Anadolu’da tarihin çeşitli dönemlerinde birçok devlet kuruldu, ancak bu devletlerin hiçbiri Osmanlı Devleti kadar önemli sonuçlar doğurmadı… Bu eserde, XIV. yüzyılın başlarında Selçuklu mirası üzerine, küçük bir uç beyliği olarak kurulduktan sonra Devlet-i Aliyye-i Osmaniye adıyla güçlü bir cihan imparatorluğuna dönüşen, ardından yaklaşık üç asırlık bir gerileme ve çözülme sürecinden geçerek tarih sahnesinden çekilen Osmanlı Devleti’nin hikâyesi anlatılmaktadır…
Yayın:Timaş Yayınları
İnternet Fiyat :10.50 tl
Temin için tıklayınız...
kitap dergi seminer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap dergi seminer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Kasım 2012 Cuma
Osmanlı Tarihi
22 Kasım 2012 Perşembe
RİSALE-İ NUR'UN ANAHTAR KAVRAMLARI
| Kitap Adı : | Risale-i Nur'un Anahtar Kavramları |
| Özetleyen : | Harun Karipçin |
| Yazarı : | Prof. Dr. Ferid el-Ensarî |
| Dili : | Türkçe |
| Yayınevi : | Nesil Yayınları |
| Sayfa Sayısı : | 286 |
ÖZET:
Özeti İndir
Risale-i Nur’un Anahtar Kavramları adlı bu eser, bir giriş ve altı bölümden oluşmaktadır. Eserde ele alınan temel kavramlar; tevhid, Kur’ân, kâinat, insan, iman ve ahlaktır. Müellif-i Merhum Ferid el-Ensari, esere Türkiye’yi ve Risale-i Nur’ları tanıtıcı geniş bir giriş ile başlamaktadır.
GİRİŞ
Risale-i Nur'un Anahtar Kavramları
Müellifin girişte üzerinde durduğu hususlar; son birkaç asırda müslümanların yaşadığı coğrafyayı zulüm, fitne ve karışıklıkların istila etmesi, inkar temelli bazı ideoloji ve felsefi akımların dini hakikatler üzerinde şüpheler uyarması, insanların imanlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olması ve bu ağır şartlarda müslümanların kendilerini imanın aydınlık iklimine ulaştıracak nura, nokta-i istinad ve istimdada, dayanak ve yardım noktasına ihtiyaç duymalarıdır.Merhum müellife göre böyle bir dayanak noktası her zaman mevcut olduğu halde insanlar bunu her zaman görüp duyamıyor. Nitekim şu ayet-i kerime buna işaret etmektedir:
وَكَأَيِّنْ مِنْ آيَةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ
“Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, insanlar onların yanından yüz çevirerek geçip giderler.” (Yusuf Suresi, 105)İşte bu sebeple, Müslümanlara muhtaç oldukları hakikatleri gösterecek rehberlere ihtiyaç duyulmaktadır. Şartların çok ağır olduğu bu karışık dönemde, bu ciddi vazifeyi üstlenenlerden birisi de Bediüzzaman Said Nursi hazretleriydi. O, İslam coğrafyasının materyalist ve dinsizlik cereyanları içinde kıvrandığı son asırlarda, din alimlerinin asıl yapmaları gereken vazifelerden ziyade detaylar ve mevhum şeyler üzerindeki tartışmalara katılmamış, bütün gücünü toplumun Kur’an hakikatleriyle tanışması için harcamış ve Kur’an’ın hayat üfleyen ruhunun yeniden gönüllerde duyulması için uğraşmıştır.
O, Kur’an hakikatlerini insanlara duyurma işini, klasik lügat ve belağat dersleri şeklinde yapmamıştır. Onun metodu, insanların cehalet ve ülfet perdesi altında göremedikleri Kur’an mucizelerini herkesin anlayabileceği şekilde net olarak göstermekti.
“Arkadaş! Şu eserlerimle büyük birşeyin etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum, keşfedebildim mi? Veyahut sonra inkişaf edecektir. Veyahut bilâhare zuhur edecek. Keşfine yol açıp gösteriyorum.” (M. Nuriye, Zeylül-Habbe) Böylece onun eserlerini okuyanlar, onlarda kendi ihtiyaçlarını buldular ve bulmaya devam ediyorlar.
Bediüzzaman Hazretleri’nin bu dev projesi İ’caz-ı Kur’an’ın beyanı temelleri üzerine kurulmuştur.
“Eski Harb-i Umumîden evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: "Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir."
Birden, o halette iken, baktım ki, mühim bir zat bana âmirâne diyor ki: "İ'câz-ı Kur'ân'ı beyan et."
Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur'ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ân'a hücum edilecek; i'câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.” (28. Mektup)
Bediüzzaman Hazretleri’nin hayat sergüzeştisinde gerçekleşen bir diğer önemli gelişme ise uzun bir tefekkür ve muhasebe döneminin ardından, kendi ifadesiyle Yeni Said olarak nitelediği bir dönemin açılmasıdır. Laiklik adı altında Kur’an hakikatlerine set çekilen bu dönemde o, iman nurlarının keşfine çaba harcamış ve İslam ümmetinin yeniden temelden yapılandırılması uğrunda eserler vermiştir.
“Şimdi bence kat'iyet peydâ etmiştir ki, ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın, şuur ve tedbirimin haricinde, öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garip bir surette ona cereyan verilmiş, tâ Kur'ân-ı Hakîme hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin. Adeta bütün hayat-ı ilmiyem, mukaddemât-ı ihzariye hükmüne geçmiş ve Sözlerle i'câz-ı Kur'ân'ın izharı, onun neticesi olacak bir surette olmuştur. Hattâ, şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebepsiz ve arzumun hilâfında tecerrüdüm ve meşrebime muhalif, yalnız bir köyde imrar-ı hayat etmekliğim; ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat-ı içtimaiyenin çok rabıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terk etmekliğim, doğrudan doğruya bu hizmet-i Kur'âniyeyi hâlis, sâfi bir surette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şüphem kalmamıştır. Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyikat perdesi altında bir dest-i inâyet tarafından merhametkârâne, Kur'ân'ın esrarına hasr-ı fikir ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanaatindeyim. …
Hem yazılan eserler, risaleler, ekseriyet-i mutlakası, hariçten hiçbir sebep gelmeyerek, ruhumdan tevellüt eden bir hâcete binaen, âni ve def'î olarak ihsan edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: "Şu zamanın yaralarına devadır." İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvafık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.” (28. Mektup)
Merhum müellif F. El-Ensari’ye göre Bediüzzaman Hazretleri’nin nur eserlerini hakkıyla anlayabilmek için, bu eserlerin hangi temel kavramlar üzerinde örgülendiğinin anlaşılması önemlidir çünkü her bir ilimden önce onun ıstılahları yani kavramları neş’et etmekte ve o ilimlerin kapısını açan anahtar mefhum ve kavramların bilinmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Nitekim;
وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاءَ كُلَّهَا
“Ve Allah Teâlâ, Hazretleri Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara Suresi, 31) ayeti Hazretleri Adem A.S’a her ilmin anahtar mefhum ve kavramlarının verildiği şeklinde de anlaşılabilir.Müellife göre temel ıstılahlar, bütün şer’i ilimler için son derece önemlidir ve şer’i kaideler, onlar vasıtasıyla anlaşılır. Mesela; “Zaruretler, mahzurlu şeyleri mübah kılar.” şeklindeki genel kaidenin tam anlaşılabilmesi için buradaki ‘zaruret’in fıkıh usulündeki özel bir ıstılah olduğuna dikkat edilmelidir.
İşte Bediüzzaman Hazretleri’nin fikirlerini hakkıyla anlayabilmek ve insanlara köklü olarak takdim edebilmek için onun eserlerinde geçen temel ve anahtar kavramların tespit edilmesi ve bunların kısaca da olsa açıklanması mühimdir.
Müellife göre Bediüzzaman Hazretleri’nin kullandığı ıstılahlar, çoğunlukla Kur’anîdir. O, eserlerinde hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf, felsefe ve müsbet ilimlerin ıstılahlarını da kullanmıştır fakat çok zaman mahza Kur’anî manaları ifade etmiş ve kullandığı kavramlarla Kur’an’daki manaları seslendirmiştir. Mesela, tasavvuf ıstılahlarını kullanmasına dair bir örnek şöyledir:
“Said, tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır; tâ ki Risaletü'n-Nur'u bulandırmasın, tesirini kırmasın.” (Kastamonu Lahikası)
Müellifin üzerinde durduğu diğer önemli bir nokta ise; risale-i nur’da geçen kavramların siyak ve sibakı nazara alınmadan ve risale-i nur’un diğer kısımlarında nasıl geçtiğine dikkat edilmeden tam olarak anlaşılamayacağıdır. Nitekim Bediüzzman Hazretleri pek çok yerde, bir konu hakkında konuşurken diğer bir risalaye atıfta bulunmaktadır.
Müellif-i Merhum kitabının girişinde son olarak, kendisini böyle bir çalışma yapmaya teşvik eden hocası, Fas Kavramlar Araştırma Merkesi Müdürü Prof. Dr. El-Büşeyhi’ye ve bu eseri hazırlamada kendisine yardımcı olan, Risale-i Nurları Arapça’ya tercüme eden İhsan Kasım Salihi’ye teşekkür etmektedir.
Müellif, bu eser vasıtasıyla hayata Kur’ânî bakış açısına muvaffak kıldığı için Allah’a hamd etmektedir.
1. TEVHİD KAVRAMI
Müellif, İslami kavramlar içinde üzerinde en çok durulan ve titizlik gösterilen tevhid kavramı olmuştur, dedikten sonra Bediüzzaman Hazretleri’nin de geçmiş ulema gibi bu kavrama hassasiyetle yaklaştığını söylemektedir.Bediüzzaman Hazretleri selefin ortaya koyduğu tevhid-i rububiyet, tevhid-i uluhiyet, tevhid-i esma ve tevhid-i sıfât gibi akide esaslarını Kur’an’dan aldığı eğitimle tevhid-i hakiki ana başlığı altında toplamış ve ardından tafsile girmiştir. Onun tevhid-i hakikiye ulaşmada kullandığı yöntem çok farklı ve müstesnadır. En başta ve doğrudan Kur’an-ı Hakim mesleğini takip etmektedir. Bediüzzaman Hazretlerine göre tevhid âmî ve zahiri olmak üzere iki kısımdır:
“Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir:
Biri, icmâlî, âmiyânedir ki, "Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin." Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir.
İkinci çeşit odur ki, her denk üzerinde yazıyı okur, herbir top üstünde turrayı tanır, herbir ilân üstünde mührünü bilir bir surette "Herşey o zâtındır" der. İşte, şu halde herbir şey o zâtı mânen gösterir.
Aynen öyle de, tevhid dahi iki çeşittir.
Biri tevhid-i âmî ve zahirîdir ki, "Cenâb-ı Hak birdir; şeriki, naziri yoktur. Bu kâinat onundur."
İkincisi tevhid-i hakikîdir ki, herşey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle, doğrudan doğruya herşeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp, Onun birliğine ve herşey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve ulûhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vecihle hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakinle tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir.” (22. Söz, 2. Makam)
“Tevhid iki çeşit olur:
Birisi âmiyâne tevhiddir ki, "Allah'ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür" der. Bu kısım tevhid sahiplerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır.
İkincisi hakikî tevhiddir ki, "Allah birdir, mülk Onundur, vücut Onundur, herşey Onundur" der; lâyetezelzel bir itikada sahiptirler. Bu kısım tevhid sahipleri, herşeyin üstünde Cenab-ı Hakkın sikkesini görür ve herşeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalâlet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar.”( Mesnevî-i Nuriye - Lem'alar)
Bediüzzaman Hazretleri tevhid kavramını diğer mesleklerle karşılaştırmalı olarak ele aldığı yerde tevhid-i hakikiye ulaştıran Kur’anî yolu, mi’rac-ı Kur’ânîyi şöyle izah etmektedir:
“Mârifet-i Sâni denilen kemalât arşına uzanan miraçların usulü dörttür.
Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan muhakkikîn-i sufiyenin minhacıdır.
İkincisi: İmkân ve hudûsa mebnî mütekellimîn tarikidir.
Bu iki asıl, çendan Kur'ân'dan teşâub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş. Evhamdan masun kalmamışlar.
Üçüncüsü: Şübehat-âlûd hükemâ mesleğidir.
Dördüncüsü ve en birincisi: Belâgat-ı Kur'âniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezâlet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mirac-ı Kur'ânîdir.” (M.Nuriye, Nokta)
Bir başka yerde ise 4.sü şöyle değerlendirilir:
“Hem şu tarik daha eslemdir. Çünkü nefsin şatahat ve bâlâpervâzâne dâvâları bulunmaz. Çünkü, acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin.
Hem bu tarik daha umumî ve cadde-i kübrâdır. (Sözler, Zeyl ve Hatime)
Üstad Hazretleri bir başka yerde ise konuyu soru cevap usulüyle ele almaktadır:
Sual: Mütekellimîn uleması, âlemi, imkân ve hudûsun ünvan-ı icmâlîsi içinde sarıp zihnen üstüne çıkar, sonra vahdâniyeti ispat ederler. Ehl-i tasavvufun bir kısmı, tevhid içinde tam huzuru kazanmak için, Lâ meşhûde illâ Hû deyip kâinatı unutur, nisyan perdesini üstüne çeker, sonra tam huzuru bulur. Ve diğer bir kısmı, hakikî tevhidi ve tam huzuru bulmak için, Lâ mevcude illâ Hû diyerek kâinatı hayale sarar, ademe atar, sonra huzur-u tam bulur. Halbuki, sen, bu üç meşrepten hariç bir cadde-i kübrâyı Kur'ân'da gösteriyorsun. Ve onun şiârı olarak, “Lâ mâbûde illâ Hû, Lâ maksûde illâ Hû” diyorsun. Bu caddenin tevhide dair bir burhanını ve bir muhtasar yolunu icmâlen göster.
Elcevap: Bütün Sözler ve bütün Mektuplar o caddeyi gösterir. Şimdilik, istediğiniz gibi, azîm bir hüccetine ve geniş ve uzun bir burhanına muhtasaran işaret ederiz. Şöyle ki:
Âlemde herbir şey, bütün eşyayı kendi Hâlıkına verir. Ve dünyada herbir eser, bütün âsârı kendi Müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinatta herbir fiil-i icadî, bütün ef'âl-i icadiyeyi kendi Fâilinin fiilleri olduğunu ispat eder. Ve mevcudatta tecellî eden herbir isim, bütün esmâyı kendi Müsemmâsının isimleri ve ünvanları olduğuna işaret eder. Demek, herbir şey, doğrudan doğruya bir burhan-ı vahdâniyettir ve marifet-i İlâhiyenin bir penceresidir.
Evet, herbir eser, hususan zîhayat olsa, kâinatın küçük bir misal-i musaggarıdır ve âlemin bir çekirdeğidir ve küre-i arzın bir meyvesidir. Öyleyse, o misal-i musaggarı, o çekirdeği, o meyveyi icad eden, herhalde bütün kâinatı icad eden yine Odur. Çünkü, meyvenin mucidi, ağacının mucidinden başkası olamaz. Öyleyse, herbir eser, bütün âsârı Müessirine verdiği gibi, herbir fiil dahi, bütün ef'âli Fâiline isnad eder.
Çünkü, görüyoruz ki, herbir fiil-i icadî, ekser mevcudatı ihata edecek derecede geniş ve zerreden şümusa kadar uzun birer kanun-u hallâkıyetin ucu olarak görünüyor. Demek, o cüz'î fiil-i icadî sahibi kim ise, o mevcudatı ihata eden ve zerreden şümusa kadar uzanan kanun-u küllî ile bağlanan bütün ef'âlin Fâili olmak gerektir.
Evet, bir sineği ihyâ eden, bütün hevâmı ve küçük hayvânâtı icad eden ve arzı ihyâ eden Zât olacaktır. Hem Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyârâtıyla gezdiren aynı Zât olmak gerektir.
Çünkü kanun bir silsiledir; ef'âl onunla bağlıdır.” (Yirmi Altıncı Mektup)
Üstad Hazretleri vahdet-i vücud, vahdet-i şühud ve Kur’andan istihraç ettiği vahdet yolunu zaman zaman karşılaştırarak anlatmıştır:
“Hem bu tarik daha umumî ve cadde-i kübrâdır. Çünkü, kâinatı, ehl-i vahdetü'l-vücud gibi, huzur-u daimî kazanmak için idama mahkûm zannedip Lâ mevcude illâ Hû hükmetmeye veyahut ehl-i vahdetü'ş-şuhud gibi, huzur-u daimî için kâinatı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip Lâ meşhude illâ Hû demeye mecbur olmuyor. Belki, idamdan ve hapisten gayet zâhir olarak Kur'ân affettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcudatı kendileri hesabına hizmetten azlederek Fâtır-ı Zülcelâl hesabına istihdam edip Esmâ-i Hüsnâsının mazhariyet ve aynadarlık vazifesinde istimal ederek, mânâ-yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u daimîye girmektir; herşeyde Cenâb-ı Hakka bir yol bulmaktır. Elhasıl, mevcudatı mevcudat hesabına hizmetten azlederek, mânâ-yı ismiyle bakmamaktır.” (26. Söz, Zeyl ve Hatime)
Nihai olarak Bediüzzaman Hazretleri müfessirler, kelam alimleri, mutasavvıflar ve filozofların incelediği tevhid kavramı hakkında doğrudan doğruya Kur’an’dan aldığı halis yolu en ince detaylarına kadar sunmuş ve bunu yaparken de bu geniş ve derin sahada pek çok ilim ehlinin maruz kaldıkları şüphe ve şatahâta düşmemiştir.
2. İNSAN KAVRAMI
Müellife göre, risale-i nur’da ele alınan anahtar kavramların en önemlilerinden olan insan kavramı bediüzzaman Hazretleri’nin düşünce dünyasına nüfuz edilebilmesini sağlamaktadır. Üstad Hazretleri kainatı anlamaya çalışırken insanı onun bir parçası, misal-i musağğarı (küçük bir örneği) olarak görür. Ona göre insan sıradan bir varlık olmadığı gibi, sadece yeryüzüne ait bir mahluk da değildir.İnsana ait düşüncelerini de Kur’an’dan alan Üstad Hazretlerine göre arz, bütün kainatla alakalıdır. Arz, ise onun ikamet yeridir. Nitekim;
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً
“Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti.” (Bakara Suresi, 30)Bediüzzaman Hazretleri’nin ıstılahında insan, yaratılış ağacının bir semeresi, kainatın câmî’ bir fihristi ve Esmâ-i Hüsnâ’nın en mükemmel bir yansımasıdır.
“Beşer, şecere-i hilkatin en son cüz'ü olan meyvesidir. Malûmdur ki, bir şeyin semeresi en uzak, en cemiyetli, en nazik, en ehemmiyetli cüz'üdür. İşte bunun için, semere-i âlem olan insan en cami, en bedi', en âciz, en zayıf ve en lâtif bir mucize-i kudrettir.” (On Beşinci Söz)
İnsan, fıtratına decedilmiş beka arzusunu gerçekleştirmeye çalışmakta, arzdaki halifeliğiyle birlikte bütün kainatın ubudiyetini gözlemleyip tefekkür etmekte ve Vahid ve Ehad Allah Teala’ya külli bir ubudiyette bulunma vazifesini icraya çalışmaktadır.
“İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi,
Ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi,
Ve kâinat Kur'ân'ının âyet-i kübrası,
Ve İsm-i Âzamı taşıyan âyetü'l-kürsîsi,
Ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri,
Ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memuru,
Ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, varidat ve sarfiyatına ve zer' ve ekilmesine nezarete memur,
Ve yüzer fenler ve binler san'atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes'uliyetli nâzırı,
Ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebedin gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı,
Ve cüz'î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı,
Ve semâ ve arz ve cibâlin kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrâyı omuzuna alan,
Ve önüne iki acip yol açılan, bir yolda zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı,
Çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî,
Ve Kâinat Sultanının İsm-i Âzamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi bir aynası, ve hitabât-ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hassı,
Ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyade ihtiyaçlısı,
Ve hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber hadsiz maksatları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir biçare zîhayatı,
Ve istidatça en zengini,
Ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde,
Ve bekaya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmeyen,
Ve ona ihsanlar eden Zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu'cize-i kudret-i Samedâniye ve bir acûbe-i hilkat,
Ve kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihazat-ı insaniyesi şehadet eden, böyle yirmi küllî hakikatlerle Cenâb-ı Hakkın Hak ismine bağlanan, … (On Birinci Şua)
İnsaniyet-i Kübra veya Hakiki İnsaniyet
Üstad Hazretleri’nin yakın manalarda kullandığı iki farklı ıstılah; insaniyet-i kübra ve hakiki insaniyet kavramlarıdır. Bunlar iman ve İslam’la yakından ve doğrudan ilgilidir.
“Dehre ve tabâyi-i beşere, dâmen-i kıyamete kadar hâkim olacak, yalnız âlem-i kevnde adalet-i ezeliyenin tecellî ve timsali olan hakikat-i İslâmiyettir ki, asıl insaniyet-i kübrâ denilen şey odur. İnsaniyet-i suğrâ denilen mehâsin-i medeniyet, onun mukaddemesidir.” (Muhakemat)
“Dâr-ı âhiretin bir mahzeni dünyadır; ve Cennetin bir tarlası ve deposu, bu âlemdeki hüsünleri ve hasenatları ve nurları mahsul veren âlem-i İslâmiyet ve hakikatli insaniyettir.” (15. Şua)
Bediüzzaman Hazretleri’nin insanla ilgili olarak kullandığı bir diğer kavram “kamil insan” kavramıdır. Kamil insan, tahkiki iman üzerinde boy atıp gelişmekte ve kainatın mümessili olmaktadır.
“Seyr-i sülûk-ü kalbî ile ve mücahede-i ruhî ile ve terakkiyât-ı mâneviye ile, insan-ı kâmil olmak için çalışmak; yani hakikî mü'min ve tam bir Müslüman olmak; yani, yalnız surî değil, belki hakikat-i imanı ve hakikat-i İslâmı kazanmak; yani, şu kâinat içinde ve bir cihette kâinat mümessili olarak, doğrudan doğruya kâinatın Hâlık-ı Zülcelâline abd olmak ve muhatap olmak ve dost olmak ve halil olmak ve ayna olmak ve ahsen-i takvimde olduğunu göstermekle, benî Âdemin melâikeye rüçhaniyetini ispat etmek ve şeriatın imanî ve amelî cenahlarıyla makamât-ı âliyede uçmak ve bu dünyada saadet-i ebediyeye bakmak, belki de o saadete girmektir.” (29. Mektup)
Müellife göre hülasa olarak; Üstad Hazretleri’nin insana bakış açısı Kur’an-Kainat birlikteliğini görmeye dayanmakatadır. Bunun yolu da insanın kendini bilip tanımasıdır. İnsan, kendini anlayınca kendisinin ve en büyüğünden en küçüğüne bütün varlıkların vazifesini anlamakta, Kur’an ve Kainatı bir arada görebilmektedir.
3. KÂİNAT KAVRAMI
Müellifin tespitlerine göre, Üstad Bediüzzaman Hazretleri kainat kavramını, Cenab-ı Allah’ın bütün insanlığa hitap ederken kullandığı üç karineden biri olarak değerlendirmektedir. Kur’an ve Peygamber Efendimiz s.a.s’den sonra kainat gelmekte ve o Allah’ın âlemlere bir hitabı olmaktadır. Kainat, Esmâ-i Hüsnâ’nın güzelliklerini yansıtan bir aynadır ve kainattaki her şey o büyük kitabın harfleridir.Müellife göre Üstad Hazretleri’nin kainatla ilgili görüşlerini anlayamayan kimse, onun düşünce sistemini anlayamayacaktır.
Kainat, hilkatin şecere-i külliyesidir.
“Şu kâinatın Hâlık-ı Hakîmi, kâinatı bir ağaç hükmünde halk edip, en mükemmel meyvesini zîşuur, ve zîşuurun içinde en câmi meyvesini insan yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı ve semere-i hayatı olan şükür ve ibadeti, o Hâkim-i Mutlak ve Âmir-i Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinatı halk eden o Vâhid-i Ehad, bütün kâinatın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibadetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıt olarak, netice-i hilkati ve semere-i kâinatı abes eder mi? Hâşâ ve kellâ…” (Yirmi Üçüncü Lem'a)
Kainat, Allah Teala’nın nazar olunan kitabıdır.
“ism-i Hakemin tecellî-i âzamı şu kâinatı öyle bir kitap hükmüne getirmiş ki, her sayfasında yüzer kitap yazılmış; ve her satırında yüzer sayfa derc edilmiş; ve her kelimesinde yüzer satır mevcuttur; ve her harfinde yüzer kelime var; ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sayfaları, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette Nakkaşını, Kâtibini öyle vuzuhla gösteriyor ki, o kitab-ı kâinatın müşahedesi, kendi vücudundan yüz derece daha ziyade Kâtibinin vücudunu ve vahdetini ispat eder. Çünkü bir harf kendi vücudunu bir harf kadar ifade ettiği halde, kâtibini bir satır kadar ifade ediyor.” (30. Lem’a)
Kainat, Esmâ-i Hüsnâ’nın yansımasıdır.
وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
“Kainatta hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.” (İsrâ Sûresi, 44) sırrınca, herşeyden Cenâb-ı Hakka karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaiki, bütün kâinatın hakikati, esmâ-i İlâhiyeye istinad eder. Herbir şeyin hakikati, bir isme veyahut çok esmâya istinad eder. Eşyadaki san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ, hakikî fenn-i hikmet Hakîm ismine ve hakikatli fenn-i tıp Şâfî ismine ve fenn-i hendese Mukaddir ismine, ve hâkezâ, herbir fen bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemâlât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatleri esmâ-i İlâhiyeye istinad eder. Hattâ, muhakkıkîn-i evliyanın bir kısmı demişler: "Hakikî hakaik-i eşya, esmâ-i İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikin gölgeleridir. Hattâ, birtek zîhayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esmâ-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir.” (32. Söz, 3. Mevkıf)Müellife göre Bediüzzaman Hazretleri hem Kur’an’ı hem de kainat kitabını okuyup tefekkür ederek Risale-i Nur Külliyatını dokumaya muvaffak olmuştur.
4. KUR’ÂN KAVRAMI
Müellif, Kur’an kavramını, Üstad Hazretleri’nin Türkiye’de ateşini tutuşturduğu ve buradan bütün dünyaya dağılan nur hizmetini anlamada ilk ve temel anahtar olarak tanımlamaktadır. Bu asırda Kur’an’a dayanarak iman hakikatlerini neşretmek ve onun i’cazını herkese göstermek de Peygamber Efendimiz s.a.s’in mucizelerinin bir yansımasıdır.Bediüzzaman Hazretleri Kur’an-ı kerim’i tanımlarken sınırlı ve kalıplaşmış bir yol takip etmemiştir. O, kalbinin derinliklerinde hissettiği Kur’an’ın azametine yakışır şekilde, pek çok farklı yönüyle onu tarif etme gayreti içinde olmuştur.
“Kur'ân, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,
ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi,
ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,
ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı,
ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı,
ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,
ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi,
ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi,
ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,
ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı,
ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi,
ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyası,
ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi,
ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi,
ve insana hem bir kitab-ı şeriat,
hem bir kitab-ı dua,
hem bir kitab-ı hikmet,
hem bir kitab-ı ubudiyet,
hem bir kitab-ı emir ve davet,
hem bir kitab-ı zikir,
hem bir kitab-ı fikir,
hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi bir kitab-ı mukaddestir.
Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semâvîdir.
Tetimme-i Tarif: Kur'ân Arş-ı Âzamdan, İsm-i Âzamdan, her ismin mertebe-i âzamından geldiği için, On İkinci Sözde beyan ve ispat edildiği gibi,
Kur'ân, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah'ın kelâmıdır;
hem bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah'ın fermanıdır;
hem bütün semâvat ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır;
hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir;
hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir;
hem rahmet-i vâsia-i muhîta nokta-i nazarında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir;
hem Ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır;
hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir.
Ve şu sırdandır ki, "Kelâmullah" ünvanı, kemâl-i liyakatle Kur'ân'a verilmiş ve daima da veriliyor. Kur'ân'dan sonra sair enbiyanın kütüp ve suhufları derecesi gelir. Sair nihayetsiz kelimât-ı İlâhiyenin ise, bir kısmı dahi has bir itibarla, cüz'î bir ünvanla, hususî bir tecelliyle, cüz'î bir isimle ve has bir rububiyetle ve mahsus bir saltanatla ve hususî bir rahmetle zahir olan ilhamat suretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvânâtın ilhamları, külliyet ve hususiyet itibarıyla çok muhteliftir.
Üçüncü Tarif:
Kur'ân, asırları muhtelif bütün enbiyanın kütüplerini ve meşrepleri muhtelif bütün evliyanın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini icmâlen tazammun eden, ve cihât-ı sittesi parlak ve evham ve şübehâtın zulümâtından musaffâ,
ve nokta-i istinadı, bilyakîn, vahy-i semâvî ve kelâm-ı ezelî,
ve hedefi ve gayesi, bilmüşahede, saadet-i ebediye,
içi, bilbedâhe, hâlis hidayet,
üstü, bizzarure, envâr-ı iman,
altı, biilmilyakîn, delil ve burhan,
sağı, bittecrübe, teslim-i kalb ve vicdan,
solu, biaynilyakîn, teshir-i akıl ve iz'an,
meyvesi, bihakkılyakîn, rahmet-i Rahmân ve dâr-ı cinân,
makamı ve revacı, bilhads-i sâdık, makbul-ü melek ve ins ve cânn bir kitab-ı semâvîdir.” (Yirmi Beşinci Söz - Mucizât-ı Kur'âniye Risalesi)
Üstad Hazretleri’ne göre tecdid hareketinin temel direği Kur’an-ı Kerim’dir. Kaynak o ve metod da onun metodudur. Kur’an, Allah’a kulluk hedefli mesajıyla ülfet perdesini dağıtarak kainatta kesret içindeki vahdeti gösterir.
Üstad Hazretleri’ne göre Kur’an kâinatın müfessiridir.
“Eğer ölümü öldürüp zevâli dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle, dinleyelim. Yoksa, sus!
Kâinat mescid-i kebirinde Kur'ân kâinatı okuyor, onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım.Hidayetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup Haktan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” (Yedinci Söz)
5. İMAN (İNTİSÂB-I İMANÎ) KAVRAMI
Üstad Hazretlerine göre imanî intisapla insanın önünde geniş ufuklar açılır. İman hakikatlerine intisap ve bağlılıkla kulluk yolu genişler ve her an yenilenen ve tazelenen manalarla dolar. Müellife göre Üstad Hazretleri’nin iman kavramına yaklaşımı da tecdid buudludur. Ona göre Allah’a intisap, iman ve amel olarak kulluk yolunda tesis edilen bir bağ ve üstün bir kudrete dayanmadır. İntisab-ı imanî kavramı tevhid ve kullukla yakından ilgilidir.“İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.
Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki, askere kaydolur, devlet namına hareket eder, hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.
Başta demiştik: Bütün mevcudat lisan-ı hal ile "Bismillâh" der. Öyle mi?
Evet. Nasıl ki, görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin, o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder.
Öyle de, herşey Cenâb-ı Hakkın namına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.” (1. Söz)
Üstad Hazretlerine göre iman marifet ve muhabbeti temin eder.
Hem o imanda mârifet ve muhabbetini verdi. Ve mârifet ve muhabbetle o nimet-i vücut içinde daire-i mümkinattan âlem-i vücuba ve daire-i esmâ-i İlâhiyeye kadar hamd-ü senâ ile istifade için ellerini uzatabilir bir mertebe ihsan etti. (4. Şua)
İman, insanı zaman ve mekanın kayıtlarından kurtarır. İman, insanı diğer varlıklarla kardeş yapar. Çünkü bütün mahlukat Allah’a kullukta bulunmakta ve O’nu hamd ile tesbih etmektedir.
“İntisab-ı imanî sırrıyla bir dakikalık vücut, intisab-ı imanîden mahrum binlerce seneye mukabil gelir. Hattâ o bir dakika, merâtib-i vücut itibarıyla diğer binler seneden daha etem ve daha geniştir.” (29 Lem’a)
“Madem Cenâb-ı Hak var; herşey var. Madem Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücuda intisap var; herşey için bütün eşya var. Çünkü, Vâcibü'l-Vücuda nisbetle herbir mevcut, bütün mevcudata, vahdet sırrıyla bir irtibat peydâ eder. Demek, Vâcibü'l-Vücuda intisabını bilen veya intisabı bilinen herbir mevcut, sırr-ı vahdetle, Vâcibü'l-Vücuda mensup bütün mevcudatla münasebettar olur. Demek herbir şey, o intisap noktasında hadsiz envâr-ı vücuda mazhar olabilir. Firaklar, zevaller, o noktada yoktur. Bir ân-ı seyyâle yaşamak, hadsiz envâr-ı vücuda medardır.
Eğer o intisap olmazsa ve bilinmezse, hadsiz firaklara ve zevallere ve ademlere mazhar olur. Çünkü, o halde, alâkadar olabileceği herbir mevcuda karşı bir firakı ve bir iftirakı ve bir zevâli vardır. Demek, kendi şahsî vücuduna, hadsiz ademler ve firaklar yüklenir. Bir milyon sene vücutta kalsa da (intisapsız), evvelki noktasındaki o intisaptaki bir an yaşamak kadar olamaz.
Onun için, ehl-i hakikat demişler ki: "Bir ân-ı seyyâle vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır." Yani, Vücud-u Vacib’e nisbetle bir an vücut, nisbetsiz milyon sene bir vücuda müreccahtır.” (24. Mektup)
“İşte imanla, imandaki intisapla, her mü'min gibi, bu vücudum dahi hadsiz vücutların firaksız envârını kazanır; kendisi gitse de, onlar arkada kaldığından kendisi kalmış gibi memnun olur.” (4. Şua)
“Hem iman-ı tahkikîyi in'am etti. O imanla o nimet-i vücud, dünya ve âhireti içine aldı.” (4. Şua)
İman, Şems-i Ezelîden vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede, bütün kâinatla bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan, o kuvvetle her musibete, her hadiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs'at ve genişlik verir ki, insan o vüs'atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.
Ve keza, iman, Şems-i Ezelîden ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi, saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltıyla, vicdanında bulunan bütün emel ve istidatlarının tohumları bir şecere-i tûbâ gibi neşvünemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider. (İşârâtü'l-İ'câz - Bakara Sûresi, Âyet: 2)
6. AHLAK KAVRAMI
Müellif-i muhterem, ahlak kavramını, Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin Kur’an için yazdığı tefekkürî tefsir Risale-i Nurların sistemini anlamada mühim bir yere koymaktadır. Ona göre, ahlak kavramı, bizzat din hakkında külli bir anlayışa ulaşmanın temel anahtarlarındandır.Bediüzzaman Hazretlerileri Kur’an’dan istinbat ettiği ahlak anlayışını, mukayeseli bir metodla sunmuştur. O, Kur’an’a dayanmayan geçmiş asırlar ve günümüzdeki ahlak nazariyeleri ile Kur’an’dan nebeân eden ahlak anlayışının farkını ortaya koymuştur.
Üstad Hazretlerine göre felsefi düşüncenin ahlak anlayışı ene’nin övülmesi dışına çıkamamıştır. Yunan’dan günümüzdeki Batı felsefesine kadar hep böyledir. Bu, ene’nin putlaştırılmasını netice vermiş ve müslüman feylesoflar dahi bundan etkilenmiştir.
Bediüzzaman’a göre ahlak; Kur’an nizamıdır. Kur’an’ın mesajı, külli anlamda ahlak temeline dayalı bir toplum oluşturmak üzere gelmiştir. Buna göre her bir ferdin, kainatın geri kalanıyla ilişkileri ahlaktan ibarettir. Felsefenin hedefi, menfaat; Kur’an’ın hedefi ise fazilettir.
“Kur'ân-ı Hakîmin hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi:
Felsefenin halis bir tilmizi, bir firavundur. Fakat menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. Her menfaatli şeyi kendine rab tanır. Hem o dinsiz şakirt, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasise için ayağını öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şakirt, cebbar bir mağrurdur. Fakat kalbinde nokta-i istinat bulmadığı için, zatında gayet acz ile âciz bir cebbâr-ı hodfuruştur. Hem o şakirt, menfaatperest hod-endiştir ki, gaye-i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesatını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini bazı menfaat-i kavmiye içinde arayan dessas bir hodgâmdır.
Amma hikmet-i Kur'ân'ın halis tilmizi ise, bir abddir. Fakat âzam mahlûkata da ibadete tenezzül etmez. Hem Cennet gibi âzam menfaat olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem tilmizi mütevazidir, selim, halimdir. Fakat Fâtırının gayrına, daire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zayıftır, fakr ve zaafını bilir. Fakat onun Mâlik-i Kerîmi ona iddihar ettiği uhrevî servetle müstağnîdir ve Seyyidinin nihayetsiz kudretine istinad ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillâh, rıza-i İlâhî için, fazilet için amel eder, çalışır.” (12. Söz)
“Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur'âniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:
Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı "kuvvet" kabul eder. Hedefi "menfaat" bilir. Düstur-u hayatı "cidal" tanır. Cemaatlerin rabıtasını "unsuriyet, menfi milliyeti" tutar. Semerâtı ise, "hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyiddir."
Halbuki, kuvvetin şe'ni tecavüzdür. Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidâlin şe'ni çarpışmaktır. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti selb olmuştur.
Amma hikmet-i Kur'âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel "hakkı" kabul eder. Gayede menfaate bedel "fazilet ve rıza-i İlâhîyi" kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine "düstur-u teavünü" esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine "rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî" kabul eder. Gayâtı, hevesat-ı nefsâniyenin tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder.
Hakkın şe'ni ittifaktır. Faziletin şe'ni tesanüddür. Düstur-u teavünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe'ni uhuvvettir, incizaptır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i dâreyndir.” (12. Söz)
“Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur'ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını şununla muvazene edilebilir. Şöyle ki:
Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar. Kur'ân'ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder. Ve saadetleriyle mes'ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder ki, duasında “Allah'ım, mü'min erkekleri ve mü'min kadınları bağışla.” der. Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder.” (17. Lem’a)
Müellife göre, Kur’an ahlakını en güzel temsil eden, Efendimiz s.a.s olduğu için, Bediüzzaman Hazretleri ahlak anlayışını O’nu ölçü alarak ortaya koymuştur.
“Mesleğimiz ise, ahlâk-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) ile tahallûk ve sünnet-i Peygamberîyi ihyâ etmektir.” (Divan-ı Harb-i Örfî)
“Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Hakîm’de,
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
“Ve sen pek yüksek bir ahlâk üzerindesin!” (Kalem Suresi, 4) ferman eder. Rivâyât-ı sahiha ile Hazret-i Aişe-i Sıddıka (r.a.) gibi Sahabe-i Güzin, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı tarif ettikleri zaman, "Hulukuhu'l-Kur'ân"2 diye tarif ediyorlardı. Yani, Kur'ân'ın beyan ettiği mehâsin-i ahlâkın misali, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Ve o mehâsini en ziyade imtisal eden ve fıtraten o mehâsin üstünde yaratılan odur.İşte böyle bir zâtın ef'al, ahval, akval ve harekâtının herbirisi nev-i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, ona iman eden ve ümmetinden olan gafillerin (Sünnetine ehemmiyet vermeyen veyahut tağyir etmek isteyen) ne kadar bedbaht olduğunu divaneler de anlar.” (11. Lem’a)
“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Kur'ân'dan sonra en büyük mucizesi kendi zâtıdır. Yani, onda içtima etmiş ahlâk-ı âliyedir ki, herbir haslette en yüksek tabakada olduğuna, dost ve düşman ittifak ediyorlar.” (19. Mektup)
Üstad Hazretlerine göre sünnete ittibanın ölçüsü, Rasulullah s.a.s’in ahlakıyla ahlaklanma derecesine bağlıdır. Allah Teala’nın sevgisine ulaşmanın yolu da O’nun s.a.s ahlakıyla ahlaklanmaktan geçmektedir.
“Hem kendi mahlûkatının mehâsin-i ahlâkiyelerini sevdiği için, mehâsin-i ahlâkiyede bil'ittifak en yüksek mertebede bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı sever ve derecâta göre ona benzeyenleri dahi sever.” (24. Mektup)
Hatime
Müellif-i Merhum Ferid el-Ensari, telif ettiği “Risale-i Nur’un Anahtar Kavramları” adlı bu önemli eser boyunca sık sık Risale-i Nur’lar vasıtasıyla Kur’an-ı Kerim, kainat ve hayatı daha iyi anlamaya muvaffak olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca Risale-i Nur’lar’ın ihtiva ettiği hakikatleri tam olarak yansıtamadığını söyleyerek engin tevazusuyla güzel bir örnek teşkil etmektedir.
Müellife göre, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Kur’an’ın bahşettiği basiretle hadiseleri doğru görüp doğru okumaya muvaffak olmuş ve bu sayede asrın ihtiyaçlarına uygun çözüm reçeteleri sunmuştur. Onun sunduğu bu çareler Kur’an’a dayandığı için çok kıymetli ve herkes için geçerlidir. Risale-i Nur’un mesajı, Kur’an’dan alındığı için dünyanın dört bir tarafına ulaşmıştır.
Müellif-i muhterem son olarak, Allah Teala’nın afv ve mağfiretini niyaz ederek eserini bitirmektedir.
Etiketler:
ilim,
kitap dergi seminer,
Risale-i Nur'un Anahtar Kavramları
18 Kasım 2012 Pazar
Kitap Tanıtma Yazıları
Selim İLER- Edebiyatçı Yazar
Memet Fuat kitap tanıtma yazılarına özel bir önem verirdi. Bu söylediğim, 1960 sonları.
Vilâyet’in karşısındaki Vilâyet Han’ın en üst katındayız, Ahmet Kaptan’la ikimiz. Yaşar İlksavaş da var mıydı, hatırlamıyorum. Memet Fuat’a Aylaklar’a ilişkin bir yazı götürmüşüm…
Aylaklar 1965’in verimi. Ya o yılmış, ya da 1966. Benim çok sevdiğim bir romandır Aylaklar, Melih Cevdet’in en güzel romanı. Yazdıklarım da herhalde ilk cümleden son cümleye övgüydü.
Memet Ağbi gençlere, genç yazar adaylarına Yeni Dergi’yi kapalı tutmazdı ama, inceden inceye eleştirirdi yazıları çizileri. Öyküler, şiirler için de geçerliydi bu. Tek bir öykünüzle yetinmez, “öteki”leri ille okumak isterdi. Rahmetli arkadaşım Ahmet Kaptan öyküler yazıyordu. Üç öyküsünü bir arada götürmüştü Memet Fuat’a. “Ötekiler?” sorusuyla karşılaşmış; “Yalnızca üç öykü” deyince, Memet Ağbi “Yazmaya devam edin. Beş altı tane olsun hele; hepsini bir arada getirirsiniz” yanıtını vermişti.
Çok gençtik, hayaller içindeydik. Aylaklar yazımın ertesi ay Yeni Dergi’de yayımlanacağını umuyordum.
Ertesi hafta gittiğimde Memet Fuat yazıyı geri verdi. “Kitap tanıtma yazısı değil bu” dedi.
Bol keseden övgülere ve yergilere zaten karşıydı. Ne eleştiride, ne kitap tanıtma yazısında. Eleştiri öznel olabilir ama, duygusallıktan kaçınmak şart. Övgü de, yergi de duygusallığın bir göstergesi. İyi bir eleştirmen serinkanlılığı elden bırakmayacak. Eleştirel saptamalar olmaksızın övmek, yermek, bir bakıma edebiyat dışı. Bir eseri neden beğendiğiniz ya da beğenmediğiniz handiyse elle tutulur bilgilendirmelerle gözler önüne serilecek…
Kitap tanıtma yazısına gelince, dediğim gibi, onu eleştiriden büsbütün ayırmak gerekiyor. Dahası, Memet Ağbi, kitap tanıtma yazısının öykü gibi, şiir, deneme gibi apayrı bir dal olduğuna inanırdı.
Kitap tanıtma yazısı fazla uzun olmayacaktı, ama, uzun mu uzun bir eleştiri yazısının çabası kadar özlü, özümsenmiş olacaktı.
Paldır küldür okumalardan sonra kaleme getirilmiş, ilk izlenimlerden ibaret kitap tanıtma yazıları en tehlikeli olanlardı. İlk izlenimler Memet Ağbi için, çoğu kez, yanlış izlenimlerdi. Yeniden düşünmek, duyumsamak gerekiyordu okunmuş kitabı. Bu da zamanı gereksiniyordu elbette.
Yeni Dergi’deki kitap tanıtma yazılarını pek beğenmiyor, zorunluluk sonucu yayımladığını söylüyordu. Hem, birkaç ay üstünden geçmeden bir kitap nasıl tanıtılabilirdi?..
Şimdinin ‘hız’ına bakıyorum da, Memet Fuat’ın beklentisi imkânsız bir ütopya gibi geliyor. Kitapların ömrü, raflarda, tezgâhlarda, birkaç haftayı geçmiyor. O arada tanıtıldıysa tanıtıldı, sonrası geçmiş ola.
Memet Fuat’ın uyarılarına ne ölçüde sadık kaldım diye düşünüyorum. Kimileyin, daha yarısına varmamışken, bir eser için ille yazmak ihtiyacı duyuyorum. Çünkü ‘gündem’i geçip gider endişesindeyim. Tek ölçütüm, o yarısına kadar okuduklarımdan izlenimler. Hoşuma gitmişse, apar topar paylaşmaya çalışıyorum.
1960’larda, 1970’lerde, hatta ‘80’lerde bunca kitap yayımlanmıyordu. Ayrıca, kitaplar, yayıma hazırlanırken, ince elenip sık dokunurdu. Bir şiir kitabının, sözgelimi Divançe gibi bir ince şiir kitabının düzeltisi için aylarca çalışıldığını bilirim. Noktası, virgülü, yan yana iki kısa çizgisi… O titizlik çoktan sona erdi.
Kitap dünyasındaki hareketlilik, canlılık muhakkak ki gönül okşayıcı. Bununla birlikte dünün titizliğinin kayıplara karışması bence düşündürücü.
Sonra öyle ‘kitap’lar var ki, onlar için tanıtma yazısı yazsanız da, yazmasanız da pek bir şey değişmeyecek. ‘Piyasa’nın işleyişinde bu kitapların tanıtımı zaten bambaşka yöntemlerle gerçekleştiriliyor. Alan memnun, satan memnun…
Aylaklar 1965’in verimi. Ya o yılmış, ya da 1966. Benim çok sevdiğim bir romandır Aylaklar, Melih Cevdet’in en güzel romanı. Yazdıklarım da herhalde ilk cümleden son cümleye övgüydü.
Memet Ağbi gençlere, genç yazar adaylarına Yeni Dergi’yi kapalı tutmazdı ama, inceden inceye eleştirirdi yazıları çizileri. Öyküler, şiirler için de geçerliydi bu. Tek bir öykünüzle yetinmez, “öteki”leri ille okumak isterdi. Rahmetli arkadaşım Ahmet Kaptan öyküler yazıyordu. Üç öyküsünü bir arada götürmüştü Memet Fuat’a. “Ötekiler?” sorusuyla karşılaşmış; “Yalnızca üç öykü” deyince, Memet Ağbi “Yazmaya devam edin. Beş altı tane olsun hele; hepsini bir arada getirirsiniz” yanıtını vermişti.
Çok gençtik, hayaller içindeydik. Aylaklar yazımın ertesi ay Yeni Dergi’de yayımlanacağını umuyordum.
Ertesi hafta gittiğimde Memet Fuat yazıyı geri verdi. “Kitap tanıtma yazısı değil bu” dedi.
Bol keseden övgülere ve yergilere zaten karşıydı. Ne eleştiride, ne kitap tanıtma yazısında. Eleştiri öznel olabilir ama, duygusallıktan kaçınmak şart. Övgü de, yergi de duygusallığın bir göstergesi. İyi bir eleştirmen serinkanlılığı elden bırakmayacak. Eleştirel saptamalar olmaksızın övmek, yermek, bir bakıma edebiyat dışı. Bir eseri neden beğendiğiniz ya da beğenmediğiniz handiyse elle tutulur bilgilendirmelerle gözler önüne serilecek…
Kitap tanıtma yazısına gelince, dediğim gibi, onu eleştiriden büsbütün ayırmak gerekiyor. Dahası, Memet Ağbi, kitap tanıtma yazısının öykü gibi, şiir, deneme gibi apayrı bir dal olduğuna inanırdı.
Kitap tanıtma yazısı fazla uzun olmayacaktı, ama, uzun mu uzun bir eleştiri yazısının çabası kadar özlü, özümsenmiş olacaktı.
Paldır küldür okumalardan sonra kaleme getirilmiş, ilk izlenimlerden ibaret kitap tanıtma yazıları en tehlikeli olanlardı. İlk izlenimler Memet Ağbi için, çoğu kez, yanlış izlenimlerdi. Yeniden düşünmek, duyumsamak gerekiyordu okunmuş kitabı. Bu da zamanı gereksiniyordu elbette.
Yeni Dergi’deki kitap tanıtma yazılarını pek beğenmiyor, zorunluluk sonucu yayımladığını söylüyordu. Hem, birkaç ay üstünden geçmeden bir kitap nasıl tanıtılabilirdi?..
Şimdinin ‘hız’ına bakıyorum da, Memet Fuat’ın beklentisi imkânsız bir ütopya gibi geliyor. Kitapların ömrü, raflarda, tezgâhlarda, birkaç haftayı geçmiyor. O arada tanıtıldıysa tanıtıldı, sonrası geçmiş ola.
Memet Fuat’ın uyarılarına ne ölçüde sadık kaldım diye düşünüyorum. Kimileyin, daha yarısına varmamışken, bir eser için ille yazmak ihtiyacı duyuyorum. Çünkü ‘gündem’i geçip gider endişesindeyim. Tek ölçütüm, o yarısına kadar okuduklarımdan izlenimler. Hoşuma gitmişse, apar topar paylaşmaya çalışıyorum.
1960’larda, 1970’lerde, hatta ‘80’lerde bunca kitap yayımlanmıyordu. Ayrıca, kitaplar, yayıma hazırlanırken, ince elenip sık dokunurdu. Bir şiir kitabının, sözgelimi Divançe gibi bir ince şiir kitabının düzeltisi için aylarca çalışıldığını bilirim. Noktası, virgülü, yan yana iki kısa çizgisi… O titizlik çoktan sona erdi.
Kitap dünyasındaki hareketlilik, canlılık muhakkak ki gönül okşayıcı. Bununla birlikte dünün titizliğinin kayıplara karışması bence düşündürücü.
Sonra öyle ‘kitap’lar var ki, onlar için tanıtma yazısı yazsanız da, yazmasanız da pek bir şey değişmeyecek. ‘Piyasa’nın işleyişinde bu kitapların tanıtımı zaten bambaşka yöntemlerle gerçekleştiriliyor. Alan memnun, satan memnun…
14 Kasım 2012 Çarşamba
Sizin de ‘Yenilenme Cehdiniz’ var mı?
Eğer henüz “Yenilenme Cehdi”niz yoksa ilk fırsatta değerli eserler dağıtımıyla bilinen “NT Kitap ve Kırtasiye Mağazaları”na uğrayarak “Hocaefendi’nin en son çıkan 300 sayfalık ‘Yenilenme Cehdi’ kitabını istiyorum” deyin.
Böylece sahip olduğunuz bu ‘Yenilenme Cehdi’nde önemli bilgilere ulaşacak, yenilenmenize engel olan duygu ve düşüncelerinizi maddeler halinde teşhis ve tespit ederek yanlışlarınızı düzeltme fırsatı bulacaksınız. İsterseniz sözü daha fazla uzatmadan “Yenilenme Cehdi”nden bir buçuk sayfalık bir bölümü birlikte okuyalım. Bakalım hangi hallerimiz ‘Yenilenme Cehdi’mize engel oluyor, hangi duygu ve düşüncelerimiz de engellerden kurtulmamıza sebep oluyor görelim.
***
‘Yenilenme Cehdi’nde engellerden kurtulma sebepleri:
1- Sohbete kulak veren insanların sohbet eden zat hakkında olumsuz düşüncelere girmemeleri ve söylenilen sözleri kabule açık bulunmaları sohbetten istifade adına çok önemlidir!.
2-Konuşulan sözlerin, sadece kulağa girmesi değil, kalbe de tesir ederek tam değerlendirilebilmesi, ancak dinleyenin önyargılardan uzak bulunmasına bağlıdır!.
3-Ayrıca bir kişinin sohbetten istifade edebilmesi için, kat’iyyen herhangi bir kıskançlık ve çekememezlik içine girmemesi, “ben!” dememesi ve anlatılan mevzular hakkında malumatfuruşluk yapmaması gerekir!.
4-Hatta konuşulan mevzuların içinde tam olarak kabul edilemeyecek bazı hususlar bulunsa bile, dinleyen kişinin “bu konuyu sohbetten sonra görüşür ve tashih ederiz” diyerek her şeye rağmen söylenenlere kulak vermesi, zihin ve kalbini sürekli konuşulanlara açık tutması istifadenin ön şartıdır..
5-Eğer bu şartlardan herhangi birinde bir eksiklik olursa, sohbet edenle sohbet dinleyen arasında bir husuf ve küsufun (ay ve güneş tutulması) yaşanması kaçınılmazdır.
6- Sohbet veya vaz u nasihat dinlerken, eğer içimize garazlarımızı, kinlerimizi, nefretlerimizi, bencilliklerimizi,
enaniyetlerimizi, bilgilerimizi katıyorsak, iki ene bir arada olamayacağından, kendi içimizde bir müsademe başlar ve bu da istifadenin önüne set çeker.
7-Bu halet-i ruhiye içinde olan insanlar, İmam Gazali, İmam Rabbani, Alvar İmamı veya Hazret-i Pir-i Muğan gibi büyük zatları dinleseler, hatta İki Cihan Serveri’nin sohbetiyle müşerref olsalar, O’nun huzurunda bulunsalar bile yine de istifade edemezler!. Nitekim Ebu Leheb, Ebu Cehil gibi niceleri O’nu dinlemiş, fakat istifade edememişlerdir.
8-Günümüzde de nice Ebu Leheb’ler, Kur’an ve sünneti dinliyor, büyük zatların sohbetlerine muttali oluyor fakat onlardan hiç mi hiç istifade edemiyorlar.
9- Son olarak bir önemli engeli daha ifade edeyim ki, başarı, muvaffakiyet, makam, mansıp bir imtihan olduğu gibi, ilim de bir imtihandır ve çokları böyle bir imtihanda kaybederler.
10- Ben de “biliyorum” düşüncesi insan için öyle bir perdedir ki, insanın, bir nasih veya vaizden istifadesine engel olduğu gibi, aynı zamanda onu dinden, diyanetten, Allah’tan Peygamber’den de uzaklaştırabilir!.. Esasında insanı Allah’tan uzaklaştıran nimet, nimet görünümlü musibetten başka bir şey de değildir.
12- Evet, makam, mansıp, paye, değişik üniversitelerde veya idari sistemlerde elde edilen ad ve unvan gibi Allah’ın bize ihsan ettiği nimetler, şayet bize Allah’ı unutturuyor ve içimizde gaflet hissi hasıl ediyorsa, unutulmamalıdır ki bunlar, bizim için nimet suretine girmiş Allah belası birer nikmettir!
13-Böyle tehlikelerden korunmanın yolu ise hem söyleyenin hem de dinleyenin meseleyi sadece Allah rızasına bağlı götürmesi, kalb ibresinin, hep O’nun hoşnutluğunu göstermesidir.
14-Gerek sohbet yapan insanın, gerekse onu dinleyenlerin daha başta kendi içlerinde öyle bir hazırlığa girmeleri, tezkiye-i nefis etmemek suretiyle tezkiye-i nefis etmeleri, nefislerinin tepesine elli tane balyoz indirmeleri gerekir!.
15- Baştan böyle hazırlıklar yapılır, halis niyetle, kalb safveti ve iç duruluğuyla meselenin içine girilirse, Allah’ın izniyle, işte o zaman nasihat ve sohbetler daha verimli, daha ufuk açıcı ve daha yararlı olur..
-Ne dersiniz, ‘Yenilenme Cehdi’mizdeki bu engellerin farkında mıyız?
Ahmet Şahin-Zaman
Etiketler:
Ahmet Şahin,
ilim,
kitap dergi seminer,
M.Fethullah Gülen Hocaefendi,
makale,
Yenilenme cehdi
12 Kasım 2012 Pazartesi
Enver Paşa'yı tasfiye eden irade M.Kemal'i Anadolu'ya Gönderdi
Enver Paşayı Tasfiye edip M.Kemal'e Anadolu'ya geç emrini veren TEŞKİLAT'tan başkası değidi.
TEŞKİLAT,Devlet-i Aliye'den (Osmanlı) evvel var olduğu gibi, Devleti Aiye'den sonra da var olacaktır.
Şunu unutmayacaksın.Dünyaya ABD hükmetmiyor ABD'ye zaman zaman iki güc (Teşkilat-Tapınak)hükmediyor.
"İktidar tarih boyunca farklı ellerde toplanmıştır."
Ağzına girenin hesabını ahrette ağızdan çıkanın hesabını ünyada soruyorlar beyim!...
Hizmetçi kız Mustafa Kemal Paşa’nın Odasının kapısında dikilip “Efendim Carihlerden Ezra Bey görüşmek isterler der.Ezra Bey Abdulhamid Paşa’dan Mustafa Kemale selamını iletip önemli bir mesaj getirmişti.
…..
Genç Türk İstihbaratçı Canfer fotoğrafın önyüzünü çevirdi…
Muhsin Yazıcıoğlu,Başbakan Yardımcısı…. Boşnaklarla birlikte bir masanın etrafında oturmuş çay içiyorlardı.
…………
İhtiyar’ın sözleri Mustafa Kemal Paşa’nın gayriihtiyari misafiri oluyordu;
Diyeceğim O ki Paşam!
“Vicdan dedin mi aklıma ABDULHAMİT gelir,onur dedin mi komutan Enveri tanırım gurur dedin mi sultanımız VAHDETTİN'İ hatırlarım….
………..
Mustafa Kemal Paşa Tarih hocası Mehmet Tevfik Beyin sözlerini hatırladı…
“İktidar, tarih boyunca farklı ellerde toplanmıştır.Bir dönem din adamlarının elinde (kilise) bir dönem komutanların bir dönemde paraya sahip olanların.Eğer iktidar sen isen diğer iki gruba hükmedebilirsin….
………………
Enver Paşa 31 Mart Vakasının hesabını Osmanlıdan evvel var olduğu gibi sonrasında da var olmayı misyon edinen TEŞKİLAT heyetine verirken olayın bastırılmasında önemli rol oynayan Hareket Ordusu Komutanı M.Kemal Paşa’yı da bir korku kaplamıştı…
TEŞKİLAT Çankaya’da çalışmak istediği ismi geniş bir Ortadoğu terübesi olan ABDULLAH GÜL’ü seçmiştir..
…
Tarih Boyunca dünya siyasetini iki merkez yönetir;TEŞKİLAT ve TAPINAK…
TEŞKİLAT,Milli Şef’ten sonra Türkiye’de iktidarı ele geçirmeyi başarır.Aynı dönemde ABD’de J.F.Kennedy’yi iktidara taşır.
Fakat TAPINAK hem Kennedy’e hem Menderes’e operasyon düzenler.Rahmetli Menderes’i suikastla tasfiye edemeselerde ikinci operasyonla Teşkilatın elinden alınır…
…..
Yukarı da Okuduklarınız Selman Kayabaşı’nın Haftalarca çok satanlar listesinde bulunan veKURTLAR VADİSİ dizisine ilham kaynağı olan MUHAFIZ adlı romanından derlenmiştir.
Kitap cidden etkileyeci ve ilginç. Roman olsa da gerçek dünyadan mutlaka etkisi ve payı vardır.Zaten okurken roman olduğu aklınıza gelmez hep olan şeyler nazarıyla bakarsınız.Akıcı uslubu ilede sizi meraktan merağa sürükleyip götürür.
Tartışılması bile mantığa vicdana sığmayan Vahdettin hain miydi değimliydi konusuna çok iyi açıklık getiriyor.M.Kemal’den gücü daha büyük olan Enver Paşa niye Anadolu’yu bırakıp gitsin?M.Kemal anadoluda gittiği her yerde hürmet ve itaat gördü başta Kazım KARABEKİR Paşa’dan. Demek ki gerçekten bir yerden emir gelmiş ………….
Derleyen ve yorumlayan :Faysal Pktzl
Etiketler:
abd,
Abdulhamit,
atatürk,
faysal pektezel,
Kennedy,
kitap dergi seminer,
kurtlar vadisi pusu,
Menderes,
Milli Şef,
Muhafız,
Mustafa Kemal Paşa,
Selman Kayabaşı,
Tapınak,
Teşkilat,
vahdettin
11 Kasım 2012 Pazar
Hükümdar...
Hükümdar, Orta Asya'nın uçsuz bucaksız bozkırlarında hayatta kalmaya çalışan dağınık Türk boylarının tek bir bayrak altında toplanarak devlet kurmalarının destansı öyküsüdür... Türk boylarının kendilerine lider olarak seçtiği Kara Han gittikçe zalimleşerek yönetimi kendi çıkarları için kullanmaya başlar. Oğlu Oğuz, bu haksız düzene daha fazla dayanamaz ve babasını karşısına alarak hakanlık için uzun ve zor bir mücadeleye girişir. Annesi Ay Hatun ile bilge Uluğ Bey'in destekleri Oğuz'u iyi hissettirse de o en büyük gücü her zaman inandığı ve yolundan ayrılmadığı Gök Tanrı'dan alır. Yerin ve göğün birleştirici gücü olan Oğuz, Tanrı'dan aldığı kut sayesinde Türk milletini cihana hâkim kılacak ve kimsenin tahmin edemeyeceği şekilde Türklerin kaderini değiştirecektir. Türk milletinin destansı tarihi içerisinde önemli bir yer tutan Oğuz Kağan, Hükümdar'da tek bir bayrağın, tek bir ülkünün peşinden giden, binlerce kişiyi ardına katan hâkimiyetin iradesidir. Bu kitapta mahmuz ve nal sesleriyle kayaları parçalayan unutulmaz bir kahramanın ruh ve inanç mücadelesini okuyacak; aşk, ihanet ve sabrın sınırlarına da tanıklık edeceksiniz. Mustafa Çevik'ten uzun süre etkisinden kurtulamayacağınız bir kasırganın şiirsel romanı...
Etiketler:
Hükümdar,
kitap dergi seminer,
orta asya,
Türk milleti
10 Kasım 2012 Cumartesi
Sağlık-Bilim-Teknoloji; Vücut Ağırlığında Uyku da Rol Oynuyor
Kilo vermek veya vücut ağırlığınızı korumak istediğinizde, dikkate almanız gereken faktörler, sadece enerji alımını azaltmak ve fizik aktiviteyi artırmak değildir. Giderek daha fazla ilmî çalışma, uykunun (veya uyku mahrumiyetinin) vücut ağırlığının muhafazasında rol oynadığını göstermektedir. Canada Medical Association Journal'da yayımlanan bir yorum, yetersiz uykunun vücut ağırlığına en azından birkaç yoldan tesir ettiğini iddia etmektedir. Makalede, yeterli uyumayan kişilerin geceleri daha fazla yemek yemeye meyilli oldukları belirtilmektedir. Ayrıca yetersiz uyku sonrasında meydana gelen yorgunluk, vücudun açlığı düzenlemesine yardımcı olan mühim hormonların seviyesine tesir eder. Yazarlar, umumiyetle az uyuyanların daha fazla açlık hissettiğini ifade etmektedirler. Bu kişiler bir de kilo vermek için daha az gıda alınca açlıkları daha fazla artar. Bu bilgiler de göstermektedir ki, şişmanlık kompleks bir vakıadır ve kişiler farklı sebeplerden dolayı kilo alırlar. (InteliHealth 17.09.2012) Normal Kan Şekeri Seviyeleri de Beyne Zarar Verebiliyor
Normal olduğu düşünülen sınırların üst kısmındaki kan şekeri seviyeleri de beyni riske atabiliyor. Avustralyalı araştırmacılar normal kan şekeri seviyeleriyle beynin hipokampus ve amigdala kısımlarındaki küçülme arasında irtibat bulunduğunu gösterdiler. Şeker hastalığı bulunmayan bir kişide normal sınırlardaki kan şekerinin bir risk faktörü olmadığı umumiyetle kabul edilir. Uzmanlara göre bu çalışmadaki veriler başka araştırmalarla teyit edilirse, normal açlık kan şekeri seviyelerinin ne olduğunun yeniden tespit edilmesi gerekecektir.
Araştırmaya kan şekeri seviyeleri normal sınırlarda olan, 60'lı yaşların başlarındaki 249 kişi katıldı. Çalışmanın başında ve dört yıl sonra beyin görüntüleri alındı. Bu görüntüler kıyaslandığında Dünya Sağlık Teşkilâtı'nın patolojik kabul ettiği değerin altında olmakla beraber kan şekeri yüksek bulunan kişilerin beyinlerinin hipokampus ve amigdala kısımlarında küçülme tespit edildi. Uzmanlar, bu araştırma bir ön çalışma olmasına rağmen, beyin sağlığını bozan faktörün, yüksek kan şekeri seviyelerine müzmin maruziyet olabileceğini belirtmektedirler. (WebMD 04.09.2012)
Vücutta Çözünen Elektronik İmplantlara Doğru
Illionis ve Tuft üniversitelerinde çalışan bir grup araştırmacı, vücutta tamamen çözünebilen elektronik konusunda mühim bir gelişmeye imza attı. Konuyu Science dergisinin 27 Eylül tarihli sayısında duyuran F. Omenetto, 2010 yılında MIT'nin (Massachussets Instute of Technology) Yeni Gelişen 10 Teknoloji mükâfatını bu çalışmanın temelleri diyebileceğimiz çalışmasıyla kazanmıştı: İmplant Edilebilen Elektronik. Bu çalışmasında Omenetto, tabiî ipek ile kılıflanmış elektronik devrelerin vücuda yerleştirilebileceğini ve ipeğin vücut tarafından reddedilmeyeceğini ortaya koymuştu.

Araştırmacılar, 'çeşitli uygulamalara imkân sağlayan kontrol birimine sahip bir elektronik devreyi vücuda yerleştirip, istenen maksat hâsıl olunca da sözkonusu devrenin vücut tarafından kimyevî olarak çözülmesi' düşüncesinden hareketle çalışmalarına başladı. Grupta fizikokimya, malzeme bilimi, makine mühendisliği, elektronik mühendisliği gibi alanlarda uzmanlaşmış kişiler bulunuyor. Bu kadar farklı sahanın ortak bir konuda bir araya gelerek bir sinerji ortaya çıkarması ve bu kadar çarpıcı bir gelişmeye vesile olması, bu konuda ilk alınması gereken derslerden biri olarak düşünülebilir. Günümüzde ne kadar farklı disiplin bir araya gelir ve ortak bir maksat için çalışma yürütürse, neticeler de o kadar cazip ve değerli olmaktadır.
Araştırmacılar ilk uygulamalarında, vücut tarafından eritilebilen bir implantasyon ile bir ameliyat kesiği bölgesini ısıtarak, bakteri-enfeksiyon gelişmesine engel olarak başarı sağladılar. Bu deneme fareler üzerinde yapıldı. Üç hafta sonra vücutta, kılıf olarak kullanılan ipek kaplama dışında implanta dâir hiçbir kalıntının bulunmadığı tespit edildi. İpek proteinleri, devreyi meydana getiren magnezyum ve silisyumdan daha yavaş çözünmektedir. Bir süre sonra o da vücuttan atılabilmektedir.
Elektronik devre, magnezyum elektrotlar ile çok ince silisyum tabakaların -tabiî ipeğin saflaştırılmasıyla elde edilmiş- bir taban üzerinde yapılandırılmasıyla elde ediliyor. Tabiî ipeğin implantlarda kullanılacağı
Devamı için Tıklayınız..
Prof.Dr. İ. Hakkı İHSANOĞLU
Sızıntı Dergisi
Etiketler:
ağırlık,
kitap dergi seminer,
Sağlık-bilim-teknoloji,
Sızıntı Dergisi,
uyku
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



