İlk Öğretmen, Cengiz AYTMATOV, Elips Kitabevi, Temmuz 2005, Ankara
Kitapta olaylar; anlatıcı konumunda bir ressam, köyün eski öğretmeni Duyuşen ile ünlü bir felsefe profesörü olan Altınay Süleymanova arasında geçmektedir.
Hikâye, ressam ve Profesör Süleymanova’nın köydeki okul açılışı için köye davet edilmeleri ile başlamaktadır. Ressam’da Profesör’de uzun zamandır köye gitmedikleri için 2–3 gün kalmak üzere daveti memnuniyetle kabul ederler. Köy ahalisi Profesör Süleymanova’yı törenle karşılar ve onu memnun etmeye, sevgilerini göstermeye çalışırlar. Coşkun bir hava vardır. Bu durum artık köyün postacılığını yapmakta olan eski öğretmen Duyuşen’in okul açılışı için telgrafları getirmesine kadar devam eder. Törene davet edilmesine rağmen Duyuşen teslim edilmesi gereken telgraflar olduğunu bahane ederek, içeri girmez ve gider. Profesör Süleymanova, Duyuşen’in adını duyunca tedirgin olur ve o gün köyü terk eder. Köylüler bu nedensiz ayrılışa çok üzülürler ancak Profesör Süleymanova’yı da kalması için ikna edemezler. Acaba Profesör Süleymanova neden böyle acele etmiştir? Ressam, bu olaydan birkaç gün sonra Profesör Süleymanova’dan bir mektup alır. Mektupta Profesör Süleymanova neden köyden ayrılmak için acele ettiğini ve geçmişine dair birçok itirafları anlatmaktadır. Ressam’da kitabın geri kalanında bütün olanları Profesör Süleymanova’nın ağzından çıktığı gibi anlatır.
Yıl 1924, Profesör Süleymanova o zamanlar 14 yaşında genç bir kızdır. Anne ve babası öldüğü için amcasının yanında oturmaktadır. O günlerde, köye sırtında asker kaputu olan, genç bir yabancı gelir. Üniformalı birinin belirmesi köyde büyük bir olaydır. Gencin adı Duyuşen’dir. Hükümet tarafından köye okul açmaya, çocuklara ders vermeye gönderilmiştir. O zamanlar ‘okul’, ‘öğretim’ gibi kelimelerin anlamını kimse bilmemektedir. Duyuşen köy halkını toplayarak kendisinin buraya çocukları okutmak için görevli olarak gönderildiğini söyler ve tepedeki eski tavlanın onarılmasını teklif eder. Köy halkı çocuklarının okumasına karşı çıksa da Duyuşen’in Sovyet yönetiminden gelen yazılı emir kâğıdını göstermesi üzerine korkarak kendilerinden bir şey istenmemesi şartı ile çocuklarının okula gitmelerini kabul ederler. Duyuşen de bu durumu çaresiz kabul eder. Tek başına tavlayı onarmaya başlar. O günlerde Süleymanova arkadaşları ile birlikte dağda tezek toplamaktadır. Duyuşen onları görür ve onlarla çok sıcak, içten bir şekilde ilgilenir. Bu durum çevresindekilerden hep kabalık gören Süleymanova’yı çok etkiler. Duyuşen okulu tamir eder ve eğitime başlar. Her gün bıkmadan tek tek çocukları evlerinden toplayarak okula götürmektedir. Aslında Duyuşen bu işe plansız programsız, eğitim yöntemlerinden habersiz başlamıştır. Zaten kendisi de okuma yazmayı askerde öğrenmiştir. Doğru düzgün alfabeyi bile bilmemektedir. Yine de kendisi bütün bildiklerini büyük bir sabırla anlatır öğrencilerine. Her öğrencinin ayrı ayrı başına geçerek kalemin nasıl tutulacağını, daha anlamadıkları bir sürü şey anlatır. Duyuşen aynı zamanda büyük bir Lenin hayranıdır. Sık sık öğrencilerine onun ne kadar büyük bir lider olduğunu anlatmaktır. Bütün bu yaptıklarından dolayı Süleymanova, Öğretmen Duyuşen’i büyük bir kahraman olarak görmektedir..
Süleymanova yaşça diğerlerinden büyük olması nedeniyle de oldukça çabuk öğrenmekte, Duyuşen’inde takdirini kazanmaktadır. Süleymanova’nın Duyuşen’e olan hayranlığı her geçen gün artmakta, onla beraber geçirdiği her an onu çok mutlu etmektedir. Duyuşen de aynı şekilde Süleymanova üzerine çok titremektedir. En büyük hayali ise onun şehirde öğretimine devam etmesidir.
Bir gün Süleymanova’nın amcasının evine kaba saba yabancılar gelir. Süleymanova oldukça tedirgin olur. Bir şeyler olacağından korkmaktadır. Nitekim yengesi onu evlendirmek için kararlıdır. Süleymanova okula gider. Duyuşen bu durum nedeniyle onu eve göndermez. Beraber kaldığı yaşlı bir ailenin yanına götürür. Kendisini sonuna kadar savunacağına dair söz verir. Ertesi gün okula teyzesi ve yabancılar gelir. Süleymanova’yı zorla almak isterler. Karşı çıkan Duyuşen’i de oldukça hırpalayarak, Süleymanova’yı alıp giderler. Artık Süleymanova o kaba saba adamın karısıdır. Hem de ikinci karısı. Süleymanova bu duruma ancak üç gün dayanabilir. Üçüncü gün kaçmaya çalışırken Duyuşen iki jandarmayla beraber ansızın çıkagelir. Kaba saba adamı tutuklatarak Süleymanova’yı geri alır. Ertesi gün yönetimle görüşerek Süleymanova’yı okuması için kente götürür. Ayrılırken Duyuşen Süleymanova’ya ondan hiç ayrılmak istemediğini, ancak buna hakkı olmadığını, onun gerçek bir öğretmen olmasını çok istediğini belirterek çok üzüntülü bir şekilde ayrılırlar. Süleymanova daha sonra işçi üniversitesini bitirir. Moskova’ya gider, enstitüye başlar. Öğrenim yıllarında çok güçlükle karşılaşır, umutsuzluğa kapılır. Ancak böyle zamanlarda öğretmeni Duyuşen’i hatırlayarak önüne çıkan bütün güçlükleri yener. Üniversite de iken Süleymanova Duyuşen’e mektup yazar ancak karşılık alamaz. Yıllar geçer, öğrenim hayatı, savaş yılları nedeniyle Süleymanova köye uzun yıllar gidemez. Duyuşen’den de hiç haber alamaz. Savaş zamanında köyden ayrıldığını, ancak geri dönmediğini hatta bazılarının onun ölmüş diye söylediğini duyar. Yine de Süleymanova, Duyuşen’i hiç unutmaz, hayalinden çıkaramaz onu. Gördüğü insanları ona benzetir.
Yıllar geçer, artık Süleymanova evlenmiş, tanınmış bir felsefe profesörüdür. Mektubunda, uzun bir aradan sonra okul açılışı için köye geldiğinde Duyuşen’le karşılaşınca çok utandığını, onu yıllarca yeterince araması nedeniyle çok üzüldüğünü belirtir. Ayrıca kendisine gösterilen sevgi yüzünden suçlar kendini. Bu törende en önemli yerde kendisi olmamalıdır. Bu ilk öğretmen Duyuşen’in hakkıdır. Bu yüzden çok üzülmüş ve utanmıştır. Duyuşen gençlere mutlaka anlatılmalıdır. Bunun için köye geri döneceğini ve yeni açılan okula ‘Duyuşen’in Okulu’ adını verilmesini teklif edeceğini belirterek mektubuna son verir.
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Kasım 2013 Salı
15 Şubat 2013 Cuma
Yüzyüze, Cengiz Aytmatov
Cengiz Aytmatov, Yüzyüze: Kırgızistan’ın bir köyünde yaşayan yeni evli bir çiftin savaş nedeniyle bozulan düzenleri ve ilişkileri anlatılmaktadır.Küçük bir köyde yaşayan Seyde ile İsmail yeni evlenmiştir. Kerpiçten yapmakta oldukları evlerini daha tamamlayamadan ve Sedye hamileyken, kocası askere çağrılmıştır. Kocası askere gittikten sonra Seyde, kayınvalidesiyle birlikte yaşamaya başlamış ve çocuğunu dünyaya getirmiştir.
Seyde’nin Totoy diye bir komşusu vardı ve onun da kocası askerdeydi. Her ikisi de askerdeki eşlerinden mektup bekliyorlardı, ancak ikisi ne de mektup gelmiyordu. Daha önce savaşta kolu kopan Mirzakul köyde yaşıyor ve Sedye ile Totoy’un ihtiyaçları olduğunda yardımcı oluyordu.
Askerdeki kocası(İsmail), askeri tren köyden geçerken trenden atlayarak firar etmiş ve eve gelmiştir. Hiç beklemedikleri bir anda eşini karşısında gören Seyde çok şaşırmış ve çok sevinmiştir. Ancak asker kaçakları köylerde arandığından, yakalanmamak için gündüzleri köyün dışındaki bir mağarada kalıyor, aysız gecelerde eve geliyordu. Kış soğuk geçiyordu ve çocuk küçüktü ısınmak için odun ihtiyacı oluyordu. Sedye odun toplama bahanesiyle kocasına yemek götürüyordu.
Köyde erzak ailelerin mevcuduna göre ölçülü olarak veriliyordu. Seyde kendi hakkından İsmail’e götürüyordu. Mağara’da kalan İsmail eve daha az gelmeye başlamıştı. Üstü başı pis, kokmuş ve bitlenmiş bir şekilde eve geliyordu. Yalnızlıktan bakışları ve çehresi değişmeye, vahşileşmeye başlamıştı.
Seyde İsmail’e erzak götürdüğünden şüphelenilmesinden çok korkuyordu. Özellikle Totoy ve Mirzakul’un anlamasından korkuyordu. Mirzakul Seyde’ye ilgi duyuyordu ve yavaş yavaş belli etmeye başlamıştı. Totoy’un eşinin askerde öldüğü haberi köye ulaşmıştı ama köy ihtiyarları haberin yaza kadar Totoy’a söylenmemesine karar verdiler.
Bir gün Seyde’nin kapısı çalındı ve bir KGB temsilcisi kocasının tüfeğiyle birlikte askerden kaçtığını, nerede olduğunu bilip bilmediğini sordu. Seyde bilmediğini söyledi ve çok korktu. Haber köyde yayılmıştı. Seyde evden çıktığında Mirzakul yolunu kesti ve İsmail’in yerini söylemesi gerektiğini söyledi. Seyde’nin bilmediğini söylemesi Mirzakul’u kızdırdı. Mirzakul kırbaçla Seyde’yi dövdü. Seyde’nin İsmail’in yerini bilip de söylemediğini düşündüğü için Seyde’ye düşman oldu.
İsmail artık köye gelemez oldu. Seyde daha dikkatli şekilde yemek götürüyordu. Köyde erzak iyice azalmıştı ve İsmail doymak bilmiyordu. Her seferinde daha çok yiyecek istiyordu.
Totoy ve Seyde’nin birer hamile inekleri vardı. Çocuklarına süt verebilmek için dört gözle ineklerinin doğurmasını bekliyorlardı. Bir gece Totoy’un ineği çalındı. Totoy’un tüm umutları suya düşmüştü. Mirzakul tüm köylüleri organize etti. Ve her yerde ineği aramaya başladılar. Seyde de İsmail’in bulunmasından korktuyordu, aramanın bir an önce bitmesi için bir o yana bir bu yana koşuşturarak ineğin izini bulmaya çalıştı. İneğin izine rastlayamadan, yorgun argın eve döndü. Gece kapı çalındı. Gelen İsmail’di ve elinde koca bir parça et vardı. İneği İsmail çalmıştı. Seyde bu duruma çok kızdı, bir müddet tartıştılar. İsmail aç kalmamak için çaldığını söyledi. Seyde kendi ineklerini almasının daha iyi olacağını söyledi.
Ertesi sabah Seyde köyden çocuğuyla birlikte çıktı ve bir daha dönmeyecekti. Peşinden askerler takip ediyordu, Mirzakul’da onlarla beraberdi. Seyde İsmail’in kaldığı mağaranın önündeki çalılığa yaklaşmıştı. Eliyle göstererek “İşte orada” dedi. Mirzakul yüksek sesle İsmail’in teslim olmasını istedi. İsmail çalılıkların arasından ateş ederek Mirzakul’u vurdu, Mirzakul attan düştü. Diğer askerler de ateş etmeye başladı. İsmail de karşılık veriyordu. Seyde ateşlerin arasından yürüyerek çalılıklara doğru yaklaşmaya başladı. Askerler “gitme” diyordu, ancak Seyde aldırmadan ilerliyordu. Bu sırada İsmail de çalılıkların arasından tüfeğini Seyde’ye doğrultarak çıktı. Seyde İsmail’e bakıyordu, onun bu bakışı, çehresi, davranışları değişmiş haline. İsmail’de Seyde’ye bakıyordu, bu o kadın değildi, saçları ağarmış, kucağında yavrusuyla, heybetiyle, erişilmez bir yüceliğe kavuşmuştu İsmail’in gözünde. İsmail tüfeğini fırlatarak teslim oldu.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)