cengiz aytmatov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cengiz aytmatov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2013 Salı

Selvi Boylum Al Yazmalım, Cengiz Aytmatov

Selvi Boylum Al Yazmalım, Cengiz Aytmatov. Genç bir genç kız ile o civardaki bir ulaştırma merkezinde çalışan kamyon şoförü arasında geçen aşk anlatılmaktadır.

Yazar kitabın ilk bölümlerinde kendi ağzından hikayeyi aktarırken müteakip bölümlerde İlyas’ın ağzından sonraları da Baytemir’in ağzından hikayeyi kurgulamıştır. Eser, yazarın gazetecilik yaptığı yıllarda Narin’deyken Frunze’ye gitmek için çıktığı yolculukla başlamaktadır. Yazar Frunze’ye gitmekte olan otobüsü kaçırınca acele gitmesi gerektiği için yoldan geçen herhangi bir arabayla gitmek durumunda kalmıştır. Hemen benzin istasyonunda aracına benzin dolduran bir şoför görür ve ondan kendisini Frunze’ye götürmesini rica eder fakat şoför red eder. Şoförün reddederkenki tavırlarına- elini yüzüne sürmesi,derin derin iç çekmesi- anlam veremez. Şoför en fazla otuz yaşında genç bir adamdır. Şoför daha sonraları kendisine bu aşk hikayesini anlatacak olan İlyas’tır. Gazeteci daha sonraki bir zamanda görev için Güney Kırgızistan’ın Oş şehrine trenle giderken, kompartmanına yerleşme esnasında içerdeki camdan dışarıyı seyreden kişinin kendisini kamyonuna almayan İlyas olduğunu fark eder,şoför de onu tanımıştır. Birbirlerini hatırlarlar. Tanışmalarından sonraki ilk konuşmalarında şoför gazeteciden özür diler ve kendisini affettirmek için onu bir dahaki sefere nerede görürse kamyonuna alabileceğini söyler. İlyas gazeteciye,onu kamyonuna  almayışının sebebini aşağıdaki  hikayeye bağlamıştır.
İlyas askerden yeni dönmüş, en yakın arkadaşı Alibek’in yanında Tian-Şan’da bir ulaştırma merkezinde çalışmaya başlar. Daha sonra bir gün bir köye iş için gittiğinde Aysel’i görür. Aysel’i kamyonuna alır ve tanışırlar. İlk bakışta her ikisi de bir birlerine aşık olmuşlardır. Ancak bu tatlı rastlantının sonrasındaki buluşmaların olduğu dönemde Aysel ile evlenmek isteyen bir başkası daha vardır. Ve tanışmak hatta onu ailesinden istemek için evlerine gelmek üzeredirler. Annesinin düşüncesi ise kızını maddi imkanları iyi olan bu adaya vermekten yanadır. Annesi bu konuyu Aysel’e açar Aysel de çaresiz ama belli etmeyen tavırlarla konuyu İlyas’a aktarır. İlyas ise adeta yıkılır ancak ümidini kaybetmez ve buluşmaları yinede devam eder.
Kitapta geçen önemli unsurlardan olan ulaştırma merkezi ise şu şekilde anlatılmıştır. Burada Kadiça isimli genç bir kız çalışmaktadır. Kadiça İlyas’ı sevmekte ,şoförlerin görev planlamaları ile ilgili olarak İlyas’a kolaylıklar sağlamakta ve bundan karşılık beklemektedir. İlyas ise Kadiça’ya  zaman zaman karşılık vermektedir (bu tavır  Aysel’e aşık olduktan sonra değişecektir). Erkek çalışanlardan  Cantay ise İlyas ile iyi geçinmemekte , Kadiça’ya aşık olduğu için İlyas’ı kıskanmaktadır. Kadiça İlyas’ı odasına davet ettiği günlerden birinde karşılık bulamayınca İlyas’ın görev planlamasını onun istemediği Kolhoz’a yapar. İlyas Aysel’i düşünerek görevi kabul etmek zorunda kalır. Kadiça İlyas’ın bir bayan ile birlikte olduğunu ve onu sevdiğini anlar ve kıskançlığı sonucunda İlyas’ın görevini müteakip günlerde Sintzan’a yaptırır. İlyas’ın yerine Kolhoz’a artık Cantay gidecektir. İlyas bu duruma sinirlenir. Görücülerin beklendiği gün Aysel’i kaçırır. En iyi arkadaşı olan Alibek, İlyas’a kalacakları bir ev ayarlar. İlyas ile Aysel evlenir. Bir dönem sonra Samet adında bir oğulları dünyaya gelir. İlyas bir gün aracı ile ilgili yardım isteyen Baytemir Ake isimli yaşlı bir şahısa yardım eder ve onunla tanışır.
Evliliğin ilk dönemleri çok mutlu gitmektedir. Fakat daha sonra İlyas’ın iş yeri ile ilgili hırsı ve gururu yüzünden evinde mutsuzluk başlar. Bu huzursuzluğun kaynağında ise daha önce yaptığı gibi kamyonuna römork bağlayarak Tiyen-Şan bölgesinden geçebileceği iddiasını kanıtlamak istemesi, bunu başaramayınca da başta işyerindeki arkadaşları ve en yakın arkadaşı Alibek ile arasının açılması bulunmaktadır. Hatta bu iddianın sebep olduğu ,kendisine göre onurunun zedelenmesi ise onu işyerinden koparan başlıca sebeptir. İlyas ,Kadiça’nın da etkisiyle evinden iyice uzaklaşır. İlyas’a göre Kadiça kendisini anlayan ve seven tek kişidir. Aysel ise onu anlayamamaktadır. Zamanını Kadiça ile geçirmeye başlar. Aysel olanları hissetmekte ancak emin olamamaktadır. Bir gün işyerine gider ve Kadiça’dan ilişkisini itiraf etmesini ister. O da anlatır. Bunun üzerine Aysel oğlunu da alarak evi terk eder. İlyas ise eve döndüğünde Aysel’in evde olmadığını,evi terk etmiş olduğunu anlar Kadiça’ya durumu sorduğunda durumu Kadiça anlatır. Çaresizlik içinde dostu Alibek’e gider ama o yüzüne dahi bakamaz. Sonunda aklına Aysel’in köyü gelir ve annesinin yanına gider ancak orada da Aysel yoktur. Dönüşte köylünün taşlı tepkisiyle karşılaşır.
Zaten uzun dönemdir alkole olan bağımlılığı iyice had safhaya varmıştır. Kadiça’nın Anarhay’daki evinde yaşamaya başlar. Ancak hala Aysel’i unutamamaktadır. Kadiça ise bunun farkındadır ve istediği aşkın tüm bu yaşananlara rağmen karşılığını bulamadığını düşünür ve İlyas’ı terk ederek Kuzey Kazakistan’a gider. İlyas ise Aysel’i bulma ümidiyle tekrar annesinin köyüne gider. Aysel’in kardeşi İlyas’a ablasının evlendiğini söyler, İlyas yıkılır. Köyden dönerken yolda rastladığı asker arkadaşı ona tekrar eski iş yerinde çalışmayı teklif eder. İş yerinde,müdürün değişmesi, Cantay’ın gitmesi gibi birçok değişiklik İlyas’ı işyerinde yeniden başlamaya sevk eder. Ancak acısı hala devam etmektedir. Yine alkolün dozunu çok kaçırdığı günlerden birinde eve dönüş yolunda kaza yapar.
Kaderin çizdiği garip bir tesadüfle bir zamanlar yolda kalmış aracına yardım ettiği adam karşısına çıkmıştır. Baytemir de onu kurtarır ve evine götürür, yaralarını sarar. Yine bir garip tesadüf sonucu uzun bir dönemden beri bir türlü izini dahi bulamadığı aşkı olan Aysel’i görür. Aysel artık Baytemir ile evlidir. İlyas oğlu ve Aysel’e karşı yapmış olduğu hataların yarattığı pişmanlık duyguları ile onları gördüğünde kalbi sızlar. İlyas Baytemir’e olan minnettarlık duyguları ile evi ziyaret etmeye başlar. Fakat Baytemir’in hiçbirşeyden haberi yoktur. Ancak daha sonraları İlyas’ın Aysel’in eski kocası olduğunu anlar. Ama ne Aysel’e ne de İlyas’a bir şey söylemez. Aysel’in de İlyas’a karşı olan aşkının bitmediğini bilmekte ve kendisinin seçilmesini istemektedir. Bu yüzden Aysel’in  kendi kararını kendisinin vermesini istemektedir. İlyas ise hergün oğlunu Aysel’den ve Baytemir’den habersiz görmektedir.Ve bir gün Samet’i kaçırmaya karar verir. Fakat oğlunun seçimi Baytemir’den yanadır ve onu babası olarak sevmektedir, ondan ayrılmak istemez. Aysel de seçimini yeni kocasından yana yapar. Ve artık İlyas’a geri dönmeyeceğini belli eder, bu İlyas’ı yıkmıştır. Pamirler bölgesine yeni bir hayata başlamak üzere Aysel’e, Tiyen-Şan bölgesine veda ederek oradan ayrılır.                                                         

İlk Öğretmen, Cengiz AYTMATOV

İlk Öğretmen, Cengiz AYTMATOV, Elips Kitabevi, Temmuz 2005, Ankara

    Kitapta olaylar; anlatıcı konumunda bir ressam, köyün eski öğretmeni Duyuşen ile ünlü bir felsefe profesörü olan Altınay Süleymanova arasında geçmektedir.
Hikâye, ressam ve Profesör Süleymanova’nın köydeki okul açılışı için köye davet edilmeleri ile başlamaktadır. Ressam’da Profesör’de uzun zamandır köye gitmedikleri için    2–3 gün kalmak üzere daveti memnuniyetle kabul ederler. Köy ahalisi Profesör Süleymanova’yı törenle karşılar ve onu memnun etmeye, sevgilerini göstermeye çalışırlar. Coşkun bir hava vardır. Bu durum artık köyün postacılığını yapmakta olan eski öğretmen Duyuşen’in okul açılışı için telgrafları getirmesine kadar devam eder. Törene davet edilmesine rağmen Duyuşen teslim edilmesi gereken telgraflar olduğunu bahane ederek, içeri girmez ve gider. Profesör Süleymanova, Duyuşen’in adını duyunca tedirgin olur ve o gün köyü terk eder. Köylüler bu nedensiz ayrılışa çok üzülürler ancak Profesör Süleymanova’yı da kalması için ikna edemezler. Acaba Profesör Süleymanova neden böyle acele etmiştir?              Ressam, bu olaydan birkaç gün sonra Profesör Süleymanova’dan bir mektup alır. Mektupta Profesör Süleymanova neden köyden ayrılmak için acele ettiğini ve geçmişine dair birçok itirafları anlatmaktadır. Ressam’da kitabın geri kalanında bütün olanları Profesör Süleymanova’nın ağzından çıktığı gibi anlatır.
Yıl 1924,  Profesör Süleymanova o zamanlar 14 yaşında genç bir kızdır. Anne ve babası öldüğü için amcasının yanında oturmaktadır. O günlerde, köye sırtında asker kaputu olan, genç bir yabancı gelir. Üniformalı birinin belirmesi köyde büyük bir olaydır. Gencin adı Duyuşen’dir. Hükümet tarafından köye okul açmaya, çocuklara ders vermeye gönderilmiştir. O zamanlar ‘okul’, ‘öğretim’ gibi kelimelerin anlamını kimse bilmemektedir. Duyuşen köy halkını toplayarak kendisinin buraya çocukları okutmak için görevli olarak gönderildiğini söyler ve tepedeki eski tavlanın onarılmasını teklif eder. Köy halkı çocuklarının okumasına karşı çıksa da Duyuşen’in Sovyet yönetiminden gelen yazılı emir kâğıdını göstermesi üzerine korkarak kendilerinden bir şey istenmemesi şartı ile çocuklarının okula gitmelerini kabul ederler. Duyuşen de bu durumu çaresiz kabul eder. Tek başına tavlayı onarmaya başlar. O günlerde Süleymanova arkadaşları ile birlikte dağda tezek toplamaktadır. Duyuşen onları görür ve onlarla çok sıcak, içten bir şekilde ilgilenir. Bu durum çevresindekilerden hep kabalık gören Süleymanova’yı çok etkiler. Duyuşen okulu tamir eder ve eğitime başlar. Her gün bıkmadan tek tek çocukları evlerinden toplayarak okula götürmektedir. Aslında Duyuşen bu işe plansız programsız, eğitim yöntemlerinden habersiz başlamıştır. Zaten kendisi de okuma yazmayı askerde öğrenmiştir. Doğru düzgün alfabeyi bile bilmemektedir. Yine de kendisi bütün bildiklerini büyük bir sabırla anlatır öğrencilerine. Her öğrencinin ayrı ayrı başına geçerek kalemin nasıl tutulacağını, daha anlamadıkları bir sürü şey anlatır. Duyuşen aynı zamanda büyük bir Lenin hayranıdır. Sık sık öğrencilerine onun ne kadar büyük bir lider olduğunu anlatmaktır. Bütün bu yaptıklarından dolayı Süleymanova, Öğretmen Duyuşen’i büyük bir kahraman olarak görmektedir..
Süleymanova yaşça diğerlerinden büyük olması nedeniyle de oldukça çabuk öğrenmekte, Duyuşen’inde takdirini kazanmaktadır. Süleymanova’nın Duyuşen’e olan hayranlığı her geçen gün artmakta, onla beraber geçirdiği her an onu çok mutlu etmektedir. Duyuşen de aynı şekilde Süleymanova üzerine çok titremektedir. En büyük hayali ise onun şehirde öğretimine devam etmesidir.
Bir gün Süleymanova’nın amcasının evine kaba saba yabancılar gelir. Süleymanova oldukça tedirgin olur. Bir şeyler olacağından korkmaktadır. Nitekim yengesi onu evlendirmek için kararlıdır. Süleymanova okula gider. Duyuşen bu durum nedeniyle onu eve göndermez. Beraber kaldığı yaşlı bir ailenin yanına götürür. Kendisini sonuna kadar savunacağına dair söz verir. Ertesi gün okula teyzesi ve yabancılar gelir. Süleymanova’yı zorla almak isterler. Karşı çıkan Duyuşen’i de oldukça hırpalayarak, Süleymanova’yı alıp giderler. Artık Süleymanova o kaba saba adamın karısıdır. Hem de ikinci karısı. Süleymanova bu duruma ancak üç gün dayanabilir. Üçüncü gün kaçmaya çalışırken Duyuşen iki jandarmayla beraber ansızın çıkagelir. Kaba saba adamı tutuklatarak Süleymanova’yı geri alır. Ertesi gün yönetimle görüşerek Süleymanova’yı okuması için kente götürür. Ayrılırken Duyuşen Süleymanova’ya ondan hiç ayrılmak istemediğini, ancak buna hakkı olmadığını, onun gerçek bir öğretmen olmasını çok istediğini belirterek çok üzüntülü bir şekilde ayrılırlar. Süleymanova daha sonra işçi üniversitesini bitirir. Moskova’ya gider, enstitüye başlar. Öğrenim yıllarında çok güçlükle karşılaşır, umutsuzluğa kapılır. Ancak böyle zamanlarda öğretmeni Duyuşen’i hatırlayarak önüne çıkan bütün güçlükleri yener. Üniversite de iken Süleymanova Duyuşen’e mektup yazar ancak karşılık alamaz. Yıllar geçer, öğrenim hayatı, savaş yılları nedeniyle Süleymanova köye uzun yıllar gidemez. Duyuşen’den de hiç haber alamaz. Savaş zamanında köyden ayrıldığını, ancak geri dönmediğini hatta bazılarının onun ölmüş diye söylediğini duyar. Yine de Süleymanova, Duyuşen’i hiç unutmaz, hayalinden çıkaramaz onu. Gördüğü insanları ona benzetir.
Yıllar geçer, artık Süleymanova evlenmiş, tanınmış bir felsefe profesörüdür. Mektubunda, uzun bir aradan sonra okul açılışı için köye geldiğinde Duyuşen’le karşılaşınca çok utandığını, onu yıllarca yeterince araması nedeniyle çok üzüldüğünü belirtir. Ayrıca kendisine gösterilen sevgi yüzünden suçlar kendini. Bu törende en önemli yerde kendisi olmamalıdır. Bu ilk öğretmen Duyuşen’in hakkıdır. Bu yüzden çok üzülmüş ve utanmıştır. Duyuşen gençlere mutlaka anlatılmalıdır. Bunun için  köye geri döneceğini ve yeni açılan okula ‘Duyuşen’in Okulu’ adını verilmesini teklif edeceğini belirterek mektubuna son verir.

18 Mart 2013 Pazartesi

Cemile, Cengiz Aytmatov

Cengiz Aytmatov, Cemile. Danyar ve Cemile’nin gönlü bilinmezlik ikliminde bir tesadüftür birleşir. Gizliden gizliye severler birbirlerini. Önceleri kendilerine dahi itiraftan korkarlar. Lakin aşkın sis perdesi her ikisini de sarmıştır bir kere. Cemile adlı bu roman:Cepheden yeni dönen Danyar ile kocası cephede olan Cemile’nin yasak aşkını anlatmaktadır.
Her şey ben çocukken oldu. Savaşın üçüncü yılıydı. Uzaklarda bir yerlerde, Kurak'da, Orel'de, babalarımız, ağabeylerimiz düşmanla savaşırken bizler, on beş yaşındaki çocuklar, kolhozda çalışıyorduk. Cılız, gencecik omuzlarımız, koca adamların işini yüklenmişti. En gücü de hasat zamanıydı. Haftalarca evden uzak kalır, günlerimizi, gecelerimizi tarlada, harman yerinde ya da istasyon yolunda ekin taşımakla geçirirdik.    
Sokağın taa sonunda, ırmağın yanındaki tepecikte iki ev vardır; sağlam bir duvarla çevrilidir ikisi de, duvarın ötesinde uzun kavaklar yükselir. Bizim evlerimizdir bunlar. Ailelerimiz uzun yıllar yan yana yaşamıştır. Ben, Büyük Ev'dendim. Kolhoza katıldığımızdan kısa bir süre sonra Küçük Ev'in erkeği ölmüş; dul karısıyla iki küçük oğlanı bırakmış geriye. O sıralar köyde hala geçerli olan eski oba geleneğine göre, oğul sahibi dul kadınlar topluluktan ayrılmazlarmış; babamın kadınla evlenmesi kararlaştırılmış. Ölen adamın en yakın akrabası olduğu için, atalarına saygı duyan babam bu görevi yerine getirmiş. İkinci ailemiz böyle kurulmuş işte. Küçük Ev'in kendi toprağı, kendi hayvanları vardı; ama gerçekte bir arada yaşıyorduk. Küçük Ev de iki oğlunu savaşa yollamıştı.    Çocukların büyüğü Sadık, evlendikten kısa bir süre sonra gitmişti.Böylece iki kişi kalmıştı Küçük Ev'de: kiciapa, yani Küçük Ana dediğim kadın, bir de gelini, Sadık'ın karısı. Kader, hamarat bir gelin vermişti ona. Cemile, tam ona yakışır bir kızdı; yılmak nedir bilmezdi, canlıydı, dipdiriydi. Cemile'yi severdim. O da beni severdi. Yakın arkadaştık, ama birbirimizi ilk adlarımızla çağıramıyorduk. Ayrı ailelerden gelseydik, hiç çekinmez, Cemile derdim ona. Ama ağabeyimin karısı olduğu için ben ona yenge, o da bana kiçine bala, yani küçük çocuk demek zorundaydık. Söylendiğine göre, bahar yarışlarında Cemile'yi geçememiş Sadık. Bu yüzden de onu kaçırmış. Ama başka söylentiler de vardı: Cemile'yle Sadık birbirlerine sevdalanmışlar. Evlilikleri dört ay sürmüştü sadece. Sonra savaş çıkmış, Sadık'ı askere çağırmışlardı.
Niye, bilmiyorum belki de babasının tek çocuğu, hem oğlu hem kızı olduğu, küçük yaştan atlarla uğraşmaya alıştığı için erkeksi bir hava vardı Cemile'de; bir erkek sertliği, bir erkek kabalığı vardı; erkek gibi de kıyasıya çalışırdı. Öteki kadınlarla iyi geçinirdi ama biri haksız yere kendine yüklenirse altta kalmazdı; bazı bazı kadınlardan birini saçlarından tutup sürüdüğü bile olurdu. Babamla küçük anam, Cemile'ye hiç de kaynana, kaynata gibi sert davranmıyorlardı. Seviyorlardı onu; tek istekleri, Cemile'nin bir Allah'a bir de kocasına inanmasıydı.
Savaş sırasında köyde pek az erkek kalmıştı. Bunu fırsat bilen bazı gençler küstahça davranıyor, kadınları hor görüyorlardı. Ne diye peşlerinden koşacaksın, elini sallasan ellisi! diyorlardı sanki. Bir keresinde, ot biçerken, uzak akrabamız Osman, Cemile'ye sataşmaya kalktı. Bütün kadınların kendisine tutkun olduğunu sananlardandı Osman. Cemile onu elinin tersiyle itti; gölgesinde dinlendiği saman yığınının altından kalktı. Rahat bırak beni! dedi öfkeyle. Senin gibi aygırlardan da başka şey beklenmez ya! Osman, saman yığınının altında kalakaldı.
Ansızın Daniyar'ın iki atını tanıdım. Daniyar, o gün küme başkanının sözünü ettiği delikanlıydı. Ertesi sabahtan itibaren birlikte çalışacağımız için atlarına ilişmedim, harman yerine döndüm. Daniyar oradaydı. Arabasının tekerleklerini yağlamış, oku pekiştiriyordu. Daniyar, hendekteki atlar senin mi? diye sordum. Ağır ağır başını çevirdi. İkisi benim. Ötekiler? Onlar... neydi adı... Cemile'nin. Yengen mi olur? Evet. Küme başkanı getirdi onları, göz kulak olmamı söyledi. Daniyar köyün yenilerindendi.
Günün birinde, bir çocuk koşa koşa gelmiş, yaralı bir asker gördüğünü söylemişti; kim olduğunu, nereden geldiğini bilmiyormuş. Ortalığı ne büyük bir heyecan sarmıştı! Cepheden bir dönen olsa, köyde kim varsa yanına gider, elini sıkar, hısım akrabasını görüp görmediğini sorar, son haberleri öğrenmek isterdi. Bu keresinde öyle bir şamata koptu ki, anlatılacak gibi değil! Herkes, kardeşim mi acaba, yoksa eşkiyanın biri mi? diye merak ediyordu. Orağını atan köye koştu. Daniyar bizim köydenmiş meğer. Çocukken yetim kalmış, tam üç yıl ev ev dolaşıp bakıldıktan sonra Çakmak bozkırındaki Kazakların yanına gitmiş; ana tarafından akrabaları varmış Kazaklar arasında. Köyde de kimi kimsesi olmadığı için unutulmuş. Köyden ayrıldıktan sonra ne yaptığını soranlara kaçamaklı cevaplar verirdi. Zor günler geçirmişti anlaşılan, yetimliğin acı tasından içmişti. Hayat, onu önüne katmış, bir taş gibi oradan oraya yuvarlamıştı. Uzun süre Çakmak bataklıklarında koyun gütmüş, biraz büyüyünce çölde hendek kazmış, devletin kurduğu yeni pamuk çiftliklerinde, Taşkent'teki Angren madenlerinde çalışmış, sonra da askere gitmişti. Köylüler, Daniyar'ın doğduğu yere dönüşünü sevinçle karşılamışlardı. Ne yalan söylemeli, pek hoşlanmamıştık Daniyar'dan. Bir kere, bizimle senli benli olmuyordu. Pek az konuşuyordu, konuştuğu zaman da bambaşka şeyler düşünüyor gibiydi. O düşünceli gözleriyle adamın yüzüne bakarken bile karşısındakini görüp görmediği anlaşılmıyordu. Gariptir, içine kapanık, uysal biri olmasına rağmen, Daniyar'la senli benli olmaya kalkışmamıştık; akranımız olmadığı için değil birkaç yaşın lafı mı olurdu? bize sert davrandığı için de değil. Hayır, onun suskunluğunda bir yaklaşılmazlık vardı.
Ertesi sabah erkenden Daniyar'la ben atları harman yerine getirdik. Biraz sonra da Cemile geldi. Bizi uzaktan görür görmez bağırdı: Hey, kiçine bala, atlarımı buraya getir! Koşumlar nerede? Sanki anadan doğma sürücüymüş gibi arabayı incelemeye koyuldu, tekerleklerin iyice oturup oturmadıklarını anlamak için de birkaç tekme salladı. Yanına giderken halimize baktı baktı da keyiflendi. Daniyar'ın geniş çizmeleri, uzun, incecik bacaklarından fırlayacakmış gibi duruyordu; ben de nasırlaşmış topuklarımla atın sağrılarına vuruyordum boyuna. Cemile, başını neşeyle arkaya atarak, Ne güzel bir çift olmuşsunuz ya! dedi. Sonra buyruklar yağdırmaya başladı: Hadi, çabuk olun! Sıcak basmadan bozkırı geçmeliyiz! Dizginlere yapışıp arabaya götürdü atları, bağlamaya başladı. Bağladı da. Yalnız bir kerecik dizginleri nasıl geçireceğini sordu, o kadar. Sanki orada değilmiş gibi, Daniyar'ın yüzüne bile bakmıyordu. Cemile'nin kendine güveni, ikimize de meydan okur gibi davranışı Daniyar'ı şaşırtmışa benziyordu. Dudaklarını birbirine sımsıkı yapıştırmış, düşmancasına, ama gizli bir hayranlıkla Cemile'yi seyrediyordu. El ele verip de her çuvalı kaldırışlarında başları birbirine dokunacak gibi oluyordu; delikanlı son derece tedirgindi, dudaklarını ısırıyor, Cemile'nin yüzüne bakmaktan kaçınıyordu.
Bir gün harman yerinde, Daniyar'a bir oyun oynamayı kararlaştırdık. O çuvalı onun arabasına koyduk, üstüne de başka çuvallar yerleştirdik. İstasyon yolunda da Cemile'yle bir Rus köyünde durup elma topladık. Yol boyunca Cemile elma fırlattı Daniyar'a, yol boyunca güldük. İstasyona hep birlikte vardık. Daha biz ne olduğunu anlamadan çuvalı sürüye sürüye arabanın kenarına kadar getirdi, aşağı atladı, tek eliyle dengelemeye çalışarak sırtına aldı. Başladı yürümeye. Önceleri durumu kavrayamadık. Başkalarının da dikkatini çekmedi bu: sırtında çuvalla bir adam yürüyordu işte herkesin sırtında çuval vardı. Daniyar kalasa yaklaşınca, Cemile koşarak yanına vardı onun. Bırak çuvalı, şaka ediyordum! Çekil başımdan! diye mırıldandı Daniyar, kalasa çıktı. Cemile, kendisinin suçsuz olduğunu göstermek istercesine, Şuna bakın, ne yapıyor! diye bağırdı. Daniyar'ın adamakıllı topalladığını fark ettik. Daniyar, o korkunç yükün altında iki büklüm, başını önüne eğmiş, dişlerini dudaklarına geçirmiş, yaralı ayağını dikkatle atarak ağır ağır yürüyordu. Her adımı korkunç bir acı veriyordu ona, öyle anlaşılıyordu; durup durup başını arkaya atıyordu. Kalası çıktıkça sallanması artıyordu. İyice sendeliyordu artık. Ağzımın içi, korkudan ve utançtan kupkuru kesilmişti. Donakalmıştım, bütün kaslarımda çuvalın ağırlığını, yaralı bacağın dayanılmaz acısını duyuyordum. Cemile'yi birdenbire tanıyamadım. Çarşaf gibi bembeyaz olmuştu yüzü, sanki gözbebekleri büyümüştü, dudakları az önceki gülüşünden hala seğiriyordu. Daniyar, uykuda yürüyormuş gibi sallanarak kalası tırmanıyor, kızgın demir çatının altına doğru ilerliyordu. Dengesini koruyabilmek için iki adımda bir duruyor, güç topladıktan sonra çıkmaya devam ediyordu. Ambar memuru kendini tutamayıp, Deli misin sen? diye bağırdı. Bizde insanlık yok mu sanıyorsun? Söyleseydin, çuvalı aşağıda boşalttırmaz mıydım? Ne diye yukarıya çıkardın? Daniyar, sessizce, Sana ne? diye cevap verdi. Yere tükürüp arabaya gitti. Gözlerimizi önümüze eğmiştik, utanıyorduk; Daniyar, budalaca şakamızı ciddiye aldığı için kızıyorduk da. Bütün gece hiç konuşmadan araba sürdük. Daniyar zaten hiç konuşmazdı; onun için, hala öfkeli miydi, yoksa her şeyi unutmuş muydu, bilemiyorduk. Ama Cemile de, ben de üzüntülüydük, pişmandık.
Ertesi sabah Daniyar yine her zamanki gibi durgun ve sessizdi, duygularını açığa vurmuyordu; ama daha çok topallıyordu o gün, çuval taşırken daha çok aksıyordu. Eski yarası açılmıştı herhalde, onun yürüyüşüne baktıkça suçumuzu hatırlıyorduk. Ah, bir gülseydi, bütün tasalarımız uçup gidecekti. Cemile de hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Gururlu bir kızdı, yine gülüyordu gülmesine, ama tedirgindi. İstasyondan dönerken hava kararmıştı. Daniyar önde gidiyordu. Gece, inanılmaz güzellikteydi. Cemile önümde gidiyordu. Dizginleri bırakmış, çevresine bakarak türkü söylemekteydi. Usul usul söylüyordu türküsünü. Sessizliğimiz ağırına gitmişti. Böyle bir gecede susmak olmazdı türküler söylenecek bir geceydi bu. Ansızın sustu, Daniyar'a seslendi: Hey, Daniyar, sen de bir türkü söylesene! Yiğit değil misin? Daniyar, atlarını durdurarak, Sen söyle, Cemile, diye karşılık verdi. Daniyar atlarını kamçılayıp ansızın bir türküye başladı. Sesi, yolun her tümseğinde çınlıyordu sanki: Oy dağlar, mavi dağlar, dumanlı dağlar, Atalarımın yurdu dağlarım benim... Sonra durdu, öksürdü, hafifçe kısılmış sesiyle derinden derinden söylemeye devam etti: Oy dağlar, mavi dağlar, dumanlı dağlar, Beşiğim benim... Sanki bir şeyden korkuyormuş gibi, yine sustu. Ne kadar utandığının farkındaydım.     Anlayamadığım çok şey vardı ilişkilerinde; doğrusu, bu konu üzerinde düşünmeye korkuyordum. Cemile, Daniyar'dan kaçıyordu, üzüntülüydü; onun üzüntüsü tedirgin ediyordu beni. Keşke eskisi gibi kahkahalar atsaydı, Daniyar'a takılsaydı... Ama geceleri köye dönerken Daniyar türküsüne başlamaya görsün, içim ikisi adına garip bir mutlulukla dolardı. Her seferinde büyülenmiş gibi olurdu Cemile, elini usulca Daniyar'a uzatırdı, ama Daniyar görmezdi onu, elleri ensesinde, uzaklara bakardı hep; Cemile, çaresizlik içinde, arabanın kenarına tutunurdu. İrkilirdi ansızın, olduğu yerde kalakalırdı. Yolun ortasında, yıkık, düşünceli, Daniyar'ı bir süre gözleriyle izlerdi; yine yürümeye başlardı sonra. Zaman zaman Cemile de, ben de, aynı erişilmez duygular içindeymişiz gibi gelirdi bana. Bir şey acı veriyordu ona; içinde bir şey büyüyor, olgunlaşıyor, fışkırmak, çıkmak istiyordu. Cemile korkuyordu bundan. Daniyar'a sevdalanmıştı; bunu hem kabullenmek istiyordu, hem de çekiniyordu kabullenmekten. Ben de öyleydim, Daniyar'ı sevmesini hem istiyordum, hem istemiyordum. Ne de olsa gelinimizdi Cemile, yengemdi. Bütün bozkır çiçek açmış gibiydi, kıpırdandı, karanlığı attı üstünden, uzayıp giden enginliğinde iki sevdalı gördüm. Onlar görmediler beni, ben yoktum. Yanlarında yürüyordum oysa; ikisi de dünyada ne varsa unutmuşlardı, sadece türküye vermişlerdi kendilerini. Onları tanıyamadım. Daniyar eski Daniyar'dı, sırtında paçavraya dönmüş o asker gömleği vardı yine, ama gözleri karanlıkta pırıl pırıldı, yanıyordu sanki. Ona ürkekçe, utanarak sokulan kız, kirpiklerinde yaşlar ışıldayan kız, Cemile'ydi, benim Cemile'mdi. Yeni doğmuşlardı, biraz önce görülmemiş bir mutluluk içindeydiler. Sahi, mutluluk değil miydi bu? O türküleri yaratan yurt sevgisini artık Cemile'ye adıyordu Daniyar. Evet, Cemile'nin türküsüydü bu, Cemile'nin türküsüydü.
Yükleri boşaltmış, dönmeye hazırlanıyorduk ki, ambarın avlusuna bir asker girdi; yaralı, zayıf bir askerdi bu, sırtında buruş buruş bir kaput vardı, omuzuna bir çanta asmıştı. Birkaç dakika önce bir tren gelmişti istasyona. Asker, çevresine bakarak bağırdı. Kurkuru köyünden kimse var mı burada? Onun kim olduğunu çıkarmaya çalışarak; Ben varım, diye cevap verdim. Asker, bana doğru ilerleyerek; Kimin oğlusun sen? diye sordu. Sonra Cemile'yi gördü ansızın, şaşırdı, yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. Cemile bir çığlık attı: Kerim! Sen misin? Asker, Cemile'nin ellerine sımsıkı yapışarak, Cemile, kardeşim! diye bağırdı. Cemile'nin köyündendi o da. Heyecanla, İşe bak sen! dedi. İyi ki buraya gelmeyi akıl etmişim! Sadık'ın yanından geliyorum, hastanede beraberdik, Allahın izniyle bir iki aya kalmaz, o da çıkar. Ayrılırken, karına bir mektup yaz da götüreyim, dedim. İşte mektup, imzalı mühürlü. Üçgen bir zarf uzattı Cemile'ye. Cemile mektubu kaptı, önce kıpkırmızı, sonra bembeyaz kesildi, göz ucuyla Daniyar'a baktı. Arabasının yanındaydı Daniyar. Geçen gün harman yerinde olduğu gibi, tek başınaydı. Cemile'ye bakışında korkunç bir umutsuzluk vardı.
Tam uyuyacaktım ki, yaklaşan bir arabanın sesini duydum. Herhalde Cemile'ydi. Ne kadar uyumuşum, bilmiyorum; kulağımın dibinde saman hışırtıları duydum. Biri geçti yanımdan, omuzuma ıslak bir kanat değdi sanki. Gözlerimi açtım. Cemile'ydi. Irmaktan geliyordu, entarisi ıslaktı. Durdu, çevresine baktı, tedirgindi. Daniyar'ın yanına oturdu sonra. Daniyar, geldim, ben geldim, dedi usulca. Çıt çıkmıyordu. Uzaklarda bir şimşek kaydı toprağa. Sessizce. Kızgın mısın? Çok mu kızgınsın? Evet, çıt yoktu. Bir avuç toprağın sulara usulca gömülüşünü duydum. Benim suçum mu bu? Senin suçun da değil. Uzaklarda, dağların üstünde gök gürledi. Bir şimşek çaktı yine. Cemile'yi gördüm. Daniyar'a sarılmıştı. Omuzları sarsılıyordu, kabarıp kabarıp iniyordu sanki. Samanların arasına, onun yanına uzandı sonra. Bozkırdan sıcak bir rüzgar koptu geldi: Samanları savurdu, harman yerinin sonundaki eski çadıra çarptı, yolda bir topaç gibi dönmeye başladı. Gök gürlüyor, mavi şimşekler bulutları parçalıyordu. Hem güzel, hem korkutucu bir şeydi bu fırtına geliyordu, yazın son fırtınası.
Cemile, Seni ona değişir miyim sandın? diye fısıldadı tutkuyla. Değişir miyim hiç, değişir miyim? Beni hiç sevmedi. Selamlarını bile mektuplarının sonunda, tek cümleyle yolladı. Ne onu istiyorum artık, ne de geciken sevgisini. Kim ne derse desin! Yalnız sevgilim benim, seni hiç bırakmayacağım! Yıllardır seviyordum seni! Tanımadan bile seviyordum. Sonunda geldin işte, bildin yolunu gözlediğimi geldin! Yarın ötesine, ırmağa, kesik çizgilerle mavi şimşekler iniyordu şimdi.
Güzel bir gün ırmağa gittim, kumluktaki bir üvez kümesi dikkatimi çekmişti. Geçidin az ötesine, söğütler arasına oturdum. Akşam oluyordu. İki kişi gördüm ansızın. Karşı kıyıya geçmişlerdi. Daniyar'la Cemile'ydi bunlar. Tedirgin, ama kararlı yüzlerinden gözlerimi ayıramadım.. Ne yapacağımı bilemeden bir süre onlara baktım. Seslenseydim? Ama sesim çıkmıyordu. Günün son kızıl ışıkları, sıradağlar üstündeki bulutlarda kayboldu, hava hızla kararıyordu artık. Daniyar'la Cemile arkalarına bakmadan demiryolu kavşağına gidiyorlardı. Başları çalılar arasından göründü birkaç kere sonra kayboldular. Sesimin olanca gücünle, Cemileeee! diye bağırdım. Kendi yankımı duydum uzaklardan: Eee! Cemileeee! diye bağırdım yine, peşlerinden gitmek için ırmağa koştum. Ayağım takıldı, kapaklandım. Cemile! Cemile! diye hıçkırdım. O iki insana, en yakınım, en sevdiğim insanlara güle güle diyordum. Orada, yerde yatarken ansızın anladım: seviyordum Cemile'yi. Evet, Cemile ilk aşkımdı benim, çocukluğumun aşkıydı. Islak kollarımın arasına gömdüm başımı, kalkmadım. Sadece Cemile'yle Daniyar'a değil, çocukluğuma da güle güle diyordum. Hayır, Cemile onun yanında mutsuz olmayacaktı.
Anam için üzülüyordum. Cemile'yle birlikte eski gücü de çekip gitmişti sanki. Perişandı. Şimdi anlıyorum, kaderin oyununu kabullenemiyordu bir türlü. Fırtına, koca bir ağacı devirirse, o ağaç bir daha kök salamaz. Bu olaydan önce, kimseye gidip de; Şu ipliği iğneye geçiriver, demeyecek kadar gururluydu.
Okumak istiyorum. Söyle babama. Ressam olmak istiyorum! dedim. Anam beni azarlar, ağlar, savaşta ölen ağabeylerimi hatırlatır diye düşünüyordum. Ama ağlamadı anam. Usulca, yumuşacık bir sesle, kederle konuştu: Gitmek istiyorsan git. Yavrularım büyüdüler artık; hepsi yuvadan uçuyorlar. Bakalım ne kadar yüceleceksiniz? Belki de haklısın. Git. Oralarda fikrini değiştirirsin. Resim yapmak, boya boyamak para getirmez. Bir dene bakalım. Bizi de unutayım deme. O günden sonra, Küçük Ev bizden ayrıldı. Ben de okula gittim. Ressam olmaya. Öyküm bu kadar.
Güzel sanatlar okulunu bitirdikten sonra, Akademi'ye yazdırdılar beni. Diploma çalışmam, yıllardır hayalini kurduğum bir resimdi. Daniyar'la Cemile'nin resmiydi bu.     Sonraki bölümde köyünün okul açılışına gelen üniversitede öğretim üyesi bulunan Altınay Süleymanova ile ona küçüklüğünde öğretmenlik yapan Duyşen isimli birinin ilişkileri  Altınay Süleymanova’nın ağzından anlatılıyor.

17 Mart 2013 Pazar

Askerin Oğlu, Cengiz Aytmatov

Askerin Oğlu, Cengiz Aytmatov, Savaş nedeniyle ölen babasını hiç görmeyen beş yaşında Avalbek isimli çocuğu anlatmaktadır.      
Yazar hikayesinde koyun kırpma zamanı koyunların kırpıldığı bir ağılda, makasçı yardımcısı olarak çalışan, Ceyengül isimli kadının beş yaşındaki oğlu Tavalbek’i anlatıyor.  Kocasını bir savaşta kaybettiği ve oğluna bakacak kimsesi olmadığı için buraya Ceyengül, Tavalbek ile birlikte gelmişti. Tavelbek akşama kadar bu ağılda makasçılar, çobanlar, çoban köpekleri arasında ağzı yüzü kir içinde  koşturuyordu.
Bir gün ağılda çalışılırken film makinesini getirildi. Hava kararmaya başlayınca savaş filmi gösterilmeye başlandı. Filimde silahlar patlıyor, aydınlatma fişekleri atılıyor, askerler yerlerinden ileriye fırlıyordu. Tabii bunlar annesiyle birlikte en geride yün balyalarının üzerinde oturan Tavelbek’in daha önce hiç görmediği için hoşuna gidiyordu.  Sinema makinesinin çıtırtıları arasında savaş sürüp gidiyordu. Seyircilerin yüzleri gerilmişti. Tanklar onların üzerine doğru ateş edince, annesi içini çekiyor, bazen de titreyerek oğlunun göğsüne bastırıyordu. Yanlarında oturan kadın kendi kendine şöyle mırıldanıyordu.”Aman Tanrım, şuna bakın! Aman Tanrım.”
Savaşan insanların öyle tuhaf yere düşüşleri vardı ki! Tıpkı oyun oynayan çocukların düşmesi gibi. Çocuk kendisi de düşmesini biliyordu, sanki çelme takmışlar gibi  yuvarlanıverdi. Yere düşünce acı duyardı, ama aldırmazdı. Kalkar kalkmaz gene koşmaya başlardı. Oysa filmdekiler kalkmıyordu, devrildikleri yerde koyu tümsek gibi kımıldamadan uzanıyorlardı.
Savaş sürüyor, film makinesi çatırdıyordu. Perdede topçular görünmüşlerdi şimdi de. Askerler bir tanksavar topunu hedefe yöneltmişler; yaylım ateşi, patlamalar, dumanlar arasından silahlarını ileri sürüyorlardı. İlerideki yamacı aşmaları gerekiyordu önce. Öyle de uzun, geniş bir yamaçtı ki burası; perdenin yarısını kaplıyordu. Yamaca üst üste düşen gülleler arasından beş altı asker toplarını götürmeye çalışıyordu. Onların yürüyüşlerinde, yüzlerinde insana gurur veren, acı veren, korkunç ve yüce bir olayın geçeceğini düşündüren bir şey vardı. Bu beş altı kişiyi seyrederken, insanın yüreği küt küt atıyordu. Üstleri başları dökülüyordu askerciklerin. Birisinin görünüşü pek Rus’a benzemiyordu. Annesi olmasa çocuk farkına bile varmazdı. Fakat Ceyengül:
-    Bak, oğlum bu senin baban, dedi.
          O andan sonra asker, çocuğun babası oldu. Artık bütün film onu anlatıyor, babasının çevresinde dolaşıyordu. Çiftlikte çalışan delikanlılar gibi gençti babası da. Orta boyluydu; yuvarlak bir yüzü, fıldır fıldır dönen gözleri vardı. Çamurdan, barut dumanından kararmış yüzünde ışıl ışıl parlıyordu bu gözler. Askercik kedi gibi de çevikti. İşte şimdi topun tekerine bir omzuyla dayanırken aşağıdakiler bağırdı: “ Mermileri getirin. Geride kalmayın!” yeni bir patlamayla sesi  duyulmaz oldu. Küçük Avalbek annesine:
-   Anne,  bu benim babam mı? diye sordu.
Kadın şaşırmıştı.
-    Ne diyorsun? Sus da seyret!
-    Ama babam olduğunu söyledin demin.
-    Ha, evet, baban. Ama konuşma artık, başkalarını rahatsız etme.
   Niçin babası olduğunu söylemişti? Belki de bir şey düşünmeden, dilinin ucuna geldiği için. Ama kocasını anımsayamadığı için de olabilirdi. Çocuk için bu öyle bir sevinçli bir şeydi ki; önceleri tadını tatmadığı, bilmediği bir duyguyla doldu yüreği, asker babasıyla böbürlenmeye başladı. Gerçek babası oradaydı. Çocuklar ne denli kızdırırsa kızdırsınlar, bal gibi babası vardı onun da. Onlar da, çobanlar da görsünlerdi babasını.
    Dağdan dağa dolaşan çobanlar çocuk ruhundan ne anlarlar? Oysa oğlancık onların sürülerini kırpma merkezine getirmelerine yardım eder, köpekleri dalaşırken ayırırdı. Ya çobanlar ne yaparlardı? Sorularıyla çocuğu canından bezdirirdi. Hep aynı sorular.
-    E, delikanlı, adın ne senin bakalım?
-    Avalbek.
-    Kimin oğlusun sen?
-    Toktosun’un oğluyum.
Çobanlar hangi Toktosun olduğunu anlamazlar hemen. Sorularını tekrarlarlar.
-    Toktosun mu? Hangi Toktosun bu?
Çocuk aynı yanıtı üsteler.
    -    Toktosun oğluyum.
Çünkü böyle öğretmişti Annesi.
-    Ha anladım. Desene postanedeki telefoncunun oğlusun sen!
Fakat çocuk direnmektedir.
-    Hayır, ben Toktosun’un oğluyum. Çobanlar durumu yeni kavramaya başlamışlardır.
-    Doğru, Toktosun’un oğlusun sen. Aferin sana, delikanlı! Seni denemek istedik de… Kusura bakma aslanım. Biz yaz kış dağlarda gezeriz. Mantar gibi üreyen çocukların hangi birini tanıyacağız?
Sonra kendi aralarında çocuğun babasını konuşurlardı.” Askere gittiğinde genceciktir, çoğu unutmuştur onu. Neyse ki arkasında bir oğlan bırakmış. Niceleri bekâr gittikleri için adlarını taşıyan kimse kalmamıştır geride” derlerdi onun için.
Annesi kulağına, “ bak bu senin baban,” diye fısıldadığında perdedeki asker, babası oluvermişti. Gerçekten de tıpkı babasının asker giysisiyle çektirdiği resme benziyordu. Bu resmi sonra büyütmüşler, camlı bir çerçeveye takıp asmışlardı.
Avalbek artık filmdeki askere kendi babası gözüyle bakıyor, çocuk yüreğinde, o zamana dek tadına varmadığı bir baba sevgisi dolup taşıyordu. O andan itibaren savaş çocuk için bir eğlence olmaktan çıkmıştı. Savaş ansızın ciddileşmiş; ürkütücü, korkunç bir şey olmuştu. İlk kez bir yakını için korku duyuyordu. Savaş sürüyordu. Hücuma geçen tanklar birden ilerdi görünüverdi. Tırtıllı tekerlekleriyle toprağı çiğneyerek, dönen kulelerinin toplarıyla ateş saçarak pek korkunç bir yürüyüşleri vardı tankların. Kendi askerleri var güçleriyle itiyorlardı topu ileri doğru. Çocuk yerinde duramaz olmuştu. “çabuk baba, çabuk! Tanklar geliyor!” diye bağırmaya başladı. En sonunda topu çekerek fundalıklar arkasına getirdiler, tanklara ateş açtılar. Karşılarında da tanklar ateş püskürüyorlardı. Küçük Avalbek babasının yanında, ateşin ve gümbürtünün tam ortasında düşündü bir an.  Tanklar isabet aldıkça, tırtılları sağa sola saçıldıkça sevinçten deliye dönüyordu. Kendi askerleri topun yanına devrilip düşünce o da kıpırdamadan duruyordu. Sayıları gittikçe azalıyordu askerlerin. Annesi ağlamaya başlamıştı. Sinema makinesi çatırdıyor, savaş sürüyordu. Çarpışma iyice alevlenmişti. Tanklar bir hayli sokulmuşlardı topun yanına. Topun kundağına eğilen babası, sahra telefonuyla bağıra bağıra bir şeyler söylüyordu, ama gürültüden ne söylediği belli olmuyordu. Derken topun yanında bir asker daha vuruldu. Akan kandan toprak koyulaştı. Şimdi topun başında iki kişi kalmışlardı: birisi babası, birisi de başka bir asker. Üst üste birkaç mermi dana düştü. Patlamayla birlikte alev ve duman yükseldi gökyüzüne. Yerden kalkan bir kişi vardı, o da çocuğun babasıydı. Kalkar kalkmaz gene topa doğru atıldı. Topa bir mermi sürerek hedefe çevirdi. Bu onun topu son ateşleyişiydi.  Arkasından perdeyi koyu bir duman kapladı. Babasının topu parça parça olmuştu. Ama o hala sağdı. Yerden yavaş yavaş doğrulduktan sonra, parçalanmış giysilerinden dumanlar çıkarak, tanka doğru yürüdü. El bombası tutuyordu elinde. Son gücünü topladıktan sonra :
-   Dur, geçemezsin buradan! diye bağırarak el bombasını savurdu. Nefretten, acıdan çarpılan yüzüyle perdede bir an öylece katılıp kaldı.
Annesi oğlunun elini o heyecanla nasıl sıktıysa, çocukcağız az kalsın acıdan bağırıyordu. Tam koşup babasının yanına gitmek üzereydi ki, makineli tüfeğin yağdırdığı mermilerden babası bir ağaç gövdesi gibi yere devrildi. Düştüğü yerde bir kez yuvarlandı, kalkmak için çaba sarf etti, fakat, kolları iki yanda yüzükoyun kapaklandı…
Sinema makinesi durdu, savaş da durdu. Birinci bölümün sonuydu bu. Sinema makinisti ışıkları yakarak yeniden filmi sarmaya başladı.
Ağılın içerisi aydınlanınca seyirciler gözlerini kısarak kırpıştırmaya başladılar. Filmdeki savaş dünyasından kendi gerçek dünyalarına dönüyorlardı şimdi. Aynı anda balyaların üstünde oturan çocuk, büyük bir sevinçle ayağa fırladı.
-   Çocuklar, benim babamdı o! Gördünüz mü? Öldürdükleri benim babamdı…
    Kimse böyle bir şey beklemediği için oğlanın dediğinden bir şey anlamamışlardı. Çocuk o sırada perdeye yakın oturan arkadaşlarına doğru sevinç çığlıkları atarak koşmaya başladı. Onların ne diyecekleri önemliydi onun için. Ağılın içine garip sessizlik çökmüştü. Daha önce babasını hiç görmemiş olan bu küçük adamın sevincindeki anlamsızlığı kavrayamamışlardı. Buna nasıl bir anlam vereceklerini bilemedikleri için, omuz silkerek şaşkın şaşkın bakınıyorlardı.
    Ölen askerin oğlu babasını anlatıyordu:
    - Gördünüz değil mi, babamı ?... Öldürdüler onu!
    Karşılarındaki sustukça, çocukcağız daha coşuyor, anlatıyordu. Yalnız anlamadığı bir şey vardı: ne diye onun gibi sevinmiyorlar, babasını övmüyorlardı?
Büyüklerden biri öfkeli “ cık- cık” lar çekti:
-Cık-cık! Öyle şeyler söyleme!
Bir başkası buna karşı durdu:
-söylese ne olur? Babası cephede öldü. Doğru söylüyor çocuk.
Okula giden başka bir çocuk, ilk kez gerçeği açıkladı küçük oğlanın yüzüne karşı:
- ne bağırıp duruyorsun öyle? Baban değil o senin. Artist o, artist! İstersen sinemacı amcaya sor!
Büyük çocuklar, küçük oğlanı güzel, fakat acı düşünden kendileri ayırmak istemedikleri için o işi makiniste bırakmışlardı. Oralı olmayan bu adan geçekleri olduğu gibi makinenin üstüne iyice abanmıştı.
Askerin oğlu durmadan bağırıyordu:
-Hayır, o benim babam! Babam o benim!
Yanındaki çocuk gene sataştı:
-Kimmiş senin baban? Hangisiymiş?
-El bombasıyla tankının üstüne yürüyen asker. Görmedin mi? Şöyle düştü.
Çocuk yere düştü; babasının düşüşünü göstermek için, onun gibi yuvarlandı. Tıpkı babasının yuvarlanışına benzetmişti. Kolları iki yana açılmış bir durumda, yüzükoyun yatıyordu perdenin önünde.
Seyirciler ister istemez gülmeye başladılar. Oysa çocuk ölü gibi yatıyor, hiç gülmüyordu. İçerde gene tuhaf bir sessizlik oldu. Yaşlı bir kadın, çoban oğlanın annesine çıkışmaya başladı:
- Sana ne oluyor, Ceyengül? Ne diye bakmıyordun çocuğa? Bunun üzerine Ceyengül ayağa kalktı, kederli ve sert yüzünden yaşlar süzülerek oğlunun yanına yürüdü. Küçük Avalbek’i yerden kaldırarak:
Çocuğu elinden tutarak ağıldan dışarı çıkardı. İlk kez orada, bir şeyi yitirmenin acısını duydu küçük oğlan. Babasının savaşta ölmesinden dolayı hem üzüldü, hem de büyük bir eziklik duydu. Annesine sarılmak, ağlamak, annesiyle birlikte ağlamak geldi içinden. Fakat susuyordu annesi. Yumruklarını sıkıp göz yaşlarını yutarak sustu. Bir zamanlar savaşta ölen babasının, içinde yaşamaya başladığından haberi yoktu küçük oğlanın.

15 Şubat 2013 Cuma

Yüzyüze, Cengiz Aytmatov

Cengiz Aytmatov, Yüzyüze: Kırgızistan’ın bir köyünde yaşayan yeni evli bir çiftin savaş nedeniyle bozulan düzenleri ve ilişkileri anlatılmaktadır.
Küçük bir köyde yaşayan Seyde ile İsmail yeni evlenmiştir. Kerpiçten yapmakta oldukları evlerini daha tamamlayamadan ve Sedye hamileyken, kocası askere çağrılmıştır. Kocası askere gittikten sonra Seyde, kayınvalidesiyle birlikte yaşamaya başlamış ve çocuğunu dünyaya getirmiştir.
Seyde’nin Totoy diye bir komşusu vardı ve onun da kocası askerdeydi. Her ikisi de askerdeki eşlerinden mektup bekliyorlardı, ancak ikisi ne de mektup gelmiyordu. Daha önce savaşta kolu kopan Mirzakul köyde yaşıyor ve Sedye ile Totoy’un ihtiyaçları olduğunda yardımcı oluyordu.
Askerdeki kocası(İsmail), askeri tren köyden geçerken trenden atlayarak firar etmiş ve eve gelmiştir. Hiç beklemedikleri bir anda eşini karşısında gören Seyde çok şaşırmış ve çok sevinmiştir. Ancak asker kaçakları köylerde arandığından, yakalanmamak için gündüzleri köyün dışındaki bir mağarada kalıyor, aysız gecelerde eve geliyordu. Kış soğuk geçiyordu ve çocuk küçüktü ısınmak için odun ihtiyacı oluyordu. Sedye odun toplama bahanesiyle kocasına yemek götürüyordu.
Köyde erzak ailelerin mevcuduna göre ölçülü olarak veriliyordu. Seyde kendi hakkından İsmail’e götürüyordu. Mağara’da kalan İsmail eve daha az gelmeye başlamıştı. Üstü başı pis, kokmuş ve bitlenmiş bir şekilde eve geliyordu. Yalnızlıktan bakışları ve çehresi değişmeye, vahşileşmeye başlamıştı.
Seyde İsmail’e erzak götürdüğünden şüphelenilmesinden çok korkuyordu. Özellikle Totoy ve Mirzakul’un anlamasından korkuyordu. Mirzakul Seyde’ye ilgi duyuyordu ve yavaş yavaş belli etmeye başlamıştı. Totoy’un eşinin askerde öldüğü haberi köye ulaşmıştı ama köy ihtiyarları haberin yaza kadar Totoy’a söylenmemesine karar verdiler.
Bir gün Seyde’nin kapısı çalındı ve bir KGB temsilcisi kocasının tüfeğiyle birlikte askerden kaçtığını, nerede olduğunu bilip bilmediğini sordu. Seyde bilmediğini söyledi ve çok korktu. Haber köyde yayılmıştı. Seyde evden çıktığında Mirzakul yolunu kesti ve İsmail’in yerini söylemesi gerektiğini söyledi. Seyde’nin bilmediğini söylemesi Mirzakul’u kızdırdı. Mirzakul kırbaçla Seyde’yi dövdü. Seyde’nin İsmail’in yerini bilip de söylemediğini düşündüğü için Seyde’ye düşman oldu.
İsmail artık köye gelemez oldu. Seyde daha dikkatli şekilde yemek götürüyordu. Köyde erzak iyice azalmıştı ve İsmail doymak bilmiyordu. Her seferinde daha çok yiyecek istiyordu.
Totoy ve Seyde’nin birer hamile inekleri vardı. Çocuklarına süt verebilmek için dört gözle ineklerinin doğurmasını bekliyorlardı. Bir gece Totoy’un ineği çalındı. Totoy’un tüm umutları suya düşmüştü. Mirzakul tüm köylüleri organize etti. Ve her yerde ineği aramaya başladılar. Seyde de İsmail’in bulunmasından korktuyordu, aramanın bir an önce bitmesi için bir o yana bir bu yana koşuşturarak ineğin izini bulmaya çalıştı. İneğin izine rastlayamadan, yorgun argın eve döndü. Gece kapı çalındı. Gelen İsmail’di ve elinde koca bir parça et vardı. İneği İsmail çalmıştı. Seyde bu duruma çok kızdı, bir müddet tartıştılar. İsmail aç kalmamak için çaldığını söyledi. Seyde kendi ineklerini almasının daha iyi olacağını söyledi.
Ertesi sabah Seyde köyden çocuğuyla birlikte çıktı ve bir daha dönmeyecekti. Peşinden askerler takip ediyordu, Mirzakul’da onlarla beraberdi. Seyde İsmail’in kaldığı mağaranın önündeki çalılığa yaklaşmıştı. Eliyle göstererek “İşte orada” dedi. Mirzakul yüksek sesle İsmail’in teslim olmasını istedi. İsmail çalılıkların arasından ateş ederek Mirzakul’u vurdu, Mirzakul attan düştü. Diğer askerler de ateş etmeye başladı. İsmail de karşılık veriyordu. Seyde ateşlerin arasından yürüyerek çalılıklara doğru yaklaşmaya başladı. Askerler “gitme” diyordu, ancak Seyde aldırmadan ilerliyordu. Bu sırada İsmail de çalılıkların arasından tüfeğini Seyde’ye doğrultarak çıktı. Seyde İsmail’e bakıyordu, onun bu bakışı, çehresi, davranışları değişmiş haline. İsmail’de Seyde’ye bakıyordu, bu o kadın değildi, saçları ağarmış, kucağında yavrusuyla, heybetiyle, erişilmez bir yüceliğe kavuşmuştu İsmail’in gözünde. İsmail tüfeğini fırlatarak teslim oldu.