldiği şu karanlık günlerde, onun kalp ve ruhuna sahip çıkma mecburiyetindeyiz.
Dün onun düşmanı sadece salip ve ehl-i salipti. Şimdi 'lanet ile anılan o cebâbirenin en küstahına binler rahmet okutan' firavunlar var sahnede... Vâkıa ilk düşmanlık, salîbin etrafında toplananlarla başlamıştı. Şimdi ise o, yerini, daha korkunç ve daha kalıcı düşmanlıklara bırakmış gibidir.
Bu millet Avrupa'ya adım attığı günden itibaren, Hristiyan kin ve husûmetini üzerinde topladı. Bu husûmet ve kin, Bulgarı, Sırplıyla; Macarı, Yunanlıyla yan yana getiriyor ve bir kilise cephesi teşkil ediyordu. Çok eskilere dayanan salîbin bu düşmanlığı, haçlı seferleri esnasında, milyonlarca insanın seylâplar teşkil eden kanlarıyla bile dinmemişti. Kudüs'ün elden çıkmış olduğunu gören Frederikler, Rişarlar, Filipler, İstanbul'un da aynı şekilde elden çıkacağını düşündükçe kuduruyor ve kudurdukça da yeni intikam orduları teşkil ediyorlardı.
Uzun asırlar Avrupalının vicdanında sadece kin ve nefret hisleri uyarıldı ve cennetin esrarlı anahtarları diye İslâm dünyasını ve hususiyle bu dünyanın batı karşısında son karakolu olan bu yüce milleti kana, irine boğma yolu gösterildi.
Ehl-i salip, amansız bir kasırga dehşeti ve bir lâv şiddetiyle, bu dünyayı bir baştan bir başa istilâ ediyor; bu millet ise, bu korkunç yangını bağrında söndürüyor ve tarihî mesuliyetini yerine getiriyordu. Keşke mes'ele, sadece hâricî tecavüzlerden ibaret olsaydı. Gövdenin içine girmiş binlerce kurt, içten içe durmadan onu kemiriyor ve dışın tecavüzüne yeni yeni gedikler açıyordu...
Bu boğuşma ve mukavemet asırlarca sürdü. Ne hâricin Romen Diyojenleri, ne de evin içindeki Ebu Leheb'in torunları, onun azim ve iradesine kement vuramadılar. O, bütün bunları aştı ve her şeye rağmen emanete sadakat vazifesini bihakkın yerine getirebildi.! Şimdi ise, onu, yepyeni bir tarihî mükellefiyet beklemektedir. Yaptıklarına nispeten çok daha çetin, çok daha amansız görünen bir mükellefiyet...
Şu ana kadar herkesten ve her şeyden ihanet gören bu millet, asırlardan beri bağrında taşıdığı saf ve dupduru iman ve imanın te'min ettiği yüksek heyecanla, bu yeni imtihanı da ciddi bir tarih şuuru içinde atlatacağı ümidini beslemekteyiz.
Ancak, her şeyden evvel, yapılması gerekli olan hususların çok iyi bilinmesi lazımdır ki; muâlece adına yapılan şeylerle çeşitli komplikasyonlara sebebiyet verilmesin.
Evet, onun asıl ihtiyaçları ve bunalımdan bunalıma götüren çeşitli hastalıkları hakiki çehreleriyle bilinmezse, hiçbir müdâhalenin kâr etmeyeceği muhakkaktır.
Onun için, evvelâ illetin teşhisi, sonra tedavi yollarının tespiti ve daha sonra da muâlece plânının hazırlanması lâzımdır ki; ameliyata yatırdıktan sonra operatör arama ve neresini yarıp dökeceğimizin münakaşasını yapma garâbet ve yetmezliğine düşmeyelim.
Evvelâ yıkıp, sonra yapma plânını hazırlamayı düşünenler, ihlâslı da olsalar, büyük ihânet içindedirler. Mücerret bir şeyin olmasını istemek bir işe yaramadığı gibi, yolunda isteyememek ve gayret edememek de hiçbir işe yaramayacaktır.
Hamiyyet ve gayretimiz irfanla mücehhez olmaz, azim ve irademiz derin bir tetebbu ve vukûfa dayanmazsa, faide yerine zarar getirebilir. Zaten, senelerden beri, milleti kurtarma istikametinde verilen bütün kavgaların, semere vermemesinin asıl sebebi de budur; yani, hamiyetle bilginin, azimle vukûfun, samimiyetle idrakin beraber bulunamayışı...
Onun içindir ki, bu milletin kurtarılmasını ve yepyeni bir dünyada hazırlanmasını üzerine alan zimamdarlar, şuursuzca ibdâ ve inşâlara kalkışmadan, onun kendi tarihi ve ruh köküyle temasa geçmesini te'min etmelidirler. Onda, yeniden bir tarih şuurunun uyandırılması çok mühimdir. Ve son senelerin ibret ve felâketlerle dolu hâdiselerinin arkasında da, hep bu idrak edememe ve şuurdan mahrumiyet vardır.
Evet, bu mefkûre bütün ruh ve hayatımıza hâkim kılınmalıdır. Hem o kadar hâkim kılınmalıdır ki, mektepte, kışlada, saban başında, sürü arkasında ve memuriyet masasında; hatta beşikleri sallayan anaların ve ninelerin dudağında daimi türkümüz ve hareketlerimizin nâzımı bulunmalıdır.
Bu anlayışla insanımıza, en seri şekilde kendi ruhu gösterilmeli ve kendi dünyasına menfezler açılmalıdır. Onda kendi mukaddeslerine hürmet hissi uyandırılarak, yabancı ve tahripkar düşüncelere reaksiyonu te'min edilmelidir. Ma'şerî irâde kuvvetlendirilerek vukuu muhtemel kan, irin seylapının önüne geçilmelidir. Yoksa, ileride zuhûr edebilecek, bir kısım hâdiseler karşısında, kendine zarar geleceği mülâhazasıyla, yılanlara şirin görünmeye çalışan bir kısım sefil ruhlar, önlenmesine gayret göstermedikleri bu büyük yangın içinde, milletle beraber mahvolup gideceklerdir.
Bugüne kadar bin türlü ölüm-kalım mücadelesiyle varlığını devam ettiren ve bundan sonraki mevcudiyetinin de, içtimâî coğrafya adına büyük ehemmiyeti bulunan bu millet hem kendi hem İslâm dünyası hem de devletler arası muvâzene için mutlaka kurtarılmalı ve tarihin kendinden beklediği yüce vazifeyi edâ edecek imkânlara kavuşturulmalıdır.
M.Fethullah Gülen
Sızıntı, Nisan 1980, Cilt 2, Sayı 15
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





