roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2014 Perşembe

12 Aralık 2013 Perşembe

KHALED HOSSEINI - BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ

MERHABALAR, SEVGİLİ KİTAP DOSTLARI

Yoğun kar yağışına teslim olan Türkiye'nin kar yağışından nasibini almayan Trakya'dan sevgiler herkese... Evet kar bizi teğet geçti... Ama müthiş soğukla mücadele halindeyiz... Soğuk günler için BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ" iyi olur diye düşündüm... 

Daha önce yazarın UÇURTMA AVCISI adlı romanını okumuştum. Yine Kitap Okumak İster misin? adlı organizasyon aracılığı ile...Kitaplar elime ulaşalı 2 hafta kadar oluyor. 2. kitabı TANRININ UNUTULAN ÇOCUKLARINA da başladım... 

Gelelim Kitabımıza... 

“Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, her erkeğin suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir. Her zaman.” (s. 7)


Romanımız beş yaşındaki Meryem’in annesi Nana ile Herat’a yürüme mesafesindeki Gül Daman isimli bir köyün dışındaki küçücük bir kulübede yaşadığı günlerde başlamakta. Romanın başında yıl yaklaşık olarak 1964’tür.

Meryem, Celil ile Nana’nın gayr- ı meşru kızlarıdır. Yani Afganistan deyimiyle haramidir. Nana Celil’in evinde hizmetçi iken hamile kalmıştır. Diğer üç karısı Nana’yı istemediği için de Celil’in kocaman evinden yollanmıştır. Ardından Celil onlara bir kulübe yapmıştır. Her hafta Perşembe günü kızını görmeye gelir. Celil, Meryem’in dış dünya ile tek bağlantısıdır. Celil’in Meryem dışında on tane daha çocuğu vardır.

Aradan Meryem’in babasının yolunu beklediği yıllar geçer. Meryem on beş yaşına gelmiştir. Meryem babasından onu kendine ait sinemaya gelen bir çizgi filmi izlemeye götürmesini ister. ertesi gün Meryem babasının kendisini almaya gelmesini bekler, ancak Celil gelmez. Meryem yürüyerek Herat’a gider. Babasının evini bulur. Ancak geceyi de evin kapısında geçirmesine rağmen babasını göremez, ayrıca kimse de onu içeri almaz. Ertesi gün babasının şoförü Meryem’i biraz da zorla arabaya bindirip onu köye götürür. Kulübeye vardıklarında Nana kendini asarak intihar etmiştir. Nana’nın ölümünden sonra Celil, Meryem’i yanına kalır.



Çok geçmeden Celil Meryem’i Kabil’li bir ayakkabı ustası olan Raşit ile evlendirir. Raşit, Meryem’den oldukça büyüktür. Nikahın kıyıldığı gün Meryem kocasıyla Kabil’e gider. Kabil’e giderken Meryem babasına bir daha asla kendisini aramamasını söyler. Yıllarca annesine karşı babasını savunan Meryem, aslında kendisine babasını kötüleyen Nana’yı haklı görmektedir artık.

Başlangıçta evlilikleri sıradan bir şekilde gitse de, Meryem’in bebeğini düşürmesi, daha sonra hamile kalamaması, daha önce oğlunu bir kazada kaybetmiş olan Raşit’in Meryem’e eziyet etmesine sebep olur. Sudan sebeplerle, Meryem’ akıl almaz eziyetler eder. Meryem cehennem hayatı yaşar. 


 Yıl 1987 olduğunda Leyla 9 yaşındadır. 1978 Nisanında Devrim gecesi doğmuştur. Ailesinin tek kızıdır. İki ağabeyi Nur ve Ahmet Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a girmesinin ardından cihada katılmak için Ahmet Şah Mesut’un güçlerine katılmışlardır. Bu yüzden annesi çok mutsuzdur, çoğu zaman yataktan bile çıkmaz. Öğretmenlikten atılan babası evin geçimi için çok çalışmaktadır. Leyla’nın bu dönemdeki en yakın dostu sonradan aşkı olacak olan Tarık’tır.

Günler geçtikçe Kabil’de durum kötüye gitmektedir. Sovyetler Birliği’nin ardından Taliban yönetime el koymuştur. Kendi içinde pek çok grubun çatışması ülkedeki savaşı devam ettirmektedir.

Tarık ve ailesi Pakistan’a gitmeye karar verirler. Leyla ile Tarık vedalaştıkları sırada birlikte olurlar. Her ne kadar istese de ailesini bırakamayan Leyla, Tarık ile gidemez. Çok geçmeden ağabeylerinin şehit olmasından sonra Leyla’nın babası annesini Pakistan’a gitmeye ikna eder.  Eşyalarını topladıkları esnada evlerine isabet eden bir bomba Leyla’nın anne ve babasının ölümüne sebep olur. Leyla da ağır yaralanır.


Leyla’yı evin yıkıntıları arasından Meryem kurtarır ve O’na bakar. Çok geçmeden Leyla kendini toparlar. Raşit ve Meryem ile yaşadığı dönemde Raşit Leyla’ya göz koyar. Aynı günlerde Pakistan’a sürekli gelip gittiğini söyleyen bir adam Leyla’ya Tarık’ın ölüm haberini getirir. Leyla yıkılır. Bu yüzden Raşit’in evlenme teklifini kabul etmek zorunda kalır. Çünkü hamiledir.

Meryem, Leyla’nın Raşit’le evlenmesinin ardından Leyla’ya düşman olur. Leyla çok geçmeden hamile olduğunu söyler. Bir çocuğu olacağını düşünen Raşit Leyla’yı el üstünde tutar. Bu dönemde Meryem’in en büyük korkusu Raşit’in kendisini kapının önüne koymasıdır. Leyla’nın Azize adını verdiği kızının doğumundan sonra Raşit Leyla’ya da kötü davranmaya başlar. Ancak aynı ev içinde düşman olarak yaşayan Meryem ve Leyla bu günlerde dost olamaya başlarlar. Çok geçmeden kimsesiz bu iki kadın birbirlerinin her şeyi olurlar… Annesi, evladı, arkadaşı, kardeşi....

Dahası romanımızda..


KİTAPTAN NOTLAR;
Daha önce yazarın Uçurtma Avcısı’nı okumuştum. Yine Kitap Okumak İster misin? adlı organizasyon aracılığı ile… Bin Muhteşem Güneş de organizasyon aracılığı ile okuduğum kitaplardan.

Romanımız adını 17. yy’da yaşamış olan Saib-i Tebrizi adlı şairin şiirinden almakta.
“Bu kentin ne çatısını aydınlatan ayları sayabilirsin, 

Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi.” (S. 196)


Yakın zamanlarda okuduğum için iki kitap arasında sürekli kıyaslama yaptım elbette. Yorumlarımı da bu kıyaslamalar üzerinden yapacağım.

Roman başlangıçta Meryem’in hayatını anlatmakta, ardından Leyla’nın hayatına geçmekte. Son bölümde ise Meryem ile Leyla’nı kesişen yollarını anlatmakta.

Romanımıza Sovyet İşgali’nin ardından Taliban döneminden günümüze kadar olan sürec fon olarak yer almakta. Uçurtma Avcısı ile yaklaşık olarak aynı dönemleri anlatmakta yani. Özellikle Kabil’de yaşanan kısımlar da ağırlıkta olduğu için Uçurtma Avcısı’nın 2. cildini okuyormuşum gibi hissettim. Ama bu defa gidenlerin değil, kalanların, kalmak zorunda olup, hem savaşın dehşetini hem de koca eziyetini yaşamak zorunda kalan iki kimsesiz kadının hikâyesini anlatmakta kitabımız. 


Bir ara Hasan’ın bile sahneye girmesini beklemedim desem yalan olur. Ama onun yerine Yetimhane Müdürü Zaman girdi sahneye, çatlak gözlük camı ile… Bir ara Azize de elden gidecek diye düşünmedim değil.

Roman esasında sadece Afganistan da değil, pek çok coğrafyada yaşanan erkek egemen toplum ile çocuk doğuran hizmetçi olarak görülen kadının hikâyesi. Aslında konu çok da orijinal değil. Ancak yazarın anlatım tarzı, iki kadının başlangıçta mecburiyetten sonra da büyük bir sevgiden doğan bağlılıkları kitabı okunur kılmakta.

Elbette kitaptaki bazı sahneler okunurluğu daha da arttırmış. Keşke yazar daha ayrıntılı anlatsaydı diyeceğim Nana’nın İntiharı ve Meryem’in İnfazı, Tarık ile Leyla’nın yeniden karşılaşmaları…

Aslında roman boyunca iki kadının neden Raşit’i öldürmediklerini düşünüp durdum. Ama sırf Meryem’in ölümüne sebep olacağı için Raşit gibi bir pisliğin ölümüne sevinemedim. Adam iki kadını eziyetleri ile yaşlandırdı ama bir türlü eceliyle ölemedi…

Leyla ile Meryem’in Pakistan’a kaçmak için otobüs garına gittikleri sahne romanda beni en çok heyecanlandıran sahneydi. Yakalanıp eve döndüklerinde bir an Raşit Meryem ve Leyla’dan intikam almak için, Azize’yi öldürecek diye düşündüm.

Yine ilerleyen bölümlerde Azize’nin yetimhaneye verilişi romanın en dramatik sahnelerinden biriydi elbette. Kendi oğlu Zalmay’ a kıyamayan Raşit, içten içe kendi çocuğu olmadığını bildiği Azize’yi de Leyla’yı da bu şekilde cezalandırdı diye düşündüm.

Sonuç olarak bolca dramatik sahneye sahip olan Afgan devriminin fon olduğu güzel bir kitap olmuş. Uçurtma Avcısı kadar olmasa da beni çok etkileyen bir kitap oldu. Merak eden kitap dostlarına tavsiye ederim. Ancak Uçurtma Avcısı ile yakın zamanlarda okumamak koşulu ile..

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞEMEK DİLEĞİYLE…




25 Kasım 2013 Pazartesi

Şimşek, Peyami Safa

Yazar, başka romanlarında olduğu gibi, bu romanında da doğu – batı kültürleri arasındaki bariz farkları karakterlerde somutlaştırarak işlemiştir. Romanda; İstanbul’da yaşayan farklı yapıda bir ailenin başından geçen, değişik ve yasak ilişkiler yumağının bir sonucu olarak yaşanan, sonu felaketle biten bir olaylar zinciri, okuyucunun gözlerinin önüne başarılı bir şekilde resmedilmekte, yaşanan olaylar adeta okuyucuya da yaşatılmaktadır. Özelliklerini aşağıda arz edeceğimiz karakterlerden “Müfid” doğunun köhne, hayalci, duygusal, kaderci, hakkına razı ve o zamanki ahlak anlayışını saplantı haline getirmiş yönünü, “Sacid” ise batının en acımasız, gerçekçi, duygusuz, tuttuğunu koparan, hakkı ile yetinmeyen, hep daha fazlasını isteyen, o zamanki ahlak anlayışını benimsemediği gibi, hiçbir ahlaki kıstas tanımayan yönünü temsil etmektedir.

2.     ROMANINDA BAŞLICA KARAKTERLER:
        a.      Pervin: Romanın baş kahramanıdır. Alımlı, güzel bir kadındır. Erkek kahramanlardan Müfid ile evlidir. Eşini sevmektedir, ama eşinin dayısı olan Sacid ile ve başkalarıyla “istemeyerek” yasak aşklar yaşmaktadır. Annesi ve babası da benzer şekilde yaşadıkları için ayrıldıklarından, Pervin sağlıklı bir ortamda gelişimini tamamlayamamış, kişiliği bu şekilde şekillenmiştir. Bu nedenle, yaşanan bu dengesiz hayat kendisini rahatsız etmemektedir. Kendisini büyük bir aşkla seven o duygulu, o ince ruhlu kocası Müfid’e karşı içten şefkat ve vefa duygularıyla doludur, ama yaşam tarzlarının normal olduğunu zannetmektedir. İçinde yaşadığı arkadaş çevresinin çarpık ilişkiler yumağını tasvip etmemektedir, ancak kendisi istemeyerek de olsa bu zincirin halkalarından biridir. Yalnız, Pervin’in diğerlerinden bir farkı vardır ki, bu fark onu diğerlerine nazaran asil kılmaktadır: Diğerleri bu işleri sadece zevklerini tatmin için yaptıkları halde, Pervin ‘severek’ yapmaktadır. Yani bütün partnerlerini sevmektedir.
       b.      Müfid: Yazar, doğunun geri kalmasına neden olabilecek ne kadar köhne zihniyet ve özellik varsa Müfid’in kişiliğinde toplamıştır. Yazarın ifadesiyle “bu; kendisine hüzünden başka bir hissin tavrı yaraşmayan melül” bir adamdır. Bakımsız, hastalıklardan bir türlü başını kurtaramayan, Pervin’e körü körüne aşık, eşine aşırı güven nedeniyle uzunca süre aldatıldığının farkında bile olmayan, aldatılma emarelerini gördükten sonra olayı tam olarak aydınlatmak yerine hep şüphe içinde kalan; küçücük sözlerden, mimiklerden etkilenecek kadar hassas; kendinden çok başkalarını düşünen; dünyasının büyük kısmını kapsayacak, hatta vücuduna zarar verecek kadar iç derinliğine sahip ve duygulu; yazarın tabiriyle ve o zamanın anlayışıyla “mefkureci”, ancak mefkuresini gerçekleştirebilecek azmi, iradesi, gayreti ve enerjisi olmayan  bir delikanlıdır.
        c.      Sacid: Müfid’in tam tersi olarak, batının ne kadar kötü özelliği varsa onun benliğinde toplanmıştır. Talepkar, bakımlı ve enerjik, tuttuğunu koparan, ama bu özelliklerini hep kötüye kullanan; kendi egosunu tatmin yolunda her şeyi yapabilen ve karşı tarafı hiç düşünmeyen; yeğeninin eşi ile cinsel ilişkiye girebilecek, hatta başkalarıyla ilişkiye girmesine göz yumabilecek derecede ahlaki değerlerden yoksun; aşk, sevgi, vefa gibi hiçbir duyguları olmayan; Pervin’le ve başkalarıyla sırf zevk için beraber olan; acımasız, şüpheci; insanları kontrol altına alan; mefkuresi filan olmayan, sadece kendini düşünen bir insandır. Kendisiyle aynı karakterdeki babası Mahmud Paşa’dan kalma köşkte, Pervin ve Müfid ile birlikte yaşamaktadır. Pervin’i ve başkalarını istediği gibi etkileyebilmekte, ortamı kendi çıkarı doğrultusunda şekillendirebilmektedir. Bu durum romanda şu ifadeyle betimlenmiştir: ”Pervin Sacid’in yüzüne bakarken daima korku duyuyordu. Bu erkek ona hem korku veriyor, hem de cezbediyordu.”
        d.      Ali: Ortamın bilge kahramanıdır. Dürüst, mantıklı, olaylara global yaklaşabilen bir insandır. Herkesin sırlarını bilir ama kimsenin sırrını bir başkasına vermez. Başı sıkışan, depresyona giren, partneriyle bir sorun yaşayan ona gelir, rahatlar, tavsiyeler alır, gider. Peyami Safa bu karakterde kendini yansımıştır.
        e.      Diğer karakterler olan Arif, Behire, Melike, Suat ve birkaç kişi daha Sacid ile Pervin’in kendilerine benzer arkadaş çevresi olup, tali karakterlerdir.

2.     ROMANDA GEÇEN HİKAYENİN KISA ÖZETİ:
    Pervin, kocası Müfid ve Müfid’in dayısı Sacid, babadan kalma köşkte hep birlikte yaşamaktadırlar. Pervin ve Sacid, Müfid’in farkında olmadığı yasak bir aşk yaşamaktadırlar. Müfid konuyu başlangıçta bilmediği halde, Sacid ile karısının aynı mekanda bulunduklarını bilmekten son derece rahatsızdır ve başka bir eve taşınmak istemektedir. Bu nedenle evde çeşitli huzursuzluklar yaşanır. Zavallı Müfid karısının bir melek olduğunu zannetmektedir.
    Bir gün evde arkadaşlar arası, her zaman yapılageldiği şekilde bir toplantı olur. Müfid, Sacid ve Pervin’in bu arkadaşlarının durumlarını az da olsa bilmekte ve karısının onlarla aynı ortamı paylaşmasına hiç tahammül edememektedir. Onların sohbetinden de hoşlanmamakta, bulundukları toplantıları bir bahaneyle terk etmektedir. İlk kez bu toplantıda geçen bazı imalı konuşmalardan, Müfid’in içine korkunç bir şüphe düşer. Etrafa hissettirmeden durumu araştırmaya başlar. İlk olarak Pervin’in çantasında Arif’in  telefon numarasını bulur ve Pervin – Arif ilişkisine dair bulgular elde eder. Ancak hiçbir zaman konuyu sonuna kadar araştırmaz ve karısının kendisini aldattığına tam olarak inanmaz.
    Pervin – Sacid  ilişkisine dair emareler de baş gösterince bu durumu Ali ile paylaşır. Ali hiçbir sır vermez, ancak kendisi şüphelerinde haklı olduğunu anlar. Pervin’in, Sacid ile ilişkisine dair daha belirgin emareler vermesiyle birlikte, yine sonuna kadar araştırmaz, Pervin’le kavga eder, köşkten ayrılır ve halasının evine yerleşir. Burada aşk ve şüphenin bir araya gelmesinden doğan acıya ve ayrılığa dayanamayarak verem olur. Aylarca bu hastalıkla mücadele eder. Hastalığı ilerler ve iyice yatağa bağımlı hale gelir. Ali ve başkaları Pervin ile aralarını yeniden yapmaya çalışsalar da başarılı olunmaz. Bu arada Pervin derin bir vicdan azabı duymakla birlikte, aynı şekilde yaşamaya devam etmektedir.
    Müfid’in artık iyice zayıf düştüğü sıralarda; sırlarını paylaştığı arkadaşı Ali; sırf insani düşüncelerle, Pervin, Sacid, ve diğer arkadaşları Müfid’in kaldığı yerde toplar. Hastanın artık son zamanlarının geldiği iyice belli olmaktadır. Sohbetten ve yemekten sonra herkes bir odaya dağılır. Pervin ile Sacid Müfid’in yanında kalırlar. Şimşekli, yağmurlu bir gecedir. Pervin ile Sacid, Müfid ile bir süre ilgilendikten sonra bir kanepeye çekilirler. Şimşekler çakmaktadır. Pervin’in vicdani duygular nedeniyle istememesine rağmen, Sacid; Müfid’in kendilerini göremeyeceği düşüncesinin verdiği rahatlıkla, malum eylemlerini hastanın odasında da yapmaya başlar. Müfid şimşeklerin etkisiyle ve seslerle uyanır, doğrulur, ve bir daha şimşek çakmasıyla, gerçeği bütün çıplaklığıyla görür. Onlar da onu görürler ve hemen dışarı kaçarlar.
    Gerçeğin bu şekilde görülmesi ile birlikte, sanki bir mucize olur ve Müfid aylardır kalkamadığı yataktan kalkar, odasından aşağı inerek karanlıkta eline bir bıçak alır. Sacid ile Pervin evin dışındadırlar. Sacid merakından karanlıkta evin içine girer ve elinde bıçakla bekleyen Müfid canının ve enerjisinin son damlasıyla Sacid’i öldürür, kendisi de beraber ölür. Olayın vahametini görür görmez Pervin “akli hercümerce” girer, şuurunu, benliğini kaybeder, gecenin bir vakti çığlıklar içinde gecelikleriyle ortadan kaybolur. İsmini bile hatırlayamaz halde ertesi gün mahalle sakinleri tarafından ancak bulunabilir. Dost ve arkadaşları hemen tedavisi için gereğini yapmaya çalışırlar ama bütün gayretler nafiledir. Çünkü hiç kimse o gece orada neler olduğunu bilmemektedir ve bu hastalığa hiçbir teşhis konamaz.
    Romanın son paragrafında ve arka kapağında şu satırlar yazılıdır: “Hiç kimse, bir şimşek aydınlığı gördükçe Pervin’in niçin haykırdığını, niçin saçını başını yolduğunu, kendini yerlere attığını niçin kafasını döşemelere vurduğunu, niçin tepindiğini anlamıyor, çünkü bu anda hastanın gözleri önüne gelen manzarayı bilmiyor, bu onlar için edebi bir meçhuldür, bunu yalnız biz, bu haileyi en yakından, bu haileyi içinden seyredenler, bunu yalnız biz (yani bu romanı okuyanlar) biliyoruz.”

19 Kasım 2013 Salı

Selvi Boylum Al Yazmalım, Cengiz Aytmatov

Selvi Boylum Al Yazmalım, Cengiz Aytmatov. Genç bir genç kız ile o civardaki bir ulaştırma merkezinde çalışan kamyon şoförü arasında geçen aşk anlatılmaktadır.

Yazar kitabın ilk bölümlerinde kendi ağzından hikayeyi aktarırken müteakip bölümlerde İlyas’ın ağzından sonraları da Baytemir’in ağzından hikayeyi kurgulamıştır. Eser, yazarın gazetecilik yaptığı yıllarda Narin’deyken Frunze’ye gitmek için çıktığı yolculukla başlamaktadır. Yazar Frunze’ye gitmekte olan otobüsü kaçırınca acele gitmesi gerektiği için yoldan geçen herhangi bir arabayla gitmek durumunda kalmıştır. Hemen benzin istasyonunda aracına benzin dolduran bir şoför görür ve ondan kendisini Frunze’ye götürmesini rica eder fakat şoför red eder. Şoförün reddederkenki tavırlarına- elini yüzüne sürmesi,derin derin iç çekmesi- anlam veremez. Şoför en fazla otuz yaşında genç bir adamdır. Şoför daha sonraları kendisine bu aşk hikayesini anlatacak olan İlyas’tır. Gazeteci daha sonraki bir zamanda görev için Güney Kırgızistan’ın Oş şehrine trenle giderken, kompartmanına yerleşme esnasında içerdeki camdan dışarıyı seyreden kişinin kendisini kamyonuna almayan İlyas olduğunu fark eder,şoför de onu tanımıştır. Birbirlerini hatırlarlar. Tanışmalarından sonraki ilk konuşmalarında şoför gazeteciden özür diler ve kendisini affettirmek için onu bir dahaki sefere nerede görürse kamyonuna alabileceğini söyler. İlyas gazeteciye,onu kamyonuna  almayışının sebebini aşağıdaki  hikayeye bağlamıştır.
İlyas askerden yeni dönmüş, en yakın arkadaşı Alibek’in yanında Tian-Şan’da bir ulaştırma merkezinde çalışmaya başlar. Daha sonra bir gün bir köye iş için gittiğinde Aysel’i görür. Aysel’i kamyonuna alır ve tanışırlar. İlk bakışta her ikisi de bir birlerine aşık olmuşlardır. Ancak bu tatlı rastlantının sonrasındaki buluşmaların olduğu dönemde Aysel ile evlenmek isteyen bir başkası daha vardır. Ve tanışmak hatta onu ailesinden istemek için evlerine gelmek üzeredirler. Annesinin düşüncesi ise kızını maddi imkanları iyi olan bu adaya vermekten yanadır. Annesi bu konuyu Aysel’e açar Aysel de çaresiz ama belli etmeyen tavırlarla konuyu İlyas’a aktarır. İlyas ise adeta yıkılır ancak ümidini kaybetmez ve buluşmaları yinede devam eder.
Kitapta geçen önemli unsurlardan olan ulaştırma merkezi ise şu şekilde anlatılmıştır. Burada Kadiça isimli genç bir kız çalışmaktadır. Kadiça İlyas’ı sevmekte ,şoförlerin görev planlamaları ile ilgili olarak İlyas’a kolaylıklar sağlamakta ve bundan karşılık beklemektedir. İlyas ise Kadiça’ya  zaman zaman karşılık vermektedir (bu tavır  Aysel’e aşık olduktan sonra değişecektir). Erkek çalışanlardan  Cantay ise İlyas ile iyi geçinmemekte , Kadiça’ya aşık olduğu için İlyas’ı kıskanmaktadır. Kadiça İlyas’ı odasına davet ettiği günlerden birinde karşılık bulamayınca İlyas’ın görev planlamasını onun istemediği Kolhoz’a yapar. İlyas Aysel’i düşünerek görevi kabul etmek zorunda kalır. Kadiça İlyas’ın bir bayan ile birlikte olduğunu ve onu sevdiğini anlar ve kıskançlığı sonucunda İlyas’ın görevini müteakip günlerde Sintzan’a yaptırır. İlyas’ın yerine Kolhoz’a artık Cantay gidecektir. İlyas bu duruma sinirlenir. Görücülerin beklendiği gün Aysel’i kaçırır. En iyi arkadaşı olan Alibek, İlyas’a kalacakları bir ev ayarlar. İlyas ile Aysel evlenir. Bir dönem sonra Samet adında bir oğulları dünyaya gelir. İlyas bir gün aracı ile ilgili yardım isteyen Baytemir Ake isimli yaşlı bir şahısa yardım eder ve onunla tanışır.
Evliliğin ilk dönemleri çok mutlu gitmektedir. Fakat daha sonra İlyas’ın iş yeri ile ilgili hırsı ve gururu yüzünden evinde mutsuzluk başlar. Bu huzursuzluğun kaynağında ise daha önce yaptığı gibi kamyonuna römork bağlayarak Tiyen-Şan bölgesinden geçebileceği iddiasını kanıtlamak istemesi, bunu başaramayınca da başta işyerindeki arkadaşları ve en yakın arkadaşı Alibek ile arasının açılması bulunmaktadır. Hatta bu iddianın sebep olduğu ,kendisine göre onurunun zedelenmesi ise onu işyerinden koparan başlıca sebeptir. İlyas ,Kadiça’nın da etkisiyle evinden iyice uzaklaşır. İlyas’a göre Kadiça kendisini anlayan ve seven tek kişidir. Aysel ise onu anlayamamaktadır. Zamanını Kadiça ile geçirmeye başlar. Aysel olanları hissetmekte ancak emin olamamaktadır. Bir gün işyerine gider ve Kadiça’dan ilişkisini itiraf etmesini ister. O da anlatır. Bunun üzerine Aysel oğlunu da alarak evi terk eder. İlyas ise eve döndüğünde Aysel’in evde olmadığını,evi terk etmiş olduğunu anlar Kadiça’ya durumu sorduğunda durumu Kadiça anlatır. Çaresizlik içinde dostu Alibek’e gider ama o yüzüne dahi bakamaz. Sonunda aklına Aysel’in köyü gelir ve annesinin yanına gider ancak orada da Aysel yoktur. Dönüşte köylünün taşlı tepkisiyle karşılaşır.
Zaten uzun dönemdir alkole olan bağımlılığı iyice had safhaya varmıştır. Kadiça’nın Anarhay’daki evinde yaşamaya başlar. Ancak hala Aysel’i unutamamaktadır. Kadiça ise bunun farkındadır ve istediği aşkın tüm bu yaşananlara rağmen karşılığını bulamadığını düşünür ve İlyas’ı terk ederek Kuzey Kazakistan’a gider. İlyas ise Aysel’i bulma ümidiyle tekrar annesinin köyüne gider. Aysel’in kardeşi İlyas’a ablasının evlendiğini söyler, İlyas yıkılır. Köyden dönerken yolda rastladığı asker arkadaşı ona tekrar eski iş yerinde çalışmayı teklif eder. İş yerinde,müdürün değişmesi, Cantay’ın gitmesi gibi birçok değişiklik İlyas’ı işyerinde yeniden başlamaya sevk eder. Ancak acısı hala devam etmektedir. Yine alkolün dozunu çok kaçırdığı günlerden birinde eve dönüş yolunda kaza yapar.
Kaderin çizdiği garip bir tesadüfle bir zamanlar yolda kalmış aracına yardım ettiği adam karşısına çıkmıştır. Baytemir de onu kurtarır ve evine götürür, yaralarını sarar. Yine bir garip tesadüf sonucu uzun bir dönemden beri bir türlü izini dahi bulamadığı aşkı olan Aysel’i görür. Aysel artık Baytemir ile evlidir. İlyas oğlu ve Aysel’e karşı yapmış olduğu hataların yarattığı pişmanlık duyguları ile onları gördüğünde kalbi sızlar. İlyas Baytemir’e olan minnettarlık duyguları ile evi ziyaret etmeye başlar. Fakat Baytemir’in hiçbirşeyden haberi yoktur. Ancak daha sonraları İlyas’ın Aysel’in eski kocası olduğunu anlar. Ama ne Aysel’e ne de İlyas’a bir şey söylemez. Aysel’in de İlyas’a karşı olan aşkının bitmediğini bilmekte ve kendisinin seçilmesini istemektedir. Bu yüzden Aysel’in  kendi kararını kendisinin vermesini istemektedir. İlyas ise hergün oğlunu Aysel’den ve Baytemir’den habersiz görmektedir.Ve bir gün Samet’i kaçırmaya karar verir. Fakat oğlunun seçimi Baytemir’den yanadır ve onu babası olarak sevmektedir, ondan ayrılmak istemez. Aysel de seçimini yeni kocasından yana yapar. Ve artık İlyas’a geri dönmeyeceğini belli eder, bu İlyas’ı yıkmıştır. Pamirler bölgesine yeni bir hayata başlamak üzere Aysel’e, Tiyen-Şan bölgesine veda ederek oradan ayrılır.                                                         

Küçük Ağa, Tarık Buğra

Küçük Ağa, Tarık Buğra: Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü,heybetini kaybetmeye başlamış,isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür.Kitapta , bir Anadolu kasabası olan Akşehir'den yola çıkılarak ,kurtuluş mücadelesinin bir bölümü ve İstanbul ile Kuva-i  Milliye ikilemi anlatılmaktadır.
1. Dünya Savaşı sonrası Akşehir’de durum:Dünya Savaşı resmen sona ermiş olmakla birlikte , Osmanlı Devleti üzerinde yarattığı etkiler tüm gücüyle devam emektedir.Savaş sonrası bir çok asker memleketlerine geri dönmüştür.Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmıştır.Bu erlerden biri de Salih adlı Akşehirli bir askerdir.Memleketine döndüğünde kaybettiği kolunun acısıyla beraber , ülkenin durumunu daha acı bir şekilde anlayan Salih gittiğinden beri çok şeyin değiştiğini görür.Önceleri dost olarak yaşayan Rumlar ve kendi halkı şimdi birbirinden soğumuştur.Salih’in samimi arkadaşı olan Niko da bir Rum dur ve gelişmelerden o da etkilenmiştir.Yavaş yavaş Yunan ve İngiliz ordularının işgal haberleri gelmekte ve iki halkın birbirine olan düşmanlığı artmaktadır.Salih ise yüzyıllardır Osmanlı himayesinde rahatça yaşayan Rumların bu davranışını bir ihanet olarak görmekle beraber arkadaşı Niko’dan kopamamaktadır.Rumlarla olan dostluğu kasabalı tarafından fark edilir ve kasabalı Salih’i dışlar.Salih artık sürekli Niko ve O’nun çevresiyle dolaşır olmuştur.Artık Osmanlı ve Padişaha olan güvenci de sarsılmıştır.Kaybettiği kolunun hayatına tesiri büyük olmuştur.Kimsenin O’na hak ettiği saygıyı göstermediğine inanan Salih kendini namazdan niyazdan çekmiştir.Öte yandan halk işgallere tepkisiz kalmama kararı almıştır fakat bunun kimin önderliğinde yapılacağı karmaşası vardır.
2. Hoca’nın gelişi ve Kuva-i Milliye-Hoca çatışması: Salih günler geçtikçe kendi kasabalısının tepkisini kazanmış ve artık istenilmeyen biri olmuştur.Bu sırada kasabaya İstanbullu Hoca adında bir hoca gönderilir.İstanbul’dan gönderiliş amacı kasabada padişaha ve Osmanlı’ya bağlılığı teşvik edici düşünceyi sağlamaktır.Hoca gerçekten de çok etkili bir insandır ve halkın büyük beğenisini ve takdirini kazanır.Vaazlarda cemaate Osmanlı padişah ve din lehinde düşüncelerini aktarmaktadır.Bu sırada memlekette Hoca’nın düşüncesine tam ters olmamakla birlikte , kurtuluş ümidi olabilecek bir örgüt kurulmaktadır.Kuva-i Milliye adı verilen bu örgüt Anadolu’da işgalleri önlemek ve İstanbul ve padişah yönetiminin boyunduruğundan kurtulmak için kurulmuştur.Fakat Kuva-i Milliye’nin işi çok güçtür.Memlekette işgallere karşı veya işgallerden yana bir çok örgüt vardır. Kuva-i  Milliye önce bu örgütleri kendi tarafına çekmeli veya bertaraf etmelidir.Hocanın vaazları da Kuva-i Milliye ilkelerine ters düşmektedir.Hoca her fırsatta padişaha bağlılıktan bahsetmektedir , Kuva-i Milliye ise padişahtan kurtulmak ,yeni bir yönetim kurmak amacını gütmektedir.İşte bütün bu ihtilaflar dolayısıyla Kuva-i Milliye yandaşları ve Hoca arasında bir elektriklenme ve zıtlaşma meydana gelir.Hoca ise halka kendini çok sevdirmiştir  çünkü her yönüyle iyi ve doğru bir insandır.Fakat Hoca da kendi içinde bir yandan yaptığı işin gerçekten doğru olup olmadığının sorgulamasını, padişaha olan güvencinin doğruluğunun şüphesini yoklamaktadır.Kuva-i Milliyecilerle Hoca arasındaki çatışma zamanla  iyice açık şeklini alır ve vaazlarda karşıt fikirler açıklanır.
3. Salih’in Kuva-i Milliye’ye katılışı ve Hoca’nın kaçışı: Olaylar gelişirken Salih ise unutulmuşluk ve terkedilmişlikten bir kaçış olarak Kuva-i Milliye’ye katılmaya verir.O’nu bu kararı vermeye zorlayan başka bir şey ise yakın arkadaşı Niko’nun da sonunda Osmanlıya karşı savaşta yer almasıdır.Salih bu ihanetin öcünün peşinden koşacak ve kurtuluş mücadelesinde büyük rol oynayacaktır. Kuva-i Milliye bir türlü hizaya gelmeyen Hoca hakkında ölüm emri çıkartır.Hoca evliliği ve çocuğu ve en önemlisi de halkın zorlamasıyla Akşehir’den kaçar ve çete reislerine sığınır. Kuva-i Milliye ile arasında yaşanan kovalamacadan sağ kurtulur ve kendi başına yanına adam da alarak bir kasabaya sığınır. Kuva-i Milliye ise Hocayı kaçırdığı için üzgündür ve Salih’i O’nu bulmakla görevlendirir.Hoca ise şimdi hangi tarafta yer almak gerektiğinin hesabını yapmaktadır.Kuva-i Milliye ise her geçen gün başarı kazanmakta ve güçlenmektedir.Salih Hoca’yı bulur ve O’nu padişah hizmetinden vazgeçerek Kuva-i Milliye yararına çalışmaya ikna eder.Beraberce Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar. Çerkez Ethem ve kardeşleri milli mücadelede en büyük rollerden birini üstlenmiş ve gerek düşman işgallerine gerekse ayaklanmalara karşı başarılar sağlamışlardır.Fakat şimdi düzenli ordu ve İsmet Paşa’nın emri altına girmek söz konusu olunca Çerkez Ethem ve kardeşleri zıt bir tavır takınarak Kuva-i Milliye’ye ve Ankara’ya karşı isyan bayrağı açmıştır.Hoca ise bu yolun yanlış olduğuna inanır ve onları bu yoldan döndürmek için planlar kurar.Hoca’nın amacı Çerkez Ethem ve kardeşlerini Kuva-i Milliye’ye karşı cephe almaktan vazgeçirmek olmasa bile olası bir isyan halinde güçlerini zayıflatmaktır.Bu sırada Hoca Salih’ i haber edinmek için  Akşehir’e yollar.Akşehir’de ise Hoca öldü bilinmektedir.Oysa Hoca hayattadır ve yeni kimliği “Küçük Ağa” ile Kuva-i Milliye yararına çalışmaktadır.Hoca’nın Kuva-i Milliye yararına çalıştığı haberi Salih tarafından Akşehir’de sadece Kuva-i Milliyeci olan birkaç kişiye duyrulur ve memnuniyet yaratır. Başta Kuva-i Milliye hareketine büyük hizmet vermiş Doktor olmak üzere Kuva-i Milliyecilar Hoca’nın kendi saflarına katılışından büyük haz duyarlar.
4. Hocanın Ethem’e ihaneti ve Ankara’ya daveti: Hoca Ethem’in İsmet Paşa hizmetine girmemek için yapacağı en büyük saldırı olan Kütahya saldırısında O’na bir oyun oynayarak başarısızlığını sağlar ve Kuva-i Milliye’ye en büyük hizmetini vermiş olur. Ethem ise Yunanlılara sığınacaktır. Hoca ise bütün bu ihtiras ve gücü elinde bulundurma tutkusuna kapılan insanlardan nefret etmektedir.Artık savaş alanından başka bir cephede de mücadele verilmektedir , şimdi iktidar çekişmeleri büyük tehdit oluşturmaktadır. Hoca bunu acıyla farkeder. Ankara ise Hoca’nın başarılarından haberdardır ve kendisini Ankara’ya davet eder.Daveti kabul eden Hoca Ankara’nın durumunu yakından görür ve cephede savaşmanın , bu iktidar kavgasında yanlış düşünenlere ve  hainlere verilecek savaştan daha kolay olduğunu düşünür. Fevzi Paşa Hoca’ya yakınlık gösterir. Hoca bütün bu kişiliklerin önemini daha iyi anlamaktadır.Memleket zafere doğru gitmektedir ve bu noktada Ankara ve Melis’e büyük iş düşmektedir.Bu sırada Küçük Ağa yani İstanbullu Hoca Ankara'da kendisini Akşehir'den tanıyan ve bir zamanlar zıt fikirleri yüzünden tartıştığı Kuva-i Milliyeci Doktor ile buluşur. Doktor böyle saygıdeğer birinin kendi saflarına katılışından duyduğu mutluluğu Hoca’ya söyler ve asıl kimliğini bilenin sadece kendisi olduğunu , kendisi dışındakilerin O’nu Küçük Ağa diye tanıdıklarını anlatır.Hoca ise artık özlediği eşi ve çocuğunun özlemiyle yanmaktadır.
5. Hoca’nın Akşehir’e dönüşü ve Mehmet’i buluşu: Küçük Ağa Fevzi Paşa ile birlikte Akşehir’e gelir ve burada da tanınmadığını ve Küçük Ağa olarak bilindiğini görür.Eşi ve çocuğu hakkında bilgi alır ve çocuğunu bulur fakat eşinin durumu kötüdür. Eşine geldiğini haber eder fakat kadın ölmek üzeredir ve oğlunu Hoca’ya emanet ettiğini söylemekle kalır ve günler sonra da ölür. Hoca daha sonra Ankara’ya döner ve mücadeleye devam eder.

İlk Öğretmen, Cengiz AYTMATOV

İlk Öğretmen, Cengiz AYTMATOV, Elips Kitabevi, Temmuz 2005, Ankara

    Kitapta olaylar; anlatıcı konumunda bir ressam, köyün eski öğretmeni Duyuşen ile ünlü bir felsefe profesörü olan Altınay Süleymanova arasında geçmektedir.
Hikâye, ressam ve Profesör Süleymanova’nın köydeki okul açılışı için köye davet edilmeleri ile başlamaktadır. Ressam’da Profesör’de uzun zamandır köye gitmedikleri için    2–3 gün kalmak üzere daveti memnuniyetle kabul ederler. Köy ahalisi Profesör Süleymanova’yı törenle karşılar ve onu memnun etmeye, sevgilerini göstermeye çalışırlar. Coşkun bir hava vardır. Bu durum artık köyün postacılığını yapmakta olan eski öğretmen Duyuşen’in okul açılışı için telgrafları getirmesine kadar devam eder. Törene davet edilmesine rağmen Duyuşen teslim edilmesi gereken telgraflar olduğunu bahane ederek, içeri girmez ve gider. Profesör Süleymanova, Duyuşen’in adını duyunca tedirgin olur ve o gün köyü terk eder. Köylüler bu nedensiz ayrılışa çok üzülürler ancak Profesör Süleymanova’yı da kalması için ikna edemezler. Acaba Profesör Süleymanova neden böyle acele etmiştir?              Ressam, bu olaydan birkaç gün sonra Profesör Süleymanova’dan bir mektup alır. Mektupta Profesör Süleymanova neden köyden ayrılmak için acele ettiğini ve geçmişine dair birçok itirafları anlatmaktadır. Ressam’da kitabın geri kalanında bütün olanları Profesör Süleymanova’nın ağzından çıktığı gibi anlatır.
Yıl 1924,  Profesör Süleymanova o zamanlar 14 yaşında genç bir kızdır. Anne ve babası öldüğü için amcasının yanında oturmaktadır. O günlerde, köye sırtında asker kaputu olan, genç bir yabancı gelir. Üniformalı birinin belirmesi köyde büyük bir olaydır. Gencin adı Duyuşen’dir. Hükümet tarafından köye okul açmaya, çocuklara ders vermeye gönderilmiştir. O zamanlar ‘okul’, ‘öğretim’ gibi kelimelerin anlamını kimse bilmemektedir. Duyuşen köy halkını toplayarak kendisinin buraya çocukları okutmak için görevli olarak gönderildiğini söyler ve tepedeki eski tavlanın onarılmasını teklif eder. Köy halkı çocuklarının okumasına karşı çıksa da Duyuşen’in Sovyet yönetiminden gelen yazılı emir kâğıdını göstermesi üzerine korkarak kendilerinden bir şey istenmemesi şartı ile çocuklarının okula gitmelerini kabul ederler. Duyuşen de bu durumu çaresiz kabul eder. Tek başına tavlayı onarmaya başlar. O günlerde Süleymanova arkadaşları ile birlikte dağda tezek toplamaktadır. Duyuşen onları görür ve onlarla çok sıcak, içten bir şekilde ilgilenir. Bu durum çevresindekilerden hep kabalık gören Süleymanova’yı çok etkiler. Duyuşen okulu tamir eder ve eğitime başlar. Her gün bıkmadan tek tek çocukları evlerinden toplayarak okula götürmektedir. Aslında Duyuşen bu işe plansız programsız, eğitim yöntemlerinden habersiz başlamıştır. Zaten kendisi de okuma yazmayı askerde öğrenmiştir. Doğru düzgün alfabeyi bile bilmemektedir. Yine de kendisi bütün bildiklerini büyük bir sabırla anlatır öğrencilerine. Her öğrencinin ayrı ayrı başına geçerek kalemin nasıl tutulacağını, daha anlamadıkları bir sürü şey anlatır. Duyuşen aynı zamanda büyük bir Lenin hayranıdır. Sık sık öğrencilerine onun ne kadar büyük bir lider olduğunu anlatmaktır. Bütün bu yaptıklarından dolayı Süleymanova, Öğretmen Duyuşen’i büyük bir kahraman olarak görmektedir..
Süleymanova yaşça diğerlerinden büyük olması nedeniyle de oldukça çabuk öğrenmekte, Duyuşen’inde takdirini kazanmaktadır. Süleymanova’nın Duyuşen’e olan hayranlığı her geçen gün artmakta, onla beraber geçirdiği her an onu çok mutlu etmektedir. Duyuşen de aynı şekilde Süleymanova üzerine çok titremektedir. En büyük hayali ise onun şehirde öğretimine devam etmesidir.
Bir gün Süleymanova’nın amcasının evine kaba saba yabancılar gelir. Süleymanova oldukça tedirgin olur. Bir şeyler olacağından korkmaktadır. Nitekim yengesi onu evlendirmek için kararlıdır. Süleymanova okula gider. Duyuşen bu durum nedeniyle onu eve göndermez. Beraber kaldığı yaşlı bir ailenin yanına götürür. Kendisini sonuna kadar savunacağına dair söz verir. Ertesi gün okula teyzesi ve yabancılar gelir. Süleymanova’yı zorla almak isterler. Karşı çıkan Duyuşen’i de oldukça hırpalayarak, Süleymanova’yı alıp giderler. Artık Süleymanova o kaba saba adamın karısıdır. Hem de ikinci karısı. Süleymanova bu duruma ancak üç gün dayanabilir. Üçüncü gün kaçmaya çalışırken Duyuşen iki jandarmayla beraber ansızın çıkagelir. Kaba saba adamı tutuklatarak Süleymanova’yı geri alır. Ertesi gün yönetimle görüşerek Süleymanova’yı okuması için kente götürür. Ayrılırken Duyuşen Süleymanova’ya ondan hiç ayrılmak istemediğini, ancak buna hakkı olmadığını, onun gerçek bir öğretmen olmasını çok istediğini belirterek çok üzüntülü bir şekilde ayrılırlar. Süleymanova daha sonra işçi üniversitesini bitirir. Moskova’ya gider, enstitüye başlar. Öğrenim yıllarında çok güçlükle karşılaşır, umutsuzluğa kapılır. Ancak böyle zamanlarda öğretmeni Duyuşen’i hatırlayarak önüne çıkan bütün güçlükleri yener. Üniversite de iken Süleymanova Duyuşen’e mektup yazar ancak karşılık alamaz. Yıllar geçer, öğrenim hayatı, savaş yılları nedeniyle Süleymanova köye uzun yıllar gidemez. Duyuşen’den de hiç haber alamaz. Savaş zamanında köyden ayrıldığını, ancak geri dönmediğini hatta bazılarının onun ölmüş diye söylediğini duyar. Yine de Süleymanova, Duyuşen’i hiç unutmaz, hayalinden çıkaramaz onu. Gördüğü insanları ona benzetir.
Yıllar geçer, artık Süleymanova evlenmiş, tanınmış bir felsefe profesörüdür. Mektubunda, uzun bir aradan sonra okul açılışı için köye geldiğinde Duyuşen’le karşılaşınca çok utandığını, onu yıllarca yeterince araması nedeniyle çok üzüldüğünü belirtir. Ayrıca kendisine gösterilen sevgi yüzünden suçlar kendini. Bu törende en önemli yerde kendisi olmamalıdır. Bu ilk öğretmen Duyuşen’in hakkıdır. Bu yüzden çok üzülmüş ve utanmıştır. Duyuşen gençlere mutlaka anlatılmalıdır. Bunun için  köye geri döneceğini ve yeni açılan okula ‘Duyuşen’in Okulu’ adını verilmesini teklif edeceğini belirterek mektubuna son verir.

13 Ağustos 2013 Salı

AYŞE KULİN - VEDA - ESİR ŞEHİRDE BİR KONAK

MERHABALAR
Sevgili Kitap Dostları; 

Son dönemlerde okuyup paylaştığım Fantastik romanların ardından gerçek dünyaya, Realist bir romanla dönüyorum.Sizlerle paylaşmak istediğim roman; 
Ayşe KULİN'in "VEDA - ESİR ŞEHİRDE BİR KONAK" adlı eseri. 


ARKA KAPAK

Ayşe Kulin, Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde, işgal altındaki İsianbul’da bir konakta yaşananları anlatıyor bu kez. Son Maliye Nazırı ve ailesi aracılığıyla o dönemin resmini çizen Veda, çökmekte olan bir tarih ile yeni bir gelecek arayan Milliciler arasında sıkışan o dönem Osmanlı aydınının da öyküsünü dile getiriyor.

Ayşe Kulin’in her zamanki ustalıklı ve sürükleyici üslubu ile okurlarının elinden bırakamayacakları bir kitap bu. Günümüz Türk edebiyatında neredeyse eşsiz olan, biyografik veriler ile roman tekniğini birleştirmekteki ustalığını bir kez daha sergileyen Kulin, bu kez bir İstanbul öyküsü ile bir imparatorluk tarihini birlikte ele alıyor.


GELELİM ÖZETİMİZE...

ÖZET
İlk defa Ekim 2007’de Everest Yayınları tarafından basılan, 24 bölümden ve 390 sayfadan oluşan romanımız, İstanbul’da vakitsiz yağan bir kar manzarası ile başlar. 

“Kar, mevsimi geçtikten sonra yağdı mıydı, haşmetini kaybederdi. Uzun ve zorlu bir kışın sonunda, çiçeklerin açması beklenirken zamansız gelen kar, İstanbul’u sedef rengi masal şehre dönüştüreceğine, çamurlu yolların ve boyası aşınmış ahşap evlerin üzerinde toz şekeri serpiştirilmiş gibi eğreti duruyordu.”

Osmanlı imparatorluğunun son günlerinde, Mondros Ateşkesi’nin imzalanmasının ardından işgal altındaki İstanbul’da son Maliye Nazırı Ahmet Reşat Bey’in sahibi olduğu Beyazıt’taki bir konakta yaşananlar anlatılmaktadır romanda.

Konakta; ailesi nesillerdir saraya sadakatle hizmet etmiş olan Ahmet Reşat Bey, eşi Behice Hanım, kızları Leman ve Suat, Ahmet Reşat Bey’i yetiştirmiş olan yaşlı teyzesi Saraylı Hanım, çocukların bakımıyla ilgilenen, uzaktan akrabaları Mehpare ve evdeki diğer görevliler yaşamaktadır.

Aynı zamanda Ahmet Reşat Bey’in izni ve haberi olmaksızın Saraylı Hanımın Sarıkamış gazisi torunu Kemal de çatı katında hasta bir biçimde yaşamaktadır. Kemal’in varlığından Ahmet Reşat’a haber verilmeme sebebi; Kemal’in önce İttihatçılarla ardından Milliciler’e katıldığı için İşgal kuvvetlerinin arananlar listesinde olmasından kaynaklanmaktadır. Arama sırasında evde bulunması Ahmet Reşat ve ailesi için tehlike arz etmektedir.

Ahmet Reşat Bey vekâleten “Maliye Nazırlığı” gibi dönemin önemli mevkilerinden birinde bulunmaktadır. Ahmet Reşat’ın gönülden bağlı olduğu memleketinin başkenti güzel İstanbul iki yıldır işgal altındadır. Ankara’daki hükümetin ise başarılı olup olamayacağı belli değildir.

Tüm bunlar olup sürerken konaktaki hayat da elbette İstanbul’un içinde bulunduğu durumdan etkilenmektedir. Ahmet Reşat’ın karısı Behice bu sıkıntılı dönemde bir taraftan kocasına destek olmaya çalışırken bir taraftan da kocasıyla yaşadığı eski mesut günlerin özlemini çekmektedir. Aynı zamanda İşgal Kuvvetleri tarafından da aranan Kemal’in evde kalışının Ahmet Reşat tarafından da öğrenilmesiyle evdeki sıkıntı daha da artmıştır.    

Aynı dönemlerde Kemal’e bakmakla görevli olan Mehpare arasında yakınlaşma başlamaktadır. Bu dönemde Kemal hasta olduğu için Milli mücadeleye eve sıklıkla girip çıkan Doktor Mahir’in getirdiği yazıları tercüme etmekle hizmet etmektedir. Kemal’in gözüne girmeye çalışan Mehpare de zaman zaman Kemal’e yardım etmektedir.

Bu sırada Ahmet Reşat Bey; Maliye Nazırlığına asaleten atanır. Bu evde geçici de olsa sevinç hâkim olur. Ev halkı Ahmet Reşat’ın görevini kutlamaya gelenlerle meşgul olur. Konağa yapılan tebrik ziyaretleri, özellikle de Ziya Paşa’nın eşinin ve kızı Azra’nın ziyaret öne çıkar.

Azra’nın vefat eden ağabeyi ile Kemal yakın arkadaştırlar. Aynı zamanda Azra Hanım ve Kemal vatanı kurtarmak için aynı görüşleri paylaşmaktadırlar. Aynı dönemlerde Mehpare ile Kemal’in arasındaki ilişki tutkulu bir aşka dönüşür.

Konakta bunlar olup giderken; Meclis basılır ve tutuklamalar başlar. Kemal’in konakta bulunması ev halkı ve özellikle de Ahmet Reşat için tehlike arz etmektedir. Kemal’e kadın kıyafetleri giydirilerek Ziya Paşa’nın konağına götürülür. Mehpare için bir taraftan Kemal’i kurtarma düşüncesi varken, bir taraftan da Azra Hanım’ı kıskanır. İlerleyen dönemde Kemal’le Azra’nın sadece arkadaş olmaları Mehpare ile Azra’nın iyi birer dost olmalarını sağlar. 


 Ardından Ahmet Reşat Bey yeni kurulan Damat Ferit hükümetinde görev alır. Hal böyleyken; evde de Ankara Hükümetini destekleyen Kemal ile İstanbul Hükümeti’nde görevli olan Ahmet Reşat Bey arasındaki siyasi tartışmalar tüm hızıyla devam etmektedir.

Kemal ile Mehpare arasındaki tutkulu aşk bu sıralarda meyvesini verir ve Mehpare hamile kalır. Saraylıhanım da bu durumu fark eder. Kemal ise artık iyileştiği için Milli Mücadelede daha etkin bir görev almak üzere arkadaşı Doktor Mahir'in yardımıyla Anadolu'ya geçer ama gitmeden önce dayısından izin alarak Mehpare ile evlenir. Evlerine İşgal Kuvvetleri tarafından konulduktan sonra Azra da Kemal’le aynı dönemde Anadolu’ya geçer. Ardından Antep’te görev alır.

Mehpare ile aynı dönemde Behice de üçüncü çocuğuna hamiledir. Behice’nin de Sabahat ismini verdikleri üçüncü bir kızı olur. Mehpare’nin hamileliğinin son dönemine ulaşıldığında Kemal’in telgraf ağı kurmak görevi ile Eskişehir'e gidişinden bir süre sonra konağa şehit olduğu haberi ulaşır. Bunun üzerine Mehpare erken doğum yapar. Bir oğlu olur. Adını Halim koyar. Saraylı Hanım torunun ölümün kabullenmez ve akli dengesini kaybeder. Hala Kemal yaşıyormuş gibi davranır.

Milli mücadele, ülkenin işgalden kurtuluşu ile sonlanır, Padişah Vahdettin’in son selamlığını yapmasıyla bir devir kapanır. Padişah ülkeyi terk eder. Ankara Hükümeti zaferini ilan eder. Savaşta Milli Ordunun yanında yer almayanlar Ankara hükümeti tarafından vatan haini ilan edilir. Ahmet Reşat Efendi de vatan haini ilan edilme tehlikesiyle karşılaşır ve sürgüne gitmek zorunda kalır. İstanbul’dan ayrılırken ailesini Doktor Mahir’e emanet etmek istemektedir. Bunun üzerine Mahir uzun süredir sakladığı duygularını açıklar. Ahmet Reşat’ın büyük kızı Leman’a talip olur. Hemen akşamı nikâhları kıyılır. Ahmet Reşat Bey’in İstanbul’dan “Elveda Şehrim” sözleriyle ayrılır.

Roman Ahmet Reşat Bey’in Behice’ye Bükreş’ten gidişinden iki yıl sonra yazdığı bir mektupla sonlanır. Mektupta Leman’ın kızı Sitare’nin doğumuna çok mutlu olduğu ancak yanında olamadığı için de üzüntüsünü belirtmekte, vatan hasretini dile getirmektedir.



 KİTAPTAN NOTLAR:
Ayşe Kulin'in aile hikâyesini üç nesil öncesinden başlayarak annesinin dedesinden başlayarak aktarmaya başladığı dörtlemesinin ilk romanıdır VEDA “ESİR ŞEHİRDE BİR KONAK”.  Yazarın büyük dedesi Ahmet Reşat Bey’e ve annesi Sitare Hanım’a ithaf ettiği roman, yazarın ailesine yönelik biyografik özellikler taşımaktadır.
Romanın üçüncü tekil kişi ağzından anlatılmaktadır. Roman boyunca bazı bölümlerde Ahmet Reşat Bey öne çıkarken; sırasıyla hemen hemen tüm karakterler öne çıkmaktadır.

Azra’nın evine kaçış sırasında Kemal, bir süre bir tünelde soğuk zeminde yatmak, saklanmak zorunda kalır. Bu esnada Sarıkamış’ta yaşanan kötü günlerin acı hatıralarına sürüklenir. Romanda  “Beyaz Ölüm” adı verilen bölüm Kemal’in Sarıkamış ile ilgili kötü anılarını son derece canlı bir biçimde anlatmaktadır. Bir ara benim de içim titremedi desem yalan olur. 110- 119 sayfaları arasında devam eden bu bölümden en beğendiğim kısımları paylaşmak istiyorum sizlerle.. Gözyaşları içinde okuduğumu bilmem söylememe gerek var mı?

Beyaz Ölüm

“Uyumak, ölmeye yatmak demekti Sarıkamış’ta. Askerlerin böyle yüzükoyun karın üzerine yan yana uzandıklarında, uyumamak için sürekli birbirlerini dürtükledikleri, lafa tuttukları günleri, geceleri hatırladı Kemal. Kar altında uykuya dalmak, dünyanın en güzel, en tatlı, en keyifli ölümüydü. Acısız, sızısızdı. Sessiz sedasızdı. Kendini uykuya çabuk bırakana, beyaz bir kedi gibi yumuşacık gelir, incitmeden alırdı canı. Uykuya direnenin karşısına ise gelinliğini giymiş, duvağını takmış, dünya güzeli bir kız suretinde belirirdi beyaz ölüm. El ederdi göz kırpardı duvağını aralar muhteşem kara gözlerini, eteğini kaldırır; diri bacaklarını; yakasını indirir, dolgun memelerini gösterirdi. Karşı koyamaz, şehvetle koşarlardı gencecik canlar bu beyaz gelinin kollarına.
Uyumamayı becerebilmek kafa tutmaktı, direnmekti beyaz ölüme.
Çok az insan başarabilmişti karşı koymayı.” (110-111)

“Ne kadar anlatsam yüreğimdeki yarayı göremezsin, isyanımı anlayamazsın. Arkadaşlarımın donarak öldüğü, aç kurtlara ve Ermeni çetelere yem olduğu o seferden beri, beni acıtan bambaşka bir şeydir Mehpare. Vatan için donaydık, vatan için öleydik gam yemeyecektim. Bizler, o karlı dağlara tırmandık, bilir misin? Ruslarla savaşan Almanların hatırı için. Rus kuvvetlerini peşimize düşürelim de Alman askerleri rahatlasın diye bir Şark cephesi açması için baskı yapıldı Osmanlı’ya. Enver delisi sürdü bizleri beyaz cehenneme, doksan bin genç adamı, gözünü kırpmadan sürdü dağlara. Arap çöllerinden gelenler üzerlerinde incecik kumaştan üniformalarla, bizler ayağımızda kösele postallarla karın üzerinde günlerce yürüdük. Rüzgârda buzdan kalıplara dönmüş kaputlarımızın içinde, kollarımızı kıpırdatamıyorduk. Buz tabutlara konmuş gibiydik. Eldivenlerimizin içinde, parmaklarımız önce üşüdü, sonra yandı acıdan, daha sonra hissizleşip dondu. Dövüşmeden, bir kurşun atmadan teker teker dondurdu bizi. Öldürdü bizi Enver” (111-112).


 Roman aynı isimle ekranda yerini almış, reyting canavarına kurban gitmeden öncede sanırım 7-8 bölüm kadar da yayınlanmıştı. Benim yazara tek eleştirim bu yönde olacak. Ayşe Kulin kurgu da ailesinin romandakinden farklı gösterilmesine neden izin vermiştir. Örneğin; dedesinin dizide yabancı bir kadınla birlikte olduğunun gösterilmesine neden izin vermiştir. Bu şekliyle romanda gözümüzde canlanan Ahmet Reşat görüntüsü ile tezatlık oluşturulmuştur.

Ayrıca yapımcı kastı seçerken sanki piyasada hiç oyuncu yokmuş gibi romandaki fiziksel özelliklere zıt karakterler seçmede ısrarcı olmuştur. Örneğin; sarışın olduğu sıklıkla belirtilen Behice ve kızlarını özellikle daha esmer seçmesi gereksiz olmuş. Romanı okuduktan sonra doğrusu dizinin ekrandan kalkmasına üzülmedim.

Roman yeterince sürükleyici ve konusu etkileyici iken; dizilerde konu yaratmak adına ısrarla karakterleri değiştirmek ve kişiliklerini daha izlenir hale sokma çabasını özellikle de klasik olma yolunda ilerleyen bir eserde yapılmasını gereksiz görüyorum. Bence orijinal haliyle roman daha izlenir olurdu. 

YENİ PAYLAŞIMLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE...

11 Haziran 2013 Salı

JEAN CHRİSTOPHE GRANGE - SİYAH KAN

MERHABALAR;

Yine kan donduran cinayetlere ev sahipliği yapan bir Grange romanını paylaşmak üzere sizlerleyim.. Romanın kitaplığımdaki yerini almasının üzerinden bir hayli zaman geçti ve daha önce de okundu. Geçtiğimiz günlerde okumadığım kitapları ayırırken SİYAH KAN'ı bir defa daha okuyayım dedim ve önceliği ona verdim. 


Öncelikle, arka kapaktan başlamak istiyorum..

 ARKA KAPAK YAZISI
"Güneydoğu Asya'da, Yengeç Dönencesi ile Ekvator çizgisi arasında bir yerlerde bir yol vardır. Siyah kanla çizilmiş bir yol. Korkunun ve ölümün hâkim olduğu bir yol.

PARiS.'ilk temas. KUALA LUMPUR. Hayat Yolu. Uçuşan ve Çoğalan. Sonsuzluğun işaretleri. KAMBOÇYA. Bal ve Fresk. TAYLAND. Arınma Odası. Dünyadan soyutlanmış bu mekânda neler olduğunu anlayacaksınız! BANGKOK. Gerçeğin Rengi aynı zamanda Yalanın da Rengi'dir! Ve PARİS. Her şey sona ermedi, yeni başlıyor.




ÇABUK SAKLAN, BABA GELİYOR!"



Gelelim özetimize;

ÖZET

Bölüm bir katilin ormanın derindiklerinde, bambuların arasında, tüm delikleri kapatılmış havasız bir kulübe de bir kadını öldürme ritüeli ile başlıyor.
Ardından Limier Gazetesi’nin sözde Kuala Lumpur’daki muhabiri Marc Dupeyrat’ın 7 Şubat 2003 tarihli bir yazısı takip ediyor cinayet ritüelini.  

Yazıda Papan’da, Malezya’nın Güneydoğu kıyısında yer alan Johore Sultanlığı’na ait bir köyde; 1977- 1984 yılları arasında serbest dalış ve limitsiz ağırlıkla dalış şampiyonu , eski bir sporcu olan Jacques Reverdi’nin, öldürdüğü kadınla birlikte bir kulübede Malezyalı balıkçılar tarafından bulunuşuna, balıkçılar tarafından linç edilmekten son anda kurtuluşuna ve cinayet sonrasında Reverdi’nin travma sonrası yaşadığı şoktan dolayı İpoh Akıl Hastanesi’nde bulunduğuna yer verilmektedir.  

 Ayrıca Reverdi’nin daha önce de Kamboçya’da Linda Kreutz isimli alman bir genç turisti öldürmekten tutuklanmasına ancak delil yetersizliğinden serbest bırakılmasına da yer verilmiştir.
Bu kısımdan sonra olayla Marc Dupeyrat merkezli anlatılmaya başlanır. Marc Dupeyrat’ın piyano çaldığı günlerden, arkadaşı d’Amico’nun ölümüyle girdiği komadan, aynı komayı yine sevgilisi Sophie öldürüldüğünde yaşadığından, paparazzilik yapmaktan Lady Diana’nın ölümünden sonra vazgeçip, cinayet davalarının ve katillerin psikolojilerinin peşine düşmesinden uzun uzadıya bahsedilmektedir.

Marc; elbette Reverdi’nin hikayesine de kayıtsız kalamaz. Onunla ilgili araştırmalar yapıp; makaleler yazmak ister. İlk araştırmasında Marc; Reverdi’nin çocukluğu ile ilgili bilgilere ulaşır.

Reverdi 1954'te Val-d'oise'ın taşrasında Epinay-sur-Seine'de doğmuştur. Sosyal yardım kuruluşunda çalışan annesinin tek çocuğudur. Babası ile hiç tanışmamıştır. Annesi Monique Reverdi 1968’de intihar etmiştir. Bundan sonra Sosyal Hizmetlerin korumasında hayatını devam ettiren Reverdi’nin dalış yeteneği ve zekası da annesinin ölümünden sonra keşfedilmiştir.



Bir çok gazeteci ve araştırmacı görüşmek için katilin peşine düşse de; Reverdi İpoh’dan sonra nakledildiği cezaevinde hiçbir görüşme talebini kabul etmez. Marc’ın aklına farklı bir fikir gelir. Reverdi’nin kurbanlarının hepsinin kadın olmasından yola çıkarak; bir kadın ismi ile Reverdi’yle iletişim kurmaya karar verir.

Elizabeth Bremen, adıyla katile bir mektup yollar, Nanterre Fakültesi’nde Psikoloji mastırı yaptığını ve tez konusu için de Reverdi ve cinayetleri ilgili araştırma yaptığını söyleyerek bilgi ister. Başlangıçta Reverdi; Elizabeth ile pek ilgilenmese de ardından aralarında önce mektupla, ardından e-posta yoluyla yazışmalar devam eder.

Katil Elisabeth’in bir fotoğrafını istediğinde Marc paparazzilik günlerinde birlikte çalıştığı fotoğrafçı Vincent’in stüdyosundan fotoğraf çalar. Fotoğraf, yıldızı yeni parlamakta olan bir manken olan Hatica’ya aittir.

Ardından katilin verdiği şifreli ipuçları yardımıyla Marc sırayla tüm cinayetlere ve katilin cinayet ritüelinin, cinayet itkisinin kaynağına ve nedenlerine ulaşmak için Malezya’dan başlayan bir yolculuğa çıkar. 



KİTAPTAN NOTLAR:

Romanın ilk sayfalarını okuduğumda öncelikle biraz şaşırdım. Grange’nin genel tarzından farklı olarak katil ve cinayet ritüeli romanın başında verilmekteydi. Katilin bulunma aşamasındaki takipten mahrum kalacağımı düşündüm ilkin. Ama elbette öyle olmadı. Grange yine kendini yakışır bir biçimde maceranın içine sürükledi beni. 

Yazar; cinayet ritüeli ve Marc’ın gazete yazısından sonra; Marc’ın hayatını uzun uzadıya anlattığı bölümde Marc ile ilgili verilen en yakın arkadaşı ve sevgilisi öldürüldüğünde girdiği komadan bahsetmesi, cesetleri bulmadan önceki birkaç saati hatırlamaması,  bende soru işaretlerini romanın en başında oluşturdu. Hem Marc’ın hayatında işlenen iki cinayette de cesetleri bulan olması ve komaya girmesi, aynı zamanda annesi babası öldüğünde aynı komayı yaşamaması, ayrıca katillerin cinayet işlerken hissettiklerine odaklanması, Marc ile ilgili şüpheleri romanın en başından itibaren güçlendiriyor. (Hiç değilse sevgilisi ve arkadaşı öldüğünde cesetleri bulan Marc olmasaydı.) 



Yazar her romanında küçük ya da büyük roller verdiği gibi bu defa da yine bir Müslümana romanında Hatica kanalı ile rol veriyor. Yine tam olarak belirtilmese de Hatica’nın uyuşturucu bağımlısı anne ve babası ve yaşamları üzerinden bir aşağılama olduğunu düşünüyorum. Yazarın Türkler ve Müslümanlara açıktan ya da ima yoluyla dokundurmaları Grange okurları için sürpriz değil elbette. Aslında iyi Fransızca bilseydim. Kendisine bu konuda sorular sormak istedim doğrusu.

Yazarın kadın kurban takıntısı da yine devamlılığını sürdüren ayrıntılardan...

Grange okurken bazen sıradan hayatı olan; anne babası da normal olan, normal hayatı olabilen hiç kimse romanlarına konu olamaz mı acaba? Her karakterin mutlaka ya kendinde ya da ailesinde bir sorun bulunmakta. Hem de son derece ciddi sorunlar, bu romanda hem en yakın arkadaşı hem de sevgilisi cinayete kurban gitmiş Marc; annesi babası uyuşturucu bağımlısı Hatica, diğer romanlarında da buna pek çok örnek bulunabilir. Örneğin Sisle Gelen Yolcu’da babası işkenceci olan Anais…

Ve bir de Grange romanlarında bolca anti-depresan kullanılıyor ve bunlar isimleri ve bazen de miktarları ile de veriliyor. Açıkçası bu bana son derece gereksiz geliyor.

Marc’ın komaları da akla Şeytan Yemini’ndeki Eric’in sahte komasını da hatırlatmadı değil doğrusu…

Romanın sonlarında katilini öldüğünü öğrendiğimde bir rahatlama hissettim elbette. Ancak daha 50 sayfa kadar vardı romanın bitmesine. Acaba diğer romanlarının aksine yazar bu sayfalarda farklı ya da mutlu bir sona mı yer verecek derken; katilin Testereyi aratmayan bir takipçisi çıkıyor ortaya. Onu yarım bıraktığını tamamlamak için. Romanın başından beri aslında şüpheleri üstüne çeken bazı yönleriyle de itici gelen karakter katilin yerini almaya çalışsa da; Hatica ikinci katilin elinden de kurtulmayı başarıyor.

Sonuç olarak Grange severleri hayal kırıklığına uğratmayacak son derece hareketli bir kurgusu ve hareket basamakları  ile kendine hayran bırakacak cinsten bir kitap… Okumamış kitap dostlarıma şiddetle  tavsiye ederim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE..