ilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2013 Perşembe

Osmanlı halkı cahilmiydi

“Osmanlı halkı cahildi, okuma-yazma oranı çok düşüktü, Harf İnkılâbıyla bu durum değişti diyorlar, doğru mu?”

Önce şunu söyleyeyim ki, okuma yazma bilmemek başka, “cahil” olmak başkadır. Ülkemizde nice okuma-yazma bilmez “ârif”lerle nice “profesör” titri taşıyan “cahil”ler var. Efendimiz’in de “ümmi” olduğunu unutmayalım.
İkincisi: Her dön
em kendi şartlarıyla değerlendirilir. Devletler aynı dönemin devletleriyle karşılaştırılır. Kanuni dönemini bugünle kıyaslayamazsınız. Ancak o dönemin Fransa’sı, Almanya’sıyla mukayese ederseniz, sağlıklı sonuçlara ulaşabilirsiniz.
Kanuni’nin Türkiye’sinde, çağdaşı Avrupa devletlerine göre daha fazla kitap, daha çok okul, daha yüksek oranda okur-yazar var.
Osmanlı’nın eğitim faaliyetini okulla sınırlamak doğru olmaz. Bütün camiler sürekli eğitim kurumudur. Buralarda din ilimlerinin yanı sıra fen ilimleri de öğretilir.


Osmanlı “cahil” bir millet değil. Bir kere Müslüman nüfusun yüzde doksana yakını Kur’an okumayı bilir. Akşamları evlerde Kur’an’ın yanı sıra, Hadis, Mevlid, Ahmediye ve Muhammediye gibi, Efendimiz’i anlatan kitaplar ailece okunur.
Böyle bir millete “cahil” demek “cehalet”in anlamını bilmemek demektir!.
Gelelim istatistiklere: 1895 yılında İttihat ve Terakki Partisi’nin savaştan önce yaptırdığı araştırmaya göre, okuma yazma oranı yüzde 40’lardadır… Hatta aynı yıl yapılan başka bir araştırmaya göre oran yüzde 60’a kadar çıkıyor.
Tabii gerçek okur-yazar oranını tespit etmenin en sağlam ölçüsü, gazete ve dergi tirajlarıdır…
1908-1914 tarihleri arasında Osmanlı Devleti sınırları içinde yayınlanan 801 dergi ve gazetenin toplam satışı yüz bin civarındadır.
1920-1925 yılları arsında gazete ve dergi çeşidi 252’lere, okur sayısı 40 binlere düşmüştür.
Harf Devrimi’nden (1928) sonra, gazete ve dergi sayısı 50’lere, okur sayısı de 20 binlere gerilemiştir.
Anlaşılan o ki, Harf Devrimi, bize anlatıldığı gibi “okuma-yazmayı kolaylaştırmak” için yapılmadı. “O zaman neden yapıldı?” diyeceksiniz. İsterseniz bunu bize “İkinci Adam” İsmet İnönü anlatsın:
“Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olduğu değildi… Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslam dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı... Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.” (İnönü, Hatıralar, C.II s. 223).
Cumhuriyetin “İkinci Adam”ı İsmet İnönü Paşa böyle buyuruyor! İnkılâbın amacını böyle açıklıyor. “Okuma-yazma zordu, bu yüzden alfabeyi değiştirdik” diyen tüm “Cumhuriyet filozofları”nı “yalancı” çıkarıyor…
Devlet, milletine neden yalan söyler?
Konuyu kapatmadan İnönü’den bir alıntı daha yapalım: “Uzun yıllar devlet (Osmanlı Devleti) eğitim sorununa eğilmemiş, kütlesel eğitime önem vermemişti. Vermiş olsaydı, şüphesiz ki daha yüksek olurdu.” (a.g.e).
Eğitime önem verecek zaman mı vardı? Osmanlı son zamanlarını Avrupa’nın kışkırttığı isyanlardan doğan savaşlarla geçirdi. Aralıksız 17 yıl savaştıktan, insan, para ve silah kaynaklarını iyice tükettikten sonra, Birinci Dünya Savaşı’na girdi, onun yaraları sarılmadan Kurtuluş Mücadelesi vermek zorunda kaldı.
Tarihe kasıtlı değil, iyi niyetli yaklaşmak lâzım.


Yavuz Bahadıroğlu Hocam ellerine saglik.
MEDRESE ENDERUN
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

30 Kasım 2012 Cuma

Cinsel Baskıdan Kurtulmanın Yolları

SORU: Evlenemeyen kişinin günaha girmemesi için ne tavsiye edersiniz? Cinsel baskıdan kurtulmanın yolları nelerdir?

CEVAP:
Değerli kardeşimiz;

Müstehcenliğinden dolayı cevap vermekte zorlandığımız konulardan biri de, cinsel duyguların baskısından kurtulmak isteyenlerin başvurduğu kendini tatmin konusu.

Bu konu ısrarla sorulduğundan zorluğuna rağmen cevap vermeye gayret edeceğiz. Önce meseleye genel bir bakışla bakalım izin verirseniz.

Rabbimiz aile hayatını kolaylıkla yürütmesi için insanlara cinsi his vermiştir. Bu hissin getirdiği derin bir ilgi ile karşı cinsler birbirlerini sevmiş, bu sevgi sebebiyle birbirlerine hoşgörü ile bakacak hale gelmişlerdir.

Ancak bazen bu cinsi his bilhassa gençlerde baskılar da meydana getirmiş, onları gayrimeşruluklara itecek bir etkiyi de göstermiştir.

İşte bu durumda Rabbimiz rüyada ihtilam olma halini yaratmış, had safhada cinsel his baskısına maruz kalan kimseler, rüyadaki bu ihtilam olma yoluyla cinsel his baskısından kurtulmuşlar, gayrimeşruluklara yönelme duygusuna girmemişlerdir.

Ne var ki bazen ortamın aşırı tahrikinden dolayı rüyadaki teskin olma hali yetmeyip uyanıkken de kendini teskin etme ihtiyacı duyanlar olmuş; bunun dini hükmünü merak ederek öğrenmek istemişlerdir.

Cinsellik duygusunun aşırı baskısından kurtulmak için baş vurulan bu kendini teskin etme olayına (istimna = masturbasyon) kitaplarda haram, mekruh, caiz diyenlerin olduğunu görüyoruz.

Şahısların özel durumlarından dolayı böyle farklı hükümlerin verildiği anlaşılmaktadır. Bu mevzuda en başta cinselliği ateşleyen, sahibini günaha zorlayacak derecede tahrik eden görüntü ve teşhirleri seyretmeme ve öyle müstehcen ortamlardan uzak durma kararı çok mühim.

Böylesine tahrikçi görüntülerden insan, büyük bir dikkatle kaçınmalı, sahibini dayanması güç his ayaklanmasına iten zeminlerden mutlaka uzak kalmalı ki; ihtilam olmakla cinsel his baskısından kurtulabilecekken, ayrıca bir de kendini teskin etme zorlamasına maruz kalmasın, kendi kendini böyle sağlıklı olmayan bir durumla karşı karşıya bırakmasın.

Bundan dolayı İsra sûresindeki ayet; "Zina yapmayın!" demeyip "Zinaya yaklaşmayın!" diyor. Yani zina teşhir ve teşviklerine yaklaşmayın. Çünkü teşhire yaklaşanlar tahrik olurlar, tahrik olanlar cinsel his baskısına maruz kalırlar. Maruz kalanlar da günahı göze alacak hale gelirler.

Öyle ise günahı göze aldıracak duygu ayaklanmasına sebep olan görüntüleri seyretmekten uzak durmak, konunun ihmal edilmez tedbîrlerinin en başta gelenidir.

Bu konuda bir başka ikaz da tesettür ayetlerinden alınmaktadır. Bu ayetlerde de:

"Mümin erkekler, mümine kadınlar gözlerini harama bakmaktan kapasınlar!" diyor. Gözleri kapamak mümkün mü?

Yani gözlerini harama bakmaktan o kadar korusunlar kî sanki kapamışlar gibi hayallerini temiz tutsunlar, günaha iteleyecek tahrike maruz kalmasınlar.

Bu ikazdan da anlaşılıyor ki, bozulmuş vasatlarda ilk tedbir, mümkün olduğu kadarıyla tahrikçi görüntüler seyretmekten uzak kalmak; fıtratın gereği olan ihtilam olmayla iktifa edip kendini sinirsel zafiyete de uğratacak suistimale, gayrimeşru tatmin yollarına mecbur bırakmamaktır.

Bütün bu dikkat ve korunmaya rağmen, maruz kaldığı baskıdan kurtulmak için kendini teskin etmek zorunda kalan kişi; büyük günaha düşmemek için küçüğüne başvuran kimse durumundadır. Buna; "Büyüğüne yönelmemek için küçüğüyle yetinme hali" demek de mümkündür. (Merakılfelah)

Ancak bunun en mahzurlu tarafı, baskıyı gidermek için arada sırada başvurduğu bu kurtulma çaresini, zevk alma alışkanlığına dönüştürüp devamlı yapma bağımlılığına düşme yanlışıdır.

Alimlerin haram hükmünü verdikleri, yahut da harama yakın şekilde mekruh saydıkları, bu türlü bir bağımlılık halidir.

Oruç tutmak insanı günahlardan uzak tutan bir kalkandır. Nefsin şehevani isteklerini kırarak harama düşmesini engeller. Şayet buna imkan yok ise insan nefsiyle başbaşa kalmamaya çalışmalı, dini eserleri bolca okumalı, dini sohbetlere daha sık katılmalı ve tebliğ faaliyetlerini arttırmalıdır. Nefsi hesaba çekme, ölümü, ahireti düşünme, tefekkür etme insanı uyanık tutmada ve nefisle mücadelede önemli hususlardır. Dünya imtihan meydanıdır, her zaman mücadele devam edecektir. Mücadele sonucunda verilecek mükafatı düşünmek ve günahlara karşı sabretmek gerekir. (Ahmed ŞAHİN)

Cinsel baskıdan kurtulmak için önemli tavsiyeler:

a. Ergenlik Çağına Girince Evlenmek: En güzel ve en kestirme yol budur

b. Nafile Oruç Tutmak:

Ortada ergenlik çağına girince evlenmeye engel birtakım sebepler söz konusu olduğunda, İslam, evlenme imkanı bulamayanlara nafile oruç tutmalarını tavsiye eder. Çünkü oruç, şehvetin galeyanını durdurur, isteği azaltır, cinsel duygunun hiddetini kırar; aynı zamanda kendinin ilahi murakabe (kontrol) altında bulunduğunu hem ilham, hem takviye eder. Allah'tan saygı ile korkmayı hatırlatır. Böylesine güzel irşad Resülüllah (asm) Efendimizin hadislerinde yer almıştır:
"Ey gençler topluluğu! Sizden kim evlenmeye güç getirip imkan bulabiliyorsa evlensin; çünkü evlenmek gözü haramdan sakınmaya, yummaya daha uygun, namus ve iffeti korumaya daha elverişlidir. Kim de evlenmeye güç getiremiyor, imkan bulamıyorsa, kendisine oruç tutmak gerekir; çünkü oruç, şehveti kesicidir."

c. Cinsel Duyguyu Tahrik Eden Yayınlardan ve Sokaklardan Kaçınmak, Uzaklaşmak:

İçinde yaşadığımız toplum ve çağda bir sürü bozuk, kirli ve gayr-i ahlaki basın ve yayınlarla gençliğin ruhu dejenere edilmektedir. Hiç şüphe yok ki, genç kimse, bu fitne saçan rezilliklerin peşine takılınca, derin bir bataklığa saplanıp kendini kaybetmekte, yolunu şaşırmaktadır. Ahlakı değişmekte, doğru yolundan sapmakta, acemi ya da yabani hayvan gibi ne yaptığını, nereye daldığını bilmez hale gelmektedir.

Artık bu durumda terbiyecilere, eğitimcilere düşen görev, öğüt ve sıkı bir iş ve çalışma devresine girmek, uyarı ve sakındırıcı yollara başvurmaktır. Bu yalnız terbiyecilere vacib değil, aynı zamanda terbiye etme hakkını yüklenen, bu sorumluluğu duyan herkese vacibtir. Sık sık gençlerin kulağına: "Yarıçıplak kadınlara, kırıtarak gezen kadınlara, etini teşhir' edenlere bakmak; fotoromanlar okumak, şehveti tahrik edip iç duyguları harekete geçiren cinsel konulu kitapları okumak, yine insanı şehvet alemine götüren, duyguları bu doğrultuya çekip kamçılayan çalgıları, nağmeleri dinlemek, kafayı ciddi konulardan alıp havai şeyler peşine takmayı sonuçlandırır." diye fısıldamaları gerekmektedir.

Çünkü bu tür yayınlar ahlakı bozmakta, anlayışı zayıflatmakta, hafızayı kısırlaştırmakta, cinsel duyguları harekete geçirmekte ve kişiliği kaybettirmektedir.

d. Boş Vakitleri Yararlı Şeylerle Doldurup Değerlendirmek:

Terbiyeciler ve eğitimciler, çocuk boş kalıp bir işle meşgul olmadığı zaman kötü-yıkıcı düşüncelere, gerçekleşmesi zor hayallere dalar; cinsel konular üzerinde kafa yorup düşler kurar. Bu durumda eğer ergenlik çağına girmişse, ister istemez şehveti harekete geçer.

O halde bu gibi hayal ve düşüncelere dalmasını önlemek için ne yapmak, nasıl bir çare bulmak lazımdır? Çare şu olabilir:

Önce ergen olan çocuğa vaktini nasıl değerlendirebileceğini öğretmemiz, boş vakitlerini ne ile doldurup yararlı duruma getirmesi gerektiğini anlatmamız gerekmektedir.

Vakti değerlendiren, boş zamanları yararlı şeylerle dolduran kitap, dergi, broşür ve benzeri birçok yayınlar vardır. Ayrıca bedeni güçlendiren, adaleleri kuvvetlendiren, insana sağlık kazandıran birtakım ölçülü spor hareketleri yapmalarını; ancak güvenilir, terbiyeli arkadaşlarla bu işi sürdürmeleri telkin edilir. Çok yararlı kitapları okumaya alışmaları ise bilgi ve kültürlerini artırıp genişletir. Bununla birlikte bazı el işleri, el sanatlarını öğrenmeleri, ahlakı güzelleştiren dini ders ve sohbetlere katılmalarını sağlamayı da ihmal etmemek gerekir.

Bunlardan başka düşünceleri berraklaştırıp gıdalandıracak, ruhu arındıracak, bedeni kuvvetlendirecek, ahlakı yüceltecek şeylerle çocukların boş vakitlerini değerlendirmeye özen gösterilmelidir. Bunun için zihnin daima yüksek meselelerle meşgul edilmesi, aklın, kalbin ve duyguların olumlu ve faydalı çalışmalarda yoğunlaştırılması, yaratılış gayesinin daima hatırda tutulması, hayatın ve ölümün manasının devamlı olarak düşünülmesi, bütün vakit ve enerjinin sürekli ve başka şeylere yer bırakmayan yoğunluktaki faaliyetlere yönlendirilmesi, güzel hobi ve alışkanlıkların kazandırılması faydalıdır.

e. İyi Huylu, Güzel Ahlaklı, Uyumlu Arkadaş Seçmek:

Terbiyecilerin, eğitimcilerin önemle üzerinde duracakları bir husus da, ergenlik çağına girmiş bir çocuğa iyi ahlaklı, uyumlu arkadaşlar arayıp bulmak, seçip beğenmektir. Çocuk unuttuğu zaman ona hatırlatırlar, saptığı zaman ona doğru yolu gösterirler; düzenli olmaya çalıştığında ona yardımcı olurlar; başına bir dert, bir sıkıntı geldiğinde onu teselli edip iradesini güçlendirmeye çalışırlar.

Denilebilir ki, sözünü ettiğin vasıfta arkadaş çok azdır, özellikle günümüzde bunlar parmakla gösterilecek kadar mahduddur. Öyle ama, hemen her mahallede ve yerde bu azları bulmak mümkündür, hepsi de simalarından tanınırlar, alınlarında secde eseri bulunuyordur; yüksek ahlaklarıyla diğer çocuklardan ayrılmakta ve ayırd edilmekteler. O halde bir gencin bu gibi arkadaş ve dostları bulup onlarla arkadaşlık kurması ne güzel olur! Böylece hayatın fitne ve fesadına karşı ona yardımda bulunurlar, sır vermeye layık güvenilir bir topluluk oluştururlar.

Hiç şüphe yok ki, kişi yakın dostunun dini üzeredir; yakın arkadaş, kendi ölçüsündeki arkadaşına çoğu şeylerde uyar. Kuşlar ancak kendi şeklindeki kuşların kafilesinde yer alır. Resulüllah (asm) Efendimiz ne doğru buyurmuştur:
"Kişi yakın dostunun dini üzeredir. O halde sizden her biriniz kimi yakın dost ediniyorsa ona dikkatle baksın." (Tirmizi)
Bilinen bir gerçektir ki, ahlaksız, günahkar, asi ve müfsid kimseyle arkadaşlık eden kimseyi onlar eninde sonunda sapıklığa çekip götürürler, onu ancak derin çukurlara, bataklıklara iterler, onunla ancak kişisel çıkarlarından dolayı dostluk kurarlar, arkadaşlık ederler, ancak dünyevi yararlardan dolayı ona yaklaşırlar.

O halde gençlerimiz, böylesine adi ve kötü arkadaş ve dostlardan sakınsınlar, şerli kişileri arkadaş edinmesinler. Salih bir dost, mümin bir cemaat bulmak ne saadet! Böylesine bir arkadaşlık ve dostluk her iki alemde mutluluğa ve ahirette kurtulmaya vesiledir. Allah (c.c.) kendi muhkem kitabında ne kadar doğru buyurmuştur:
"O gün yakın dostlar birbirine düşmandır. Ancak takva üzere olanlar (Allah'tan korkup kötü kişilerden sakınan, iyileri dost edinenler) müstesna." (Zuhruf, 43/67)
f. İlmi ve Ameli Yönden Korunma Çareleri:

1. Şehvet hislerini kamçılayıcı başı bozuk eserler değil, ciddi ve faydalı eserler okunmalıdır. İnsan hangi konuda eser okursa, düşünce ve duyguları az-çok onun te'sirinde kalır. Mesela; kahramanlık eserleri okuyan, bunlara biraz devam ederse, kahramanlık hisleriyle yoğrulur. Ahlaki eserler okuyan, ahlak kaidelerine uyma arzusu gösterir. Aşk romanları okuyan, aşık olma hissini duyar.

2. Dar pantolon veya dar şort giymemelidir. Cinsel organlarını sıkıştıracak kadar dar olan elbiseler, şehvet hislerini dürter. Zaten dar elbiseler insanı hiç rahat bırakmaz, sıkıntı verir. Sağlığını düşünenler, daracık elbiselere özenmemelidir.

3. Kasık tüyleri iki-üç haftada veya ayda bir kere olsun temizlenmelidir. Bunların uzaması neticesinde kaşıntılar meydana gelir.

4. Yatarken, bacaklar mümkün olduğu kadar açık tutulmalıdır. Zira cinsel organı sıkıştırılmazsa, şehvet hissi daha kolay kontrole alınabilir.

5. Yatarken, ihtiyaç duyulunca hemen gidip su dökmelidir. İdrar sıkıntısı olduğu zaman, bunun yanı sıra şehvet hisleri de kabarır. Bu durumda gencin şehvet arzusu uyanabilir. O halde hemen kalkıp su dökmek, yerinde bir tedbirdir.

6. Şehvet hissi kabardığı zaman, bu arzunun yatıştırılması için iyi bir çare de, cinsel organ bölgesinin soğuk suyla iyice yıkanmasıdır.

Bazen şehvet hislerini tahrik edici, herhangi bir durum karşısında fazla duygulanan gençleri, az sonra kasık bölgelerinde -kanın fazla toplanmasından olacak ki- bir ağrı başlar. Bazen bu ağrı artarak yürümeyi dahi güçleştirebilir. Böyle bir durumda boşalma olursa bu ağrı geçer, fakat bu da gerekmez. Kasık bölgeleri soğuk suyla iyice yıkanırsa veya banyo yapılırsa, birkaç saat içinde bu durum kendiliğinden geçer.

7. Bir işle meşgul olmalı, başıboş ve avare kalmamalıdır. Umumiyetle başıboş kalanlar, meşguliyeti az olanlardır.

8. Sportif faaliyetlerde bulunmalıdır. Her genç, bünyesine uygun en az bir sporu mutlaka yapmalıdır. Maçları izlemek spor yapmak değildir.

9. Bekarlık sırasında fındık, fıstık, çikolata, muz vs. gibi şehvet arttırıcı gıdalara düşkünlük gösterilmemesi iyi olur.

10. Şehvet verici sohbetlerden uzak kalmalıdır. Aksilik ya... gençlerin ekseriyeti şehvet edebiyatını merak eder. Böyle olunca da edep yerleri onları rahat bırakmaz! Her şeye rağmen, şehvet azdıran bahislerden uzak kalmak gerek.

g. Ailevi Yönden:

1. Buluğ çağındaki çocuklara, koruyucu öğütler verilmelidir.

2. Çocukları başıboş salıvermemeli, buluştukları arkadaşlarına dikkat etmelidir.

h. Dînî-manevi Çareler:

1. Zaruret olmadıkça kişinin kendi kendini tatmin etmesinin, günah ve ilahi cezaya müstahak olduğu idrak edilmelidir.

2. Oruç tutmanın şehvet hislerini yatıştırmak için önemli tesiri olduğundan, bazen oruç tutarak cinsel baskıdan kounmak mümkündür. Böylece hem oruç sevabı, hem de cinsel baskıdan uzaklaşma sevabı kazanılmış olur.

ı. Tıbbi Öğütleri, Koruyucu Hekimliği Alıp Öğrenmek:

Tabiblerin ısrarla üzerinde durduğu hususlardan biri de, iç dürtünün tesirini hafifletmek, şehvetin serkeşliğini frenlemek için şu tavsiyelere uyulmasıdır:

1. Yaz mevsiminde soğuk su ile banyo yapmayı artırmak. Diğer mevsimlerde tenasül aletinin üzerine sık sık soğuk su dökmek.

2. Sportif hareketleri çoğaltmak, beden eğitimine önem verip üzerinde ısrarla durmak.

3. Şehveti tahrik edici mahiyette olan baharat ve benzeri şeylerden kaçınmak.

4. Sinirleri uyaran çay, kahve benzeri meşrubatı terketmek, ya da azaltmak.

5. Et ve yumurta yemeği azaltmak.

6. Sırt üstü, yüzü koyun uyumamak, sünnet sayılan sağ yan üzeri kıbleye yönelik olarak uyumak.

i. Son Olarak da Şanı Yüce Allah (c.c.) Korkusu Şuurunu Uyandırmak:

Herkesçe kabul edilen bir gerçek var ki, genç kişi vicdaninin derinliğinde, Allah'ın her an kendisini denetleyip gördüğünü, gizli açık her halini bildiğini, hain gözleri ve kalblerin gizli tuttuklarını da bildiğini düşünür ve bunun şuurunu taşırsa, çok sürmez kendi kendini denetlemeye başlar; bir işi, bir hizmeti noksan mı yaptı, aşırı mı giti? Sapıttı mı, kaydı mı? Üzerinde O yüce kudretin kendisini denetlediğine inanır, kusur ve günah işlediyse veya aşırı gittiyse Allah'ın bu yüzden kendisini hesaba çekeceği, sapıttığında veya kayıp yanlış bir iş yaptığında kendisini cezalandıracağı inancı hakim olursa, şüphe yok ki, bu genç kendini helak edici yollardan ve fiillerden çirkin işlerden alıkor; her türlü kötülükten ve terbiyesizlikten sakınır.

Bilindiği gibi, ilim ve zikir meclislerine hazır olmak, farz ve nafile namazlara devam etmek; geceleri insanlar uyurken kalkıp teheccüd namazı kılmak; sünnet ve mendup oruçlara devam göstermek; Ashab-ı Kiram ile Selef-i Salihin'in hal tercümelerini, hizmetlerini, ahlak ve faziletlerini dinlemek; ahlaklı faziletli kişileri arkadaş edinmek; mü'min bir cemaatle irtibat halinde olmak; ölümü ve ötesini hatırlamak, bütün bunlar mü'minde Allah (c.c.) korkusunu, O'na karşı saygı ve sevgi duygusunu kuvvetlendirir. Allah'ın yegane denetleyici olduğunu idrak ettirir ve böylece Allah'ın azameti karşısında şuurlanmasını sağlar.

O halde mü'min gence layık olan şudur ki:

Ruhunda Allah'ın denetlemede bulunduğu inancını kuvvetlendirip sözü edilen yolda yürümek, Allah (c.c.) korkusunu O'na olan sevgi ve saygı havası içinde kalbin derinliğine indirmektir. Ta ki, bir sürü oyalayıcı, aldatıcı şeyler onu kendi yörüngesinden koparıp başka bir yörüngeye sokmasın. Dünya hayatının zineti onu fitnelere düşürmesin, sakıncalı ve haram olan nesnelere dalmasın. Böylece Allah'ın şu buyruğunu iki gözünün üstüne koyarak yolunu aydınlatsın:
"Artık kim dünya hayatını seçerek tercih etmişse, elbette Cehennem onun varacağı yerdir. Kim de Rabbının (yüce) makamından korkmuş da nefsini havai şeylerden alıkoymuşsa, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdir." (Naziât, 79/37-40)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Örnek Hayatlar- Musab İbn Umeyr

Habbab b. Eret, ne zaman Mus’ab’ı hatırlasa ağlardı.
 Niçin ağladığı sorulunca da durumunu şöyle anlatırdı: “Mus’ab Müslüman olduğunda Mekke’nin en yakışıklı genciydi. O, sokaktan geçerken genç kızlar pencerelere üşüşür, onu seyrederlerdi. Mekke içinde Mus’ab kadar güzel giyinen ve güzel kokular sürünen yoktu. Hâlbuki Uhud’da şehit düştüğünde ona kefen bezi bulunamamıştı. Başını bir parça bezle örtmüş, ayaklarına da izhir otu koymuş ve Mus’ab’ı işte böyle gömmüşlerdi. Hâlbuki şimdi biz dünya nimetleri içinde yüzüyoruz. Ahiret nimetlerini burada tüketmiş olacağımdan korkarım. İşte bunu düşünüyor ve bunun için gözyaşı döküyorum.”

Ebû Hüreyre, üzerine giydiği bir keten elbiseden dolayı kendini itap ediyor ve “Daha dün açlıktan bayılırdın da Medine çocukları seninle alay ederlerdi. Şimdi durmuş keten elbise ile çalım satıyorsun!” diyordu.
Ömer b. Abdülaziz Aksâ-i Mağrip’ten Aral Gölü’ne, Hadramut’tan Anadolu içlerine kadar çok geniş bir ülkeyi idare eden, ilimde ve idarecilikte yed-i tûlâ sahibi bir halifeydi. İdaresi altında bulunan yerlerde sadaka veya zekât verilebilecek fakir, yoksul kimse kalmamıştı.

Meymûn b. Mihrân, “Altı ay Ömer b. Abdülaziz’in yanında kaldım. Bir gün olsun elbisesini değiştirdiğini görmedim. Sadece cumadan cumaya üzerindeki elbiseyi yıkardı.” der.

Ömer b. Abdülaziz, bir gün rahatsızlanmıştı. Yanına giren kayınbiraderi Mesleme b. Abdülmelik, onu biraz daha iyi görünce halifenin durumunu merak eden ve ısrarla izin isteyenlere o gün izin verilebileceğini düşünmüştü. Ancak halifenin üzerindeki elbise çok kirliydi. Ömer b. Abdülaziz’in hanımı ve kendisinin de kız kardeşi olan Fatıma’ya, “Bugün halifenin durumu biraz daha iyi. İnsanlara izin verelim de onu ziyaret etsinler. Ancak üzerindeki elbise çok kirlenmiş. Hemen onu değiştiriver!” dedi.

Kız kardeşinde bir hareket görmeyince kızdı ve biraz daha sertçe sözlerini tekrarladı. Ancak aldığı cevap müthişti. Fatıma, “Vallahi, halifenin üzerindeki elbiseden başka elbisesi yok!” diyordu.

İman ve ilim abidesi: Hz. Ömer (r.a)

Hz. Ömer (radıyallâhu anh) halifeydi ve hayatı boyunca Allah Resûlü’nün nice iltifatlarına mazhar olmuştu.

 ‘Hak ile bâtılı birbirinden ayıran’ manasına ‘Faruk’ ismi de ona bizzat Allah Resûlü tarafından verilmişti. Ayrıca İki Cihan Serveri onun için, “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer olurdu.” demişti.
O da, iman ve ilimde nurdan bir âbide gibiydi. Aynı zamanda daha dünyada iken Cennet’le müjdelenenlerdendi. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) berzahî tablolarda gördüklerini böyle tevil etmiş ve “Bana rüyamda bir bardak süt ikram edildi. İçtim ve onu iliklerime kadar hissettim. Gerisini de Ömer’e verdim.” demişti. Sahabe tevilini sorunca da “O, ilimdir.” buyurmuşlardı.

Bir defasında da, “İnsanlar bana arz olundu. Hepsinin üzerinde elbiseler vardı. Kiminin elbisesi göbeğinde, kimisininki de dizlerindeydi. Ömer de arz olundu. Onun elbisesi başından aşkındı.” dedi. Sahabe tevilini sorunca, Allah Resûlü, “O, imandır.” cevabını verdi.

Ancak bütün bunlar, Hz. Ömer’in (radıyallâhu anh) kendisini insanlardan bir insan görmesi ve ahiret endişesiyle iki büklüm olmaması için yeterli değildi. Zira onun müsavat anlayışı tam bir takva esasına dayanıyordu.

Vasiyet Zamanı
Hz. Ömer (radıyallâhu anh) mescidde hançerlenince alıp evine götürdüler. Herkes başucundaydı ve hıçkırıklar boğazlarında düğümlenip kalmıştı. Doktorun, “Yâ Ömer! Vasiyetini yap!” dediği duyulunca bir anda içeride bir feryâd ü figan koptu.

Ömer (radıyallâhu anh), İbn Abbas’a, “Bakın bakalım, beni vuran kimdir?” diye sordu. Gelen habere göre, onu Muğîre b. Şu’be’nin kölesi İranlı Firuz vurmuştu. Ömer (radıyallâhu anh) bunu öğrenince, “Allah’a hamd olsun ki, benim kanımla bir Müslüman elini kirletmedi.” dedi.

Bir ara dalmıştı. Başucunda duran oğlu Abdullah, gözlerini babasından bir an bile ayırmıyordu. Hz. Ömer’de bir düşünce, hem de yüreğini dağlayan bir düşünce vardı. Gözlerini açarak ümitsiz bir ifadeyle, “Oğlum! Git, Hz. Âişe’ye benden selâm söyle. Fakat sakın, ‘Emirü’l-Mü’minînin selâmı var.’ deme. Zira şu anda ben Mü’minlerin Emiri değilim. De ki, ‘Ömer senden, iki arkadaşıyla (Peygamber Efendimiz ve Hz. Ebû Bekir) beraber yatmasına müsaade istiyor.’”

İbn Ömer, babasının emrini yerine getirmiş ve Hz. Âişe’nin evine gitmiş ve onu bir köşede oturmuş ağlıyor bulmuş. Ona babasının arzusunu söyleyince, Hz. Âişe Validemiz, “Vallahi, orayı ben kendim için düşünmüştüm ama Ömer’i nefsime tercih ederim!” deyivermişti...

İbn Ömer (radıyallâhu anh) bu müjdeli haberle dönüp babasını müjdeleyince, Ömer anında rahatlamış ve dudaklarından şu cümle dökülmüştü: “Vallahi, işte benim arzum buydu!”

O, bu esnada çok kere gözünü açamayacak kadar halsizleşiyordu ve başındakiler ne yemek ne de su teklifiyle onu uyandıramıyorlardı, ama “Ömer, namaz vakti geçiyor!” dendiğinde o (radıyallâhu anh) birden fırlıyor ve “Namaz! Namazsız adamın İslâm’dan nasibi yoktur.” diyor ve namazını eda edip tekrar uzanıyordu.
İbn Abbas anlatıyor: O günlerde Ömer’i mükedder ve mahzun görünce, “Yâ Ömer!” dedim, “Senin İslâm’ın tam nusret, hilâfetin de fetihtir. Vallahi, senin imametin zamanında yeryüzü adaletle doldu. İki davalı sana gelse, neticede mesele senin sözlerinle nihayet bulurdu.”

Ben bunları söyleyince, Ömer, “Beni oturtun!” dedi. Oturdu ve “Ey Abbas’ın oğlu! Biraz evvel söylediklerini bir daha tekrar et.” dedi. Ben de aynı şeyleri tekrar ettim. Bunun üzerine Ömer,  sordu: “Bütün bu dediklerini kıyamet günü, mahşer meydanında ve Allah karşısında da tekrar edecek misin?” Ben, “Evet!” deyince, Ömer âdeta sevincinden uçacak hâle gelmişti.

Kapıda hıçkırıklarını tutamayıp ağlayan Ka’b b. Mâlik, “Eğer Mü’minlerin Emiri istese Allah ondan emanetini almaz.” diyordu. Ömer bunu işitince, “Allah’ım, emanetini al!” diye dua etmişti.
Hicret’in 23. yılında 26 Zilhicce Çarşamba günü yaralanmış ve dört gün kadar hasta yattıktan sonra, 1 Muharrem Pazar günü gözlerini bu fâni dünyaya kapayıp ebediyet iklimine ve hasretini çektiği âleme göç etmişti. Vefat ettiği gün Hicret’in 24. senesiydi ve o 63 yaşında bulunuyordu…

Yıkanıp kefenlendi. Namazını Suheyb b. Sinan kıldırdı. Daha evvel müsaadesi alınan yere defnedildi. Böylece, başı Allah Resûlü’nün etekleri hizasında olmak üzere ebedî istirahatgâhına tevdi edilmişti.
Etrafta ölüm haberi duyulunca, titreyen dudaklardan ürperti hâlinde şu kelimeler dökülüyordu: “Ömer, İslâm’ın kalesiydi ve şimdi o kale yıkıldı!”

Hesaptan Şimdi Kurtuldum!
İbn Abbas anlatıyor: Ömer’i rüyamda görebilmek için tam bir sene dua ettim. Neticede bir gün onu rüyamda gördüm. Alnındaki terleri siliyordu. Sordum: “Ne ile karşılaştın?” Cevap verdi: “Hesaptan şimdi kurtuldum. Eğer Rabb’imi Raûf ve Rahîm bulmasaydım, ben bugün mahvolmuştum.”
Oysaki o bir sahabiydi ve her sahabi İlâhî imtiyazla serfirazdı. Evet, onlar gökteki yıldızlar gibiydi. Hele Ömer, hele Ömer... Ama onlardan hiçbiri kendilerine ezel canibinden verilen bu pâyeyi bir üstünlük vasıtası olarak görmüyorlardı. Evet, “Biz sahabeyiz, dolayısıyla diğer insanlardan üstünüz.” iddiasında bulunan bir tek sahabi yoktur. Aksine onlar kendilerini hep insanların en mücrimi saymışlardır. Dünya adına gördükleri nimetlere sevinmemiş, aksine ağlamışlardır.

1-) Hz. Ömer (radıyallâhu anh), ölüm anında “Namaz vakti geçiyor!” dendiğinde birden fırlıyor ve “Namazsız adamın İslâm’dan nasibi yoktur.” diyerek namazını kılıyordu.

2-) Etrafta ölüm haberi duyulunca, titreyen dudaklardan ürperti hâlinde şu kelimeler dökülüyordu: “Ömer, İslâm’ın kalesiydi ve şimdi o kale yıkıldı!”

3-) Kendisini bir sene sonra rüyasında gören İbn Abbas’a şöyle diyordu: “Hesaptan şimdi kurtuldum. Rabb’imin rahmeti olmasaydı ben mahvolmuştum.”

ZAMAN-Kürsü



28 Kasım 2012 Çarşamba

Üstünlük Tutkusu ve Cemaat Enaniyeti

M.Fethullah Gülen Hocaefendi- KIRIK TESTİ
Soru: Himmet ve gayrete mani büyük bir tehlike olduğu vurgulanan “meylü't-tefevvuk” ne demektir? Bu tehlikeye karşı korunabilmek için nelere dikkat etmek gerekmektedir?
Cevap: Bildiğiniz gibi “meyil”; yönelme, istek ve arzu manalarına gelmektedir. “Tefevvuk” da, üstünlük elde etmek, daha büyük olmak ve önde görünmek demektir. “Meylü't-tefevvuk” ise, bir insanın, emsaline nazaran daha üstün meziyetlere sahip olma isteği ve önde bulunma arzusu sebebiyle farklılık ve üstünlük mülahazalarına kapılmasıdır. Bu duygu, enaniyetle beslenmektedir; dolayısıyla da, “tezkiye-i nefis” ve “tasfiye-i kalb”e muvaffak olamamış her insanda az çok tesirini göstermektedir. Bazıları hafızalarının kuvvetiyle, bazıları beyanlarının gücüyle, kimileri seslerinin güzelliğiyle, kimileri de daha başka istidat ve kabiliyetleriyle ya da soy-sop, servet ü sâman, şöhret ü şân gibi sâiklerle böyle bir farklılık düşüncesine kapılmakta ve kendilerini başka insanlardan daha üstün, daha seçkin ve daha çok saygıya değer görebilmektedirler.
Aslında, her nimet insanı Allah'a götürebilecek bir helezondur. Ne var ki insan, ancak vehmî bütün güç, kuvvet ve ihsan kay­naklarını nefyederek her türlü nimetin Allah'tan geldiğini kabul ve itiraf etmek suretiyle Cenab-ı Hakk'a karşı şükür vazifesini yerine getirmiş ve kurbet ufkuna doğru yol almış olur. Evet, bütün iyilik ve güzelliklerin sebepleri­ni hazırlayan, onları takdir ve taksim eden, vakti gelince yaratıp se­mâvî sofralar halinde önümüze seren Allah'tır; öyleyse, neticede minnet ve şükran da O'nun hakkıdır. Nimeti vereni görmezlikten gelerek sadece nimetlere ya da onların sebeplerine takılmak nankörlüktür. Şükür, nimetin ziyadeleşmesi için bir vesile olduğu gibi, nankörlük de nimetin kesilmesinin hatta bir nikmete dönüşmesinin sebebidir. Cenab-ı Allah, “Eğer şükrederseniz Ben de nime­timi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) mealindeki fermanıyla, şükredenleri mükâfatlandıracağı vaadin­de, küfrân-ı nimete düşenleri de cezalandıracağı tehdidin­de bulunmuştur.
İşte, zeka, hafıza, beyan gücü, ses güzelliği... gibi değişik istidatlar ve farklı kabiliyetler A llah'a teşekkürü gerektiren nimetlerdir. Fakat, insanlar bazen bu nimetlerin Allah tarafından verildiğini ve onların emanet bir elbise gibi insana giydirildiğini unuturlar.. unutur ve onları sabit, değişmez ve ebedî birer üstünlük vesilesi gibi görmeye başlarlar. Kalb ve kafalarındaki bu duygu ve düşünce inhirafını çirkin hırıltılar olarak dışa aksettir ve zamanla “Benim zekam, benim hafızam, benim fikrim, benim yazım...” sözlerini birer fâikiyet iddiası şeklinde telaffuz eder dururlar. Rahmet ilinden dalga dalga esip gelen lütuflar karşısında şükür hisleriyle dolacaklarına, nankörlüklere girer ve o güzelim nimetlerin çehresini bencillik, gurur, riya ve süm'a isiyle karartırlar. Bütün ihsanları, acz, fakr ve ihtiyaçlarına binaen kendilerine bahşedilmiş birer lütuf olarak değerlendireceklerine ve onların asıl kaynağı üzerinde duracaklarına, onlara sahip çıkar ve hak iddiasında bulunurlar. Her nimetin aynı zamanda bir imtihan vesilesi olabileceği ihtimaline karşı Allah'a sığınacaklarına, sığınıp kulluk çıtasını biraz daha yükselteceklerine, iyiden iyiye şımarır, kendilerini biraz daha beğenir; her hal, tavır ve davranışlarına mukabil takdir bekleyen, alkış isteyen kimseler oluverirler.
Enâniyet ve Fâikiyet Mülahazası
Bu fâikiyet mülahazası, yani, daha üstün ve daha kıymetli olma arzusu, bazen insanın şahsî enaniyetinden kaynaklanır. Allah'ın ekstra lütuflarına mazhar olan bir insan, sağlam bir kulluk düşüncesiyle onları hazmedip bala döndürmesi ve bal–kaymak gibi yudumlaması mümkünken, bazen benliğine takılır, nimetleri kendi istihkakına bağlar ve böylece onları zehire çevirmiş olur. Her nimeti, Mün'im-i Hakiki'yi gösteren bir ayna gibi algılayıp, Yunus Emre'nin ifadesiyle “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun” diyerek ihsanda bulunan Zat'a yönelmesi gerekirken, enaniyetine, gurur ve kibrine yenik düşer, sadece nimeti düşünür, onu kazanmış olduğu bir hak gibi görür; dolayısıyla da, sebeplerin ötesinde bir Müsebbibü'l-esbâb bulunduğunu hiç hatırlayamaz ve nimetlerin asıl Sahibini kat'iyen düşünemez. Aslında, o güzel şeyleri his, şuur, kadirşinaslık ve Allah'a teveccüh çerçevesi içinde değerlendirse, onlar kendisi için birer nimet olacak ve onu yükseltecektir. Fakat bencil insan, âdetâ onları enaniyetini besleyen faktörler haline getirir, her nimeti benliğine mâleder ve sürekli “ben” der durur; neticede o nimetler de birer felaket sebebine dönüşür ve mahvedici bir mahiyete bürünürler.
Günümüzde “ben, ben” diyerek oturup kalkma ve enaniyet mülahazalarıyla dolup taşma belki her zamankinden daha fazladır. Öyle ki, bugün inanan insanlar bile “özgüven”, “kişisel gelişim”, “kendine güven” gibi unvanlar altında seredilen bir kısım düşünceleri şeytânı hoşnut edebilecek mülahazalara çevirebilmektedirler. Oysa, hakiki mü'min kendine değil, Allah'a güvenir. Bir yandan, Cenâb-ı Hakk'ın verdiği iradeyi en iyi şekilde kullanır; diğer taraftan da, “Allahım beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimle başbaşa bırakma” der. Nefsine değil, Cenâb-ı Hakk'a itimad eder. Nefsini ve nefsânî duygularını an azılı düşman sayar; en güzel vekil, yegâne dost ve yardımcı olarak ise yalnızca Allah'ı bilir. Sürekli “Hasbunallah ve ni'me'l-vekil - Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” (Âl-i İmran, 3/173) sözünü terennüm eder; “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) hakikatini seslendirir. Fakat, şimdilerde bencillik o kadar yaygındır ki, çoğu insanlar Cenâb-ı Hakk'ın lütuflarını bile enaniyetleri hesabına kullanmakta ve onları benliği besleyen birer unsur gibi algılamaktadırlar. Dolayısıyla da, aslında herbiri birer yükselme helezonu olan nimetler, benlik adına kullanılınca helâke götüren birer tuzak halini almaktadırlar.
Var mı Bu Cemaat Gibisi!..
Diğer taraftan, üstün olma duygusu her zaman ferdî benlikten kaynaklanmaz. Bazen insan, enaniyetini besleyen yanlış his ve düşünceleri kendi içinde eritebilir. Kalbine ve zihnine uğrayıp geçen bazı nefsî ve şeytanî duygulardan kurtulup şahsen Allah için başlayan, Allah için işleyen ve rıza-yı ilahi dairesinde hareket eden bir kul olabilir. Ne var ki, şahsı hesabına “kullardan bir kul” olma şuuruna ulaşmış kimseler için de “âidiyet mülahazası” meyl-i tefevvuka sebep olabilir; ondan dolayı kendini farklı ve üstün sayanlar bulunabilir. Yani, bir milletin, bir cemiyetin ya da bir cemaatin mensubu olmak da insanı bambaşka bir enaniyete ve seçkinlik hissine itebilir. Bu his sebebiyle kimileri “Harika insanlar meydana getiren bir milletin fertleriyiz” der övünürler; kimileri de, Allah muhafaza, “Biz, dünyanın hemen her ülkesinde ortaya koyduğu eğitim faaliyetleriyle milletimizin adını bayraklaştıran ve insanlık tarihi boyunca eşine az rastlanır şekilde büyük bir hızla faaliyet alanını genişleterek istikbalin sulh adacıklarını kuran bir hareketin gönüllüleriyiz” diyerek bir nevi “cemaat enaniyeti”ne kapılırlar. Aslında, insanın şahsî hayatı hesabına “ene”den sıyrılması çok büyük bir başarı ve şeytana karşı önemli bir tabyedir. Fakat, “ben” duygusunun yerine “biz”i ikame etme, başlangıç itibarıyla takdire şayan bir adım olsa bile, şayet “ene”nin yerini “nahnü” alır ve insan o noktaya takılıp kalırsa bu da çok ciddi bir tehlikedir. Zira, “nahnü”ye geçiş bir mertebe ise de, orada da durmamak ve “Hüve”ye yürümek; her şeyi “O”na vermek esastır.
Evet, benlik hissi aşılmalı, “biz” duygusu öne çıkarılmalıdır; fakat, o noktada da âidiyet düşüncesi kalb ve zihinleri esir etmemeli; şayet Cenâb-ı Hakk'ın lütufları esbab dairesi içinde mutlaka bir vesileye bağlanacaksa, o vesilenin vifak ve ittifak olduğu düşünülmelidir. Yani, bir toplumu teşkil eden her fert, “Biz yaptık, biz kurduk, biz düzenledik, biz kazandık” diyeceğine, “Cenâb-ı Hakk'ın tevfîki, vifak ve ittifaka bağlı geliyor. O'na binlerce hamd ve senâ olsun ki, kalbimizi birbiriyle irtibatlandırdı, bizi birbirimize sevdirdi, biraraya getirdi ve önemli bir hareketin hadimleri eyledi.” diyerek, tahdis-i nimette bulunmalı ve Allah'a şükretmelidir. Fakat, “Allah'a binlerce hamd ü sena olsun ki, bize muvafakat içinde hizmet etme zemini lutfetti ve gayretlerimizi başarılarla neticelendirdi” diyerek “Hüve”yi işaret etmesi gereken kimseler, “Var mı benim gibisi!” türünden ifadelerle “benlik” hırıltıları çıkarırlarsa ya da “Bu cemaat gibisi gelmedi âleme” şeklinde “biz” duygusuna bağlı bir fâikiyet düşüncesini seslendirirlerse, işte o zaman, ilahi ihsanları ferdî enaniyete veya âidiyet mülahazasına bağlamak suretiyle nankörlük yapmış ve Allah korusun bir çeşit şirke düşmüş olurlar. Dolayısıyla, bir insanın sürekli kendi istidat ve kabiliyetlerini nazara vermesi ve kendisinden bahsetmesi ne kadar çirkin ise, bir toplumun fertlerinin her fırsatta mensup oldukları cemaatin hususiyetlerini, o hareketin faziletlerini, kendi felsefelerinin üstünlüklerini ve sahip oldukları düşüncelerin isabetliliğini vurgulamaları da o denli çirkindir; dahası böyle bir tavır da fâikiyet mülahazasını tetikleyen ve şişiren büyük bir tehlikedir. Hak ve hakikat gürül gürül ilan edilmeli, din ve diyanet mutlaka anlatılmalıdır ama bu ilana ve bu anlatmaya nefisler asla karıştırılmamalıdır. Allah sevmez öyle düşünenleri ve öyle iddialı sözler söyleyenleri. Cenab-ı Hak, “Elhamdülillah, O bizi biraraya getirdi” diyenleri sever; kullarının sürekli “Allah'ım birliğimizi ve dirliğimizi muhafaza buyur” deyip hıfz-ı ilahiye sığınmalarını ister.
Evet, “Biz gücümüz, kuvvetimiz, ilmimiz ve tecrübemizle bu işleri başarıyoruz..” düşüncesi Kârunca bir düşüncedir. “Ben kendi ilmimle ve kendi iktidarımla kazandım” iddiası ancak Kârun'un ve onun torunlarının telaffuz ettikleri müşrikçe bir kuruntudur. Din ve millet yolunda hizmete gönül vermiş insanlar, Kârun gibi düşünüp Kârunca konuşacaklarına, gurur ve enaniyeti bırakmalı; aczinin, fakrının ve ihtiyaçlarının farkında olan kullar gibi tazarru ve duâ lisanıyla Cenab-ı Hakk'a yönelmelidirler.
İhlâsa Çağrı
Bediüzzaman hazretleri, dava erlerinin himmet ve gayret duygularını baskı altına alıp, onları ümitsiz, bezgin ve çaresiz bırakan tehlikelerden biri olarak işte bu “meylü't-tefevvuk”u saymaktadır. Asıl itibarıyla, Kur'an ve iman hizmetinde rekabete, önde olma mücadelesine, itişe-kakışa bir yere varmaya ve birbirine zahmet vermeye hiç yer ve lüzum bulunmadığını ifade eden Hazreti Üstad, farklı ve üstün olma duygusunun bir müstebid gibi gelip hizmet erlerinin himmet hislerine hücum ettiğini ve onları Allah için çalışıp çabalamaktan, din uğrunda gayretten uzaklaştırdığını belirtmektedir. Böyle bir düşmana karşı koymak için de, “kûnû lillah” hakikatine sığınmak gerektiğini, yani, bir başka yerde “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için çalışınız ve O'nun rızası dairesinde hareket ediniz” diyerek tarif ettiği ihlâs kalesine iltica etmenin lüzumunu nazara vermektedir.
Haddizatında, kendini farklı ve üstün gören bir insan bir taraftan kendisinin değil de başkalarının çalışıp didinmeleri gerektiğini düşünür; diğer taraftan da, beklentilere girer, hiçbir pay sahibi olmadığı başarıların dahi kendisine nisbet edilmesini ister. Şayet, beklediği takdiri bulamaz, istediği alkışları duyamaz ve -kendince- kıymeti anlaşılamazsa, her şeyden el-etek çeker; içinde azıcık çalışma isteği kalmışsa onu da kaybeder. Böyle bir insan, ara sıra yapıp ettiği işlerde yine farklı, üstün ve seçkin biri olduğunu başkalarına da kabul ettirme peşindedir; dolayısıyla da, onun her söz, tavır ve davranışı enaniyet eksenlidir, riya ve süm'a ile kirlenmiştir. Onun hedefi hep en önde olmak, üstün görünmek ve insanların teveccühünü kazanmaktır; fakat, böyleleri umumiyetle maksatlarının aksiyle tokat yerler; işlerinde muvaffak olamadıkları gibi halk nazarında da istiskal edilir ve cehd ü gayret hislerini de her gün biraz daha kaybederler.
İşte, böyle kötü bir akıbete dûçar olmamak için, “kûnû lillah” hakikatine sığınmak ve bütün amellerde Allah rızasını gözetmek gerekmektedir. İhlas Risalesinde de ifade edildiği gibi; “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.” Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya ve yalnızca Cenâb-ı Hakk'ın rızasını esas maksat yapmak icap eder. Madem ki, ihlâsla yapılan bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amelden üstündür, öyleyse, büyük-küçük her iş O'nun hoşnutluğu gözetilerek ortaya konmalıdır. Bu hususa da dikkat çeken Bediüzzaman hazretleri, yalnız, kimsesiz, garip bir vaziyette iken ve insafsız bazı memurların takipleri ve baskıları altında olmasına rağmen birkaç talebesiyle beraber yaptığı hizmetin kendi memleketinde ve İstanbul'da yüzlerce, belki binlerce yardımcıyla muvaffak olduğu hizmetten çok daha büyük olduğunu beyan etmekte ve bunu sayıları az da olsa o talebelerinin ihlâsına bağlamaktadır. Sonra da “İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.” diyerek, mütevazi bir kulun ruh portresini sergilemektedir.
Tetikte Olmalı...
Evet, insan, tabiatı itibarıyla farklılık ve üstünlük düşüncesine açıktır. O, bu türlü mülahazalardan tecrîd edilmemiş ve daha baştan fıtratı bunlara kapalı olarak yaratılmamıştır. Mesuliyet duygusunun ve imtihanın bir gereği olarak o, bütün nefsanî ve şeytanî düşünceleri iradesiyle aşmak zorundadır. Dolayısıyla insan, Allah'a sığınarak ve iradesinin gereğini yerine getirerek nefsanî hislerin ve şeytanî fikirlerin üstesinden gelmeye çalışmalıdır. Allah'a dayanarak, sa'ye sarılarak ve iradesinin hakkını vererek kulluk şuuruna aykırı bütün mülahazalardan sıyrılmaya gayret etmelidir. Bu arada, bilmelidir ki, bugün aştığı tepelerin benzerleri yarın yeniden karşısına çıkacaktır. Bir işte başarılı olunca, benliğine âit bir kısım duygular, bir kere daha birer akrep gibi kuyruklarını dikip gezmeye başlayacaklardır. O, bu zehirli ve öldürücü hasımlara karşı da savaş ilan etmek ve bu defa da onları aşmak durumunda kalacaktır. Onların da üstesinden gelse bile, unutmamalıdır ki, yarın aynı tehlikelerle bir kere daha karşılaşacak ve yeni bir imtihanı daha geçmek mecburiyetinde olacaktır. Nasıl ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ceddidû imaneküm bi lâ ilahe illallah- İmanınızı Lâ ilâhe illâllah ile yenileyiniz.” (Müsned ,2:359) buyurmakta ve ümmetini sürekli tecdid-i imana davet etmektedir; aynen öyle de, insan kulluk anlayışına ters duygu ve düşüncelerle de sürekli mücadele içinde olmalıdır. Zira, Mektubat'ta da vurgulandığı üzere, nefis, hevâ, vehim ve şeytan az-çok her insana hükmetmekte; onun gafletinden istifade ederek, pek çok hile, şüphe ve vesveseyle iman nurunu kaplamaktadır. Onun için, her gün, her saat, hatta her vakit, imanı cilalamaya ihtiyaç vardır.
İşte, böyle bir tecdid, tazeleme ve cilalama, duygu ve düşünce kaymalarından korunmanız için de zaruridir. Bu açıdan, fâikiyet mülahazası ve üstünlük düşüncesi içinize estiği zaman, hemen Cenâb-ı Hakk'a yönelmeli ve hamd ü sena hisleriyle dolmalısınız. Mazhar olduğunuz ve etrafınızda gördüğünüz bütün nimetleri hamde vesile saymalısınız. İlahî lütufları çok iyi okumaya çalışmalı; onların arka planına bakmalı; sizin güç ve kuvvetinizle olacak gibi görünmeyen bu ihsanları enaniyetinizi beslemek için değil, şükretmek için bir vesile olarak değerlendirmelisiniz. Her zaman size karşı taarruz vaziyetinde bulunan ne kadar düşman düşünce ve duygu virüsü varsa, onları bertaraf edebilecek silahlarınızı da her an hazır bulundurmalısınız.
Tehlike Hattında Bulunanlar
Bu hususta, en tehlikeli durumdaki insanlar, mesleği ve konumu itibarıyla topluma en çok faydalı olan kimselerdir. Meselâ, hekimlerin o türlü mülahazaları aşmaları hayli zordur. Çünkü onlar, tedavi ettikleri, ilaç verdikleri ya da sebepler açısından ölümden döndürdükleri her hastadan dolayı bir kere daha aynı duyguların hücumuna maruz kalırlar. Bir hastanın şifa bulmasında Cenab-ı Allah, sebepler zaviyesinden, onları vesile kılar. Mesela, kalb krizi geçiren bir insana müdahalede bulunur, anjiyo yapar ve gerekirse stent takarlar. Şayet, bunu yaparken, Şafi-i Hakiki'yi hatıra getirmez ve kendilerinin sadece bir vesile olduğunu düşünmezlerse, o hastayı ihya etmiş gibi bir tavra girebilirler. O işi başarıyla bitirirlerse, bulundukları yerden öksürerek ayrılıp kendilerini hissettirmeye çalışabilir, üstün ve seçkin kimseler oldukları zehabına kapılabilirler.
İlahiyatçılar da bu konuda çok tehlikeli bir noktada durmaktadırlar; çünkü, onlar da halka va'z u nasihat ediyor ve irşad vazifesinde bulunuyorlar. Bir insan, onların irşadıyla hak ve hakikati bulmuşsa, onlar da o insanı din adına ihyâ etmiş olduklarını düşünebilirler. Böyle bir düşünce ise, çok tehlikelidir ve bir nevi şirktir. Bu türlü mülahazaların zihne gelmesi karşısında sürekli “Aman ya Rabbi, o işlerin sahibi ben değilim; dirilten de Sensin, öldüren de; yol gösteren de Sensin, hidayete erdiren de. Evet, gerçi bunlar benim iklimimde cereyan etti ama ben sadece bir vesileydim.” demeli ve bir manada duygularını, düşüncelerini tazelemeli ve cilalamalıdırlar. İhsanlar karşısında fahirden ve küfrandan kurtulmak için meseleleri, Üstad'ın o enfes yaklaşımıyla değerlendirmeli; “Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir.” diyerek hidayeti Müessir-i Hakiki'nin yarattığı tesire vermelidirler.
Aslında, Cenab-ı Allah'ın, Peygamber Efendimiz'e (aleyhi ekmelü't-tehaya) hitaben “ Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! Lâkin ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder. O, hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir. ” (Kasas, 28/56) buyurması da bu gerçeği nazara vermektedir. Evet, insanoğlu Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği aynaların en câmii ve mücellâsıdır; Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm ( aleyhi ekmelü't-tehaya ) ise, bu aynaların en kâmili ve muhtevâlısıdır. Bu hakikati ifade sadedinde bir hak dostu,
“Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim,
Mir'ât-ı Muhammed'den Allah görünür dâim.”
demiştir. Ne var ki, Allah'a yakınlığı, özel konumu, samimiyet ve ihlası, sözlerinin derinliği... gibi, bir irşad erinde bulunması lazım gelen her şey Peygamberimiz'de mevcut olmasına rağmen, Cenab-ı Hak, Ona bile, “Habibim, s en dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin!” buyurmuştur. Kaldı ki, Allah Teâlâ bir başka ayet-i kerimede “Sen gerçekten insanlara doğru yolu gösterirsin.” (Şura, 42/52) diyerek Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in gaye ölçüsünde bir vesile olduğunu da belirtmektedir. Fakat, gaye ölçüsünde dahi olsa vesile vesiledir; dolayısıyla, hidayet etmek sadece Allah'ın işidir ve şe'n-i rububiyetin gereğidir. Öyleyse, bir insanın hidayet gibi yalnızca Allah'a ait olan bir meseleyi sahiplenmesi ve sözünde veya sohbetinde, kaleminde ya da yazısında hakiki bir tesir vehmetmesi bir nevî şirktir.
Keşke!..
Şayet, siz de irşat ve tebliği hayatınızın gayesi kabul etmişseniz, herkesten daha ziyade, hal, tavır ve davranışlarınızı “kûnû lillah” emri çerçevesinde ortaya koymaya çalışmalısınız. Çünkü, Allah için olunca fevkalâdeden bir genişliğe ulaşırsınız; şayet, her şeyi Allah'tan bilirseniz, Cenab-ı Hak sizin irade gücünüze, görüş ufkunuza, duyuş alanınıza ve beyanınızın tesirine Zât'ına ait nâmütenâhîlikten nihayetsiz ihsanlarda bulunur. Bunların hepsi hem bu dünyada meyvelerini verir, hem de nâmütenahîlik adına birer yatırım haline gelerek öbür âlem için azık olarak biriktirilir. Fakat, meseleleri kendi darlığınızla ele alırsanız, hem sürekli o darlığın mahkumu olursunuz, hem de her işinizde kendi iradenizle, kendi görüşünüzle, kendi duyuşunuzla ve kendi beyan kabiliyetinizle sınırlı kalırsınız. Ayrıca, Hazreti Üstad'ın da ifade ettiği gibi, hak ve hakikate hizmet yolunun esası ihlastır. Samimi ihlası kıran adam, ihlas kulesinin başından sukût eder ve ihtimal, gayet derin bir çukura düşer. Zira, bir insan ne kadar ilâhî lütuflara mazhar olmuşsa, ihlasa muhalif davrandığı zaman içine düşeceği çukur da o ölçüde derin olur. Pek çok teveccüh ve iltifat görmüş, bir kere harem dairesine alınmışsanız, artık sizden konumunuzun hakkını vermeniz beklenir. Şayet, o daireye yakışır bir hal sergilemez ve ona göre bir marifet ufkuna ulaşma peşine düşmezseniz, bu defa o dairenin kapısı sizin için bir kere daha aralanır ama bu defa size dışarısı gösterilir. Artık, sizi koridorda da tutmazlar; orada sizden geri insanların bulunmasına izin verseler bile, size dış kapıyı işaret ederler. Bu açıdan da, sizin bütün amellerinizde sadece Allah rızasını gözetmeniz; meylü't-tefevvuk gibi mülahazalardan olabildiğine uzak durmanız; şan, şöhret, makam, mansıp ve halkın teveccühü gibi beklentilerden fersah fersah kaçmanız icap eder.
Hâsılı; keşke, güç, kuvvet, servet, zeka, hafıza, beyan kabiliyeti ve daha değişik imkânlar gibi, zahirî fâikiyet unsurlarını, Hakk'a karşı birer medyûniyet, tevazu ve mahviyet vesilesi saysak.. keşke, Allah'ın ihsan ettiği bütün bu mazhariyetleri, O'na bağlı görme şuuruyla ölçüp, biçip, değerlendirerek, onları gönüllerimizde iki büklüm olma duygusuna çevirsek.. keşke, bütün tavır ve davranışlarımızı Hak karşısında rükû ve secde hâliyle, insanlar karşısında da saygı ve muhabbetle bezesek.. keşke, takdir edilip alkışlanmadan dolayı şımarıklığa, çevremizin hüsn-ü zannı sebebiyle küstahlığa ve ferdî enaniyetleri besleyen âidiyet mülâhazası ile de fâikiyet tavrına asla girmesek.. girmesek ve hep sade yaşasak, sade düşünsek ve sade konuşsak.. keşke!...

22 Kasım 2012 Perşembe

MUHARREM AYI VE AŞURE GÜNÜ

İstanbul Müftülüğü Cuma Hutbesi (23.11.12)

ِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 

إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللَّهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا فِي كِتَابِ اللَّهِ
 يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَارْضَ مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ
قَالَ رَسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم :  أَفْضَلُ الصِّيَامِ بعْدَ رَمضَانَ  شَهْرُ اللَّهِ المحرَّمُ ، وَأَفْضَلُ الصَّلاةِ بَعْد الفَرِيضَةِ  صَلاةُ اللَّيْلِ


MUHARREM AYI VE AŞURE GÜNÜ

Muhterem Müslümanlar
Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde Ramazan ayının dışında faziletlerinden bahsedilen aylardan birisi de Muharrem’dir. Nitekim Tevbe Suresi’nin 36. ayetinde: "Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin" [1]buyrulmaktadır.

Aynı konu ile alakalı olarak Peygamberimiz (s.a.v) de: “Muhakkak zaman, Allah’ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır: Bunlar Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayıdır"[2]şeklinde açıklık getirmiştir.

Değerli Kardeşlerim!
Bu faziletli mevsimlerde Rabbimizin rızasını kazanmak için farz ibadetlerin yanında nafileleri de çoğaltmak gerekir. Zira Peygamberimiz (s.a.v): “Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”[3]buyurarak bu aydaki nafile orucun önemine dikkat çekmiştir.

Bir başka rivayette ise, Ashaptan bir zat Peygamberimize gelir ve: Ya Resulullah “Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?” diye sorar Peygamberimiz sav: “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tövbesini kabul etmiş ve o günde başka kavimlerin de tövbesini kabul edecektir”[4]buyurdu.


Aziz Kardeşlerim!
Muharrem ayının onuncu günü Aşure günüdür. Efendimiz (s.a.v) Ramazan orucu farz kılınmadan önce bu orucu tutmuş, tutmayı emretmiş; Ramazan orucu farz kılındıktan sonra da bu konuda ümmetini serbest bırakmıştır.

Bununla birlikte Resulüllah (s.a.v): “Aşure gününde tutulan orucun Allah katında, bir önceki senenin günahlarına kefaret olacağını ümit ediyorum”[5]buyurarak bu orucun günahların affı için bir vesile olduğunu beyan etmişlerdir. Biz de bu ayda hayır ve hasenatı artırma gayretinde olalım. Ailemizle, komşularımızla çevremizdeki insanlarla ilgilenmek için bir fırsat bilelim. Nitekim Allah Resulü "Her kim Aşûra Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder."[6] Buyurmaktadır.

Muhterem Cemaat!
Yukarıda fazilet ve bereketi zikredilen bu ayda İslam tarihinde vicdanları yaralayan ve bütün Müslümanlar nazarında acı ve elemin en derin şekilde hissedildiği Hz. Hüseyin (r.a)’in şahadeti gerçekleşmiştir.  Bu gün bize düşen görev bütün Müslümanları üzen bu acı olaydan ders alıp birlik beraberliği korumak için gayret sarf etmektir. Bizler bu hadisenin matemini tutarken, aynı acıların bir daha yaşanmaması için; Muharrem’i doğru okuyup anlamaya, müspet sonuçlar çıkararak ibret almaya ve yüce Rabbimizin; “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın…”2emrine uygun hareket etmeye her zamankinden daha çok muhtacız.

Muhterem Müminler!
Kerbelâ şehitlerimizi anmak ve onların ruhlarına bağışlamak üzere, İstanbul Müftülüğü tarafından Sultanahmet Camii’nde 24 Kasım 2012 Cumartesi günü Saat 11.00’da başlayıp öğle namazı sonrası da devam etmek üzere; İstanbul’un tanınmış hafızları tarafından Kur’an tilaveti programı düzenlenmiştir.

Rabbimiz bu mübarek ayı hakkımızda hayırlı eylesin. İbadetlerimizi ve dualarımızı kabul buyursun

M. Mehdi YILMAZ
Gümüşpala Nakipoğlu Camii İmam Hatibi/Avcılar


[5]Tirmizi, Savm, 48
[6]Camiu’s-Sağir, 6/35




[1]Tevbe 9/36
[2]Buharî, Tefsir 8,9
[3]Nesai, Salatü’l-leyl,6
[4]Tirmizi Savm, 40