DOĞAN KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DOĞAN KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2013 Salı

JEAN CHRİSTOPHE GRANGE - SİYAH KAN

MERHABALAR;

Yine kan donduran cinayetlere ev sahipliği yapan bir Grange romanını paylaşmak üzere sizlerleyim.. Romanın kitaplığımdaki yerini almasının üzerinden bir hayli zaman geçti ve daha önce de okundu. Geçtiğimiz günlerde okumadığım kitapları ayırırken SİYAH KAN'ı bir defa daha okuyayım dedim ve önceliği ona verdim. 


Öncelikle, arka kapaktan başlamak istiyorum..

 ARKA KAPAK YAZISI
"Güneydoğu Asya'da, Yengeç Dönencesi ile Ekvator çizgisi arasında bir yerlerde bir yol vardır. Siyah kanla çizilmiş bir yol. Korkunun ve ölümün hâkim olduğu bir yol.

PARiS.'ilk temas. KUALA LUMPUR. Hayat Yolu. Uçuşan ve Çoğalan. Sonsuzluğun işaretleri. KAMBOÇYA. Bal ve Fresk. TAYLAND. Arınma Odası. Dünyadan soyutlanmış bu mekânda neler olduğunu anlayacaksınız! BANGKOK. Gerçeğin Rengi aynı zamanda Yalanın da Rengi'dir! Ve PARİS. Her şey sona ermedi, yeni başlıyor.




ÇABUK SAKLAN, BABA GELİYOR!"



Gelelim özetimize;

ÖZET

Bölüm bir katilin ormanın derindiklerinde, bambuların arasında, tüm delikleri kapatılmış havasız bir kulübe de bir kadını öldürme ritüeli ile başlıyor.
Ardından Limier Gazetesi’nin sözde Kuala Lumpur’daki muhabiri Marc Dupeyrat’ın 7 Şubat 2003 tarihli bir yazısı takip ediyor cinayet ritüelini.  

Yazıda Papan’da, Malezya’nın Güneydoğu kıyısında yer alan Johore Sultanlığı’na ait bir köyde; 1977- 1984 yılları arasında serbest dalış ve limitsiz ağırlıkla dalış şampiyonu , eski bir sporcu olan Jacques Reverdi’nin, öldürdüğü kadınla birlikte bir kulübede Malezyalı balıkçılar tarafından bulunuşuna, balıkçılar tarafından linç edilmekten son anda kurtuluşuna ve cinayet sonrasında Reverdi’nin travma sonrası yaşadığı şoktan dolayı İpoh Akıl Hastanesi’nde bulunduğuna yer verilmektedir.  

 Ayrıca Reverdi’nin daha önce de Kamboçya’da Linda Kreutz isimli alman bir genç turisti öldürmekten tutuklanmasına ancak delil yetersizliğinden serbest bırakılmasına da yer verilmiştir.
Bu kısımdan sonra olayla Marc Dupeyrat merkezli anlatılmaya başlanır. Marc Dupeyrat’ın piyano çaldığı günlerden, arkadaşı d’Amico’nun ölümüyle girdiği komadan, aynı komayı yine sevgilisi Sophie öldürüldüğünde yaşadığından, paparazzilik yapmaktan Lady Diana’nın ölümünden sonra vazgeçip, cinayet davalarının ve katillerin psikolojilerinin peşine düşmesinden uzun uzadıya bahsedilmektedir.

Marc; elbette Reverdi’nin hikayesine de kayıtsız kalamaz. Onunla ilgili araştırmalar yapıp; makaleler yazmak ister. İlk araştırmasında Marc; Reverdi’nin çocukluğu ile ilgili bilgilere ulaşır.

Reverdi 1954'te Val-d'oise'ın taşrasında Epinay-sur-Seine'de doğmuştur. Sosyal yardım kuruluşunda çalışan annesinin tek çocuğudur. Babası ile hiç tanışmamıştır. Annesi Monique Reverdi 1968’de intihar etmiştir. Bundan sonra Sosyal Hizmetlerin korumasında hayatını devam ettiren Reverdi’nin dalış yeteneği ve zekası da annesinin ölümünden sonra keşfedilmiştir.



Bir çok gazeteci ve araştırmacı görüşmek için katilin peşine düşse de; Reverdi İpoh’dan sonra nakledildiği cezaevinde hiçbir görüşme talebini kabul etmez. Marc’ın aklına farklı bir fikir gelir. Reverdi’nin kurbanlarının hepsinin kadın olmasından yola çıkarak; bir kadın ismi ile Reverdi’yle iletişim kurmaya karar verir.

Elizabeth Bremen, adıyla katile bir mektup yollar, Nanterre Fakültesi’nde Psikoloji mastırı yaptığını ve tez konusu için de Reverdi ve cinayetleri ilgili araştırma yaptığını söyleyerek bilgi ister. Başlangıçta Reverdi; Elizabeth ile pek ilgilenmese de ardından aralarında önce mektupla, ardından e-posta yoluyla yazışmalar devam eder.

Katil Elisabeth’in bir fotoğrafını istediğinde Marc paparazzilik günlerinde birlikte çalıştığı fotoğrafçı Vincent’in stüdyosundan fotoğraf çalar. Fotoğraf, yıldızı yeni parlamakta olan bir manken olan Hatica’ya aittir.

Ardından katilin verdiği şifreli ipuçları yardımıyla Marc sırayla tüm cinayetlere ve katilin cinayet ritüelinin, cinayet itkisinin kaynağına ve nedenlerine ulaşmak için Malezya’dan başlayan bir yolculuğa çıkar. 



KİTAPTAN NOTLAR:

Romanın ilk sayfalarını okuduğumda öncelikle biraz şaşırdım. Grange’nin genel tarzından farklı olarak katil ve cinayet ritüeli romanın başında verilmekteydi. Katilin bulunma aşamasındaki takipten mahrum kalacağımı düşündüm ilkin. Ama elbette öyle olmadı. Grange yine kendini yakışır bir biçimde maceranın içine sürükledi beni. 

Yazar; cinayet ritüeli ve Marc’ın gazete yazısından sonra; Marc’ın hayatını uzun uzadıya anlattığı bölümde Marc ile ilgili verilen en yakın arkadaşı ve sevgilisi öldürüldüğünde girdiği komadan bahsetmesi, cesetleri bulmadan önceki birkaç saati hatırlamaması,  bende soru işaretlerini romanın en başında oluşturdu. Hem Marc’ın hayatında işlenen iki cinayette de cesetleri bulan olması ve komaya girmesi, aynı zamanda annesi babası öldüğünde aynı komayı yaşamaması, ayrıca katillerin cinayet işlerken hissettiklerine odaklanması, Marc ile ilgili şüpheleri romanın en başından itibaren güçlendiriyor. (Hiç değilse sevgilisi ve arkadaşı öldüğünde cesetleri bulan Marc olmasaydı.) 



Yazar her romanında küçük ya da büyük roller verdiği gibi bu defa da yine bir Müslümana romanında Hatica kanalı ile rol veriyor. Yine tam olarak belirtilmese de Hatica’nın uyuşturucu bağımlısı anne ve babası ve yaşamları üzerinden bir aşağılama olduğunu düşünüyorum. Yazarın Türkler ve Müslümanlara açıktan ya da ima yoluyla dokundurmaları Grange okurları için sürpriz değil elbette. Aslında iyi Fransızca bilseydim. Kendisine bu konuda sorular sormak istedim doğrusu.

Yazarın kadın kurban takıntısı da yine devamlılığını sürdüren ayrıntılardan...

Grange okurken bazen sıradan hayatı olan; anne babası da normal olan, normal hayatı olabilen hiç kimse romanlarına konu olamaz mı acaba? Her karakterin mutlaka ya kendinde ya da ailesinde bir sorun bulunmakta. Hem de son derece ciddi sorunlar, bu romanda hem en yakın arkadaşı hem de sevgilisi cinayete kurban gitmiş Marc; annesi babası uyuşturucu bağımlısı Hatica, diğer romanlarında da buna pek çok örnek bulunabilir. Örneğin Sisle Gelen Yolcu’da babası işkenceci olan Anais…

Ve bir de Grange romanlarında bolca anti-depresan kullanılıyor ve bunlar isimleri ve bazen de miktarları ile de veriliyor. Açıkçası bu bana son derece gereksiz geliyor.

Marc’ın komaları da akla Şeytan Yemini’ndeki Eric’in sahte komasını da hatırlatmadı değil doğrusu…

Romanın sonlarında katilini öldüğünü öğrendiğimde bir rahatlama hissettim elbette. Ancak daha 50 sayfa kadar vardı romanın bitmesine. Acaba diğer romanlarının aksine yazar bu sayfalarda farklı ya da mutlu bir sona mı yer verecek derken; katilin Testereyi aratmayan bir takipçisi çıkıyor ortaya. Onu yarım bıraktığını tamamlamak için. Romanın başından beri aslında şüpheleri üstüne çeken bazı yönleriyle de itici gelen karakter katilin yerini almaya çalışsa da; Hatica ikinci katilin elinden de kurtulmayı başarıyor.

Sonuç olarak Grange severleri hayal kırıklığına uğratmayacak son derece hareketli bir kurgusu ve hareket basamakları  ile kendine hayran bırakacak cinsten bir kitap… Okumamış kitap dostlarıma şiddetle  tavsiye ederim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE..


26 Mayıs 2013 Pazar

HANDE ALTAYLI - KAHPERENGİ

MERHABALAR;

Son dönemlerde ekranlarda yerini alan "MERHAMET" adıyla alan Hande ALTAYLI'nın romanı "KAHPERENGİ"ni paylaşmak istiyorum sizlerle..(Kitabın yanında çay ve kurabiye de iyi gider diye düşünüyorum...)

Romanımızın kısaca özetiyle başlayalım;


ÖZET;

Roman iki farklı tarihten başlayarak olayların birbiri içine geçmesiyle kurgulanmış. Konu 2006 yılı İstanbul’unda ve aynı zamanda 1986 yılı Yaslıhan’ında başlıyor.

Roman boyunca geri dönüşüm işaretli kısımlar Yaslıhan’dan; romanımızın başkahramanı Narin’in çocukluğundan başlayarak anlatılıyor. Bu kısımda Narin 25.000 nüfuslu küçük bir kasaba olan Yaslıhan’ın Murateli mahallesinde yaşamaktadır. Birbirine mecburiyetlerle bağlı, sevgisiz bir ailenin ortanca çocuğudur. Ama tüm olumsuzluklara rağmen; Narin’in bir şansı vardır: Zekası… Tek amacı okumak ve kendini kurtarmaktır.

2006 yılında geçen kısımlarda ise; Narin Üniversiteyi kazanmış, başarılı bir avukat olmuştur. Kendisine ailesinden uzak bir yaşam kurmuştur. Roman Narin’in Fırat ile yıllar sonra Deniz’in evinde Deniz’in kardeşi Irmak’ın nişanlısı olarak yeniden karşılaşması ile başlamaktadır. Romanımızdaki bu kısımlar ise; sayı ile numaralandırılmış. Roman boyunca 2006 yılındaki olalar anlatılırken geçmişe dönülerek olaylar anlatılmış ve bu şekilde günümüzdeki olayları hazırlayan zemin konuya dâhil edilmiştir.
Romanın genel hatlarından bahsettikten sonra biraz Narin’in birbirlerine sevgi ve bağlılıktan ziyade mecburiyetlerle bağlı ailesinden bahsetmek istiyorum.


Bu mutlu ailemizin biricik babasından başlayalım tanımaya !?...
Moskof Recep; (lakabı sarışınlığından mı yoksa zalimliğinden midir bilinmez) çocuklarına ve karısına şiddet uygulamaktan geri durmayan, karısı ile sırf babasının parası için evlenmiş, beklediği para gelmeyince; sırtını okulda olmaları gerekirken çalıştırdığı, sevgi göstermek bir tarafa Kara Hatice’nin çocukları olmaları dolayısıyla neredeyse nefret ettiği küçücük çocuklarına yaslamış, zalim bir baba…

Kara Hatice; lakabıyla münhasır çirkinliği dillere destan, kocasını kaybetmek en korkulu rüyası olan, bu uğurda çocuklarını bile gözü görmeyen, fal ve büyü işlerine çokça kafa yoran, yüzünün çirkinliğinin tersine çok güzel bir sesi olan anne.

Mehmet; futbol yeteneği ile Yaslıhan Spor Teknik Direktörünün dikkatini çekmiş, büyük kulüplerde oynayacağı günü bekleyen, ailenin kurtulma umudu ve büyük çocuğu…

Şadiye: Ailenin en küçük çocuğu.

Tabi ki başkahramanımız Narin; bu sevgi topağı(!?...) ailenin ortanca çocuğudur. Ailenin tüm bireylerinin toplamından daha zekidir. Amacı üniversite okumak kendini Yaslıhan’dan ailesinden kurtarmaktır. Ve başarır da… Babasının komşuları Erdoğan’ın karısı Ümmü ile kaçmasından sonra abisi ve annesinin tüm baskılarına rağmen; üniversiteyi kazanır, gizlice kaçarak İstanbul’a gelir ve kendine ailesinden uzak bir yaşam kurmayı başarır. 

Geçmişin hayaletlerinden kurtulmuş gibidir. Ta ki en yakın arkadaşı, kardeşi, ailesi bildiği Deniz’in evinde verilen partide büyük aşkı Fırat ile tekrar karşılaşana dek… Fırat bu esnada Deniz’in kardeşi Irmak’la birliktedir. 
Bu karşılaşmadan sonra Narin’in geride bıraktığını sandığı geçmişin hayaletleri bir bir saklandıkları yerlerinden çıkmaya başlarlar. Bununla birlikte Narin’in büyük bir sorunu daha vardır. Bir taraftan Fırat’ı hala severken; ondan nasıl uzak kalacaktır. Fırat’a karşı olan duyguları ve Deniz’i kaybetme korkusuyla nasıl baş edecektir. Üstelik Narin’in Fırat’a olan duyguları da karşılıksız değildir.

Bundan sonrası romanımızda….


ARKA KAPAK;

Romanları yayımlandığında en çok satanlar listesinden aylarca inmeyen Hande Altaylı'dan yaşamın içinden, samimi ve sarsıcı yeni bir roman.

O sabah yatakta gözlerini açtığında ise kendini iyi hissetmiyordu. Bir gece önce Fırat'ı görmek dengesini altüst etmişti. Geçmişin asla sandığımız kadar uzakta kalmadığı gerçeğiyle yüzleşmek, yeteri kadar uzağa gidemediği kaygısını doğuruyordu. Yoksa yıllar geçtikçe güçleneceğine, zayıflıyor muydu insan? Olgunlaşacağına koflaşıyor, dayanıklılığını yitiriyor muydu? Öğreneceğine unutuyor, bildiklerinden şüpheye mi düşüyordu? Geride bıraktığı onca şeyden ve onca yıldan sonra böyle yaprak gibi titremek, kendini başa dönmüş gibi hissetmesine yol açıyordu. Yürümüş, yürümüş ama hiçbir yere gidememişti. Belki de dünyanın yuvarlak olması, daima başladığın yere, yani kendine döneceğin anlamına geliyordu.

Küçük bir Anadolu kasabasından İstanbul'un ışıklı gecelerine uzanan bir yolculuğun hikâyesi. Sevginin değil, mecburiyetin birlikte tuttuğu bir ailede büyüyen Narin ilk kez âşık olduğunda yolların nihayet daha büyük yollara bağlandığını, o büyük yolların da başka şehirlere, ülkelere kavuştuğunu anlar. Ve biri gittiğinde arkasında bir yol bıraktığını. Ama o yolların nefrete, ihanete de açıldığını anlaması için aradan yılların geçmesi, dostlukların sınanması, kaybedilenlerin bulunması gerekecektir.

Aşka Şeytan Karışır ve Maraz adlı romanları yayımlandığı yıllarda en çok satanlar listesinden aylarca inmeyen Hande Altaylı'dan yaşamın içinden, samimi ve sarsıcı yeni bir roman.



ALINTILAR;

“Doğduğu şehirden hiç çıkmadığı için yolların birbirine bağlandığını, hepsinin birleşip daha büyük yollara aktığını, o büyük yolların başka şehirlere, ülkelere kavuştuğunu bilmiyordu. Daha doğrusu biliyordu ama anlamıyordu. O, gün çocuğun arkasından bakarken, ilk kez anladığını hissetti. Biri gittiğinde arkasında bir yol bırakıyordu. Yürüyüp ona varabileceğin bir yol…” (s. 86)

“Yürümüş, yürümüş ama hiçbir yere gidememişti. Belki de dünyanın yuvarlak olması, daima başladığın yere, yani kendine döneceğin anlamına geliyordu.” (s.100)

“Yalnızlık tek başına kalmak değil, tek başına kalmaktan kaçmaya çalışmaktır. Bunun için ne kadar uğraşırsan durumun o kadar açıklı hale gelir. Geceyi uzatmak, son bir sigara yakmak, bir kadeh daha içmek, ayak sürümek, bin dereden su getirmek… Bütün bunlar, kapının arkasına gizlenmiş seni bekleyen tekilliğinle karşılaşmanı geciktirmekten ve çaresizliği arttırmaktan başka işe yaramaz. Durumu sükûnetle kabullendiğin ve onunla savaşmaktan vazgeçtiğinde ise aniden daha az yalnız biri haline gelirsin.” (s. 153)

“Yalnızlıkta “çat kapı” yoktur ve yalnız biri kimsenin hayatının doğal uzantısı olmadığından, biriyle buluşmak için daima randevulaşmak zorundadır. Kimsenin hayatını tamamlamaz ve bunun karşılığı olarak da kimse onun hayatını bütünlemez. Kimileri böyle olmasını tercih ettikleri için, kimileri de kimse onları tercih etmediği için yalnızdır. Yalnızlık bir aksesuardır. Süslü bir toka, zarif bir kolye, boktan bir kemer, ya da bir çift güzel küpe… O kadar. Yoklukları üzüntü verici olsa da kimseyi öldürmez.”(s.153)


KİTAPTAN NOTLAR;

Öncelikle romanın adından başlayalım…“Kahperengi” oldukça yaratıcı bir isim olmuş. Romanın adı romanın 132. Sayfasında açıklanmış.

“…..Adam (Erdoğan) ona (Kara Hatice’ye) her baktığında Ümmühan bakıyor gibi geliyordu, o “kahperengi” gözleriyle. Yıllardan beri karısını bitmeyen bir aşkla seyretmekten olacak, Ümmühan bürümüştü Erdoğan’ın gözünü” (s. 132) (Parantez içleri tarafımdan eklenmiştir. )

Fakat romanda “kahpe” üzerinde pek de durulmamış. Bir de önceki bölümlerde aralarında ilişkileri olduğu şüphesi uyandıracak bir konuşma geçmeyen,( sadece Moskof’un Ümmü’ye olan ilgisini bir kere yazılmasının ardından) Ümmü ile Moskof’un yıllardır ilişkileri varmış gibi kaçmaları biraz ilginç olmuş. Üstelik oğluna son derece bağlı, merhametli bir kadın olarak gösterilen Ümmü’nün öz oğlunu odunluğa kapatarak kaçması yine romanın ilginç tezatlıklarından. Keşke kaçma sahnesinden önce bu bölümün alt yapısı daha iyi yapılmış olsaydı.

Romanda birçok insan gibi bende de en nefret uyandıran karakter elbette Moskof Recep; içindeki sevgisizliği, hiç çekinmeden karısı ve çocuklarına şiddet uygulaması, çocuklarını nakde çevirmeye çalışması, neredeyse ayık gezmemesi, Mehmet’in vurulup da Futbol hayatının bitmesini fırsat bilip, arkasına bile bakmadan komşusu ve arkadaşı Erdoğan’ın karısı Ümmühan ile kaçması… daha ne olsun…

Ancak zalim baba Recep; Ümmühan ile kaçıp İstanbul’da bir aile kurduğunda çizilen baba karakteri oldukça farklı. Ümmühan ile bir tuhafiye işleten, Ümmühan’dan olan çocuklarının elinden tutup parka götüren, Ümmü’yü dövmek bir tarafa el üstünde tutan bir adama dönüşüyor.  Kara Hatice’ye ve çocuklarına çok gördüğü sevgiyi, yeni ailesinde bolca dağıtıyor gibi… Aslında Moskof’un çocuk sevgisi ile tezatlar bununla sınırlı değil. Romanın bir yerinde çocuklarını küçükken sevdiği ve annelerine benzer taraflarını gördükçe çocuklarından nefret ettiği söylenirken; başka bir yerde çocukların babalarından hiç sevgi görmediği yazıyor. Basit ama yine de dikkat çekici bir hata olduğunu düşünüyorum.  

Buna benzer bir hata da Deniz’le ilgili yapılıyor. Başlangıçta Deniz'in direksiyon başında yaptığı trafik kazası sonucunda annesi ve babasının ölümüne neden olduğu yazıyordu. Sonradan arabayı babasının kullandığı, Deniz'e sinirlenip tokat atmak için geri döndüğü anda kaza yaptığından bahsediliyor. 


Romanda Moskof Recep’in yanında bende acıma ile karışık nefret uyandıran bir karakter var ki; Kara Hatice… Böyle zalim bir babadan çocuklarını korumak bir tarafa; oğlu vurulduğunda bile Recep’in kendilerini bırakıp gitmesinden korkan, babasından kalan Recep’ten gizli üç beş altını, küçücük yaşta çalıştırılan çocukları için değil de; kocasını eve bağlamak için büyücülerde, falcılarda harcaması bu durumun başlıca sebepleri.

Narin’in İstanbul’a kaçtıktan sonra ailesiyle yani; geçmişiyle bağlantı kurmamayı tercih eder.  Ailesinin soba dumanı ile zehirlendiklerini yıllar sonra Fırat’tan öğrenir. Burada dikkatimi çeken annesi ve abisiyle ciddi sorunlar yaşayan Narin’in; kız kardeşi Şadiye ile de bağlantı kurmak için girişimde bulunmaması ve nefret etmesi gereken babasını uzaktan izlemesi.

Romanın belli bölümlerinde ilkin tesadüfen sonrasında ise; yılda birkaç kez Narin’in babasını ve onun yaşantısını uzaktan izlediği söylenirken; roman boyunca Narin’in babasının karşısına geçip; onunla yüzleşmesini bekledim. Bence yazar Narin ile babasını, babası ölmeden önce son kez karşılaştırmalı ve Narin babasına hesap sormalıydı. 


 “Demek ki bazı sevişmeler insanları yakınlaştırırken bazıları uzaklaştırıyordu ve iki insan birbirine sırtını döndüğünde aralarındaki mesafe dünyanın çevresine eşit oluyordu.” (s. 248)

 “Bir insana yüzde yüz güvenmekle yüzde doksan dokuz güvenmek arasında dağlar kadar fark vardı. Çünkü eksilen yüzde birin nereden eksildiğini bilemezdin ve dünyanın bütün kazıkları o küçük “bir”in içine saklanabilirdi. O yüzden yüzde doksan dokuz, yüzde yüze olduğundan daha yakındı yüzde sıfıra.” (s. 257)

“Bazen başladığın yere dönebilmek için dünyayı dolaşman gerekiyordu.” (s.322, Kitabın Bitiş Cümlesi) 


Kısaca toparlayacak olursak; “kahperengi” bir fakir kız, zengin oğlan hikâyesi. İçerisinde Yeşilçam melodramlarından alışık olduğumuz bolca klişe barındırmakta. Bunun yanında; akıcı bir dille yazılmış ve merak unsurları romanın sonuna kadar sürdürülmüş… Özellikle yazın sıcak günlerde okuyup geçmek için uygun bir kitap diye düşünüyorum.

Bu günlerde romandan uyarlanılarak senaryolaştırılmış “Merhamet” dizisi ekranlarda arz-ı endam etmekte. Romandan oldukça bağımsız olmakla birlikte romanda olmayan ancak diziye eklenmiş olan “Babür” karakterinin konunun ilerlemesine çok katkısı olduğunu düşünüyorum.

Yeni kitaplarla görüşmek dileğiyle….