kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2013 Pazar

Altı Şapkalı Düşünme Tekniği, Edward De Bono

Düşünme yeteneklerinden tam olarak tatmin olanlar, düşünmenin tek amacının kendi haklılıklarını kanıtlamak olduğu yanılgısına kapılan insanlardır. Düşünme yeteneği açısından kendilerinin eksiksiz olduğunu düşünen insanlar, düşünmenin yapabilecekleri konusunda sadece sınırlı görüşe sahip kimselerdir. Oysa düşünmenin temel zorluğu karışıklıktır. Bu kitapta yazarın önerdiği sistem çok basittir ve düşünen kişinin her seferinde bir tek şeyi yapmasını sağlar. Böylece kişi duygularını mantığından, yaratıcılığını bilgi birikiminden ayırabilmeyi öğrenir. Yazara göre altı düşünme şapkası bize, düşüncelerimizi bir orkestra şefi gibi yönetme olanağı sağlar. Böylece istenilen zamanda, istenilen düşünce türünün ön plana çıkması sağlanabilir.
           İnsan bazı davranışlara sahip olabilmek için o konuda rol yapar gibi davranmalıdır. Aslında şapka terimi ile anlatılmak istenen şey bilinçli düşünmeden başka bir şey değildir.
           İnsan bir şeye niyet etmeden başarılı olamaz. Önce olmak istediği şeye niyet etmeli ve o bağlamda davranmaya başlamalıdır. İnsan düşünme becerilerini geliştirmek için çeşitli teknikler kullanabilir. Bu altı şapkalı düşünme tekniği de düşünme becerisini geliştirme ile ilgilidir ve yol gösterir.
           Altı düşünme şapkası ile kast edilen rolleri oynamak, insanın vücut sıvılarına da etki ederek harekete geçirmesi ve bunun da düşünmeyi etkilemesi mümkündür. Yazara göre bu altı düşünme şapkası, şartlandırıcı bir dürtü olarak işlev görüp beyinde ki kimyasal dengeyi büyük olasılıkla değiştirebilir.
           Şimdi şapkaların ve sahip oldukları renklerin temsil ettikleri işlevlere gelelim:
           Beyaz şapka: Tarafsız ve objektiftir. Objektif olgular ve rakamlarla ilgilidir. Bilgiyi ele alırken nasıl davranmamız gerektiği konusunda bize yol gösterir. Beyaz şapka düşünmesinin anahtar kuralı hiçbir olgunun olduğundan daha farklı bir şekilde sunulmaya çalışılmamasıdır. Kişisel görüşlerin beyaz şapka altında yeri yoktur. Beyaz şapka düşünmesi önsezi, sezgi, deneyime dayalı yargı, duygu, izlenim ve kişisel görüş gibi değerli şeyleri devre dışı bırakır. Amacı sadece objektif bilgileri almaktır. Beyaz şapka düşünmesi bir disiplin ve bir yöndür. Düşünür, bilgileri sunuş şeklinde daha tarafsız ve daha objektif olmak için çaba gösterir. Birisi sizden beyaz düşünme şapkanızı takmanızı isteyebilir yada siz başkasından onu takmasını isteyebilirsiniz. Beyaz şapkayı takmaya yada çıkarmaya kendi başınıza karar verebilirsiniz. Beyaz, renksizlik; tarafsızlık demektir.
           Kırmızı şapka: Öfke , tutku ve duyguyu çağrıştırır. Kırmızı şapka duygusal bir bakış açısı verir. Kırmızı şapka düşünmesi duygularla, sezgilerle ve düşünmenin akılcı olmayan yönleri ile ilgilidir. Duygular, önseziler ve seziler güçlü ve gerçektirler. Kırmızı şapka bunların varlığını ortaya koyar. Kişisel çıkarlar duygular içinde önemli bir yer tutar. Kırmızı şapka bize duyguların ortaya konulmasını isteme ve onları düşüncenin bir parçası olarak ifade etme izni verir. Kırmızı şapka düşünmesi düşünüre, duygularım budur deme olanağı sağlar. Duyguları düşünmenin bir parçası olarak meşrulaştırır. Aynı şekilde kırmızı şapka başkalarının duygularını araştırma olanağı da sağlar.
           Siyah şapka: Siyah karamsar ve olumsuzdur. Siyah şapka kötümserdir, bir şeyin niçin yapılamayacağını görür. Siyah şapka düşünmesi daima mantıklıdır. Siyah şapka olumsuzdur ama duygusal değildir. Adil olması da beklenemez siyah şapkanın. Siyah şapka mantıklı olumsuzluğa odaklanır. Asla bir fikir tartışması da değildir. Olguların doğruluğu ve konu ile ilgili olup olmadığı beyaz şapka düşünmesi altında ortaya çıkar, ancak doğrulukları siyah şapka altında sorgulanır. Rakamlara ve raporlara karşı çıkmak, siyah şapka düşünmesinin en basit uygulamalarından birisidir. Siyah şapka düşünmesi, ileride ortaya çıkabilecek risklere, tehlikelere, eksikliklere ve potansiyel sorunlara dikkat çeker. Olumlu değerlendirmeler de sarı şapkanın alanına girdiği için yeni fikirlerin ortaya konduğu ortamda sarı şapka daima siyah şapkadan önce takılmalıdır.
           Sarı şapka: Sarı, güneş gibi aydınlık ve olumludur. Sarı şapka iyimserdir, umutla ve olumlu düşünme ile ilgilidir. Kişisel çıkarlar olumlu düşünmenin en güçlü temelidir. Sarı şapka düşünmesi düşünürün kullanmaya karar verdiği bir araçtır. Olumlu görüş, bir fikrin faydalı yönlerini bulmanın sonucu değil, bu faydaları bulmanın yoludur. İyimserlik konusunda anahtar nokta iyimserliği izleyen uygulamaya bakmaktır. Aşırı iyimserlik genellikle başarısızlığa neden olur. Ama her zaman da böyle düşünmemek gerekir. Unutulmamalıdır ki başarılı olanlar, sonuçta başarılı olmayı bekleyenlerdir. Sarı şapka düşünmesinde araştırma ve olumlu spekülasyonlara ağırlık verilir. Bu düşünme biçiminde öne sürülen bir fikrin olası yararları bulunmaya çalışılır. Daha sonra bu yararları destekleyecek gerekçeler bulma yoluna gidilir. Öne sürülen fikre sarı şapka düşünmesi altında mantıksal destek sağlanamazsa başka hiçbir yerde sağlanamaz. Yapıcı ve yaratıcı fikirler sarı şapka düşünmesinin alanına girer. Bir teklif sarı şapka düşünmesi altında değiştirilir, geliştirilir ve güçlendirilir. Bir bakıma siyah şapka düşünmesiyle ortaya çıkarılan hataların düzeltilme alanıdır sarı şapka. Sarı şapka düşünmesi yapıcı ve üreticidir. Sarı şapka düşünmesi tümüyle olumlu coşkuya yer veren kırmızı şapka veya doğrudan yeni fikirler üretilmesine yarayan yeşil şapka ile ilgilenmez.
           Yeşil şapka: Yeşil, çimen, bitki, bereket ve verimli büyüme demektir. Yeşil şapka yaratıcılık ve yeni fikirlerle ilgilidir. Yeşil düşünme şapkası değişim yönünde bilinçli ve yoğun çaba harcamak demektir. Yaratıcılık, olumlu ve iyimser olmaktan daha fazla şeyler içerir. Yeşil şapka düşünmesi, yeni fikirler, yeni yaklaşımlar ve alternatifler talep eder. Düşünme faaliyetlerimizin büyük bir kısmında yargıya varma son derece önemlidir. Yargıya varmadan hiçbir şey yapamayız. Yeşil şapka düşünmesinde yargı terimi yerini hareket terimiyle değiştirmek zorundadır. Yeşil şapka düşüncesiyle bir kişi çılgınca fikirler üretebilir. Birisi hoşunuza gitmeyen bir öneri getirdiğinde siyah şapka takarak o fikri reddetmek yerine, yeşil şapka giyilip o fikir bir kışkırtma olarak ele alınıp, bu tarzda düşünme faaliyeti yapılabilir. Alternatifler aramak yeşil şapka düşünmesinin temel yönüdür.
           Mavi şapka: Mavi serinkanlılığı temsil eder ve aynı zamanda her şeyin üstündeki göğün rengidir. Mavi şapka düşünme sürecinin düzenlenmesi ve kontrolü ile uğraşır. Ayrıca diğer şapkaların da kullanımı ile ilgilidir. Orkestra şefi orkestra için ne yapıyorsa, mavi şapka da düşünme için aynısını yapar. Mavi şapka insanların düşünme faaliyetlerinin programlayıcısıdır. Aynı zamanda mavi şapkayı takarak düşünme adımlarımızın kareografisini de yapabiliriz. Mavi şapka, sadece diğer şapkaların kullanımını düzenlemekle sınırlı olmayıp, önceliklerin değerlendirilmesi yada sınırlamaların ortaya konması gibi düşünmenin diğer yönlerini düzenlemekte de kullanılabilir. Mavi şapkanın işlevlerinden biri de belirli bir konuda düşünmek için bir program tasarlamaktır. Mavi şapka düşünmesi oyunun kurallara uyulmasını sağlar. Mavi şapkanın bu disiplin yönü toplantı başkanının veya bu görev için belirlenmiş kişinin rolü alanına girebilir, ancak yine de herkes konuyla ilgili fikirlerini söylemekte serbesttir. Mavi şapka kontrolün  en önemli görevlerinden birisi de tartışmaları bitirmektir.  
           Ayrıca bu şapka renklerini, üç çift olarak ta düşünebiliriz. Beyaz ve kırmızı; siyah ve sarı; yeşil ve mavi.
           Altı düşünme şapkası kavramının iki ana amacı vardır. İlk amacı, düşünürün her seferinde sadece bir şeyle uğraşmasını sağlayarak düşünme faaliyetini sadeleştirmektir. İkinci ana amacı, gerekli düşünme biçimlerine istenildiği anda geçiş yapmayı sağlamaktır.
           Altı şapka kavramı, ancak insanlar arasında bir tür ortak dil haline geldiğinde verimli olabilir.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Bulgaristan’a Satılan Evrak ve Cumhuriyet Döneminde Arşiv Çalışmaları

1931 yılında, İstanbul Defterdarlığı’nca Bulgaristan’a hurda kağıt olarak Osmanlı dönemi arşiv malzemesi satılması ve sonrasında meydana gelen gelişmeler ile Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından günümüze kadar arşivcilik konusunda yapılan çalışmalar, mevzuat düzenlemeleri ve yazışmalar konu edilmektedir.

    1931 yılında, bir gaflet neticesi, bilindiği kadarıyla dünya arşivcilik tarihinde bu konuda tek örnek olarak, çoğu maliyeye ait Osmanlı dönemi arşiv malzemesi, sorumsuz, milli kültür ve şuurdan habersiz bir-iki kişinin gayretiyle Bulgaristan’a hurda kağıt olarak satılmıştır. Daha sonra Bulgaristan’a satılanların hurda kağıt değil, tarihi arşiv malzemesi olduğu anlaşılmış, Muallim Cevdet ve tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’nın hadisenin üzerine giden neşriyatı ve müdahaleleri neticesi, işe el konulmuş ve satılan vesikalar diplomatik yoldan geri istenmiştir.
    Bu hadisenin duyulması üzerine, birkaç Türk aydınının gayretleriyle yetkililerin ve görevlilerin dikkatleri arşiv meselesi üzerine çekilmiştir. Bunun sonucu olarak;
1-    İstanbul’da Ayasofya ve civarındaki depolarda her türlü korumadan uzak olarak yok olmaya terk edilmiş evrakın Topkapı Sarayı’na nakilleri sağlanarak, biraz daha iyi şartlarda koruma altına alınmaları temin edilmiştir.
2-    Başbakanlığın bütün kurum ve kuruluşlara gönderdiği 10.6.1931 tarihli genelge ile hiçbir bahane ve suretle mevcut evrakın kaybına sebebiyet verilmemesi bildirilmiş, böylece evrak imhasının ve satışının önüne geçilmiştir.
3-    Bab-ı Ali’deki Sadaret evrakının tasnifi konusuna işlerlik kazandırılmıştır.
4-    Bulgaristan’a hurda kağıt fiyatına satılan evrakın kağıt hamuru olması önlenmiştir.
5-    Devlet Arşivi kurulması konusu, Türk idare ve kültür hayatının gündemine gelmiştir.
    Bulgaristan’a satılan evrak, daha sonra diplomatik yoldan geri istenmiştir. Bulgaristan ise Avusturya’dan uzman getirterek bu belgeleri inceletmişler ve en değerli olanlarla kendilerini ilgilendirenleri arşiv ve kütüphaneleri için alıkoymuşlar, geri kalanları da iki sene sonra Türkiye’ye iade etmiştir. Bulgaristan’ın alıkoyduğu evrak, bugün, Bulgaristan’ın milli kütüphanesi olan Cyril ve Methodius Kütüphanesi’ndedir. Bu kütüphanedeki Osmanlı dönemi arşiv belgeleri üzerinde araştırma yapmak için Bulgaristan Cumhuriyeti Bakanlar Konseyi Arşiv Genel Müdürlüğü’nden izin almak gerekmektedir.
    Konu ile ilgili basında çıkan yazılar incelendiğinde görülmektedir ki, bu satıştan önce, 1929’da İstanbul’a gelen, arşiv ve kütüphanelerimizde araştırmalarda bulunan, eski Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Manastır Mebusluğu’nda bulunmuş, Galatasaray mezunu, Türkçeyi ve Osmanlı Türkçesini çok iyi bilen Panço Doref’in bu satışla ilgili olup olmadığı tartışma konusu yapılmıştır. Bu konuyla ilgili çıkan yazı ve diğer belgelere bu kitapta yer verilmektedir.
    Cyril ve Methodius Kütüphanesi’nde bulunan Osmanlı arşiv belgeleri birkaç ana grupta incelenebilir. Bunlar;
1-    Şer’i mahkeme sicilleri,
2-    Tapu tahrir ve timar defterleri,
3-    Defterler grubu,
4-    Belgeler grubu.
    1993 yılında Bulgaristan arşivleri ile Cyril ve Methodius Kütüphanesi, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğümüz tarafından ziyaret edilmiş, bu ziyaret neticesinde iki ülke devlet arşivleri arasında bir “İşbirliği Protokolü” imzalanmıştır. Bu ziyaret sırasında alınan bilgilere göre, Bulgaristan Devlet Arşivleri Şarkiyat şubesinde;
1-    350 bin gömlek içerisinde 1 milyon belge,
2-    700 adet maliye defteri,
3-    405 adet icmal ve mufassal tahrir defteri,
4-    200 adet şer’iye sicili bulunmaktadır.
    Bulgaristan’a satılan evrak, yukarıda sözü edilen dört grup arşiv malzemesi içerisinde yer almaktadır. Bu belgeler, ana kaynak Osmanlı arşivlerinden geldiği için yalnızca Bulgaristan’ı ilgilendirmeyip, bütün Osmanlı İmparatorluğu’nu içine almaktadır.
    Osmanlı arşiv belgeleri ile ilgili olarak yayınlanmış katalog, bibliyografya ve envanterler, yukarıda sözü edilen resmi ziyarette temin edilerek Türkiye’ye getirilmiş ve Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün İstanbul’da bulunan Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’nda istifadeye sunulmuştur.
    Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün bu yayını ile, Cumhuriyet Arşivi’ne intikal eden arşiv malzemesi arasında, Bulgaristan’a satılan evrak ile söz konusu bu hadise üzerine o günlerde basında yer alan haber, yorum ve görüşlerle; Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze kadar, milli arşiv meselelerimizin gündeme gelişi, geçirdiği safahat, bu konuda yapılan çalışmalar, mevzuat düzenlemeleri ve yazışmalar ile ilgili olarak tespit edilen bilgi ve belgeler, Türk arşivciliğinin bu dönemi üzerinde araştırma yapmak veya bilgi edinmek isteyenlerin istifadesine sunulmaktadır.
    Bu eser beş bölümden meydana gelmiştir:
    Birinci bölümde, Bulgaristan’a satılan evrak konusunda basında yer alan yazılar, kronolojik olarak ve kısa tanıtmalarıyla birlikte verilmiş; altıncı bölümde ekler kısmındaki belge örneklerine atıfta bulunulmuştur.
    İkinci bölümde, bu konuda yapılan resmi yazışmalara yer verilmiş, resmi yazışmalar da kronolojik sırada, hangi kurumdan hangi kuruma yazıldığı, tarih ve sayısı, ayrıca kısa özetleri ile birlikte verilmiş, önemli görülen yazılardan iktibaslar yapılmış; ayrıca eklere yapılan iktibaslarla atıfta bulunulan metnin orijinaline sadık kalınmıştır.
    Üçüncü bölümde, konu ile ilgili olarak basında yer almış yazıları ihtiva eden bir bibliyografyaya yer verilmiştir.
    Dördüncü bölümde, Cumhuriyet dönemi devlet arşiv hizmetlerinin değerlendirilmesi ile ilgili olarak, son mevzuat düzenlemeleri çerçevesinde Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün çalışmalarına yer verilmiş, bu çalışmalarla ilgili olarak eklere gerekli atıflar yapılmıştır.
    Beşinci bölümde, Osmanlı Arşivi ile ilgili olarak yapılan çalışmalara kısaca işaret edilmiştir.
    Altıncı bölümde ise ekler yer almıştır.

     Bu çalışmanın, arşivcilik alanında yapılacak yeni çalışmalara ışık tutacağı, ayrıca geçmişte yapılan hatalardan ders alınmasına imkan sağlayacağı değerlendirilmektedir. Böyle bir hatanın tekrarlanmaması ve arşivciliğe gerekli önemin verilmesi, yalnızca Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü ve çalışanlarının değil her kademedeki yöneticilerin sorumluluğudur. Eser, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına, kıt’alarda yapılan arşivleme faaliyetlerinde yapılabilecek hataların sonuçlarının nereye varabileceği ile ilgili dolaylı da olsa bir fikir verebilecek haber ve yorumlar da içermektedir.

15 Şubat 2013 Cuma

Yaşadığım Gibi, Ahmet Hamdi Tanpınar

Ahmet Hamdi Tanpınar (1901 – 1962), Türk edebiyatının en önemli şair ve yazarlarından biridir. O, batı edebiyatını çok iyi tetkik etmiş, çok iyi anlamış, ama Türk kültürünün, Türk edebiyatının ateşli bir savunucusu, etkili bir tanıtıcısı olmuş, gerçek bir vatanseverdir. Kendisi milliyetçi bir yazardır, ancak milliyetçiliği doktriner değil, Türk milletine, Türk kültürüne karşı duyduğu derin alaka ve aşktan kaynaklanan bir kültür milliyetçiliğidir. Şimdi özetini arz edeceğimiz eseri, onun bir ömür boyu Cumhuriyet, Ülkü, Ulus, Oluş, vs gibi gazete ve dergilerde yayınlanmış çeşitli konulardaki bilgi, görgü ve görüşlerini ortaya koyduğu deneme yazılarının, kendisi vefat ettikten sonra toplanmasıyla oluşturulmuştur.
Kitap; içindekiler, giriş ve önsözlerin bulunduğu bölüm hariç yedi bölümden oluşmaktadır:
a.    İnsan ve Cemiyet
b.    İnsan ve Ötesi
c.    Üç Şehir
ç.     Paris Tesadüfleri
d.    Türk Dili ve Edebiyatı (mülakatlar)
 f.    Musiki
 g.   Plastik Sanatlar

2.     BÖLÜMLERİN ÖZETİ:
a.    İnsan ve Cemiyet:
Bu bölümde yazarın , insan – toplum ilişkisi, doğu ve batı arasındaki esaslı farklar, kültür ve sanat yollarında gösterdiğimiz devamsızlık, insanın inkılaplar karşısındaki iç dünyası, aydınların durumu, Bulgar göçmenleri, kitaplardan duyulan korku, edebiyatta bitmeyen çıraklık, Musolini, savaş ve barış, Atatürk’ten alınacak dersler gibi konulardaki görüşleri yer alıyor.
    İnsan – toplum ilişkisiyle ilgili yazısında, insanların fert halinde toplumsallıktan uzaklaştıkça bir zaaflar bütünü olduğunu, cemiyet hayatına yaklaştıkça zaaflardan kurtulduğunu dile getiriyor. Şark  ile garp arasındaki temel farkın yaptığı işi şahsen yaşamak noktasında olduğunu, şarklının her olaya yüzeysel yaklaştığını, garplının ise o işi yaşadığını ifade ediyor. Kültür ve sanat yollarında gösterdiğimiz devamsızlığı ele alırken büyük bir kültür, sanat ve insan buhranı içinde bulunduğumuzu, on sene sonra daha başka şeyleri de kaybedebileceğimizi vurguluyor. İnsanın inkılaplar karşısındaki iç dünyası bahsi içerisinde Tanzimattan beri süregelen inkılaplar karşısında insanımızın duruşu ve eski ve yeniye karşı yaklaşımı tasvir ediliyor. Aydınların, bir ağacın köklerinden beslendiği gibi geçmişten güç almasını, bunu çağdaş düşünce ile harmanlamasını tavsiye ediyor. Bulgaristan’dan göç etmek zorunda kalan soydaşlarımızın bizim için taşıması gereken manevi değeri ortaya koyduktan sonra, toplumumuzun bu felaket karşısındaki duyarsızlığını eleştiriyor.  Edebiyatta bitmeyen çıraklık konulu yazıda, edebiyatçılarımızın bir türlü halkın nabzına etki edememesinin sebebi olarak, yazarlarımızın hangi kariyere sahip olursa olsun Türk gibi düşünüp Frenk gibi anlatmaları gösteriliyor. İkinci dünya savaşından uzak kalışımızı büyük bir zafer olarak addediyor, Musolini’nin dev bir cüce olduğunu, yeni bir barışın ilk cümlesinin savaşı yasaklaması gerektiğini vurguluyor. Yazarın Atatürk hakkında da bir çok yazısı mevcut, kendisi tam bir Atatürk hayranı olup, bunu her vesile ile ortaya koyuyor.
b.    İnsan ve Ötesi: Önceki bölüme nazaran daha kısa olup, yazarın insanlar ve manevi yönleriyle ilgili, gözlemlerden yola çıkarak duygu ve düşünceleri bu bölümde aktarılıyor.
    “İnsan ve ötesi” başlıklı (bölüm başlığıyla aynı) insan manzaralarının yazarda uyardığı duygular; hiçbir şeyin görüldüğü gibi basit olmadığı, her birinin bir hikayesi olduğu anlatılıyor.
    İkinci deneme olan “Güzel ve Sevgi Arasında” başlıklı yazı, güzel ile sevgi arasında yazarın yarattığı bir diyalog olup, güzelin ne kadar sığ ve geçici, sevginin ne kadar derin ve ebedi olduğunu, ama güzel ve sevginin ne kadar birbirine bağlı olduğunu gözler önüne seriyor.
    “Aşka Dair” ve “Aşk ve Ölüm” başlıklı yazılarda ise, aşkın ruhlarda nasıl yankılandığını biraz da mistizme kayarak anlatıyor.
c.    Üç Şehir: Üç şehir (İstanbul, Bursa ve Kahramanmaraş – özellikle de İstanbul) ile ilgili duygu ve düşüncelerini, tarihi olaylara da telmihler yaparak, halkın nabzından aldığı veriler ve bugünkü durumları da göz önüne alarak ortaya koyuyor.
    “İstanbul’un Mevsimleri ve Sanatlarımız” başlıklı yazıda, her mevsimi bir başka güzel olan İstanbul’umuzun yüzyıllar boyu Türk edebiyatında, Türk resim sanatında, Türk musikisindeki yerini biraz da nostaljik ve duygusal bir dille anlatıyor.
    “Karanlıkların Tadı” başlıklı yazıda 1940’larda elektriğin ve sokak aydınlatmasının yeni yeni yaygınlaşmasıyla, bu alışılmadık durumun çağrıştırdığı eskiye ve yolların karanlığına karşı özlem dile getiriliyor.
    “Lodosa, Sise ve Lüfere Dair” isimli yazıda İstanbul’da yaşanan yoğun bir sis olayının, lodosun ve bu olaylardan etkilenen balıkçıların yazarda uyandırdığı duygular anlatılıyor.
    “Yaklaşan Büyük Yıldönümü” başlıklı bölümde İstanbul’un fethinin 500’üncü yıldönümünün uyandırdığı duygular, tarihsel ve sanatsal bir perspektif içinde anlatılıyor, bütün bunları anlatırken de, her cümlesiyle İstanbul’un ne kadar bizim olduğuna dair vurgu yapılıyor, Erzurum, Konya, Van, Bursa ne kadar vatansa, İstanbul’un da Türkün en fazla emek verdiği şehir olarak o kadar vatan olduğu haykırılıyor.
    “İstanbul’un Fethi ve Mütareke Gençleri” başlıklı yazıda ise, İstanbul’un işgali yıllarında yazarın kendisinin de içinde bulunduğu Türk İstanbul gençlerinin duygu ve düşünceleri, yaşanan canlanış, yapılan mücadeleler ve Yahya Kemal’in o zamanki gençlik üz erindeki manevi etkisi yansıtılıyor.
    “Türk İstanbul” ve “İstanbul’un  İmarı” adlı denemelerinde ise İstanbul’un tanzimattan sonraki safhalarda aldığı şekiller, mimari tarzlardaki değişiklikler, günümüzdeki durum ve bunların gönüllerde uyardığı etkiler dile getiriliyor. Bununla birlikte, şehrin imarı için de imarın şehirleşme uzmanları tarafından yapılması, boğazın imarına özel dikkat gösterilmesi, hiçbir çirkinliğe meydan verilmemesi gibi tavsiyelerde bulunuluyor.
    “İbrahim Paşa Sarayı Meselesi” konulu yazıda, yıkılması tasarlanan İbrahim Paşa Sarayının sahip olduğu güzellikler tasvir ediliyor, Sultanahmet meydanı civarındaki bu sarayın yıkılmasının oradaki güzelliği bozacağı vurgulanıyor.
    “Şehir” yazısında ise, şehirleşme sürecindeki İstanbul’un inkılaplar arasında yapısının bozulması, özünün mahiyetinin değişmesi konusunda bir arkadaşıyla yaptığı diyaloglar anlatılıyor.
    “Kenar Semtlerde Bir Gezinti” konulu yazısında; İstanbul’un kenar semtlerinden birinde dolaşırken yaşadığı hislerini kaleme almış yazarımız. Bunu, “İstanbul’un izbe mahallelerinde dolaşmak kadar öğretici bir şey pek azdır” satırlarıyla ifade ediyor. Oralarda çocukların görünüşleri, oyunları, olası hikayeleri yazarı çok etkilemiş ve bunları yazıya dökmüş.
    Diğer bir yazısı olan “Bursa’nın Daveti” bizlere, Bursa’daki o manevi ortamı anlatıyor. Selçuklu tarihinden başlayıp kendi yaşadığı güne kadar Türk tarihini sanat tarihi açısından ele alıp tartıştıktan sonra; Bursa şehrimizin nasıl bu tarihle, bu sanatla dopdolu olduğunu, Bursa’da ataların nasıl bir manevi ortam yarattıklarını ve bu yönüyle manevi bir merkez oluşunu gözler önüne seriyor.
    Bir sonraki yazısı olan “Bursa Yangını” da Bursa’da Ağustos 1958’de Ulucami ve Kapalıçarşı civarında çıkmış ve büyük maddi zarara ve tarihi eserlerde ziyana yol açan yangınla ilgili düşünceler, tarihe saygı ve muhafaza, şehirleşme konularındaki fikirlerle birlikte aktarılıyor.
    Maraş’ın (şimdiki Kahramanmaraş) kurtuluşunun 26’ncı yıldönümündeki izlenimlerini anlattığı 1 Mart 1946 tarihli yazısında ise, bu kahraman şehrin destanlaşan mücadelesine yaraşır şekilde, o zamanki şehitlerin çocukları ve gaziler tarafından tertiplenen kutlamaların ihtişamı, bu “bayramı” nasıl coşkuyla kutladıkları, nasıl yeniden o kurtuluş günlerindeki gibi yek vücut oldukları, onlardan biri gibi yaşanan bir heyecanla naklediliyor.
    ç.     Paris Tesadüfleri: Yazar değişik zamanlarda çok kereler Paris’e gidip gelmiştir. Fransız kültür ve edebiyatını çok iyi şekilde tetkik etmiştir ve birçok Fransız dostları vardır. Kitabın bu bölümünde Paris anıları ve Fransız dostlarıyla ilgili yazıları vardır. Bu bölümün ilk yazısı olan “Bir Uçak Yolculuğundan Notlar” başlıklı yazıda, 1958’de ömründe ilk kez uçakla Paris’e giderken yaşadığı duyguları, insanlığın medeniyet tarihinden esintilerle birlikte aktarıyor.
    Sonraki yazıları “Paris’te İlk Günler” ve “Dolu Bir Gün” 1954 seyahatindeki ilk günlerini ve Paris’te bulunan birçok dostuyla paylaşımlarını anlatıyor. Paris’te hemen her milletten insanların olması yazarın dikkatini çekmiş. Bu kültür ve sanat şehrinde bulunmaktan tatlı bir sevinç duyduğu da yazdıkları arasında.
    “Bir Dostu Uğurlarken” başlıklı yazısında 2’nci Dünya Savaşı sırasında Paris’ten Türkiye’ye sığınmış, 1955’e kadar İstanbul’da çeşitli kültürel faaliyetler ve Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yapmış bir Fransız dostunu Paris’e uğurlarken hissettiklerini, kendisiyle dostluğunun temellerini ve anılarını da anlatarak aktarıyor.
    d.     Türk Dili ve Edebiyatı (Mülakatlar): Tanzimat Edebiyatı konusunda akademik kariyer yapmış (Tanzimat Edebiyatı profesörü), batı edebiyatını çok iyi tetkik etmiş ve anlamış, her türlü sanatla ilgili bilgi sahibi, edebiyatımızda ölmez eserlere imza atmış olan yazarımızın Türk Dili ve Edebiyatıyla ilgili çeşitli yayın organlarında yer almış röportajları, konuşmaları bu bölümde yer alıyor:
    İlk röportaj Şahap Sıtkı tarafından yapılmış ve “Varlık” dergisinin 1 Şubat 1947 tarihli sayısında “Ahmet Hamdi Tanpınar’la Konuştum” başlığıyla yayınlanmış. Şiire dair bu röportajda yazar o günkü şairlerin sanatsal özelliklerini, batı ile Türk şiirinin münasebetlerini, edebiyatımızın Tanzimat, Fecriati, Servetifünun devrelerindeki gelişimini kısaca özetledikten sonra, Türk şiirinin geleceğine dair tahminlerde bulunuyor ve ümitsiz bir tablo çiziyor.
    “Ahmet Hamdi Tanpınar Diyor ki…” başlığıyla “Yücel” dergisinin Ağustos 1950 sayısında yayınlanan röportajında daha çok sosyal içerikli olarak, köyün kültürümüz, ekonomimiz bakımından önemi, köylerin kalkınması, köy enstitüleri, aydınlar ve üniversitelerin köye olabilecek katkılarına dair sorulara cevaplar veriyor. Köyün kültürümüz, ekonomimiz bakımından önemi konusunda köye çok önem verilmesi gerektiği ve bunun milli bir görev olduğunu anlatıyor. Köylerin kalkınmasıyla ilgili olarak, iyi bir eğitimin bu konuda yeterli olmadığını, aydınların bu konuda bir şeyler yapması gerektiğini, devletin de köylünün hayatını kolaylaştırma yolunda çalışması gereğini vurguluyor. Köy enstitüleri için, memleket realiteleriyle yoğrulmamış olduklarını söylüyor. Her yöreye göre ayrı ayrı düzenlenmesi gerektiğini vurguluyor. Aydınlar ve üniversitelerin köye olabilecek katkıları ile ilgili olarak, aydın ve üniversitelinin ancak milli davanın hastası olmak şartıyla köye faydalı olabileceğini düşünüyor.
    “Ahmet Hamdi Tanpınar’la Bir Konuşma” başlığıyla “Varlık” dergisinin 1 Aralık 1950 tarihli sayısında yayınlanan yazı tamamıyla Türk edebiyatına dairdir. Edebiyatımızın gelişimi için milletini ve dünyayı çok iyi anlamış, milli ve geniş bir ufka sahip edipler gerektiğini anlatıyor.  Edebiyatımızın dünya edebiyatında bir yeri olabilmesi ve dünyaya açılabilmesi için de, kendi köklerine daha fazla bağlı kalması, daha fazla milli olması, mukallitlikten sıyrılması ve kendini yeniden bulması gerektiğini vurguluyor.
    “Ahmet Hamdi Tanpınar Anlatıyor” başlıklı müteakip yazı yine “Varlık” dergisinde, 1 Aralık 1951 tarihli sayısında yayınlanmıştır ve o devrin bir başka yazarı olan Yaşar Nabi’nin edebiyatımızdaki kısırlığı giderebilmek için yapılabileceklere dair anketine cevap olarak yazılmış bir mektuptur. Yazarın buradaki ana fikri şu satırlarıyla özetlenebilir: “O (halk) tutarsa her şey vardır. Devlet ancak bazı şeyleri o isterse ve karar verirse kolaylaştırır. Şunu da söyleyeyim ki, devletin bir edebiyatı tam benimsemesi hiçbir yerde görülmemiştir ve fayda da vermemiştir. Münevverlerimiz edebiyatımıza hiç olmazsa Abdülaziz ve Abdülhamit devirlerindeki bakışla, o sevgiyle dönerlerse edebiyatımız değişir. Fakat bunun için kendimizi bugünkünden daha başka türlü sevmeliyiz.”
    “Ahmet Hamdi Tanpınar Diyor ki” başlıklı yazı “Hisar” dergisinin 1 Mayıs 1953 tarihli sayısında çıkmış. Bu yazıda da edebiyatımızın sorunları tartışılıyor. O günkü şiirimizin en büyük meselesinin gençlerin vezni büsbütün bırakmış görünmeleri olduğunu değerlendiriyor. Şiirin bir milletin öz malı olduğunu, hangi şekilde olursa olsun dilin çiçeği olduğunu ve herkesin malı olan bir ölçü istediğini ifade ediyor.
    Kitabın 315’inci sayfasından 353’üncü sayfasına kadar yazarın yukarıdakilere benzer düşüncelerine dair  muhtelif dergilerde muhtelif zamanlarda yayınlanmış mülakatlar mevcuttur. Birbirine benzer düşünceler olduğundan burada yer verilmeyip “Musiki” bölümüne geçilmiştir.
    f.     Musiki: Yazarın bu konuda da geniş bir dağarcığı olduğunu, edebiyatta olduğu gibi batı müziğini de tanıdığını, ancak Türk musikisinin gerçek bir hayranı olduğunu ve bu konuda da milliliği savunduğunu görüyoruz. Aşağıdaki paragraflarda onun bu husustaki yazılarında yer alan  genel düşünce tarzı anlatılacaktır:
    Bu bölümdeki ilk yazının başlığı “Musiki Hülyaları”. Yazar burada müziğin çeşidini belirtmeden o viyolonsellerin, o flütlerin, o davulların, o piyanonun vs. dinlerken verdiği hazzı her biri için ayrı bir paragraf açarak dile getiriyor. O çalgıların ahenkle anlattıkları her ritmin, her melodinin ruhunda yarattığı dalgalanmayı, her birinin neler çağrıştırdığını tasvir ediyor.
    Bir sonraki yazısı “İstanbul Konservatuarı ve Musikimiz”. Yazar bu yazısında, 1941 yılında İstanbul Konservatuarının tarihi musikimizi unutulmuşluktan kurtarmak maksadıyla uzman sanatçılardan bir heyet teşkil etmesini ve hazırlıklar bitince halk için yerli konserler düzenleyecek olmasını takdirle karşılıyor; tarihte kalan o muazzam hazinenin gün yüzüne çıkarılacak ve halka mal edilecek olmasını mutlulukla karşılıyor.
    Klasik Türk musikisinin son üstadı İsmail Itri Dede Efendi’nin hayatını, sanatını, Osmanlı’daki sanat anlayışını ve sanatkara verilen önemi “İsmail Dede” başlıklı yazısında dile getiriyor. Itri’nin en önemli özelliklerinden birinin halk ağzına, halk hayatına daima açık olması olduğunu, Mesnevi kadar Yunus Divanına da bağlı olduğunu ve ikisinden de beslendiğini, aynı zamanda Tuna boyu ve şehir türkülerini de bildiğini anlatıyor.
    “Yahya Kemal ve Türk Musikisi” başlığıyla kitapta yer alan yazı, birçok şiiri bestelenmiş ve ölümsüzleşmiş olan Yahya Kemal’in ölümünden sonra eserlerinden oluşan bir konser nedeniyle yaptığı bir radyo konuşmasının tam metni. Yahya Kemal‘in bir talebesi olarak, Türk edebiyat tarihinden başlıyor ve Yahya Kemal’in sanatını ve edebiyatımıza katkılarını anlatıyor.
    g.    Plastik Sanatlar: Bu bölümde yazarın resim ve heykel sanatıyla ilgili görüşleri ve çeşitli sanatçılara dair düşünceleri yer alıyor:
    “Anavatan Topraklarındaki Türk Eserlerinin Ortaya Konması” başlıklı yazıda Anavatan topraklarındaki Türk eserlerinin ortaya konması şerefinin Türk sanatkarına bırakılması gerektiğini, bu yapılmadığı takdirde Türk heykeltıraşlığının gelişmeyeceğini, cılız ve çelimsiz kalacağını vurguluyor.
    Bu bölümdeki bir diğer yazı olan “Kendi Kendimize Doğru”; milli tarihimizin hemen hemen hiç uğraşılmamış bir konusu olan Türk tezyinî sanatları hakkında çalışmalar yapmaya başlayan bir şahsa duyulan minnetten bahisle İstanbul’un Fethinden önceki dönemde ve Selçuklu döneminde Türk sanatının ne kadar muazzam olduğunu, o zamanki Türklerin bunlarla ne kadar iç içe olduğunu ve hayatlarının ne kadar normal bir parçası olduğunu dile getiriyor.
    “Resim ve Heykel Müzesi” başlıklı yazı 1938’de kurulan resim ve heykel müzesinin kurulmasının Cumhuriyet tarihimiz açısından önemini vurguluyor. Bu müzenin Türk resim ve heykel sanatına yapacağı olumlu etkileri anlatıyor.
    “Sanatkarı da Hatırlayalım” başlığıyla yayınlanan yazısında ise, sanatı takdir eder izlerken sanatçıyı da hatırlamanın, sanatçıya sevgi ve alaka göstermenin öneminden bahsediyor. Başka ülkelerde böyle yetenekler için neler yapılabildiğini bizdeki gibi alakasız kalınmadığını belirterek bu sevgi ve alakanın sanatımızı geliştireceği vurgulanıyor.
    “Güzel Sanatlar Akademisi Sergisi” başlıklı yazısında yazar, Güzel Sanatlar Akademisi sergisinin Türk güzel sanatlarının gelişimi için ümit verici eserlerle dopdolu olduğunu anlattıktan sonra sanatçının mesajını topluma nasıl ileteceği,  nasıl tüm topluma mal olabileceği konusunda bilgiler veriyor. Bir sonraki “Gençlerin Sergisi ve Sanat Meselemiz” başlıklı yazıda ise, bir başka sergi ile ilgili benzer görüşlere yer veriliyor. Yazının sonunda, sergide yer alan eserleri yaratan sanatçılara takdir olarak “bu memleketin ne parlak, ne doğurgan ne yaratıcı istidatlara gebe olduğunu, bu sergi yarım saatte insana öğretebilir” ifadesi yer alıyor.
    Kitapta sayfa 412’den 449’a kadar yazarın gezdiği çeşitli ressamların sergilerine dair izlenimleri yer alıyor. Sayfa 450’de ise, “Çocuk ve Resim” başlığı altında bir köy enstitüsünde çocukların yaptığı resim sergisiyle ilgili izlenimler yer alıyor. Bu köy çocuklarının tamamına yakınının ressam gibi resim yaptığı ve yazarın bu sergiden çok etkilendiği anlatılıyor.
    “Çocuk Dünyası” başlığı altında ise, yazarın bir yılbaşı etkinliği olarak “Doğan Kardeş” dergisinin tertiplediği resim ve yazı yarışmasının yazı jürisinde yer alması, bu yarışmada görülen güzellikler anlatılıyor. Yazar bu etkinliği çok eğlenceli ve düşündürücü bulmuş. Bu yarışmada gördüklerinden sonra geleceğe dair daha bir ümitlendiğini belirtiyor.
    “Fotoğraf ve Resme Dair” yazısında, fotoğraf sanatının hayatımıza katkıları anlatıldıktan sonra fotoğraf ve resim sanatları arasında bir karşılaştırma yapılıyor. Fotoğraf ve resim arasındaki farklar, fotoğrafın imkan – kabiliyetleri ve zayıf yanları, resim sanatının imkan – kabiliyetleri ve zayıf tarafları mukayeseli olarak ortaya konuyor.
    Kitaptaki son yazı “Füreya’nın Seramik Sergisi” başlığını taşıyor. Yazar bu yazısında Türk sanatının bütün bir köşesini (seramik sanatı) dolduran dostunun sergisine dair izlenimlerini aktarıyor.

15 Nisan 2012 Pazar

Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Sadri Maksudi Arsal

Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Sadri Maksudi Arsal, Ötüken Yayınevi, 1975, İstanbul
Milliyetçiliğin milletlerin hayatında oynadığı rol
       Kitap, yazarın milliyetçiliğin  esaslarıyla ilgili  meseleler hakkındaki araştırmalar neticesinde elde ettiği fikir ve kanaatlerden oluşmaktadır. Milliyet meselesini hukuk tarihi ve sosyoloji alanlarında  kabul edilmiş, müsbet ilmi esaslardan ayrılmayarak, tamamen objektif bir şekilde incelenmiştir.
      Ord.Prof. Sadri Maksudi Arsal, Milliyetçiliğin milletlerin hayatında oynadığı rolün ehemmiyetine rağmen, ne dilimizde ne de Avrupa dillerinde, milliyet esasını sosyolojik bakımdan inceleyen objektif bir eserin olmaması ve mevcut eserlerin de milliyetçilik esasını saldırıcılığı temsil eden  eserler, yada milliyet duygusunun milletlerin tarihindeki rol ve ehemmiyetini inkar eden kozmopolitlik propaganda aracı olarak kullanılması nedeniyle milliyetçiliği sosyolojik açıdan ele alarak incelemiş ve değerlendirmeleri sonucunda zamanımızda milliyetçiliğin ne şekilde olması gerektiğini ortaya koymuştur.
     Yazara göre bugünkü milliyetçilik; rasyonel, mantığa ve akla uygun, sosyolojik ve psikolojik esaslara dayanan, kan tahliliyle uğraşmayan, kafatası ile ilgilenmeyen, milletine bağlılık hissi ile dolu, hürriyetçi, liberal, bütün milletlerin gelişme kabiliyeti bakımından eşit olduklarına inanan, üstün-aşağı millet görüşünü benimsemeyen, demokratik, imtiyazlı gurup anlayışından uzak, gurupların birbiri üzerinde baskı kurmasına karşı, barışçı, idealist ve iyimserdir.
    Irk ile ilgili ihtilaflı meselelerden biri de ırkların eşitliği meselesidir. Ondokuzuncu  asrın ikinci yarısında Avrupalı bazı yazarlar  üstün ırkın mevcut olduğuna dair bazı eserler vermişlerdir. Fransız yazar Comte de Gobineau’nun  ‘’Beşeri Irkların Eşitsizliği hakkında Deneme ‘’ isimli eserinde zeka ve fikri kabiliyetler bakımından en yüksek ırkın Avrupalıların mensup olduğu ‘’Aryen’’ ırkı olduğunu iddia etmektedir. 
    Antropolojik manada ırk zoolojik bir unsurdur. Millet ise sosyolojik ve psikolojik esaslara dayanan bir kavramdır. Bugün milletleri tasnif ve milliyeti tespit sahasında antropolojik manada ırk esası kıstas olmaktan çıkmıştır. Millet kavramı ise etnolojik manada ırk kavramından da farklıdır. Millet aynı dili konuşan, aynı milli seciyeye , müşterek tarihe, müşterek milli emellere sahip olan bir kütledir.
       Ord.Prof. Arsal’a göre Avrupa’daki bu siyasi ve medeni üstünlüğün ırki üstünlük neticesi olmayıp tabiat iklim gibi faktörlerin tarihi, coğrafi, iktisadi ve siyasi şartların medeniyetin inkişafına elverişli bir şekilde birleşmesi mahsulü olduğu belirtilmektedir. Yazara göre,  millattan birkaç bin sene önce Mısır’da, Irak’ta yüksek medeniyet ortaya çıktığında batı Avrupa kavimleri tam bir barbardı. Milattan önce Romalılar, bugünkü Britanyalılar ile Cermenlileri medenileşmek kudretinden mahrum kavimler sayarlardı. Medeniyet merkezlerinin daima değiştiği bu ortamda şu anda Avrupa medeniyeti denilen medeniyet bütün insanlığın müşterek malıdır. Bu milletin yaradılışında Asya ve Afrika milletlerinin de rolü ve hissesi vardır. Batılıların üstünlüğü efsanesine dayanan görüşler ilmi, sosyolojik gerçeklerden mahrumdur.
         Ord.Prof. ARSAL, milleti teşkil eden unsurları şu şekilde belirtmiştir.
a. Hukuk ve devlet otoritesi: Milletlerin teşekkülü daima bir devlet içinde meydana gelmiştir. Birleşmiş kütleye mensup fertler uzun süre aynı hukuki nizama tabi olarak yaşamaları gerekir.
b.    Nüfus: Savaşabilecek fertlerin çok sayıda olması gerekir.
c.    Ülke birliği: oturulan sahanın birliği ve uzun zaman beraber yaşamaları gerekir.
d.    Bağımsızlık.
e.  Lisan birliği: nerede büyük kütleye sahip müşterek lisan varsa orada bir millet ve bu millete bağlılık duygusu besleyen insanlar buluruz. Her milli dilin arkasında bir milli ruh vardır.
f.  Örf adetler birliği: milletçe yapılan bayramlar ve önemli milli olaylar münasebetiyle yapılan törenlerin milletlerin hayatında çok önemli birleştirici rolü vardır.
g.    Dini inançlar: Ord.Prof. ARSAL’a göre milletin bir unsuru sayılmalıdır.
h.  Milli seciye (karakter): milletin bütün fertleri arasında meydana gelen müşterek ruhi eğilimlere ve bundan doğan hareket ve düşünce tarzlarına denir.
Irk: Her milletin teşekkülünde etnolojik anlamdaki ırkın rolü vardır.
     Burada sayılmış şartlar kavimlerin millet olarak şekillenmesi şartlarıdır. Teşekkülü tamamlanmış bir millet ise sonsuza dek varlığını sürdürebilir. Bu milletler devletin içindeki genelin ırkından sayılır. Fakat bazen askeri bakımdan kuvvetli olan küçük bir topluluk nüfusça daha kalabalık topluluğu itaat altına alarak baskın olabilir ve dilini de kabul ettirebilir. Bunun tersi de olabilmektedir. Mesela Bulgarlar Tuna bölgesinde Slavlarla devlet kurmuş ancak konuşulan hakim dil kendi dilleri olmayınca o millet içinde erimişlerdir.
      Bir milletlin şekillenerek meydana gelmesinin psikolojik sonuçlarından biri de fertlerde millete bağlılık hissinin, yani milliyet duygusunun doğması, kuvvetlenmesi, derinleşmesi ve bütün millet içinde yayılmasıdır. Milliyet duygusu bir millete mensup fertlerin, o milletin mazisine, istikbaline, lisanına kültürüne, ülke ve toprağına karşı besledikleri derin, benimsenmiş, bağlılıktan oluşan ruhi bir durumdur.
       Millet duygusu iki istikamette ortaya çıkmaktadır. Birincisi, bir millete mensup fertlerin, milli tarihlerine, milletlerinin geçmişteki başarı veya felaketlerine kutsal nazarı ile bakmaları şeklinde kendini gösterir. Buna göre milliyetçi insan milletinin tarihteki parlak devirlerini, başarılarını, hatırladığı zaman, gurur ve iftihar duyar, karanlık devirlerini, felaket ve ızdıraplarını hatırladığı zaman ise mahzunluk hisseder. Milletlerin tarihlerinde yaşadıkları bu felaket, ızdırap, zulüm ve haksızlıklar, istiklallerini korumak için yaptıkları mücadele ve fedakarlıklar onların milli hissini kuvvetlendiren ve derinleştiren en büyük unsurdur.
        Millet duygusunun ortaya çıktığı  İkinci bir saha ise; istikbale yönelmiş milli emel gaye ve düşüncedir. Burada siyasi bakımdan bağımsız olan milletlerde ebediyen bağımsız olarak yaşama arzusu, istiklalini kaybetmiş milletlerde ise, bu istiklali tekrar kazanma şeklinde kendini göstermektedir.
       Bir millette millet duygusunun kuvveti ve derinliği o milletin kendi tarihi ve kültürü hakkındaki bilgisine bağlıdır. Milli duygu ve bilinci kuvvetli olan bazı milletler, milli ve siyasi istiklallerini kaybettikten sonra da, bazen asırlarca yabancı milletlerin boyunduruğu altında yaşadıkları halde milliyetlerini unutmamışlar, milli şuurlarını kaybetmemişlerdir. Hatta bazıları lisanlarını bile unuttukları halde milli ruh ve seciyelerini korumuşlar ve bu sayede milli istiklallerini yeniden elde etmişlerdir. Buna 1620 de Almanlar tarafından istilaya uğrayarak asimilasyonla Almanlaştırıldığı zannedilen Çeklerin kültürlerini yeniden canlandırması yoluyla II. Dünya savaşı sonrası Almanya’dan ayrılarak bağımsızlığına kavuşması ile medeniyetten mahrum cahil köylüler olarak görülen ve kendi ülkelerindeki azınlık bir topluluk olan İsveçliler tarafından yönetilen Finlerin kendi dillerinde alfabe icat ederek kültürel gelişimlerini tamamlamaları, siyasi bakımdan bağımsızlıklarını kazanmaları ve çağdaş uygarlığı yakalamaları da bir örnektir.
       Bütün bu değerlendirmelerin sonunda Ord.Prof. Arsal bugünkü kültürlü milletlerde görmek istenen milliyetçiliğin özelliklerini şöyle özetlemiştir.
a.    Bugünkü milliyetçilik rasyoneldir, mantığa ve akla uygundur.
b.    Bugünkü  milliyetçilik  sosyolojik  ve  psikolojik  esaslara  dayanır,  kan  tahliliyle uğraşmaz, kafatası ile ilgilenmez. Belirli bir millete bağlılık hissi bugünkü milliyetçiliğin esasıdır.
c.    Bu günkü milliyetçilik hürriyetçidir, liberaldir.
d.    Bu günkü milliyetçilik, bütün milletlerin gelişme kabiliyeti bakımından eşit olduklarına inanır. Üstün – aşağı millet görüşünü reddeder.
e.    Bu günkü milliyetçilik demokratiktir. Ülkede imtiyazlı bir gurup tanımaz, gurupların birbiri üzerinde baskısını kabul etmez.
f.    Bu günkü milliyetçilik barışçıdır, saldırıcı harplerin aleyhinedir.
g.    Bu günkü milliyetçilik harpleri ortadan kaldırmanın tek yolunun federalizm olduğu sonucuna varırsa federalizmi kabul edebilir.
h.    Bu günkü milliyetçilik idealist ve iyimserdir.