Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul şehirlerinin yazarın gözü ile anlatılması.
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Ocak 2014 Perşembe
Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar
Beş Şehir, Ahmet Hamdi TANPINAR, Dergah Yayınları, İstanbul, 2005
25 Kasım 2013 Pazartesi
Şimşek, Peyami Safa
Yazar, başka romanlarında olduğu gibi, bu romanında da doğu – batı kültürleri arasındaki bariz farkları karakterlerde somutlaştırarak işlemiştir. Romanda; İstanbul’da yaşayan farklı yapıda bir ailenin başından geçen, değişik ve yasak ilişkiler yumağının bir sonucu olarak yaşanan, sonu felaketle biten bir olaylar zinciri, okuyucunun gözlerinin önüne başarılı bir şekilde resmedilmekte, yaşanan olaylar adeta okuyucuya da yaşatılmaktadır. Özelliklerini aşağıda arz edeceğimiz karakterlerden “Müfid” doğunun köhne, hayalci, duygusal, kaderci, hakkına razı ve o zamanki ahlak anlayışını saplantı haline getirmiş yönünü, “Sacid” ise batının en acımasız, gerçekçi, duygusuz, tuttuğunu koparan, hakkı ile yetinmeyen, hep daha fazlasını isteyen, o zamanki ahlak anlayışını benimsemediği gibi, hiçbir ahlaki kıstas tanımayan yönünü temsil etmektedir.
2. ROMANINDA BAŞLICA KARAKTERLER:
a. Pervin: Romanın baş kahramanıdır. Alımlı, güzel bir kadındır. Erkek kahramanlardan Müfid ile evlidir. Eşini sevmektedir, ama eşinin dayısı olan Sacid ile ve başkalarıyla “istemeyerek” yasak aşklar yaşmaktadır. Annesi ve babası da benzer şekilde yaşadıkları için ayrıldıklarından, Pervin sağlıklı bir ortamda gelişimini tamamlayamamış, kişiliği bu şekilde şekillenmiştir. Bu nedenle, yaşanan bu dengesiz hayat kendisini rahatsız etmemektedir. Kendisini büyük bir aşkla seven o duygulu, o ince ruhlu kocası Müfid’e karşı içten şefkat ve vefa duygularıyla doludur, ama yaşam tarzlarının normal olduğunu zannetmektedir. İçinde yaşadığı arkadaş çevresinin çarpık ilişkiler yumağını tasvip etmemektedir, ancak kendisi istemeyerek de olsa bu zincirin halkalarından biridir. Yalnız, Pervin’in diğerlerinden bir farkı vardır ki, bu fark onu diğerlerine nazaran asil kılmaktadır: Diğerleri bu işleri sadece zevklerini tatmin için yaptıkları halde, Pervin ‘severek’ yapmaktadır. Yani bütün partnerlerini sevmektedir.
b. Müfid: Yazar, doğunun geri kalmasına neden olabilecek ne kadar köhne zihniyet ve özellik varsa Müfid’in kişiliğinde toplamıştır. Yazarın ifadesiyle “bu; kendisine hüzünden başka bir hissin tavrı yaraşmayan melül” bir adamdır. Bakımsız, hastalıklardan bir türlü başını kurtaramayan, Pervin’e körü körüne aşık, eşine aşırı güven nedeniyle uzunca süre aldatıldığının farkında bile olmayan, aldatılma emarelerini gördükten sonra olayı tam olarak aydınlatmak yerine hep şüphe içinde kalan; küçücük sözlerden, mimiklerden etkilenecek kadar hassas; kendinden çok başkalarını düşünen; dünyasının büyük kısmını kapsayacak, hatta vücuduna zarar verecek kadar iç derinliğine sahip ve duygulu; yazarın tabiriyle ve o zamanın anlayışıyla “mefkureci”, ancak mefkuresini gerçekleştirebilecek azmi, iradesi, gayreti ve enerjisi olmayan bir delikanlıdır.
c. Sacid: Müfid’in tam tersi olarak, batının ne kadar kötü özelliği varsa onun benliğinde toplanmıştır. Talepkar, bakımlı ve enerjik, tuttuğunu koparan, ama bu özelliklerini hep kötüye kullanan; kendi egosunu tatmin yolunda her şeyi yapabilen ve karşı tarafı hiç düşünmeyen; yeğeninin eşi ile cinsel ilişkiye girebilecek, hatta başkalarıyla ilişkiye girmesine göz yumabilecek derecede ahlaki değerlerden yoksun; aşk, sevgi, vefa gibi hiçbir duyguları olmayan; Pervin’le ve başkalarıyla sırf zevk için beraber olan; acımasız, şüpheci; insanları kontrol altına alan; mefkuresi filan olmayan, sadece kendini düşünen bir insandır. Kendisiyle aynı karakterdeki babası Mahmud Paşa’dan kalma köşkte, Pervin ve Müfid ile birlikte yaşamaktadır. Pervin’i ve başkalarını istediği gibi etkileyebilmekte, ortamı kendi çıkarı doğrultusunda şekillendirebilmektedir. Bu durum romanda şu ifadeyle betimlenmiştir: ”Pervin Sacid’in yüzüne bakarken daima korku duyuyordu. Bu erkek ona hem korku veriyor, hem de cezbediyordu.”
d. Ali: Ortamın bilge kahramanıdır. Dürüst, mantıklı, olaylara global yaklaşabilen bir insandır. Herkesin sırlarını bilir ama kimsenin sırrını bir başkasına vermez. Başı sıkışan, depresyona giren, partneriyle bir sorun yaşayan ona gelir, rahatlar, tavsiyeler alır, gider. Peyami Safa bu karakterde kendini yansımıştır.
e. Diğer karakterler olan Arif, Behire, Melike, Suat ve birkaç kişi daha Sacid ile Pervin’in kendilerine benzer arkadaş çevresi olup, tali karakterlerdir.
2. ROMANDA GEÇEN HİKAYENİN KISA ÖZETİ:
Pervin, kocası Müfid ve Müfid’in dayısı Sacid, babadan kalma köşkte hep birlikte yaşamaktadırlar. Pervin ve Sacid, Müfid’in farkında olmadığı yasak bir aşk yaşamaktadırlar. Müfid konuyu başlangıçta bilmediği halde, Sacid ile karısının aynı mekanda bulunduklarını bilmekten son derece rahatsızdır ve başka bir eve taşınmak istemektedir. Bu nedenle evde çeşitli huzursuzluklar yaşanır. Zavallı Müfid karısının bir melek olduğunu zannetmektedir.
Bir gün evde arkadaşlar arası, her zaman yapılageldiği şekilde bir toplantı olur. Müfid, Sacid ve Pervin’in bu arkadaşlarının durumlarını az da olsa bilmekte ve karısının onlarla aynı ortamı paylaşmasına hiç tahammül edememektedir. Onların sohbetinden de hoşlanmamakta, bulundukları toplantıları bir bahaneyle terk etmektedir. İlk kez bu toplantıda geçen bazı imalı konuşmalardan, Müfid’in içine korkunç bir şüphe düşer. Etrafa hissettirmeden durumu araştırmaya başlar. İlk olarak Pervin’in çantasında Arif’in telefon numarasını bulur ve Pervin – Arif ilişkisine dair bulgular elde eder. Ancak hiçbir zaman konuyu sonuna kadar araştırmaz ve karısının kendisini aldattığına tam olarak inanmaz.
Pervin – Sacid ilişkisine dair emareler de baş gösterince bu durumu Ali ile paylaşır. Ali hiçbir sır vermez, ancak kendisi şüphelerinde haklı olduğunu anlar. Pervin’in, Sacid ile ilişkisine dair daha belirgin emareler vermesiyle birlikte, yine sonuna kadar araştırmaz, Pervin’le kavga eder, köşkten ayrılır ve halasının evine yerleşir. Burada aşk ve şüphenin bir araya gelmesinden doğan acıya ve ayrılığa dayanamayarak verem olur. Aylarca bu hastalıkla mücadele eder. Hastalığı ilerler ve iyice yatağa bağımlı hale gelir. Ali ve başkaları Pervin ile aralarını yeniden yapmaya çalışsalar da başarılı olunmaz. Bu arada Pervin derin bir vicdan azabı duymakla birlikte, aynı şekilde yaşamaya devam etmektedir.
Müfid’in artık iyice zayıf düştüğü sıralarda; sırlarını paylaştığı arkadaşı Ali; sırf insani düşüncelerle, Pervin, Sacid, ve diğer arkadaşları Müfid’in kaldığı yerde toplar. Hastanın artık son zamanlarının geldiği iyice belli olmaktadır. Sohbetten ve yemekten sonra herkes bir odaya dağılır. Pervin ile Sacid Müfid’in yanında kalırlar. Şimşekli, yağmurlu bir gecedir. Pervin ile Sacid, Müfid ile bir süre ilgilendikten sonra bir kanepeye çekilirler. Şimşekler çakmaktadır. Pervin’in vicdani duygular nedeniyle istememesine rağmen, Sacid; Müfid’in kendilerini göremeyeceği düşüncesinin verdiği rahatlıkla, malum eylemlerini hastanın odasında da yapmaya başlar. Müfid şimşeklerin etkisiyle ve seslerle uyanır, doğrulur, ve bir daha şimşek çakmasıyla, gerçeği bütün çıplaklığıyla görür. Onlar da onu görürler ve hemen dışarı kaçarlar.
Gerçeğin bu şekilde görülmesi ile birlikte, sanki bir mucize olur ve Müfid aylardır kalkamadığı yataktan kalkar, odasından aşağı inerek karanlıkta eline bir bıçak alır. Sacid ile Pervin evin dışındadırlar. Sacid merakından karanlıkta evin içine girer ve elinde bıçakla bekleyen Müfid canının ve enerjisinin son damlasıyla Sacid’i öldürür, kendisi de beraber ölür. Olayın vahametini görür görmez Pervin “akli hercümerce” girer, şuurunu, benliğini kaybeder, gecenin bir vakti çığlıklar içinde gecelikleriyle ortadan kaybolur. İsmini bile hatırlayamaz halde ertesi gün mahalle sakinleri tarafından ancak bulunabilir. Dost ve arkadaşları hemen tedavisi için gereğini yapmaya çalışırlar ama bütün gayretler nafiledir. Çünkü hiç kimse o gece orada neler olduğunu bilmemektedir ve bu hastalığa hiçbir teşhis konamaz.
Romanın son paragrafında ve arka kapağında şu satırlar yazılıdır: “Hiç kimse, bir şimşek aydınlığı gördükçe Pervin’in niçin haykırdığını, niçin saçını başını yolduğunu, kendini yerlere attığını niçin kafasını döşemelere vurduğunu, niçin tepindiğini anlamıyor, çünkü bu anda hastanın gözleri önüne gelen manzarayı bilmiyor, bu onlar için edebi bir meçhuldür, bunu yalnız biz, bu haileyi en yakından, bu haileyi içinden seyredenler, bunu yalnız biz (yani bu romanı okuyanlar) biliyoruz.”
2. ROMANINDA BAŞLICA KARAKTERLER:
a. Pervin: Romanın baş kahramanıdır. Alımlı, güzel bir kadındır. Erkek kahramanlardan Müfid ile evlidir. Eşini sevmektedir, ama eşinin dayısı olan Sacid ile ve başkalarıyla “istemeyerek” yasak aşklar yaşmaktadır. Annesi ve babası da benzer şekilde yaşadıkları için ayrıldıklarından, Pervin sağlıklı bir ortamda gelişimini tamamlayamamış, kişiliği bu şekilde şekillenmiştir. Bu nedenle, yaşanan bu dengesiz hayat kendisini rahatsız etmemektedir. Kendisini büyük bir aşkla seven o duygulu, o ince ruhlu kocası Müfid’e karşı içten şefkat ve vefa duygularıyla doludur, ama yaşam tarzlarının normal olduğunu zannetmektedir. İçinde yaşadığı arkadaş çevresinin çarpık ilişkiler yumağını tasvip etmemektedir, ancak kendisi istemeyerek de olsa bu zincirin halkalarından biridir. Yalnız, Pervin’in diğerlerinden bir farkı vardır ki, bu fark onu diğerlerine nazaran asil kılmaktadır: Diğerleri bu işleri sadece zevklerini tatmin için yaptıkları halde, Pervin ‘severek’ yapmaktadır. Yani bütün partnerlerini sevmektedir.
b. Müfid: Yazar, doğunun geri kalmasına neden olabilecek ne kadar köhne zihniyet ve özellik varsa Müfid’in kişiliğinde toplamıştır. Yazarın ifadesiyle “bu; kendisine hüzünden başka bir hissin tavrı yaraşmayan melül” bir adamdır. Bakımsız, hastalıklardan bir türlü başını kurtaramayan, Pervin’e körü körüne aşık, eşine aşırı güven nedeniyle uzunca süre aldatıldığının farkında bile olmayan, aldatılma emarelerini gördükten sonra olayı tam olarak aydınlatmak yerine hep şüphe içinde kalan; küçücük sözlerden, mimiklerden etkilenecek kadar hassas; kendinden çok başkalarını düşünen; dünyasının büyük kısmını kapsayacak, hatta vücuduna zarar verecek kadar iç derinliğine sahip ve duygulu; yazarın tabiriyle ve o zamanın anlayışıyla “mefkureci”, ancak mefkuresini gerçekleştirebilecek azmi, iradesi, gayreti ve enerjisi olmayan bir delikanlıdır.
c. Sacid: Müfid’in tam tersi olarak, batının ne kadar kötü özelliği varsa onun benliğinde toplanmıştır. Talepkar, bakımlı ve enerjik, tuttuğunu koparan, ama bu özelliklerini hep kötüye kullanan; kendi egosunu tatmin yolunda her şeyi yapabilen ve karşı tarafı hiç düşünmeyen; yeğeninin eşi ile cinsel ilişkiye girebilecek, hatta başkalarıyla ilişkiye girmesine göz yumabilecek derecede ahlaki değerlerden yoksun; aşk, sevgi, vefa gibi hiçbir duyguları olmayan; Pervin’le ve başkalarıyla sırf zevk için beraber olan; acımasız, şüpheci; insanları kontrol altına alan; mefkuresi filan olmayan, sadece kendini düşünen bir insandır. Kendisiyle aynı karakterdeki babası Mahmud Paşa’dan kalma köşkte, Pervin ve Müfid ile birlikte yaşamaktadır. Pervin’i ve başkalarını istediği gibi etkileyebilmekte, ortamı kendi çıkarı doğrultusunda şekillendirebilmektedir. Bu durum romanda şu ifadeyle betimlenmiştir: ”Pervin Sacid’in yüzüne bakarken daima korku duyuyordu. Bu erkek ona hem korku veriyor, hem de cezbediyordu.”
d. Ali: Ortamın bilge kahramanıdır. Dürüst, mantıklı, olaylara global yaklaşabilen bir insandır. Herkesin sırlarını bilir ama kimsenin sırrını bir başkasına vermez. Başı sıkışan, depresyona giren, partneriyle bir sorun yaşayan ona gelir, rahatlar, tavsiyeler alır, gider. Peyami Safa bu karakterde kendini yansımıştır.
e. Diğer karakterler olan Arif, Behire, Melike, Suat ve birkaç kişi daha Sacid ile Pervin’in kendilerine benzer arkadaş çevresi olup, tali karakterlerdir.
2. ROMANDA GEÇEN HİKAYENİN KISA ÖZETİ:
Pervin, kocası Müfid ve Müfid’in dayısı Sacid, babadan kalma köşkte hep birlikte yaşamaktadırlar. Pervin ve Sacid, Müfid’in farkında olmadığı yasak bir aşk yaşamaktadırlar. Müfid konuyu başlangıçta bilmediği halde, Sacid ile karısının aynı mekanda bulunduklarını bilmekten son derece rahatsızdır ve başka bir eve taşınmak istemektedir. Bu nedenle evde çeşitli huzursuzluklar yaşanır. Zavallı Müfid karısının bir melek olduğunu zannetmektedir.
Bir gün evde arkadaşlar arası, her zaman yapılageldiği şekilde bir toplantı olur. Müfid, Sacid ve Pervin’in bu arkadaşlarının durumlarını az da olsa bilmekte ve karısının onlarla aynı ortamı paylaşmasına hiç tahammül edememektedir. Onların sohbetinden de hoşlanmamakta, bulundukları toplantıları bir bahaneyle terk etmektedir. İlk kez bu toplantıda geçen bazı imalı konuşmalardan, Müfid’in içine korkunç bir şüphe düşer. Etrafa hissettirmeden durumu araştırmaya başlar. İlk olarak Pervin’in çantasında Arif’in telefon numarasını bulur ve Pervin – Arif ilişkisine dair bulgular elde eder. Ancak hiçbir zaman konuyu sonuna kadar araştırmaz ve karısının kendisini aldattığına tam olarak inanmaz.
Pervin – Sacid ilişkisine dair emareler de baş gösterince bu durumu Ali ile paylaşır. Ali hiçbir sır vermez, ancak kendisi şüphelerinde haklı olduğunu anlar. Pervin’in, Sacid ile ilişkisine dair daha belirgin emareler vermesiyle birlikte, yine sonuna kadar araştırmaz, Pervin’le kavga eder, köşkten ayrılır ve halasının evine yerleşir. Burada aşk ve şüphenin bir araya gelmesinden doğan acıya ve ayrılığa dayanamayarak verem olur. Aylarca bu hastalıkla mücadele eder. Hastalığı ilerler ve iyice yatağa bağımlı hale gelir. Ali ve başkaları Pervin ile aralarını yeniden yapmaya çalışsalar da başarılı olunmaz. Bu arada Pervin derin bir vicdan azabı duymakla birlikte, aynı şekilde yaşamaya devam etmektedir.
Müfid’in artık iyice zayıf düştüğü sıralarda; sırlarını paylaştığı arkadaşı Ali; sırf insani düşüncelerle, Pervin, Sacid, ve diğer arkadaşları Müfid’in kaldığı yerde toplar. Hastanın artık son zamanlarının geldiği iyice belli olmaktadır. Sohbetten ve yemekten sonra herkes bir odaya dağılır. Pervin ile Sacid Müfid’in yanında kalırlar. Şimşekli, yağmurlu bir gecedir. Pervin ile Sacid, Müfid ile bir süre ilgilendikten sonra bir kanepeye çekilirler. Şimşekler çakmaktadır. Pervin’in vicdani duygular nedeniyle istememesine rağmen, Sacid; Müfid’in kendilerini göremeyeceği düşüncesinin verdiği rahatlıkla, malum eylemlerini hastanın odasında da yapmaya başlar. Müfid şimşeklerin etkisiyle ve seslerle uyanır, doğrulur, ve bir daha şimşek çakmasıyla, gerçeği bütün çıplaklığıyla görür. Onlar da onu görürler ve hemen dışarı kaçarlar.
Gerçeğin bu şekilde görülmesi ile birlikte, sanki bir mucize olur ve Müfid aylardır kalkamadığı yataktan kalkar, odasından aşağı inerek karanlıkta eline bir bıçak alır. Sacid ile Pervin evin dışındadırlar. Sacid merakından karanlıkta evin içine girer ve elinde bıçakla bekleyen Müfid canının ve enerjisinin son damlasıyla Sacid’i öldürür, kendisi de beraber ölür. Olayın vahametini görür görmez Pervin “akli hercümerce” girer, şuurunu, benliğini kaybeder, gecenin bir vakti çığlıklar içinde gecelikleriyle ortadan kaybolur. İsmini bile hatırlayamaz halde ertesi gün mahalle sakinleri tarafından ancak bulunabilir. Dost ve arkadaşları hemen tedavisi için gereğini yapmaya çalışırlar ama bütün gayretler nafiledir. Çünkü hiç kimse o gece orada neler olduğunu bilmemektedir ve bu hastalığa hiçbir teşhis konamaz.
Romanın son paragrafında ve arka kapağında şu satırlar yazılıdır: “Hiç kimse, bir şimşek aydınlığı gördükçe Pervin’in niçin haykırdığını, niçin saçını başını yolduğunu, kendini yerlere attığını niçin kafasını döşemelere vurduğunu, niçin tepindiğini anlamıyor, çünkü bu anda hastanın gözleri önüne gelen manzarayı bilmiyor, bu onlar için edebi bir meçhuldür, bunu yalnız biz, bu haileyi en yakından, bu haileyi içinden seyredenler, bunu yalnız biz (yani bu romanı okuyanlar) biliyoruz.”
Etiketler:
edebiyat,
peyami safa,
peyami sefa,
roman,
türk edebiyatı
13 Eylül 2013 Cuma
İnsanı yaşat ki devlet yaşasın iste OSMANLI
Osmanlı’nın hayatı san’attır.
Osmanlı neden batılılar gibi heykel dikmek yerine ebedî abideler dikmeyi seçti ? Çünkü Osmanlı, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düstûruyla hizmet aşkına yandı. Çünkü heykel dikmeyi, ne Hakk'a nede Halk'a hizmet olarak görmedi.
Muhitini baştan başa çeşmelerle, kubbelerle, sebillerle, köprülerle, hanlarla, kervansaraylarla, aşhaneler, bimarhanelerle, Câmilerle, devâsa, şâheserlerle, san'at eserleriyle süsleyip, bunların bekası için vakıflar vücuda getirdi.
Onun nazarında ebedileşmenin ölçüsü faydasız bir heykel yontmak değil, bir mâbede imza atmak, ya da insanlığın hayrına hizmet edecek bir medreseye kubbe çakmaktı.
Özenle yontup her birini sanat şaheserine dönüştürdüğü mezar taşlarında bile ebediyet emelînin yansımaları açıkça görülür.
Öte yandan bugün müzelerde zevkle seyrettiğimiz şaheser beşiklerde insana verdiği değerin ölçüsü saklıdır...
Şu tespiti yapmakta mahzur yok: Osmanlı, “Beşikten mezara ilim” emrine uygun olarak, san’atı beşikten mezara kadar bütün hayata yaymış, san’atla kendi hayat ve ebediyet telâkkisini yansıtmıştır.
Bu idrak olmasaydı, hâlâ kullanılabilir durumda bunca tarihî eser bize miras kalır mıydı? Aslında Osmanlı’nın hayatı san’attır.
Resmin yerine hat, ebru, çeşmibülbül, tezhip yapılırdı... Diğerleri için de benzer örnekler var yine.
Osmanlı neden batılılar gibi heykel dikmek yerine ebedî abideler dikmeyi seçti ? Çünkü Osmanlı, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düstûruyla hizmet aşkına yandı. Çünkü heykel dikmeyi, ne Hakk'a nede Halk'a hizmet olarak görmedi.
Muhitini baştan başa çeşmelerle, kubbelerle, sebillerle, köprülerle, hanlarla, kervansaraylarla, aşhaneler, bimarhanelerle, Câmilerle, devâsa, şâheserlerle, san'at eserleriyle süsleyip, bunların bekası için vakıflar vücuda getirdi.
Onun nazarında ebedileşmenin ölçüsü faydasız bir heykel yontmak değil, bir mâbede imza atmak, ya da insanlığın hayrına hizmet edecek bir medreseye kubbe çakmaktı.
Özenle yontup her birini sanat şaheserine dönüştürdüğü mezar taşlarında bile ebediyet emelînin yansımaları açıkça görülür.
Öte yandan bugün müzelerde zevkle seyrettiğimiz şaheser beşiklerde insana verdiği değerin ölçüsü saklıdır...
Şu tespiti yapmakta mahzur yok: Osmanlı, “Beşikten mezara ilim” emrine uygun olarak, san’atı beşikten mezara kadar bütün hayata yaymış, san’atla kendi hayat ve ebediyet telâkkisini yansıtmıştır.
Bu idrak olmasaydı, hâlâ kullanılabilir durumda bunca tarihî eser bize miras kalır mıydı? Aslında Osmanlı’nın hayatı san’attır.
Resmin yerine hat, ebru, çeşmibülbül, tezhip yapılırdı... Diğerleri için de benzer örnekler var yine.
16 Şubat 2013 Cumartesi
Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar
İki insan arasındaki aşkta gelenek ve gelişmenin birlikte yaşanmasıRomanın kahramanı olan mümtaz, küçük yaşta ve kısa aralıklarla babasını ve annesini kaybeder. Bu olay onu çok üzmüştür; özellikle babasının öldürülüşü, evlerinin yanışı, annesiyle birlikte doğup büyüdüğü yerden kaçarcasına uzaklaşmaları onun hafızasında derin izler bırakmıştır.
Annesini de kaybedince büsbütün yalnız kalan Mümtaz, önce Adana’daki yakınlarının yanında bir süre kaldıktan sonra İstanbul’a gelir. İhsan ve karısı Macide ile birlikte, Onların Şehzadebaşı’ndaki evlerinde oturmaya başlar. Önceleri büyük bir gurbet duygusu ve yalnızlık içinde kıvranan Mümtaz, Macide’nin iyi kalpliliği sayesinde kısa zamanda yeni hayatına alışır.
Galatasaray lisesi’nde tarih öğretmeni olan İhsan, Mümtaz’a hem dost ve arkadaş olur, hem babalık hemde öğretmenlik yapar. Mümtaz, hayata, insana, tarih’e ve sanat’a bakmasını ondan öğrenmiştir.
Mümtaz, Galatasaray lisesi’ni bitirdikten sonra Avrupa’da tahsilini tamamlamış, sonra İstanbul’a dönerek, Edebiyat Fakültesi’ne asistan olmuştur. Bir yandan da şiirle uğraşan Mümtaz, Emirgan’da bir ev tutmuş ve oraya yerleşmiş olmasına rağmen, vaktinin büyük bir bölümünü İhsanlarda geçirir. İhsan’ın hastalığı, ilaçlar, doktor bulma, kiracıdan kirayı alma gibi evin birçok işlerinide yüklenmiştir.
Romanın birinci bölümünde olaylar, bir gün içinde tamamlanır. İkinci bölümünde Mümtaz, bir yıl öncesine, Nuran’la tanıştığı günlere döner.
Mümtaz Ada vapurunda İclal ile Muazez’in uzun zamandır dillerinde düşürmedikleri Nuran ile tanışır. Bu kısa yolculuk sırasında birbirinden çok hoşlanırlar.Yalnız Nuran’ın kızı Fatma, bundan pek memnun olmaz ve her fırsatta hırçınlığını belli eder.
Böylece başlayan aşinalık, kısa zamanda temiz bir aşk oluverir. Sık sık buluşurlar. Tanpınar’a göre Mümtaz ile Nuran’ın aşkı dünyanın en alışılagelmiş, sık tesadüf edilen aşklarından birisidir.Yani birbirini seven iki kişi ile araya giren bir üçüncü insan veya engele bağlı bir üçüzlü aşk...
Mümtaz, Nuran’a o kadar alışmıştır ki onu kendi varlığının bir parçası kabul eder. Ona karşı maddi bütünleşmeyi sağlayan bir yakınlık değil; aralarında mevcut olan bir çok tarafları ile bütünleşmek gibi kutsal bir istek duyar. İçindeki temiz duygulara güvenerek Nuran’a evlenme teklif eder.
Nuran teklifini kabul etmiştir. Fakat Mümtaz, evlenmek için ne kadar acele ediyorsa, Nuran o kadar yavaştan almaktadır. O daha önce yaptığı evlilikte aradığını bulamamış, kocası, metresi ile gidip Nuran’ı bırakınca kızı fatma ile tek başına dul kalmıştır.
Mümtaz, Nuran’ı görmek için İskeleye indiği bir sırada Nuran’ın ayrıldığı kocası Fahir’le karşılaşır. Fahir’in metresi Emma’da oradadır. Nuran onları görmezlikten gelmeye çalışır, fakat kızı Fatma, koşarak babasının bacaklarına sarılır. Nuran sesizce kızını alır ve oradan uzaklaştırır. Bu hadise Mümtaz’ı çok üzmüştür. Geleceğinin nasıl acılar ve hangi engellere bağlı olduğunu görmüştür.
Kısa bir süre sonra evlenme hazırlıkları başlar. Haber kısa zamanda duyulur. Nuran’ın dayısı ve arkadaşları bu habere sevinirler. Bir yığın kötü şartlar ve engellere rağmen nikah bir hafta sonra Bursa’da kıyılacaktır.
Düğün hazırlıkları sürüp giderken, öteden beri Nuran’ı sevmekte olan Suat’tan Nuran’a bir mektup gelir. Mümtaz büyük bir ümitsizliğe ve karamsarlığa düşer. Çünkü o Suat’ı tanımaktadır. Suat her istediğini yapan, her istediğine kavuşmak isteyen ihtiraslı bir insandır. Suat, ağır hasta olarak bir sanatoryumda yatmaktadır. Ve mektuplarının arkası kesilmez. Nuran her mektubu Mümtaz’a gösterir. Mümtaz ise, Suat’a kızmadığı gibi, onda değişik bir taraf bulunduğundan ilgi duymaya bile başlar.
Bir süre sonra Suat, Mümtaz ve Nuran’ın da bulunduğu bir yemek toplantısına katılır. Saz üstadları Cemil ve Emin beylerin de katıldığı bu musiki meclisinde gece geç saatlere kadar süren eğlenceden Suat, garip bir şekilde veda ederek ayrılır. Misafirlerin gitmesinden hemen sonra Mümtaz ve Nuran kısa bir gezinti için dışarıya çıkarlar. Döndüklerinde evlerinin ışığının yanmakta olduğunu görürler. Önce telaşa kapılır, sonra hizmetçinin gelmiş olacağını düşünerek rahatlarlar. Fakat kendilerini korkunç bir manzara beklemektedir: Suat, bu ışığı yanan odada kendisini asarak intihar etmiştir.
Nuran’ın tanıdıkları sayesinde olayın genişlemesi, basına yansıması önlenir ama gerek Mümtaz, gerek Nuran bu olaydan kendilerine büyük birer pay çıkararak vicdan azabı duyarlar.
Çok geçmeden Nuran, Mümtaz’a bir not bırakarak Bursa’ya gittiğini ve bundan sonra kesinlikle evlenmiyeceğini bildirir.
Böylece herşey altüst olmuş, başlanılan noktaya gelinmiştir. Mümtaz evini bırakır, İhsanlara yerleşir. Ancak İhsan’ın durumu çok ümitsizdir. Ağır krizler geçirmeye başlamıştır. Yine böyle sıkıntılı bir günde yengesi Macide, olup bitenlerden biraz olsun uzaklaşabilmesi için onu şehri gezmeye yollar. Bu sıcak yaz gününde Mümtaz, bir yıl önceki o mesut yaz günlerini bir daha yaşar.
Böyle dalgın ve yaralı dolaşırken, fakülteden arkadaşları İclal ve Muazez’e rastlar. Ona Nuran’ın Fahir’le barıştığını, Fahir’in pişmanlık duyarak geri döndüğünü, yeniden evlendiklerini ve Fatma’nın da babasına kavuşmuş olmanın mutluluğunu yaşadığını söylerler. Mümtaz bütün bunlara sevinmiş gibi görünür. Fakat yine de içi garip bir ümitsizlikle sarsılmaktadır.
Eve döndüğünde Macide’nin halinden İhsan’ın ağırlaştığını anlar. Ertesi günü bekleyecek zaman yoktur. Hemen doktor çağırmaya koşar. Uzun aramalardan sonra bulabildiği doktorun yazdığı ilaçları alır. Yolda gelirken Suat’ın hayaliyle karşılaşır.Ölümünden sonra bile Mümtaz’ın yakasını, duygu ve hayal dünyasını bir türlü bırakmayan Suat, sanki karşısındaymış gibi konuşmaya başlar, Mümtaz, onun kendisinden hesap sorduğunu zanneder. Dengesini kaybederek düşer ve avucundaki sıkı sıkıya tuttuğu ilaç şişeleri kırılarak ellerini parçalar.
Bu halde eve dönen Mümtaz’ı Macide karşılamıştır. Mümtaz İhsan’ı sorar. Doktordan iyi olduğu haberini alır. Fakat merdivenleri çıkamadan ikinci basamağa yığılır. İhsan için gelmiş olan doktor, “artık benimsin, yalnız benim “ der gibi bakmaktadır.Mümtaz’a... Macide yaşlı gözlerle üzerine eğilir. Radyo, gür sesiyle II. Dünya Savaş’ının başladığını bütün dünyaya ilan etmektedir. Mümtaz aldırış etmez. Onun için dünyada artık huzur kalmamıştır.
Eserde sadece bir aşk hikayesinden öte geşmiş, gelenek, mazi gibi kavramların sorgulanması vardır.Yahya Kemal’in “Kökleri mazide kalan bir atiyim” sözü Tanpınar’a(Mümtaz’a) mihmandarlık yapmıştır.Mümtaz eserde gelenektir, mazidir, tarihtir.Nuran ile ortak noktalarıda budur.İkisi birlikte eski İstanbul mahallerini gezerler,eski musiki üzerine sohbet ederler.Mümtaz’ın savunduğu ya da temsil ettiği düşünce salt gelenekçi yobaz bir anlayış değildir.Yahya Kemal’in dizesinde olduğu gibi geleceğe bakmaktır.Gelişmeyi kabul eder.Tanpınar bu eserinde Mümtaz’ın ağzı ile aslında kendi felsefesini ortaya koymuştur.Romanın bir yerinde Mümtaz yeni mimari ile yapılmış bir sokaktan geçerken, bir grup çocuğun “al satarım bal satarım”adlı oyunu oynadığını görür.Bunu mütebessim bir umutla seyreder.Orada gelişmenin bu şekilde olaması gerektiğini, modern binalar altında kendi kültürümüzün içinden çıkmış bir çocuk oyunun oynanması onu gelenek ve gelecek üzerine düşünceye sevk eder.Bu sahne Tanpınar’ın “Devam ederek gelişmek” felsefesini sözlü olarak Mümtaz’a söyletir.Aslında bu Mümtaz şahsında Tanpınar’ın yaşama geleneği ve geleceğe bakış açısıdır.Hatta diyebiliriz ki düşünce yapısı itibariyle Mümtaz Tanpınar’ın fikri cephesini temsil eder.
Etiketler:
ahmet hamdi tanpınar,
edebiyat,
huzur,
roman,
türk romanı
15 Şubat 2013 Cuma
Yaşadığım Gibi, Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Hamdi Tanpınar (1901 – 1962), Türk edebiyatının en önemli şair ve yazarlarından biridir. O, batı edebiyatını çok iyi tetkik etmiş, çok iyi anlamış, ama Türk kültürünün, Türk edebiyatının ateşli bir savunucusu, etkili bir tanıtıcısı olmuş, gerçek bir vatanseverdir. Kendisi milliyetçi bir yazardır, ancak milliyetçiliği doktriner değil, Türk milletine, Türk kültürüne karşı duyduğu derin alaka ve aşktan kaynaklanan bir kültür milliyetçiliğidir. Şimdi özetini arz edeceğimiz eseri, onun bir ömür boyu Cumhuriyet, Ülkü, Ulus, Oluş, vs gibi gazete ve dergilerde yayınlanmış çeşitli konulardaki bilgi, görgü ve görüşlerini ortaya koyduğu deneme yazılarının, kendisi vefat ettikten sonra toplanmasıyla oluşturulmuştur.
Kitap; içindekiler, giriş ve önsözlerin bulunduğu bölüm hariç yedi bölümden oluşmaktadır:
a. İnsan ve Cemiyet
b. İnsan ve Ötesi
c. Üç Şehir
Kitap; içindekiler, giriş ve önsözlerin bulunduğu bölüm hariç yedi bölümden oluşmaktadır:
a. İnsan ve Cemiyet
b. İnsan ve Ötesi
c. Üç Şehir
ç. Paris Tesadüfleri
d. Türk Dili ve Edebiyatı (mülakatlar)
f. Musiki
g. Plastik Sanatlar
2. BÖLÜMLERİN ÖZETİ:
a. İnsan ve Cemiyet:
Bu bölümde yazarın , insan – toplum ilişkisi, doğu ve batı arasındaki esaslı farklar, kültür ve sanat yollarında gösterdiğimiz devamsızlık, insanın inkılaplar karşısındaki iç dünyası, aydınların durumu, Bulgar göçmenleri, kitaplardan duyulan korku, edebiyatta bitmeyen çıraklık, Musolini, savaş ve barış, Atatürk’ten alınacak dersler gibi konulardaki görüşleri yer alıyor.
İnsan – toplum ilişkisiyle ilgili yazısında, insanların fert halinde toplumsallıktan uzaklaştıkça bir zaaflar bütünü olduğunu, cemiyet hayatına yaklaştıkça zaaflardan kurtulduğunu dile getiriyor. Şark ile garp arasındaki temel farkın yaptığı işi şahsen yaşamak noktasında olduğunu, şarklının her olaya yüzeysel yaklaştığını, garplının ise o işi yaşadığını ifade ediyor. Kültür ve sanat yollarında gösterdiğimiz devamsızlığı ele alırken büyük bir kültür, sanat ve insan buhranı içinde bulunduğumuzu, on sene sonra daha başka şeyleri de kaybedebileceğimizi vurguluyor. İnsanın inkılaplar karşısındaki iç dünyası bahsi içerisinde Tanzimattan beri süregelen inkılaplar karşısında insanımızın duruşu ve eski ve yeniye karşı yaklaşımı tasvir ediliyor. Aydınların, bir ağacın köklerinden beslendiği gibi geçmişten güç almasını, bunu çağdaş düşünce ile harmanlamasını tavsiye ediyor. Bulgaristan’dan göç etmek zorunda kalan soydaşlarımızın bizim için taşıması gereken manevi değeri ortaya koyduktan sonra, toplumumuzun bu felaket karşısındaki duyarsızlığını eleştiriyor. Edebiyatta bitmeyen çıraklık konulu yazıda, edebiyatçılarımızın bir türlü halkın nabzına etki edememesinin sebebi olarak, yazarlarımızın hangi kariyere sahip olursa olsun Türk gibi düşünüp Frenk gibi anlatmaları gösteriliyor. İkinci dünya savaşından uzak kalışımızı büyük bir zafer olarak addediyor, Musolini’nin dev bir cüce olduğunu, yeni bir barışın ilk cümlesinin savaşı yasaklaması gerektiğini vurguluyor. Yazarın Atatürk hakkında da bir çok yazısı mevcut, kendisi tam bir Atatürk hayranı olup, bunu her vesile ile ortaya koyuyor.
b. İnsan ve Ötesi: Önceki bölüme nazaran daha kısa olup, yazarın insanlar ve manevi yönleriyle ilgili, gözlemlerden yola çıkarak duygu ve düşünceleri bu bölümde aktarılıyor.
“İnsan ve ötesi” başlıklı (bölüm başlığıyla aynı) insan manzaralarının yazarda uyardığı duygular; hiçbir şeyin görüldüğü gibi basit olmadığı, her birinin bir hikayesi olduğu anlatılıyor.
İkinci deneme olan “Güzel ve Sevgi Arasında” başlıklı yazı, güzel ile sevgi arasında yazarın yarattığı bir diyalog olup, güzelin ne kadar sığ ve geçici, sevginin ne kadar derin ve ebedi olduğunu, ama güzel ve sevginin ne kadar birbirine bağlı olduğunu gözler önüne seriyor.
“Aşka Dair” ve “Aşk ve Ölüm” başlıklı yazılarda ise, aşkın ruhlarda nasıl yankılandığını biraz da mistizme kayarak anlatıyor.
c. Üç Şehir: Üç şehir (İstanbul, Bursa ve Kahramanmaraş – özellikle de İstanbul) ile ilgili duygu ve düşüncelerini, tarihi olaylara da telmihler yaparak, halkın nabzından aldığı veriler ve bugünkü durumları da göz önüne alarak ortaya koyuyor.
“İstanbul’un Mevsimleri ve Sanatlarımız” başlıklı yazıda, her mevsimi bir başka güzel olan İstanbul’umuzun yüzyıllar boyu Türk edebiyatında, Türk resim sanatında, Türk musikisindeki yerini biraz da nostaljik ve duygusal bir dille anlatıyor.
“Karanlıkların Tadı” başlıklı yazıda 1940’larda elektriğin ve sokak aydınlatmasının yeni yeni yaygınlaşmasıyla, bu alışılmadık durumun çağrıştırdığı eskiye ve yolların karanlığına karşı özlem dile getiriliyor.
“Lodosa, Sise ve Lüfere Dair” isimli yazıda İstanbul’da yaşanan yoğun bir sis olayının, lodosun ve bu olaylardan etkilenen balıkçıların yazarda uyandırdığı duygular anlatılıyor.
“Yaklaşan Büyük Yıldönümü” başlıklı bölümde İstanbul’un fethinin 500’üncü yıldönümünün uyandırdığı duygular, tarihsel ve sanatsal bir perspektif içinde anlatılıyor, bütün bunları anlatırken de, her cümlesiyle İstanbul’un ne kadar bizim olduğuna dair vurgu yapılıyor, Erzurum, Konya, Van, Bursa ne kadar vatansa, İstanbul’un da Türkün en fazla emek verdiği şehir olarak o kadar vatan olduğu haykırılıyor.
“İstanbul’un Fethi ve Mütareke Gençleri” başlıklı yazıda ise, İstanbul’un işgali yıllarında yazarın kendisinin de içinde bulunduğu Türk İstanbul gençlerinin duygu ve düşünceleri, yaşanan canlanış, yapılan mücadeleler ve Yahya Kemal’in o zamanki gençlik üz erindeki manevi etkisi yansıtılıyor.
“Türk İstanbul” ve “İstanbul’un İmarı” adlı denemelerinde ise İstanbul’un tanzimattan sonraki safhalarda aldığı şekiller, mimari tarzlardaki değişiklikler, günümüzdeki durum ve bunların gönüllerde uyardığı etkiler dile getiriliyor. Bununla birlikte, şehrin imarı için de imarın şehirleşme uzmanları tarafından yapılması, boğazın imarına özel dikkat gösterilmesi, hiçbir çirkinliğe meydan verilmemesi gibi tavsiyelerde bulunuluyor.
“İbrahim Paşa Sarayı Meselesi” konulu yazıda, yıkılması tasarlanan İbrahim Paşa Sarayının sahip olduğu güzellikler tasvir ediliyor, Sultanahmet meydanı civarındaki bu sarayın yıkılmasının oradaki güzelliği bozacağı vurgulanıyor.
“Şehir” yazısında ise, şehirleşme sürecindeki İstanbul’un inkılaplar arasında yapısının bozulması, özünün mahiyetinin değişmesi konusunda bir arkadaşıyla yaptığı diyaloglar anlatılıyor.
“Kenar Semtlerde Bir Gezinti” konulu yazısında; İstanbul’un kenar semtlerinden birinde dolaşırken yaşadığı hislerini kaleme almış yazarımız. Bunu, “İstanbul’un izbe mahallelerinde dolaşmak kadar öğretici bir şey pek azdır” satırlarıyla ifade ediyor. Oralarda çocukların görünüşleri, oyunları, olası hikayeleri yazarı çok etkilemiş ve bunları yazıya dökmüş.
Diğer bir yazısı olan “Bursa’nın Daveti” bizlere, Bursa’daki o manevi ortamı anlatıyor. Selçuklu tarihinden başlayıp kendi yaşadığı güne kadar Türk tarihini sanat tarihi açısından ele alıp tartıştıktan sonra; Bursa şehrimizin nasıl bu tarihle, bu sanatla dopdolu olduğunu, Bursa’da ataların nasıl bir manevi ortam yarattıklarını ve bu yönüyle manevi bir merkez oluşunu gözler önüne seriyor.
Bir sonraki yazısı olan “Bursa Yangını” da Bursa’da Ağustos 1958’de Ulucami ve Kapalıçarşı civarında çıkmış ve büyük maddi zarara ve tarihi eserlerde ziyana yol açan yangınla ilgili düşünceler, tarihe saygı ve muhafaza, şehirleşme konularındaki fikirlerle birlikte aktarılıyor.
Maraş’ın (şimdiki Kahramanmaraş) kurtuluşunun 26’ncı yıldönümündeki izlenimlerini anlattığı 1 Mart 1946 tarihli yazısında ise, bu kahraman şehrin destanlaşan mücadelesine yaraşır şekilde, o zamanki şehitlerin çocukları ve gaziler tarafından tertiplenen kutlamaların ihtişamı, bu “bayramı” nasıl coşkuyla kutladıkları, nasıl yeniden o kurtuluş günlerindeki gibi yek vücut oldukları, onlardan biri gibi yaşanan bir heyecanla naklediliyor.
ç. Paris Tesadüfleri: Yazar değişik zamanlarda çok kereler Paris’e gidip gelmiştir. Fransız kültür ve edebiyatını çok iyi şekilde tetkik etmiştir ve birçok Fransız dostları vardır. Kitabın bu bölümünde Paris anıları ve Fransız dostlarıyla ilgili yazıları vardır. Bu bölümün ilk yazısı olan “Bir Uçak Yolculuğundan Notlar” başlıklı yazıda, 1958’de ömründe ilk kez uçakla Paris’e giderken yaşadığı duyguları, insanlığın medeniyet tarihinden esintilerle birlikte aktarıyor.
Sonraki yazıları “Paris’te İlk Günler” ve “Dolu Bir Gün” 1954 seyahatindeki ilk günlerini ve Paris’te bulunan birçok dostuyla paylaşımlarını anlatıyor. Paris’te hemen her milletten insanların olması yazarın dikkatini çekmiş. Bu kültür ve sanat şehrinde bulunmaktan tatlı bir sevinç duyduğu da yazdıkları arasında.
“Bir Dostu Uğurlarken” başlıklı yazısında 2’nci Dünya Savaşı sırasında Paris’ten Türkiye’ye sığınmış, 1955’e kadar İstanbul’da çeşitli kültürel faaliyetler ve Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yapmış bir Fransız dostunu Paris’e uğurlarken hissettiklerini, kendisiyle dostluğunun temellerini ve anılarını da anlatarak aktarıyor.
d. Türk Dili ve Edebiyatı (Mülakatlar): Tanzimat Edebiyatı konusunda akademik kariyer yapmış (Tanzimat Edebiyatı profesörü), batı edebiyatını çok iyi tetkik etmiş ve anlamış, her türlü sanatla ilgili bilgi sahibi, edebiyatımızda ölmez eserlere imza atmış olan yazarımızın Türk Dili ve Edebiyatıyla ilgili çeşitli yayın organlarında yer almış röportajları, konuşmaları bu bölümde yer alıyor:
İlk röportaj Şahap Sıtkı tarafından yapılmış ve “Varlık” dergisinin 1 Şubat 1947 tarihli sayısında “Ahmet Hamdi Tanpınar’la Konuştum” başlığıyla yayınlanmış. Şiire dair bu röportajda yazar o günkü şairlerin sanatsal özelliklerini, batı ile Türk şiirinin münasebetlerini, edebiyatımızın Tanzimat, Fecriati, Servetifünun devrelerindeki gelişimini kısaca özetledikten sonra, Türk şiirinin geleceğine dair tahminlerde bulunuyor ve ümitsiz bir tablo çiziyor.
“Ahmet Hamdi Tanpınar Diyor ki…” başlığıyla “Yücel” dergisinin Ağustos 1950 sayısında yayınlanan röportajında daha çok sosyal içerikli olarak, köyün kültürümüz, ekonomimiz bakımından önemi, köylerin kalkınması, köy enstitüleri, aydınlar ve üniversitelerin köye olabilecek katkılarına dair sorulara cevaplar veriyor. Köyün kültürümüz, ekonomimiz bakımından önemi konusunda köye çok önem verilmesi gerektiği ve bunun milli bir görev olduğunu anlatıyor. Köylerin kalkınmasıyla ilgili olarak, iyi bir eğitimin bu konuda yeterli olmadığını, aydınların bu konuda bir şeyler yapması gerektiğini, devletin de köylünün hayatını kolaylaştırma yolunda çalışması gereğini vurguluyor. Köy enstitüleri için, memleket realiteleriyle yoğrulmamış olduklarını söylüyor. Her yöreye göre ayrı ayrı düzenlenmesi gerektiğini vurguluyor. Aydınlar ve üniversitelerin köye olabilecek katkıları ile ilgili olarak, aydın ve üniversitelinin ancak milli davanın hastası olmak şartıyla köye faydalı olabileceğini düşünüyor.
“Ahmet Hamdi Tanpınar’la Bir Konuşma” başlığıyla “Varlık” dergisinin 1 Aralık 1950 tarihli sayısında yayınlanan yazı tamamıyla Türk edebiyatına dairdir. Edebiyatımızın gelişimi için milletini ve dünyayı çok iyi anlamış, milli ve geniş bir ufka sahip edipler gerektiğini anlatıyor. Edebiyatımızın dünya edebiyatında bir yeri olabilmesi ve dünyaya açılabilmesi için de, kendi köklerine daha fazla bağlı kalması, daha fazla milli olması, mukallitlikten sıyrılması ve kendini yeniden bulması gerektiğini vurguluyor.
“Ahmet Hamdi Tanpınar Anlatıyor” başlıklı müteakip yazı yine “Varlık” dergisinde, 1 Aralık 1951 tarihli sayısında yayınlanmıştır ve o devrin bir başka yazarı olan Yaşar Nabi’nin edebiyatımızdaki kısırlığı giderebilmek için yapılabileceklere dair anketine cevap olarak yazılmış bir mektuptur. Yazarın buradaki ana fikri şu satırlarıyla özetlenebilir: “O (halk) tutarsa her şey vardır. Devlet ancak bazı şeyleri o isterse ve karar verirse kolaylaştırır. Şunu da söyleyeyim ki, devletin bir edebiyatı tam benimsemesi hiçbir yerde görülmemiştir ve fayda da vermemiştir. Münevverlerimiz edebiyatımıza hiç olmazsa Abdülaziz ve Abdülhamit devirlerindeki bakışla, o sevgiyle dönerlerse edebiyatımız değişir. Fakat bunun için kendimizi bugünkünden daha başka türlü sevmeliyiz.”
“Ahmet Hamdi Tanpınar Diyor ki” başlıklı yazı “Hisar” dergisinin 1 Mayıs 1953 tarihli sayısında çıkmış. Bu yazıda da edebiyatımızın sorunları tartışılıyor. O günkü şiirimizin en büyük meselesinin gençlerin vezni büsbütün bırakmış görünmeleri olduğunu değerlendiriyor. Şiirin bir milletin öz malı olduğunu, hangi şekilde olursa olsun dilin çiçeği olduğunu ve herkesin malı olan bir ölçü istediğini ifade ediyor.
Kitabın 315’inci sayfasından 353’üncü sayfasına kadar yazarın yukarıdakilere benzer düşüncelerine dair muhtelif dergilerde muhtelif zamanlarda yayınlanmış mülakatlar mevcuttur. Birbirine benzer düşünceler olduğundan burada yer verilmeyip “Musiki” bölümüne geçilmiştir.
f. Musiki: Yazarın bu konuda da geniş bir dağarcığı olduğunu, edebiyatta olduğu gibi batı müziğini de tanıdığını, ancak Türk musikisinin gerçek bir hayranı olduğunu ve bu konuda da milliliği savunduğunu görüyoruz. Aşağıdaki paragraflarda onun bu husustaki yazılarında yer alan genel düşünce tarzı anlatılacaktır:
Bu bölümdeki ilk yazının başlığı “Musiki Hülyaları”. Yazar burada müziğin çeşidini belirtmeden o viyolonsellerin, o flütlerin, o davulların, o piyanonun vs. dinlerken verdiği hazzı her biri için ayrı bir paragraf açarak dile getiriyor. O çalgıların ahenkle anlattıkları her ritmin, her melodinin ruhunda yarattığı dalgalanmayı, her birinin neler çağrıştırdığını tasvir ediyor.
Bir sonraki yazısı “İstanbul Konservatuarı ve Musikimiz”. Yazar bu yazısında, 1941 yılında İstanbul Konservatuarının tarihi musikimizi unutulmuşluktan kurtarmak maksadıyla uzman sanatçılardan bir heyet teşkil etmesini ve hazırlıklar bitince halk için yerli konserler düzenleyecek olmasını takdirle karşılıyor; tarihte kalan o muazzam hazinenin gün yüzüne çıkarılacak ve halka mal edilecek olmasını mutlulukla karşılıyor.
Klasik Türk musikisinin son üstadı İsmail Itri Dede Efendi’nin hayatını, sanatını, Osmanlı’daki sanat anlayışını ve sanatkara verilen önemi “İsmail Dede” başlıklı yazısında dile getiriyor. Itri’nin en önemli özelliklerinden birinin halk ağzına, halk hayatına daima açık olması olduğunu, Mesnevi kadar Yunus Divanına da bağlı olduğunu ve ikisinden de beslendiğini, aynı zamanda Tuna boyu ve şehir türkülerini de bildiğini anlatıyor.
“Yahya Kemal ve Türk Musikisi” başlığıyla kitapta yer alan yazı, birçok şiiri bestelenmiş ve ölümsüzleşmiş olan Yahya Kemal’in ölümünden sonra eserlerinden oluşan bir konser nedeniyle yaptığı bir radyo konuşmasının tam metni. Yahya Kemal‘in bir talebesi olarak, Türk edebiyat tarihinden başlıyor ve Yahya Kemal’in sanatını ve edebiyatımıza katkılarını anlatıyor.
g. Plastik Sanatlar: Bu bölümde yazarın resim ve heykel sanatıyla ilgili görüşleri ve çeşitli sanatçılara dair düşünceleri yer alıyor:
“Anavatan Topraklarındaki Türk Eserlerinin Ortaya Konması” başlıklı yazıda Anavatan topraklarındaki Türk eserlerinin ortaya konması şerefinin Türk sanatkarına bırakılması gerektiğini, bu yapılmadığı takdirde Türk heykeltıraşlığının gelişmeyeceğini, cılız ve çelimsiz kalacağını vurguluyor.
Bu bölümdeki bir diğer yazı olan “Kendi Kendimize Doğru”; milli tarihimizin hemen hemen hiç uğraşılmamış bir konusu olan Türk tezyinî sanatları hakkında çalışmalar yapmaya başlayan bir şahsa duyulan minnetten bahisle İstanbul’un Fethinden önceki dönemde ve Selçuklu döneminde Türk sanatının ne kadar muazzam olduğunu, o zamanki Türklerin bunlarla ne kadar iç içe olduğunu ve hayatlarının ne kadar normal bir parçası olduğunu dile getiriyor.
“Resim ve Heykel Müzesi” başlıklı yazı 1938’de kurulan resim ve heykel müzesinin kurulmasının Cumhuriyet tarihimiz açısından önemini vurguluyor. Bu müzenin Türk resim ve heykel sanatına yapacağı olumlu etkileri anlatıyor.
“Sanatkarı da Hatırlayalım” başlığıyla yayınlanan yazısında ise, sanatı takdir eder izlerken sanatçıyı da hatırlamanın, sanatçıya sevgi ve alaka göstermenin öneminden bahsediyor. Başka ülkelerde böyle yetenekler için neler yapılabildiğini bizdeki gibi alakasız kalınmadığını belirterek bu sevgi ve alakanın sanatımızı geliştireceği vurgulanıyor.
“Güzel Sanatlar Akademisi Sergisi” başlıklı yazısında yazar, Güzel Sanatlar Akademisi sergisinin Türk güzel sanatlarının gelişimi için ümit verici eserlerle dopdolu olduğunu anlattıktan sonra sanatçının mesajını topluma nasıl ileteceği, nasıl tüm topluma mal olabileceği konusunda bilgiler veriyor. Bir sonraki “Gençlerin Sergisi ve Sanat Meselemiz” başlıklı yazıda ise, bir başka sergi ile ilgili benzer görüşlere yer veriliyor. Yazının sonunda, sergide yer alan eserleri yaratan sanatçılara takdir olarak “bu memleketin ne parlak, ne doğurgan ne yaratıcı istidatlara gebe olduğunu, bu sergi yarım saatte insana öğretebilir” ifadesi yer alıyor.
Kitapta sayfa 412’den 449’a kadar yazarın gezdiği çeşitli ressamların sergilerine dair izlenimleri yer alıyor. Sayfa 450’de ise, “Çocuk ve Resim” başlığı altında bir köy enstitüsünde çocukların yaptığı resim sergisiyle ilgili izlenimler yer alıyor. Bu köy çocuklarının tamamına yakınının ressam gibi resim yaptığı ve yazarın bu sergiden çok etkilendiği anlatılıyor.
“Çocuk Dünyası” başlığı altında ise, yazarın bir yılbaşı etkinliği olarak “Doğan Kardeş” dergisinin tertiplediği resim ve yazı yarışmasının yazı jürisinde yer alması, bu yarışmada görülen güzellikler anlatılıyor. Yazar bu etkinliği çok eğlenceli ve düşündürücü bulmuş. Bu yarışmada gördüklerinden sonra geleceğe dair daha bir ümitlendiğini belirtiyor.
“Fotoğraf ve Resme Dair” yazısında, fotoğraf sanatının hayatımıza katkıları anlatıldıktan sonra fotoğraf ve resim sanatları arasında bir karşılaştırma yapılıyor. Fotoğraf ve resim arasındaki farklar, fotoğrafın imkan – kabiliyetleri ve zayıf yanları, resim sanatının imkan – kabiliyetleri ve zayıf tarafları mukayeseli olarak ortaya konuyor.
Kitaptaki son yazı “Füreya’nın Seramik Sergisi” başlığını taşıyor. Yazar bu yazısında Türk sanatının bütün bir köşesini (seramik sanatı) dolduran dostunun sergisine dair izlenimlerini aktarıyor.
f. Musiki
g. Plastik Sanatlar
2. BÖLÜMLERİN ÖZETİ:
a. İnsan ve Cemiyet:
Bu bölümde yazarın , insan – toplum ilişkisi, doğu ve batı arasındaki esaslı farklar, kültür ve sanat yollarında gösterdiğimiz devamsızlık, insanın inkılaplar karşısındaki iç dünyası, aydınların durumu, Bulgar göçmenleri, kitaplardan duyulan korku, edebiyatta bitmeyen çıraklık, Musolini, savaş ve barış, Atatürk’ten alınacak dersler gibi konulardaki görüşleri yer alıyor.
İnsan – toplum ilişkisiyle ilgili yazısında, insanların fert halinde toplumsallıktan uzaklaştıkça bir zaaflar bütünü olduğunu, cemiyet hayatına yaklaştıkça zaaflardan kurtulduğunu dile getiriyor. Şark ile garp arasındaki temel farkın yaptığı işi şahsen yaşamak noktasında olduğunu, şarklının her olaya yüzeysel yaklaştığını, garplının ise o işi yaşadığını ifade ediyor. Kültür ve sanat yollarında gösterdiğimiz devamsızlığı ele alırken büyük bir kültür, sanat ve insan buhranı içinde bulunduğumuzu, on sene sonra daha başka şeyleri de kaybedebileceğimizi vurguluyor. İnsanın inkılaplar karşısındaki iç dünyası bahsi içerisinde Tanzimattan beri süregelen inkılaplar karşısında insanımızın duruşu ve eski ve yeniye karşı yaklaşımı tasvir ediliyor. Aydınların, bir ağacın köklerinden beslendiği gibi geçmişten güç almasını, bunu çağdaş düşünce ile harmanlamasını tavsiye ediyor. Bulgaristan’dan göç etmek zorunda kalan soydaşlarımızın bizim için taşıması gereken manevi değeri ortaya koyduktan sonra, toplumumuzun bu felaket karşısındaki duyarsızlığını eleştiriyor. Edebiyatta bitmeyen çıraklık konulu yazıda, edebiyatçılarımızın bir türlü halkın nabzına etki edememesinin sebebi olarak, yazarlarımızın hangi kariyere sahip olursa olsun Türk gibi düşünüp Frenk gibi anlatmaları gösteriliyor. İkinci dünya savaşından uzak kalışımızı büyük bir zafer olarak addediyor, Musolini’nin dev bir cüce olduğunu, yeni bir barışın ilk cümlesinin savaşı yasaklaması gerektiğini vurguluyor. Yazarın Atatürk hakkında da bir çok yazısı mevcut, kendisi tam bir Atatürk hayranı olup, bunu her vesile ile ortaya koyuyor.
b. İnsan ve Ötesi: Önceki bölüme nazaran daha kısa olup, yazarın insanlar ve manevi yönleriyle ilgili, gözlemlerden yola çıkarak duygu ve düşünceleri bu bölümde aktarılıyor.
“İnsan ve ötesi” başlıklı (bölüm başlığıyla aynı) insan manzaralarının yazarda uyardığı duygular; hiçbir şeyin görüldüğü gibi basit olmadığı, her birinin bir hikayesi olduğu anlatılıyor.
İkinci deneme olan “Güzel ve Sevgi Arasında” başlıklı yazı, güzel ile sevgi arasında yazarın yarattığı bir diyalog olup, güzelin ne kadar sığ ve geçici, sevginin ne kadar derin ve ebedi olduğunu, ama güzel ve sevginin ne kadar birbirine bağlı olduğunu gözler önüne seriyor.
“Aşka Dair” ve “Aşk ve Ölüm” başlıklı yazılarda ise, aşkın ruhlarda nasıl yankılandığını biraz da mistizme kayarak anlatıyor.
c. Üç Şehir: Üç şehir (İstanbul, Bursa ve Kahramanmaraş – özellikle de İstanbul) ile ilgili duygu ve düşüncelerini, tarihi olaylara da telmihler yaparak, halkın nabzından aldığı veriler ve bugünkü durumları da göz önüne alarak ortaya koyuyor.
“İstanbul’un Mevsimleri ve Sanatlarımız” başlıklı yazıda, her mevsimi bir başka güzel olan İstanbul’umuzun yüzyıllar boyu Türk edebiyatında, Türk resim sanatında, Türk musikisindeki yerini biraz da nostaljik ve duygusal bir dille anlatıyor.
“Karanlıkların Tadı” başlıklı yazıda 1940’larda elektriğin ve sokak aydınlatmasının yeni yeni yaygınlaşmasıyla, bu alışılmadık durumun çağrıştırdığı eskiye ve yolların karanlığına karşı özlem dile getiriliyor.
“Lodosa, Sise ve Lüfere Dair” isimli yazıda İstanbul’da yaşanan yoğun bir sis olayının, lodosun ve bu olaylardan etkilenen balıkçıların yazarda uyandırdığı duygular anlatılıyor.
“Yaklaşan Büyük Yıldönümü” başlıklı bölümde İstanbul’un fethinin 500’üncü yıldönümünün uyandırdığı duygular, tarihsel ve sanatsal bir perspektif içinde anlatılıyor, bütün bunları anlatırken de, her cümlesiyle İstanbul’un ne kadar bizim olduğuna dair vurgu yapılıyor, Erzurum, Konya, Van, Bursa ne kadar vatansa, İstanbul’un da Türkün en fazla emek verdiği şehir olarak o kadar vatan olduğu haykırılıyor.
“İstanbul’un Fethi ve Mütareke Gençleri” başlıklı yazıda ise, İstanbul’un işgali yıllarında yazarın kendisinin de içinde bulunduğu Türk İstanbul gençlerinin duygu ve düşünceleri, yaşanan canlanış, yapılan mücadeleler ve Yahya Kemal’in o zamanki gençlik üz erindeki manevi etkisi yansıtılıyor.
“Türk İstanbul” ve “İstanbul’un İmarı” adlı denemelerinde ise İstanbul’un tanzimattan sonraki safhalarda aldığı şekiller, mimari tarzlardaki değişiklikler, günümüzdeki durum ve bunların gönüllerde uyardığı etkiler dile getiriliyor. Bununla birlikte, şehrin imarı için de imarın şehirleşme uzmanları tarafından yapılması, boğazın imarına özel dikkat gösterilmesi, hiçbir çirkinliğe meydan verilmemesi gibi tavsiyelerde bulunuluyor.
“İbrahim Paşa Sarayı Meselesi” konulu yazıda, yıkılması tasarlanan İbrahim Paşa Sarayının sahip olduğu güzellikler tasvir ediliyor, Sultanahmet meydanı civarındaki bu sarayın yıkılmasının oradaki güzelliği bozacağı vurgulanıyor.
“Şehir” yazısında ise, şehirleşme sürecindeki İstanbul’un inkılaplar arasında yapısının bozulması, özünün mahiyetinin değişmesi konusunda bir arkadaşıyla yaptığı diyaloglar anlatılıyor.
“Kenar Semtlerde Bir Gezinti” konulu yazısında; İstanbul’un kenar semtlerinden birinde dolaşırken yaşadığı hislerini kaleme almış yazarımız. Bunu, “İstanbul’un izbe mahallelerinde dolaşmak kadar öğretici bir şey pek azdır” satırlarıyla ifade ediyor. Oralarda çocukların görünüşleri, oyunları, olası hikayeleri yazarı çok etkilemiş ve bunları yazıya dökmüş.
Diğer bir yazısı olan “Bursa’nın Daveti” bizlere, Bursa’daki o manevi ortamı anlatıyor. Selçuklu tarihinden başlayıp kendi yaşadığı güne kadar Türk tarihini sanat tarihi açısından ele alıp tartıştıktan sonra; Bursa şehrimizin nasıl bu tarihle, bu sanatla dopdolu olduğunu, Bursa’da ataların nasıl bir manevi ortam yarattıklarını ve bu yönüyle manevi bir merkez oluşunu gözler önüne seriyor.
Bir sonraki yazısı olan “Bursa Yangını” da Bursa’da Ağustos 1958’de Ulucami ve Kapalıçarşı civarında çıkmış ve büyük maddi zarara ve tarihi eserlerde ziyana yol açan yangınla ilgili düşünceler, tarihe saygı ve muhafaza, şehirleşme konularındaki fikirlerle birlikte aktarılıyor.
Maraş’ın (şimdiki Kahramanmaraş) kurtuluşunun 26’ncı yıldönümündeki izlenimlerini anlattığı 1 Mart 1946 tarihli yazısında ise, bu kahraman şehrin destanlaşan mücadelesine yaraşır şekilde, o zamanki şehitlerin çocukları ve gaziler tarafından tertiplenen kutlamaların ihtişamı, bu “bayramı” nasıl coşkuyla kutladıkları, nasıl yeniden o kurtuluş günlerindeki gibi yek vücut oldukları, onlardan biri gibi yaşanan bir heyecanla naklediliyor.
ç. Paris Tesadüfleri: Yazar değişik zamanlarda çok kereler Paris’e gidip gelmiştir. Fransız kültür ve edebiyatını çok iyi şekilde tetkik etmiştir ve birçok Fransız dostları vardır. Kitabın bu bölümünde Paris anıları ve Fransız dostlarıyla ilgili yazıları vardır. Bu bölümün ilk yazısı olan “Bir Uçak Yolculuğundan Notlar” başlıklı yazıda, 1958’de ömründe ilk kez uçakla Paris’e giderken yaşadığı duyguları, insanlığın medeniyet tarihinden esintilerle birlikte aktarıyor.
Sonraki yazıları “Paris’te İlk Günler” ve “Dolu Bir Gün” 1954 seyahatindeki ilk günlerini ve Paris’te bulunan birçok dostuyla paylaşımlarını anlatıyor. Paris’te hemen her milletten insanların olması yazarın dikkatini çekmiş. Bu kültür ve sanat şehrinde bulunmaktan tatlı bir sevinç duyduğu da yazdıkları arasında.
“Bir Dostu Uğurlarken” başlıklı yazısında 2’nci Dünya Savaşı sırasında Paris’ten Türkiye’ye sığınmış, 1955’e kadar İstanbul’da çeşitli kültürel faaliyetler ve Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yapmış bir Fransız dostunu Paris’e uğurlarken hissettiklerini, kendisiyle dostluğunun temellerini ve anılarını da anlatarak aktarıyor.
d. Türk Dili ve Edebiyatı (Mülakatlar): Tanzimat Edebiyatı konusunda akademik kariyer yapmış (Tanzimat Edebiyatı profesörü), batı edebiyatını çok iyi tetkik etmiş ve anlamış, her türlü sanatla ilgili bilgi sahibi, edebiyatımızda ölmez eserlere imza atmış olan yazarımızın Türk Dili ve Edebiyatıyla ilgili çeşitli yayın organlarında yer almış röportajları, konuşmaları bu bölümde yer alıyor:
İlk röportaj Şahap Sıtkı tarafından yapılmış ve “Varlık” dergisinin 1 Şubat 1947 tarihli sayısında “Ahmet Hamdi Tanpınar’la Konuştum” başlığıyla yayınlanmış. Şiire dair bu röportajda yazar o günkü şairlerin sanatsal özelliklerini, batı ile Türk şiirinin münasebetlerini, edebiyatımızın Tanzimat, Fecriati, Servetifünun devrelerindeki gelişimini kısaca özetledikten sonra, Türk şiirinin geleceğine dair tahminlerde bulunuyor ve ümitsiz bir tablo çiziyor.
“Ahmet Hamdi Tanpınar Diyor ki…” başlığıyla “Yücel” dergisinin Ağustos 1950 sayısında yayınlanan röportajında daha çok sosyal içerikli olarak, köyün kültürümüz, ekonomimiz bakımından önemi, köylerin kalkınması, köy enstitüleri, aydınlar ve üniversitelerin köye olabilecek katkılarına dair sorulara cevaplar veriyor. Köyün kültürümüz, ekonomimiz bakımından önemi konusunda köye çok önem verilmesi gerektiği ve bunun milli bir görev olduğunu anlatıyor. Köylerin kalkınmasıyla ilgili olarak, iyi bir eğitimin bu konuda yeterli olmadığını, aydınların bu konuda bir şeyler yapması gerektiğini, devletin de köylünün hayatını kolaylaştırma yolunda çalışması gereğini vurguluyor. Köy enstitüleri için, memleket realiteleriyle yoğrulmamış olduklarını söylüyor. Her yöreye göre ayrı ayrı düzenlenmesi gerektiğini vurguluyor. Aydınlar ve üniversitelerin köye olabilecek katkıları ile ilgili olarak, aydın ve üniversitelinin ancak milli davanın hastası olmak şartıyla köye faydalı olabileceğini düşünüyor.
“Ahmet Hamdi Tanpınar’la Bir Konuşma” başlığıyla “Varlık” dergisinin 1 Aralık 1950 tarihli sayısında yayınlanan yazı tamamıyla Türk edebiyatına dairdir. Edebiyatımızın gelişimi için milletini ve dünyayı çok iyi anlamış, milli ve geniş bir ufka sahip edipler gerektiğini anlatıyor. Edebiyatımızın dünya edebiyatında bir yeri olabilmesi ve dünyaya açılabilmesi için de, kendi köklerine daha fazla bağlı kalması, daha fazla milli olması, mukallitlikten sıyrılması ve kendini yeniden bulması gerektiğini vurguluyor.
“Ahmet Hamdi Tanpınar Anlatıyor” başlıklı müteakip yazı yine “Varlık” dergisinde, 1 Aralık 1951 tarihli sayısında yayınlanmıştır ve o devrin bir başka yazarı olan Yaşar Nabi’nin edebiyatımızdaki kısırlığı giderebilmek için yapılabileceklere dair anketine cevap olarak yazılmış bir mektuptur. Yazarın buradaki ana fikri şu satırlarıyla özetlenebilir: “O (halk) tutarsa her şey vardır. Devlet ancak bazı şeyleri o isterse ve karar verirse kolaylaştırır. Şunu da söyleyeyim ki, devletin bir edebiyatı tam benimsemesi hiçbir yerde görülmemiştir ve fayda da vermemiştir. Münevverlerimiz edebiyatımıza hiç olmazsa Abdülaziz ve Abdülhamit devirlerindeki bakışla, o sevgiyle dönerlerse edebiyatımız değişir. Fakat bunun için kendimizi bugünkünden daha başka türlü sevmeliyiz.”
“Ahmet Hamdi Tanpınar Diyor ki” başlıklı yazı “Hisar” dergisinin 1 Mayıs 1953 tarihli sayısında çıkmış. Bu yazıda da edebiyatımızın sorunları tartışılıyor. O günkü şiirimizin en büyük meselesinin gençlerin vezni büsbütün bırakmış görünmeleri olduğunu değerlendiriyor. Şiirin bir milletin öz malı olduğunu, hangi şekilde olursa olsun dilin çiçeği olduğunu ve herkesin malı olan bir ölçü istediğini ifade ediyor.
Kitabın 315’inci sayfasından 353’üncü sayfasına kadar yazarın yukarıdakilere benzer düşüncelerine dair muhtelif dergilerde muhtelif zamanlarda yayınlanmış mülakatlar mevcuttur. Birbirine benzer düşünceler olduğundan burada yer verilmeyip “Musiki” bölümüne geçilmiştir.
f. Musiki: Yazarın bu konuda da geniş bir dağarcığı olduğunu, edebiyatta olduğu gibi batı müziğini de tanıdığını, ancak Türk musikisinin gerçek bir hayranı olduğunu ve bu konuda da milliliği savunduğunu görüyoruz. Aşağıdaki paragraflarda onun bu husustaki yazılarında yer alan genel düşünce tarzı anlatılacaktır:
Bu bölümdeki ilk yazının başlığı “Musiki Hülyaları”. Yazar burada müziğin çeşidini belirtmeden o viyolonsellerin, o flütlerin, o davulların, o piyanonun vs. dinlerken verdiği hazzı her biri için ayrı bir paragraf açarak dile getiriyor. O çalgıların ahenkle anlattıkları her ritmin, her melodinin ruhunda yarattığı dalgalanmayı, her birinin neler çağrıştırdığını tasvir ediyor.
Bir sonraki yazısı “İstanbul Konservatuarı ve Musikimiz”. Yazar bu yazısında, 1941 yılında İstanbul Konservatuarının tarihi musikimizi unutulmuşluktan kurtarmak maksadıyla uzman sanatçılardan bir heyet teşkil etmesini ve hazırlıklar bitince halk için yerli konserler düzenleyecek olmasını takdirle karşılıyor; tarihte kalan o muazzam hazinenin gün yüzüne çıkarılacak ve halka mal edilecek olmasını mutlulukla karşılıyor.
Klasik Türk musikisinin son üstadı İsmail Itri Dede Efendi’nin hayatını, sanatını, Osmanlı’daki sanat anlayışını ve sanatkara verilen önemi “İsmail Dede” başlıklı yazısında dile getiriyor. Itri’nin en önemli özelliklerinden birinin halk ağzına, halk hayatına daima açık olması olduğunu, Mesnevi kadar Yunus Divanına da bağlı olduğunu ve ikisinden de beslendiğini, aynı zamanda Tuna boyu ve şehir türkülerini de bildiğini anlatıyor.
“Yahya Kemal ve Türk Musikisi” başlığıyla kitapta yer alan yazı, birçok şiiri bestelenmiş ve ölümsüzleşmiş olan Yahya Kemal’in ölümünden sonra eserlerinden oluşan bir konser nedeniyle yaptığı bir radyo konuşmasının tam metni. Yahya Kemal‘in bir talebesi olarak, Türk edebiyat tarihinden başlıyor ve Yahya Kemal’in sanatını ve edebiyatımıza katkılarını anlatıyor.
g. Plastik Sanatlar: Bu bölümde yazarın resim ve heykel sanatıyla ilgili görüşleri ve çeşitli sanatçılara dair düşünceleri yer alıyor:
“Anavatan Topraklarındaki Türk Eserlerinin Ortaya Konması” başlıklı yazıda Anavatan topraklarındaki Türk eserlerinin ortaya konması şerefinin Türk sanatkarına bırakılması gerektiğini, bu yapılmadığı takdirde Türk heykeltıraşlığının gelişmeyeceğini, cılız ve çelimsiz kalacağını vurguluyor.
Bu bölümdeki bir diğer yazı olan “Kendi Kendimize Doğru”; milli tarihimizin hemen hemen hiç uğraşılmamış bir konusu olan Türk tezyinî sanatları hakkında çalışmalar yapmaya başlayan bir şahsa duyulan minnetten bahisle İstanbul’un Fethinden önceki dönemde ve Selçuklu döneminde Türk sanatının ne kadar muazzam olduğunu, o zamanki Türklerin bunlarla ne kadar iç içe olduğunu ve hayatlarının ne kadar normal bir parçası olduğunu dile getiriyor.
“Resim ve Heykel Müzesi” başlıklı yazı 1938’de kurulan resim ve heykel müzesinin kurulmasının Cumhuriyet tarihimiz açısından önemini vurguluyor. Bu müzenin Türk resim ve heykel sanatına yapacağı olumlu etkileri anlatıyor.
“Sanatkarı da Hatırlayalım” başlığıyla yayınlanan yazısında ise, sanatı takdir eder izlerken sanatçıyı da hatırlamanın, sanatçıya sevgi ve alaka göstermenin öneminden bahsediyor. Başka ülkelerde böyle yetenekler için neler yapılabildiğini bizdeki gibi alakasız kalınmadığını belirterek bu sevgi ve alakanın sanatımızı geliştireceği vurgulanıyor.
“Güzel Sanatlar Akademisi Sergisi” başlıklı yazısında yazar, Güzel Sanatlar Akademisi sergisinin Türk güzel sanatlarının gelişimi için ümit verici eserlerle dopdolu olduğunu anlattıktan sonra sanatçının mesajını topluma nasıl ileteceği, nasıl tüm topluma mal olabileceği konusunda bilgiler veriyor. Bir sonraki “Gençlerin Sergisi ve Sanat Meselemiz” başlıklı yazıda ise, bir başka sergi ile ilgili benzer görüşlere yer veriliyor. Yazının sonunda, sergide yer alan eserleri yaratan sanatçılara takdir olarak “bu memleketin ne parlak, ne doğurgan ne yaratıcı istidatlara gebe olduğunu, bu sergi yarım saatte insana öğretebilir” ifadesi yer alıyor.
Kitapta sayfa 412’den 449’a kadar yazarın gezdiği çeşitli ressamların sergilerine dair izlenimleri yer alıyor. Sayfa 450’de ise, “Çocuk ve Resim” başlığı altında bir köy enstitüsünde çocukların yaptığı resim sergisiyle ilgili izlenimler yer alıyor. Bu köy çocuklarının tamamına yakınının ressam gibi resim yaptığı ve yazarın bu sergiden çok etkilendiği anlatılıyor.
“Çocuk Dünyası” başlığı altında ise, yazarın bir yılbaşı etkinliği olarak “Doğan Kardeş” dergisinin tertiplediği resim ve yazı yarışmasının yazı jürisinde yer alması, bu yarışmada görülen güzellikler anlatılıyor. Yazar bu etkinliği çok eğlenceli ve düşündürücü bulmuş. Bu yarışmada gördüklerinden sonra geleceğe dair daha bir ümitlendiğini belirtiyor.
“Fotoğraf ve Resme Dair” yazısında, fotoğraf sanatının hayatımıza katkıları anlatıldıktan sonra fotoğraf ve resim sanatları arasında bir karşılaştırma yapılıyor. Fotoğraf ve resim arasındaki farklar, fotoğrafın imkan – kabiliyetleri ve zayıf yanları, resim sanatının imkan – kabiliyetleri ve zayıf tarafları mukayeseli olarak ortaya konuyor.
Kitaptaki son yazı “Füreya’nın Seramik Sergisi” başlığını taşıyor. Yazar bu yazısında Türk sanatının bütün bir köşesini (seramik sanatı) dolduran dostunun sergisine dair izlenimlerini aktarıyor.
18 Kasım 2012 Pazar
Kitap Tanıtma Yazıları
Selim İLER- Edebiyatçı Yazar
Memet Fuat kitap tanıtma yazılarına özel bir önem verirdi. Bu söylediğim, 1960 sonları.
Vilâyet’in karşısındaki Vilâyet Han’ın en üst katındayız, Ahmet Kaptan’la ikimiz. Yaşar İlksavaş da var mıydı, hatırlamıyorum. Memet Fuat’a Aylaklar’a ilişkin bir yazı götürmüşüm…
Aylaklar 1965’in verimi. Ya o yılmış, ya da 1966. Benim çok sevdiğim bir romandır Aylaklar, Melih Cevdet’in en güzel romanı. Yazdıklarım da herhalde ilk cümleden son cümleye övgüydü.
Memet Ağbi gençlere, genç yazar adaylarına Yeni Dergi’yi kapalı tutmazdı ama, inceden inceye eleştirirdi yazıları çizileri. Öyküler, şiirler için de geçerliydi bu. Tek bir öykünüzle yetinmez, “öteki”leri ille okumak isterdi. Rahmetli arkadaşım Ahmet Kaptan öyküler yazıyordu. Üç öyküsünü bir arada götürmüştü Memet Fuat’a. “Ötekiler?” sorusuyla karşılaşmış; “Yalnızca üç öykü” deyince, Memet Ağbi “Yazmaya devam edin. Beş altı tane olsun hele; hepsini bir arada getirirsiniz” yanıtını vermişti.
Çok gençtik, hayaller içindeydik. Aylaklar yazımın ertesi ay Yeni Dergi’de yayımlanacağını umuyordum.
Ertesi hafta gittiğimde Memet Fuat yazıyı geri verdi. “Kitap tanıtma yazısı değil bu” dedi.
Bol keseden övgülere ve yergilere zaten karşıydı. Ne eleştiride, ne kitap tanıtma yazısında. Eleştiri öznel olabilir ama, duygusallıktan kaçınmak şart. Övgü de, yergi de duygusallığın bir göstergesi. İyi bir eleştirmen serinkanlılığı elden bırakmayacak. Eleştirel saptamalar olmaksızın övmek, yermek, bir bakıma edebiyat dışı. Bir eseri neden beğendiğiniz ya da beğenmediğiniz handiyse elle tutulur bilgilendirmelerle gözler önüne serilecek…
Kitap tanıtma yazısına gelince, dediğim gibi, onu eleştiriden büsbütün ayırmak gerekiyor. Dahası, Memet Ağbi, kitap tanıtma yazısının öykü gibi, şiir, deneme gibi apayrı bir dal olduğuna inanırdı.
Kitap tanıtma yazısı fazla uzun olmayacaktı, ama, uzun mu uzun bir eleştiri yazısının çabası kadar özlü, özümsenmiş olacaktı.
Paldır küldür okumalardan sonra kaleme getirilmiş, ilk izlenimlerden ibaret kitap tanıtma yazıları en tehlikeli olanlardı. İlk izlenimler Memet Ağbi için, çoğu kez, yanlış izlenimlerdi. Yeniden düşünmek, duyumsamak gerekiyordu okunmuş kitabı. Bu da zamanı gereksiniyordu elbette.
Yeni Dergi’deki kitap tanıtma yazılarını pek beğenmiyor, zorunluluk sonucu yayımladığını söylüyordu. Hem, birkaç ay üstünden geçmeden bir kitap nasıl tanıtılabilirdi?..
Şimdinin ‘hız’ına bakıyorum da, Memet Fuat’ın beklentisi imkânsız bir ütopya gibi geliyor. Kitapların ömrü, raflarda, tezgâhlarda, birkaç haftayı geçmiyor. O arada tanıtıldıysa tanıtıldı, sonrası geçmiş ola.
Memet Fuat’ın uyarılarına ne ölçüde sadık kaldım diye düşünüyorum. Kimileyin, daha yarısına varmamışken, bir eser için ille yazmak ihtiyacı duyuyorum. Çünkü ‘gündem’i geçip gider endişesindeyim. Tek ölçütüm, o yarısına kadar okuduklarımdan izlenimler. Hoşuma gitmişse, apar topar paylaşmaya çalışıyorum.
1960’larda, 1970’lerde, hatta ‘80’lerde bunca kitap yayımlanmıyordu. Ayrıca, kitaplar, yayıma hazırlanırken, ince elenip sık dokunurdu. Bir şiir kitabının, sözgelimi Divançe gibi bir ince şiir kitabının düzeltisi için aylarca çalışıldığını bilirim. Noktası, virgülü, yan yana iki kısa çizgisi… O titizlik çoktan sona erdi.
Kitap dünyasındaki hareketlilik, canlılık muhakkak ki gönül okşayıcı. Bununla birlikte dünün titizliğinin kayıplara karışması bence düşündürücü.
Sonra öyle ‘kitap’lar var ki, onlar için tanıtma yazısı yazsanız da, yazmasanız da pek bir şey değişmeyecek. ‘Piyasa’nın işleyişinde bu kitapların tanıtımı zaten bambaşka yöntemlerle gerçekleştiriliyor. Alan memnun, satan memnun…
Aylaklar 1965’in verimi. Ya o yılmış, ya da 1966. Benim çok sevdiğim bir romandır Aylaklar, Melih Cevdet’in en güzel romanı. Yazdıklarım da herhalde ilk cümleden son cümleye övgüydü.
Memet Ağbi gençlere, genç yazar adaylarına Yeni Dergi’yi kapalı tutmazdı ama, inceden inceye eleştirirdi yazıları çizileri. Öyküler, şiirler için de geçerliydi bu. Tek bir öykünüzle yetinmez, “öteki”leri ille okumak isterdi. Rahmetli arkadaşım Ahmet Kaptan öyküler yazıyordu. Üç öyküsünü bir arada götürmüştü Memet Fuat’a. “Ötekiler?” sorusuyla karşılaşmış; “Yalnızca üç öykü” deyince, Memet Ağbi “Yazmaya devam edin. Beş altı tane olsun hele; hepsini bir arada getirirsiniz” yanıtını vermişti.
Çok gençtik, hayaller içindeydik. Aylaklar yazımın ertesi ay Yeni Dergi’de yayımlanacağını umuyordum.
Ertesi hafta gittiğimde Memet Fuat yazıyı geri verdi. “Kitap tanıtma yazısı değil bu” dedi.
Bol keseden övgülere ve yergilere zaten karşıydı. Ne eleştiride, ne kitap tanıtma yazısında. Eleştiri öznel olabilir ama, duygusallıktan kaçınmak şart. Övgü de, yergi de duygusallığın bir göstergesi. İyi bir eleştirmen serinkanlılığı elden bırakmayacak. Eleştirel saptamalar olmaksızın övmek, yermek, bir bakıma edebiyat dışı. Bir eseri neden beğendiğiniz ya da beğenmediğiniz handiyse elle tutulur bilgilendirmelerle gözler önüne serilecek…
Kitap tanıtma yazısına gelince, dediğim gibi, onu eleştiriden büsbütün ayırmak gerekiyor. Dahası, Memet Ağbi, kitap tanıtma yazısının öykü gibi, şiir, deneme gibi apayrı bir dal olduğuna inanırdı.
Kitap tanıtma yazısı fazla uzun olmayacaktı, ama, uzun mu uzun bir eleştiri yazısının çabası kadar özlü, özümsenmiş olacaktı.
Paldır küldür okumalardan sonra kaleme getirilmiş, ilk izlenimlerden ibaret kitap tanıtma yazıları en tehlikeli olanlardı. İlk izlenimler Memet Ağbi için, çoğu kez, yanlış izlenimlerdi. Yeniden düşünmek, duyumsamak gerekiyordu okunmuş kitabı. Bu da zamanı gereksiniyordu elbette.
Yeni Dergi’deki kitap tanıtma yazılarını pek beğenmiyor, zorunluluk sonucu yayımladığını söylüyordu. Hem, birkaç ay üstünden geçmeden bir kitap nasıl tanıtılabilirdi?..
Şimdinin ‘hız’ına bakıyorum da, Memet Fuat’ın beklentisi imkânsız bir ütopya gibi geliyor. Kitapların ömrü, raflarda, tezgâhlarda, birkaç haftayı geçmiyor. O arada tanıtıldıysa tanıtıldı, sonrası geçmiş ola.
Memet Fuat’ın uyarılarına ne ölçüde sadık kaldım diye düşünüyorum. Kimileyin, daha yarısına varmamışken, bir eser için ille yazmak ihtiyacı duyuyorum. Çünkü ‘gündem’i geçip gider endişesindeyim. Tek ölçütüm, o yarısına kadar okuduklarımdan izlenimler. Hoşuma gitmişse, apar topar paylaşmaya çalışıyorum.
1960’larda, 1970’lerde, hatta ‘80’lerde bunca kitap yayımlanmıyordu. Ayrıca, kitaplar, yayıma hazırlanırken, ince elenip sık dokunurdu. Bir şiir kitabının, sözgelimi Divançe gibi bir ince şiir kitabının düzeltisi için aylarca çalışıldığını bilirim. Noktası, virgülü, yan yana iki kısa çizgisi… O titizlik çoktan sona erdi.
Kitap dünyasındaki hareketlilik, canlılık muhakkak ki gönül okşayıcı. Bununla birlikte dünün titizliğinin kayıplara karışması bence düşündürücü.
Sonra öyle ‘kitap’lar var ki, onlar için tanıtma yazısı yazsanız da, yazmasanız da pek bir şey değişmeyecek. ‘Piyasa’nın işleyişinde bu kitapların tanıtımı zaten bambaşka yöntemlerle gerçekleştiriliyor. Alan memnun, satan memnun…
5 Mart 2012 Pazartesi
Ahmet Rasim'in Eserlerinde İstanbul, Prof. Dr. Şerif Aktaş
Ahmet Rasim'in Eserlerinde İstanbul, Prof. Dr. Şerif Aktaş, Kültür Bakanlığı,1988, İstanbul
Tetkik edilen yazılarda, meydanları, cadde ve sokakları dolduran kalabalık; -çeşitli vesilelerle- kıyafet, tuvalet tarzı, fiziki görünüş bakımlarından tasvir edildiği gibi ses manzarası bakımından da sahip olduğu hususilikler dikkatlere sunulur. Bu yazılarda; mahalli dolduran kalabalık imajı okuyucu zihninde yaratıldıktan sonra; yukarıda sözünü ettiğimiz halk yaşayışından ve şifahi kültürden gelen insan çeşitliliği üzerinde durulur. Bunlar arasından tip hususiyeti arz edenler; ya seçilir veya okuyucu da gerçeklik duygusu uyandıracak tarzda yaratılır. Yazar, tip olarak mütalaa edilebilecek bu insanları görünüşleri giydikleri veya büründükleri elbiseler, yanlarında, ellerinde bulundurdukları konuşma şekilleri takındıkları tavır ve yaptıkları hareketleri ile tanımaktadır. Piyasa mahallerinde, alış veriş yerlerinde, köprü civarında ve bazı mesirelerde görülen bu insan kitlesi ile kahvehane ve tiyatro salonlarında da karşılaşmak mümkündür.
Ahmet Rasim, bir çok tecrübesinde alış veriş mahallerinin, meydanların, cadde ve sokakların ses manzarası üzerinde durur; hususiyetle seyyar satıcılar ile alakalı dikkatlerini, daha ziyade bu unsurdan hareketle kaleme alır. Şehrin zamanla değişen ses manzarasını, sürdürülen hayat tarzındaki değişikliğin neticesi olarak mütalaa eden Ahmet Rasim; eğlence yerleri ile alakalı kalem faaliyetlerinde de, mahallin ve barındırdığı insan kitlesinin bazı hususiyetlerini, bir seslenmeyi bir haykırışı ifade eden cümleler ve karşılıklı konuşmalar vasıtasıyla dikkatlere sunar. Bu konuşmalar ve seslenişler; okuyucunun, anlatılmak istenen hadiseyi, tasviri arzu edilen mahalli gözleri önünde rahatlıkla canlanmasına imkan hazırlar. Böylece yazıdaki gerçeklik duygusunu kuvvetlendirirler.
Eğlence yerleri ile alakalı yazılar arasında, zamanın bazı sosyal problemlerini dikkatlere sunma endişesi ile kaleme alınmış olanlar vardır. Malzemenin sürdürülen hayattan seçilmiş olması; yazıların, devrin İstanbul’unu çeşitli yönleriyle aksettirmesine imkan verir. Çünkü nakledilen olaylar, fuhuş ile alakalı karakteristik hayat tezahürlerini dikkatlere sunduğu gibi, tanıtılan ve tasvir edilen kişiler de fertten ziyade bu sosyal hadise çevresinde tesadüf edilebilecek tipleri düşündürmektedir. Böylece Ahmet Rasim, hayat tecrübesinin hazırladığı imkan ve şahsi eğilimlerine göre, bu tarz kalem tecrübelerinin çevresinde geliştiği hadiselere, onlarda rol alan şahıs kadrosu ile birlikte vücut verir. Burada birbirini tamamlayan iki vakadan söz etmek mümkündür: sürdürülen hayatta fuhuş ile alakalı olayları seçme işi ve onları okuyucuda gerçeklik duygusu uyandıracak tarzda, bir yazı bünyesinde, birleştirme faaliyetidir. Bahis konusu seçimin Ahmet Rasim’in çocukluk ve gençlik yıllarında payitahtta sürdürülen hayattan yapılmış olması; o devrin İstanbul’unda bulunan her nevi fuhuş mahallini, barındırdığı insan çeşitliliği ve bir çok hususiyeti ile birlikte tanımamıza imkan sağlar. Böylece bu yazılarda, okuyucuya yaşanmış intibaını veren fuhuşla alakalı bazı hadiselere sahne olması dolayısıyla Aksaray civarındaki fuhuşhanelerden, Galata çevresindeki bazı sokaklardan ve bütün İstanbul’a yayılmış olan gizli evlerden ve benzer mahallerden söz edilir; bu yerlerin sermayesi durumundaki kadınlar fiziki görünüşlerine, kıyafetlerine, tavır ve hareketlerine ait özellikleriyle tanıtılır. Bahis konusu kadınların sebep oldukları bazı hadiselerin nakli de belirtilen yazılarda, İstanbul ahalisinin fuhuş karşısındaki tavrı da sezdirilir. Ayrıca böyle kadınlara alaka duyan erkeklerin de bazı hususiyetleri belirtilir.
Yazara göre Ahmet Rasim, İstanbul’daki meyhanelerin sahne oldukları hayat tezahürlerini ve barındırdıkları insanları; yine ferdi hayat tecrübesinin hazırladığı insan ve şahsi eğilimleri çevresinde tanıtmakta ve tasvir etmektedir. Eski İstanbul’da meyhaneler, ya kadınlı erkekli eğlence yerlerine gitmeye hazırlanan insanların uğradıkları yer veya şair ve ediplerin buluşma mahallidir. İki tarz meyhane; müşterileri, barındırdıkları insanlar ve sahne oldukları hayat tezahürleri bakımından birbirinden ayrılır. Ahmet Rasim, bu farklılığı; meyhanelerin müdavimleri arasından tip hususiyeti arzeden kişilerin görünüşlerini tasvir, konuşmalarını nakil, tavır ve hareketlerini anlatma yoluyla dikkatlere sunar. Yazar, Ahmet Rasim’in incelediği eserlerinden, Galata ve Beyoğlu civarında meyhanelerin hizmet tarzı, döşenme şekli ve içme adabı bakımlarından Avrupa’dakilere benzetilmek istendiğinin hissedildiğini belirtmektedir.
Aslında Ahmet Rasim’in yazıları, her çeşit hayat tezahürü ile Direklerarası, Aksaray ve civarının Galata ve Beyoğlu çevresinden farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Direklerarası’ndaki çayhaneler, kahvehaneler ve Eski İstanbul’daki meyhaneler Beyoğlu civarında bulunanlardan farklı olduğu gibi dükkanlar da farklıdır. Bu iki ayrı yaşayış tarzına mensup insanların birbirine en çok yaklaştıkları yerlerden biri köprü ise, ikincisi de mesirelerdir. İlkbaharda Kağıthane ve civarına iltifat edilir; yaz aylarında Boğaz çevresine, sonbaharda ise Fener-Kalamış’a gidilir. Güzellik bakımından Göksu’nun Kağıthane’den üstün olduğu belirtilen yazılarda, bu mahallerin sahne oldukları bazı hayat tezahürleri nakledilir, kalabalığın görünüşü tasvir edilir. Mekanın tabi halini konu alan satırlarda, yazı diline yerleşmiş ifade kalıplarından geniş ölçüde yararlanıldığı dikkati çekmektedir. Mesirelerin sahne olduğu hayat tezahürleri ve barındırdığı insan kitlesinin anlatılmasında ise cadde ve sokakları dolduran eğlence yerlerinde ve kahvehanelerde görülen kalabalığın tasvirinde tespit edilen hususların devam ettiği görülmektedir.
İncelenen yazılarda Ahmet Rasim ile alakası nispetinde sübyan mekteplerinden ve matbaalardan da bahsedilmektedir. Sübyan mekteplerindeki eğitim tarzı ve hoca otoritesi üzerinde duran yazılar, eğitimin “muhterem korku” çevresinde gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Darüşşafaka’da ise, anlayış bakımından mahalle mekteplerinden çok farklı bir eğitim tarzının sürdürüldüğü belirtilmektedir. Sübyan mekteplerinin, mimari herhangi bir hususiyete sahip bulunmadıkları, geniş bir odadan ibaret oldukları sezdirilmektedir.
O devirde matbuat hayatının bir komediyi düşündürdüğünü belirten Ahmet Rasim, bazı tanınmış simalar çevresinde, yine kendini alakadar ettiği ölçüde, bu sahneyi çeşitli görünüşleri ile tanıtmaktadır. Matbuat işine girmek isteyen bir gencin gazeteler çevresinde dolaşmasını anlatan bu yazılar; geçen asrın sonlarında gazete yönetim binalarının vaziyetini, şair, edip ve yazarların halini dikkatlere sunması bakımından da önemlidir. Söz konusu kalem tecrübeleri arasında Tercüman-ı Hakikat gazetesinin hizmetini ifade eden satırların ayrı bir önemi vardır.
Ahmet Rasim’in yazıları arasında, geçen asrın sonlarında bu büyük şehrin her tarafında olduğu gibi eski İstanbul’da da cadde ve sokaklarda yürümeyi güçleştiren hususlar üzerinde durulmaktadır. Eserde, cadde ve sokaklarda adaba uygun tarzda yürümeyen insanların sebep olduğu olaylar anlatılmaktadır. Ayrıca yazar cadde ve sokaklarda duyulan gürültülerden çeşitli vesilelerle bahsetmekte; buraların çamur deryası durumunda olduğunu, insanların değil, hayvanların dahi yürüyemediği yerlerin bulunduğunu, rahatlıkla yürümeye müsaade etmeyecek derecede bozuk olduğunu, yağmur sularının buradaki çukurlara dolarak gölcükler meydana getirdiğini belirtmektedir.
O devirde İstanbul’un başlıca mesire yerleri Kağıthane-Haliç ve civarı, Boğaziçi ve çevresi, Kalamış-Fener havalisidir. Kağıthane-Haliç ve civarı büründüğü tabi güzellikler ile ilkbaharda, Boğaziçi ve çevresindeki bitki örtüsünün güzelliği, serinliği ve Göksu deresinin görüntüsü ilkbahar sonu yaz başlarında, Kalamış-Fener ise sonbaharda İstanbul halkının iltifat ettiği mesire yerleridir.
Sahne olduğu olaylar bakımından; Galata Köprüsü’nün, İstanbul’da ayrı bir ehemmiyeti vardır. Köprü; o devirde, İstanbul’un bir nevi kalbi durumundadır, sanki bütün yolların merkezinde bulunmaktadır. Birbirini tanımayan yüzlerce, binlerce İstanbullu ve taşralı, sanki, İmparatorluğun insan manzarasının zenginliğini ve renkliliğini göstermek için davet edilmişçesine Köprü civarında bir araya gelirler. Köprü, İmparatorluğun merkezinde sürdürülen iki ayrı hayat tarzını, mekan planında birbirine bağlayan ve şehrin yaşayış bakımından bir bütün manzarası arz etmesine imkan veren bir yerdir.
Ahmet Rasim, eserlerinde çarşı ve pazar yerleri, bakkal dükkanları, balık satılan yerler, kitapçı dükkanları, elbise satıcıları, Beyoğlu ve Galata’daki bazı alış veriş yerleri, seyyar satıcılar ile alakalı gözlemlerini yazmaktadır. Eserlerinde; seyyar satıcılar, bütün İstanbul’da mahalle aralarının, sokakların eksilmeyen, mevsimden mevsime değişen sesi ve bu yerlerin dekorunu tamamlayan vazgeçilmez, hareketli unsurlarından biri olarak tanıtılmaktadır.
İncelenen yazılarda; kahvehaneler, çeşitli sosyal fonksiyonları yüklenmiş mahaller ve eğlence yerleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bazı kahvehaneler; ediplerin, alimlerin, aydınların toplantı yeri durumundadır; bazıları musikişinasların sanatlarını icraya imkan vermeleriyle benzerlerinden ayrılır. Semai kahvehanelerinin ise bunlar arasında ayrı bir yeri ve değeri vardır. Halk temaşasına sahne olmalarıyla ayrı bir hususiyet kazanan kahvelerin yanında; külhanbeylerin, kabadayıların, kopukların toplantı yeri durumunda olan kahvehaneler de bulunmaktadır. Kısacası kahvehaneler, umumun hayat tezahürlerine sahne olan yerlerin başında gelen mahallerindendir.
Ahmet Rasim’in incelenen yazılarında; içkili-içkisiz, kadınlı-erkekli eğlence yerlerinden, buralarda cereyan eden hadiselerden çeşitli vesilelerle çok sık söz edilmektedir. Söz konusu eğlence yerlerini “Karşı hovardalığına sahne olan yerler”, “İslam dininin esaslarına mugayir olmasına rağmen İslam zamparalığına sahne olan yerler”, “Koltuk evleri” ve “Gizli evler” olmak üzere kendi içinde gruplandırmak mümkündür. Ayrıca bu yazılarda fuhuş ile alakalı olayların neticelerinin İstanbul’da yaşayan ahali tarafından nasıl değerlendirildiği de ifade edilmektedir.
İncelenen yazılarda; Ahmet Rasim geleneksel Türk gösterilerine sahne olan yerlerden ve Avrupai tarz tiyatroların bulunduğu semtlerden bahsetmektedir. Temaşa yerleri ve tiyatroların bulundukları mahalleri, eserlerinde; Türk halk temaşasına sahne olan yerler, Tuluat ve Avrupai tarz tiyatroların bulundukları semtler olmak üzere üçe ayırmak mümkündür.
Ahmet Rasim’in mekan olarak İstanbul’dan bahseden yazılarını sistematik bir bütün olarak incelenmesi.Yazar, Ahmet Rasim’in inceleme konusunu teşkil eden yazılarından, onun XIX. asrın sonu XX.asrın başlarında İstanbul’u iki kısma ayırdığını belirtmektedir. Geleneğe bağlı hayat tarzının sürdürüldüğü Eski İstanbul ve Avrupai yaşama şekline iltifat eden insanların hayat hadiselerine sahne olan Beyoğlu ve Galata civarı…Kıyafetten sonra adabına, eğlence şekline ve her nevi sanat faaliyetlerine kadar hayatın her safhasında varlığını hissettiren bu ikiliğe eski yeni mücadelesi ve alaturka - alafranga karşılaşması adları verilebilir. İstanbul, bu içtimai hadisenin en bariz şekilde müşahede edilebildiği yer durumundadır. İmparatorluğun tarihi zaman içinde kazandığı, kelimenin en geniş manasıyla her nevi kültür bakiyesi ile yeni ve Avrupai olarak vasıflandırılan henüz mahiyeti anlaşılmamış bazı görünüşler; aynı meydanda, aynı sokakta yan yana, iç içe bulunmaktadır. Hatta bazen aynı insanın davranışlarında bu farklı iki kaynağın tesirini birlikte müşahede etmek bile mümkündür. Bütün bu görünüşü ile İstanbul, medeniyet vücuda getirmiş bir düşünce sisteminin kendi içinde çözülüşü neticesinde birbirinden kopan beşeri müesseselerin sergilendiği şehir durumundadır.
Tetkik edilen yazılarda, meydanları, cadde ve sokakları dolduran kalabalık; -çeşitli vesilelerle- kıyafet, tuvalet tarzı, fiziki görünüş bakımlarından tasvir edildiği gibi ses manzarası bakımından da sahip olduğu hususilikler dikkatlere sunulur. Bu yazılarda; mahalli dolduran kalabalık imajı okuyucu zihninde yaratıldıktan sonra; yukarıda sözünü ettiğimiz halk yaşayışından ve şifahi kültürden gelen insan çeşitliliği üzerinde durulur. Bunlar arasından tip hususiyeti arz edenler; ya seçilir veya okuyucu da gerçeklik duygusu uyandıracak tarzda yaratılır. Yazar, tip olarak mütalaa edilebilecek bu insanları görünüşleri giydikleri veya büründükleri elbiseler, yanlarında, ellerinde bulundurdukları konuşma şekilleri takındıkları tavır ve yaptıkları hareketleri ile tanımaktadır. Piyasa mahallerinde, alış veriş yerlerinde, köprü civarında ve bazı mesirelerde görülen bu insan kitlesi ile kahvehane ve tiyatro salonlarında da karşılaşmak mümkündür.
Ahmet Rasim, bir çok tecrübesinde alış veriş mahallerinin, meydanların, cadde ve sokakların ses manzarası üzerinde durur; hususiyetle seyyar satıcılar ile alakalı dikkatlerini, daha ziyade bu unsurdan hareketle kaleme alır. Şehrin zamanla değişen ses manzarasını, sürdürülen hayat tarzındaki değişikliğin neticesi olarak mütalaa eden Ahmet Rasim; eğlence yerleri ile alakalı kalem faaliyetlerinde de, mahallin ve barındırdığı insan kitlesinin bazı hususiyetlerini, bir seslenmeyi bir haykırışı ifade eden cümleler ve karşılıklı konuşmalar vasıtasıyla dikkatlere sunar. Bu konuşmalar ve seslenişler; okuyucunun, anlatılmak istenen hadiseyi, tasviri arzu edilen mahalli gözleri önünde rahatlıkla canlanmasına imkan hazırlar. Böylece yazıdaki gerçeklik duygusunu kuvvetlendirirler.
Eğlence yerleri ile alakalı yazılar arasında, zamanın bazı sosyal problemlerini dikkatlere sunma endişesi ile kaleme alınmış olanlar vardır. Malzemenin sürdürülen hayattan seçilmiş olması; yazıların, devrin İstanbul’unu çeşitli yönleriyle aksettirmesine imkan verir. Çünkü nakledilen olaylar, fuhuş ile alakalı karakteristik hayat tezahürlerini dikkatlere sunduğu gibi, tanıtılan ve tasvir edilen kişiler de fertten ziyade bu sosyal hadise çevresinde tesadüf edilebilecek tipleri düşündürmektedir. Böylece Ahmet Rasim, hayat tecrübesinin hazırladığı imkan ve şahsi eğilimlerine göre, bu tarz kalem tecrübelerinin çevresinde geliştiği hadiselere, onlarda rol alan şahıs kadrosu ile birlikte vücut verir. Burada birbirini tamamlayan iki vakadan söz etmek mümkündür: sürdürülen hayatta fuhuş ile alakalı olayları seçme işi ve onları okuyucuda gerçeklik duygusu uyandıracak tarzda, bir yazı bünyesinde, birleştirme faaliyetidir. Bahis konusu seçimin Ahmet Rasim’in çocukluk ve gençlik yıllarında payitahtta sürdürülen hayattan yapılmış olması; o devrin İstanbul’unda bulunan her nevi fuhuş mahallini, barındırdığı insan çeşitliliği ve bir çok hususiyeti ile birlikte tanımamıza imkan sağlar. Böylece bu yazılarda, okuyucuya yaşanmış intibaını veren fuhuşla alakalı bazı hadiselere sahne olması dolayısıyla Aksaray civarındaki fuhuşhanelerden, Galata çevresindeki bazı sokaklardan ve bütün İstanbul’a yayılmış olan gizli evlerden ve benzer mahallerden söz edilir; bu yerlerin sermayesi durumundaki kadınlar fiziki görünüşlerine, kıyafetlerine, tavır ve hareketlerine ait özellikleriyle tanıtılır. Bahis konusu kadınların sebep oldukları bazı hadiselerin nakli de belirtilen yazılarda, İstanbul ahalisinin fuhuş karşısındaki tavrı da sezdirilir. Ayrıca böyle kadınlara alaka duyan erkeklerin de bazı hususiyetleri belirtilir.
Yazara göre Ahmet Rasim, İstanbul’daki meyhanelerin sahne oldukları hayat tezahürlerini ve barındırdıkları insanları; yine ferdi hayat tecrübesinin hazırladığı insan ve şahsi eğilimleri çevresinde tanıtmakta ve tasvir etmektedir. Eski İstanbul’da meyhaneler, ya kadınlı erkekli eğlence yerlerine gitmeye hazırlanan insanların uğradıkları yer veya şair ve ediplerin buluşma mahallidir. İki tarz meyhane; müşterileri, barındırdıkları insanlar ve sahne oldukları hayat tezahürleri bakımından birbirinden ayrılır. Ahmet Rasim, bu farklılığı; meyhanelerin müdavimleri arasından tip hususiyeti arzeden kişilerin görünüşlerini tasvir, konuşmalarını nakil, tavır ve hareketlerini anlatma yoluyla dikkatlere sunar. Yazar, Ahmet Rasim’in incelediği eserlerinden, Galata ve Beyoğlu civarında meyhanelerin hizmet tarzı, döşenme şekli ve içme adabı bakımlarından Avrupa’dakilere benzetilmek istendiğinin hissedildiğini belirtmektedir.
Aslında Ahmet Rasim’in yazıları, her çeşit hayat tezahürü ile Direklerarası, Aksaray ve civarının Galata ve Beyoğlu çevresinden farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Direklerarası’ndaki çayhaneler, kahvehaneler ve Eski İstanbul’daki meyhaneler Beyoğlu civarında bulunanlardan farklı olduğu gibi dükkanlar da farklıdır. Bu iki ayrı yaşayış tarzına mensup insanların birbirine en çok yaklaştıkları yerlerden biri köprü ise, ikincisi de mesirelerdir. İlkbaharda Kağıthane ve civarına iltifat edilir; yaz aylarında Boğaz çevresine, sonbaharda ise Fener-Kalamış’a gidilir. Güzellik bakımından Göksu’nun Kağıthane’den üstün olduğu belirtilen yazılarda, bu mahallerin sahne oldukları bazı hayat tezahürleri nakledilir, kalabalığın görünüşü tasvir edilir. Mekanın tabi halini konu alan satırlarda, yazı diline yerleşmiş ifade kalıplarından geniş ölçüde yararlanıldığı dikkati çekmektedir. Mesirelerin sahne olduğu hayat tezahürleri ve barındırdığı insan kitlesinin anlatılmasında ise cadde ve sokakları dolduran eğlence yerlerinde ve kahvehanelerde görülen kalabalığın tasvirinde tespit edilen hususların devam ettiği görülmektedir.
İncelenen yazılarda Ahmet Rasim ile alakası nispetinde sübyan mekteplerinden ve matbaalardan da bahsedilmektedir. Sübyan mekteplerindeki eğitim tarzı ve hoca otoritesi üzerinde duran yazılar, eğitimin “muhterem korku” çevresinde gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Darüşşafaka’da ise, anlayış bakımından mahalle mekteplerinden çok farklı bir eğitim tarzının sürdürüldüğü belirtilmektedir. Sübyan mekteplerinin, mimari herhangi bir hususiyete sahip bulunmadıkları, geniş bir odadan ibaret oldukları sezdirilmektedir.
O devirde matbuat hayatının bir komediyi düşündürdüğünü belirten Ahmet Rasim, bazı tanınmış simalar çevresinde, yine kendini alakadar ettiği ölçüde, bu sahneyi çeşitli görünüşleri ile tanıtmaktadır. Matbuat işine girmek isteyen bir gencin gazeteler çevresinde dolaşmasını anlatan bu yazılar; geçen asrın sonlarında gazete yönetim binalarının vaziyetini, şair, edip ve yazarların halini dikkatlere sunması bakımından da önemlidir. Söz konusu kalem tecrübeleri arasında Tercüman-ı Hakikat gazetesinin hizmetini ifade eden satırların ayrı bir önemi vardır.
Ahmet Rasim’in yazıları arasında, geçen asrın sonlarında bu büyük şehrin her tarafında olduğu gibi eski İstanbul’da da cadde ve sokaklarda yürümeyi güçleştiren hususlar üzerinde durulmaktadır. Eserde, cadde ve sokaklarda adaba uygun tarzda yürümeyen insanların sebep olduğu olaylar anlatılmaktadır. Ayrıca yazar cadde ve sokaklarda duyulan gürültülerden çeşitli vesilelerle bahsetmekte; buraların çamur deryası durumunda olduğunu, insanların değil, hayvanların dahi yürüyemediği yerlerin bulunduğunu, rahatlıkla yürümeye müsaade etmeyecek derecede bozuk olduğunu, yağmur sularının buradaki çukurlara dolarak gölcükler meydana getirdiğini belirtmektedir.
O devirde İstanbul’un başlıca mesire yerleri Kağıthane-Haliç ve civarı, Boğaziçi ve çevresi, Kalamış-Fener havalisidir. Kağıthane-Haliç ve civarı büründüğü tabi güzellikler ile ilkbaharda, Boğaziçi ve çevresindeki bitki örtüsünün güzelliği, serinliği ve Göksu deresinin görüntüsü ilkbahar sonu yaz başlarında, Kalamış-Fener ise sonbaharda İstanbul halkının iltifat ettiği mesire yerleridir.
Sahne olduğu olaylar bakımından; Galata Köprüsü’nün, İstanbul’da ayrı bir ehemmiyeti vardır. Köprü; o devirde, İstanbul’un bir nevi kalbi durumundadır, sanki bütün yolların merkezinde bulunmaktadır. Birbirini tanımayan yüzlerce, binlerce İstanbullu ve taşralı, sanki, İmparatorluğun insan manzarasının zenginliğini ve renkliliğini göstermek için davet edilmişçesine Köprü civarında bir araya gelirler. Köprü, İmparatorluğun merkezinde sürdürülen iki ayrı hayat tarzını, mekan planında birbirine bağlayan ve şehrin yaşayış bakımından bir bütün manzarası arz etmesine imkan veren bir yerdir.
Ahmet Rasim, eserlerinde çarşı ve pazar yerleri, bakkal dükkanları, balık satılan yerler, kitapçı dükkanları, elbise satıcıları, Beyoğlu ve Galata’daki bazı alış veriş yerleri, seyyar satıcılar ile alakalı gözlemlerini yazmaktadır. Eserlerinde; seyyar satıcılar, bütün İstanbul’da mahalle aralarının, sokakların eksilmeyen, mevsimden mevsime değişen sesi ve bu yerlerin dekorunu tamamlayan vazgeçilmez, hareketli unsurlarından biri olarak tanıtılmaktadır.
İncelenen yazılarda; kahvehaneler, çeşitli sosyal fonksiyonları yüklenmiş mahaller ve eğlence yerleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bazı kahvehaneler; ediplerin, alimlerin, aydınların toplantı yeri durumundadır; bazıları musikişinasların sanatlarını icraya imkan vermeleriyle benzerlerinden ayrılır. Semai kahvehanelerinin ise bunlar arasında ayrı bir yeri ve değeri vardır. Halk temaşasına sahne olmalarıyla ayrı bir hususiyet kazanan kahvelerin yanında; külhanbeylerin, kabadayıların, kopukların toplantı yeri durumunda olan kahvehaneler de bulunmaktadır. Kısacası kahvehaneler, umumun hayat tezahürlerine sahne olan yerlerin başında gelen mahallerindendir.
Ahmet Rasim’in incelenen yazılarında; içkili-içkisiz, kadınlı-erkekli eğlence yerlerinden, buralarda cereyan eden hadiselerden çeşitli vesilelerle çok sık söz edilmektedir. Söz konusu eğlence yerlerini “Karşı hovardalığına sahne olan yerler”, “İslam dininin esaslarına mugayir olmasına rağmen İslam zamparalığına sahne olan yerler”, “Koltuk evleri” ve “Gizli evler” olmak üzere kendi içinde gruplandırmak mümkündür. Ayrıca bu yazılarda fuhuş ile alakalı olayların neticelerinin İstanbul’da yaşayan ahali tarafından nasıl değerlendirildiği de ifade edilmektedir.
İncelenen yazılarda; Ahmet Rasim geleneksel Türk gösterilerine sahne olan yerlerden ve Avrupai tarz tiyatroların bulunduğu semtlerden bahsetmektedir. Temaşa yerleri ve tiyatroların bulundukları mahalleri, eserlerinde; Türk halk temaşasına sahne olan yerler, Tuluat ve Avrupai tarz tiyatroların bulundukları semtler olmak üzere üçe ayırmak mümkündür.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

