M.Fethullah Gülen Hocaefendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
M.Fethullah Gülen Hocaefendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2012 Cumartesi

Hocaefendi'den Mustafa Sungur için taziye!

Tedavi gördüğü Fatih Üniversitesi Sema Hastanesi'nde bugün vefat eden Mustafa Sungur için Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi taziyede bulundu.

Daussıla ile meşbu kalbim, hayatını Kur'an ve iman hizmetine adamış, Bedizzaman Hazretleri'nin mümtaz talebelerinden Nur Kahramanı Mustafa Sungur Ağabey'in Hakk'a yürüdüğünü öğrenmiş olmaktan doğan gurbet içinde gurbet hisleriyle çarpıyor...

Gençlik yıllarından itibaren tahsil ettiği ilmi, Kur'an nurları ile tahkim eden bu müstesna insan aynı zamanda tükenmek bilmez enerjisi ile hayatını hizmet yoluna bezletmeye bakmıştır.

Hepimiz adına geçici bir firak sayılsa da ağabeyimizin gerçek dostlarla vuslata vesile son yolculuğunda hazır bulunamamanın hicabı içindeyim. Tesellimiz, 'bir tek maksat ve vazifede sa'y eden hakikat ve ahiret kardeşlerinin ihtilaf-ı zaman ve mekânın sohbet ve ünsiyetlerine bir mani teşkil etmediği' muştusudur.

Bu vesileyle muhterem ağabeyimize Mevlâ-yı Müteâl'den gani gani rahmet niyaz eder, onunla Nur derslerini müzakere etme şerefine nail olan talebe, dost ve yakınlarına teziyetlerimi bildirir, sabr-ı cemil niyaz ederim.

Fethullah Gülen

28 Kasım 2012 Çarşamba

Gülerce;Komünist dövmeye giderdik,Hocaefendinin sözleri beni değiştirdi

Zaman Yazarı Hüseyin Gülerce, Söz Sende'e Balçiçek İlter'e çarpıcı açıklamalarda bulundu. Gençliğinde üzerinde "Allah için vur" yazılı sopalarla solcuları dövdüğünü anlatan Gülerce, değişim ve dönüşüm sürecine dair ilginç anektodlar paylaştı.
"Ben de gençliğimde insanları çok ötekileştirdim." diyen Hüseyin Gülerce, "Bana göre solcu herkes komünistti. Ve komünist dövmeyi vatanseverlik zannediyorduk. şeklinde konuştu. Zaman Yazarı sözlerine şöyle devam etti: O kavgalarda bizim hazır sopalarımız vardı. Bir de bu dövmeyi Allah rızası için yapıyorduk. Ama nefsimiz karışmasın diye sopanın üzerine; "Allah için vur." yazarak kendimizi uyarıyorduk. Kendimizi öyle rahatlatıyorduk. Halbuki vurduğun bir insan, kim kafasına vurularak değişmiştir?

NAMAZDAN ÇIKIP ADAM DÖVMEYE GİDİYORDUK

Derin devlet o günlerde bizi birbirimizle vuruşturdu. Orada bizim delikanlılığımızdan istifade ettiler. Sabah ülkücü bir genç, öğlen bir Dev-Gençli aynı silahla vurulurdu. Gençsiniz bir arkadaşınızı dövüyorlar, haber geliyor. Delikanlısınız ya, orayı basmaya gidiyorsunuz... Namazdan çıkıyorduk, adam dövmeye gidiyorduk. İşte dini anlamamak dediğimiz şey bu.

HOCAEFENDİNİN SÖZLERİ BENİ DEĞİŞTİRDİ

Balçiçek İlter'in "Peki ne zaman anladınız?" sorusuna ise Gülerce şöyle cevap verdi: 27 yaşında, Yalova Lisesine öğretmen olarak girince anladım. Öğrencileri karşımda görünce, "Eyvah!" dedim, "Bunlar bizim evlatlarımız. Ama asıl muhterem Fethullah Gülen Hocaefendiyle tanıştığım zaman anladım. Mesela, bir gün birisi bizim camimamız hakkında çok sert bir eleştiride bulundu. Hocaefendi de benim gençlik yıllarındaki sertliğimi bilir. Ben bir cevap yazacaktım, kendisine bunu söyledim. Böyle söyleyince boynunu büktü. "Hüseyin Bey, rica etsem bir arkadaşımızla kendisini ziyarete gider misiniz?" dedi. Benim değiştiğim, dönüştüğüm en önemli an budur.

GÜLEN İLE BİRLİKTE EKŞİ VE ÖZKÖK'Ü ZİYARETE GİTTİK

Ben diyaloğu çok önemsiyorum. Genel Müdürlük yaptığım zamanlarda, mesaimin yarısını diğer gazeteci arkadaşları ziyaret ederek geçirdim. 1995 Ekim'iydi... Sayın Gülen ile birlikte Hürriyet gazetesini ziyarete gittik. Oktay Ekşi, Ertuğrul Özkök başta olmak üzere 30-35 kişi toplandılar. O gün Oktay Ekşi dedi ki; "Gerçekten Fethullah Hoca siz misiniz?" Çünkü o zamana kadar kamuoyunda bir görüntüsü yoktu. Hoca Efendi de şaşırdı biraz. "Sarığınız yok, sakalınız yok." diye espri yaptı... Dışarı çıktık oradan, 2-3 adım attık. Hocaefendi döndü dedi ki; "Hüseyin Bey, gördünüz mü kabaat kimde? Bu arkadaşlara hiç gelmemişiz."

VİDEO  GÖRÜNTÜSÜ İÇİN TIKLAYINIZ...



Üstünlük Tutkusu ve Cemaat Enaniyeti

M.Fethullah Gülen Hocaefendi- KIRIK TESTİ
Soru: Himmet ve gayrete mani büyük bir tehlike olduğu vurgulanan “meylü't-tefevvuk” ne demektir? Bu tehlikeye karşı korunabilmek için nelere dikkat etmek gerekmektedir?
Cevap: Bildiğiniz gibi “meyil”; yönelme, istek ve arzu manalarına gelmektedir. “Tefevvuk” da, üstünlük elde etmek, daha büyük olmak ve önde görünmek demektir. “Meylü't-tefevvuk” ise, bir insanın, emsaline nazaran daha üstün meziyetlere sahip olma isteği ve önde bulunma arzusu sebebiyle farklılık ve üstünlük mülahazalarına kapılmasıdır. Bu duygu, enaniyetle beslenmektedir; dolayısıyla da, “tezkiye-i nefis” ve “tasfiye-i kalb”e muvaffak olamamış her insanda az çok tesirini göstermektedir. Bazıları hafızalarının kuvvetiyle, bazıları beyanlarının gücüyle, kimileri seslerinin güzelliğiyle, kimileri de daha başka istidat ve kabiliyetleriyle ya da soy-sop, servet ü sâman, şöhret ü şân gibi sâiklerle böyle bir farklılık düşüncesine kapılmakta ve kendilerini başka insanlardan daha üstün, daha seçkin ve daha çok saygıya değer görebilmektedirler.
Aslında, her nimet insanı Allah'a götürebilecek bir helezondur. Ne var ki insan, ancak vehmî bütün güç, kuvvet ve ihsan kay­naklarını nefyederek her türlü nimetin Allah'tan geldiğini kabul ve itiraf etmek suretiyle Cenab-ı Hakk'a karşı şükür vazifesini yerine getirmiş ve kurbet ufkuna doğru yol almış olur. Evet, bütün iyilik ve güzelliklerin sebepleri­ni hazırlayan, onları takdir ve taksim eden, vakti gelince yaratıp se­mâvî sofralar halinde önümüze seren Allah'tır; öyleyse, neticede minnet ve şükran da O'nun hakkıdır. Nimeti vereni görmezlikten gelerek sadece nimetlere ya da onların sebeplerine takılmak nankörlüktür. Şükür, nimetin ziyadeleşmesi için bir vesile olduğu gibi, nankörlük de nimetin kesilmesinin hatta bir nikmete dönüşmesinin sebebidir. Cenab-ı Allah, “Eğer şükrederseniz Ben de nime­timi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) mealindeki fermanıyla, şükredenleri mükâfatlandıracağı vaadin­de, küfrân-ı nimete düşenleri de cezalandıracağı tehdidin­de bulunmuştur.
İşte, zeka, hafıza, beyan gücü, ses güzelliği... gibi değişik istidatlar ve farklı kabiliyetler A llah'a teşekkürü gerektiren nimetlerdir. Fakat, insanlar bazen bu nimetlerin Allah tarafından verildiğini ve onların emanet bir elbise gibi insana giydirildiğini unuturlar.. unutur ve onları sabit, değişmez ve ebedî birer üstünlük vesilesi gibi görmeye başlarlar. Kalb ve kafalarındaki bu duygu ve düşünce inhirafını çirkin hırıltılar olarak dışa aksettir ve zamanla “Benim zekam, benim hafızam, benim fikrim, benim yazım...” sözlerini birer fâikiyet iddiası şeklinde telaffuz eder dururlar. Rahmet ilinden dalga dalga esip gelen lütuflar karşısında şükür hisleriyle dolacaklarına, nankörlüklere girer ve o güzelim nimetlerin çehresini bencillik, gurur, riya ve süm'a isiyle karartırlar. Bütün ihsanları, acz, fakr ve ihtiyaçlarına binaen kendilerine bahşedilmiş birer lütuf olarak değerlendireceklerine ve onların asıl kaynağı üzerinde duracaklarına, onlara sahip çıkar ve hak iddiasında bulunurlar. Her nimetin aynı zamanda bir imtihan vesilesi olabileceği ihtimaline karşı Allah'a sığınacaklarına, sığınıp kulluk çıtasını biraz daha yükselteceklerine, iyiden iyiye şımarır, kendilerini biraz daha beğenir; her hal, tavır ve davranışlarına mukabil takdir bekleyen, alkış isteyen kimseler oluverirler.
Enâniyet ve Fâikiyet Mülahazası
Bu fâikiyet mülahazası, yani, daha üstün ve daha kıymetli olma arzusu, bazen insanın şahsî enaniyetinden kaynaklanır. Allah'ın ekstra lütuflarına mazhar olan bir insan, sağlam bir kulluk düşüncesiyle onları hazmedip bala döndürmesi ve bal–kaymak gibi yudumlaması mümkünken, bazen benliğine takılır, nimetleri kendi istihkakına bağlar ve böylece onları zehire çevirmiş olur. Her nimeti, Mün'im-i Hakiki'yi gösteren bir ayna gibi algılayıp, Yunus Emre'nin ifadesiyle “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun” diyerek ihsanda bulunan Zat'a yönelmesi gerekirken, enaniyetine, gurur ve kibrine yenik düşer, sadece nimeti düşünür, onu kazanmış olduğu bir hak gibi görür; dolayısıyla da, sebeplerin ötesinde bir Müsebbibü'l-esbâb bulunduğunu hiç hatırlayamaz ve nimetlerin asıl Sahibini kat'iyen düşünemez. Aslında, o güzel şeyleri his, şuur, kadirşinaslık ve Allah'a teveccüh çerçevesi içinde değerlendirse, onlar kendisi için birer nimet olacak ve onu yükseltecektir. Fakat bencil insan, âdetâ onları enaniyetini besleyen faktörler haline getirir, her nimeti benliğine mâleder ve sürekli “ben” der durur; neticede o nimetler de birer felaket sebebine dönüşür ve mahvedici bir mahiyete bürünürler.
Günümüzde “ben, ben” diyerek oturup kalkma ve enaniyet mülahazalarıyla dolup taşma belki her zamankinden daha fazladır. Öyle ki, bugün inanan insanlar bile “özgüven”, “kişisel gelişim”, “kendine güven” gibi unvanlar altında seredilen bir kısım düşünceleri şeytânı hoşnut edebilecek mülahazalara çevirebilmektedirler. Oysa, hakiki mü'min kendine değil, Allah'a güvenir. Bir yandan, Cenâb-ı Hakk'ın verdiği iradeyi en iyi şekilde kullanır; diğer taraftan da, “Allahım beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimle başbaşa bırakma” der. Nefsine değil, Cenâb-ı Hakk'a itimad eder. Nefsini ve nefsânî duygularını an azılı düşman sayar; en güzel vekil, yegâne dost ve yardımcı olarak ise yalnızca Allah'ı bilir. Sürekli “Hasbunallah ve ni'me'l-vekil - Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” (Âl-i İmran, 3/173) sözünü terennüm eder; “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) hakikatini seslendirir. Fakat, şimdilerde bencillik o kadar yaygındır ki, çoğu insanlar Cenâb-ı Hakk'ın lütuflarını bile enaniyetleri hesabına kullanmakta ve onları benliği besleyen birer unsur gibi algılamaktadırlar. Dolayısıyla da, aslında herbiri birer yükselme helezonu olan nimetler, benlik adına kullanılınca helâke götüren birer tuzak halini almaktadırlar.
Var mı Bu Cemaat Gibisi!..
Diğer taraftan, üstün olma duygusu her zaman ferdî benlikten kaynaklanmaz. Bazen insan, enaniyetini besleyen yanlış his ve düşünceleri kendi içinde eritebilir. Kalbine ve zihnine uğrayıp geçen bazı nefsî ve şeytanî duygulardan kurtulup şahsen Allah için başlayan, Allah için işleyen ve rıza-yı ilahi dairesinde hareket eden bir kul olabilir. Ne var ki, şahsı hesabına “kullardan bir kul” olma şuuruna ulaşmış kimseler için de “âidiyet mülahazası” meyl-i tefevvuka sebep olabilir; ondan dolayı kendini farklı ve üstün sayanlar bulunabilir. Yani, bir milletin, bir cemiyetin ya da bir cemaatin mensubu olmak da insanı bambaşka bir enaniyete ve seçkinlik hissine itebilir. Bu his sebebiyle kimileri “Harika insanlar meydana getiren bir milletin fertleriyiz” der övünürler; kimileri de, Allah muhafaza, “Biz, dünyanın hemen her ülkesinde ortaya koyduğu eğitim faaliyetleriyle milletimizin adını bayraklaştıran ve insanlık tarihi boyunca eşine az rastlanır şekilde büyük bir hızla faaliyet alanını genişleterek istikbalin sulh adacıklarını kuran bir hareketin gönüllüleriyiz” diyerek bir nevi “cemaat enaniyeti”ne kapılırlar. Aslında, insanın şahsî hayatı hesabına “ene”den sıyrılması çok büyük bir başarı ve şeytana karşı önemli bir tabyedir. Fakat, “ben” duygusunun yerine “biz”i ikame etme, başlangıç itibarıyla takdire şayan bir adım olsa bile, şayet “ene”nin yerini “nahnü” alır ve insan o noktaya takılıp kalırsa bu da çok ciddi bir tehlikedir. Zira, “nahnü”ye geçiş bir mertebe ise de, orada da durmamak ve “Hüve”ye yürümek; her şeyi “O”na vermek esastır.
Evet, benlik hissi aşılmalı, “biz” duygusu öne çıkarılmalıdır; fakat, o noktada da âidiyet düşüncesi kalb ve zihinleri esir etmemeli; şayet Cenâb-ı Hakk'ın lütufları esbab dairesi içinde mutlaka bir vesileye bağlanacaksa, o vesilenin vifak ve ittifak olduğu düşünülmelidir. Yani, bir toplumu teşkil eden her fert, “Biz yaptık, biz kurduk, biz düzenledik, biz kazandık” diyeceğine, “Cenâb-ı Hakk'ın tevfîki, vifak ve ittifaka bağlı geliyor. O'na binlerce hamd ve senâ olsun ki, kalbimizi birbiriyle irtibatlandırdı, bizi birbirimize sevdirdi, biraraya getirdi ve önemli bir hareketin hadimleri eyledi.” diyerek, tahdis-i nimette bulunmalı ve Allah'a şükretmelidir. Fakat, “Allah'a binlerce hamd ü sena olsun ki, bize muvafakat içinde hizmet etme zemini lutfetti ve gayretlerimizi başarılarla neticelendirdi” diyerek “Hüve”yi işaret etmesi gereken kimseler, “Var mı benim gibisi!” türünden ifadelerle “benlik” hırıltıları çıkarırlarsa ya da “Bu cemaat gibisi gelmedi âleme” şeklinde “biz” duygusuna bağlı bir fâikiyet düşüncesini seslendirirlerse, işte o zaman, ilahi ihsanları ferdî enaniyete veya âidiyet mülahazasına bağlamak suretiyle nankörlük yapmış ve Allah korusun bir çeşit şirke düşmüş olurlar. Dolayısıyla, bir insanın sürekli kendi istidat ve kabiliyetlerini nazara vermesi ve kendisinden bahsetmesi ne kadar çirkin ise, bir toplumun fertlerinin her fırsatta mensup oldukları cemaatin hususiyetlerini, o hareketin faziletlerini, kendi felsefelerinin üstünlüklerini ve sahip oldukları düşüncelerin isabetliliğini vurgulamaları da o denli çirkindir; dahası böyle bir tavır da fâikiyet mülahazasını tetikleyen ve şişiren büyük bir tehlikedir. Hak ve hakikat gürül gürül ilan edilmeli, din ve diyanet mutlaka anlatılmalıdır ama bu ilana ve bu anlatmaya nefisler asla karıştırılmamalıdır. Allah sevmez öyle düşünenleri ve öyle iddialı sözler söyleyenleri. Cenab-ı Hak, “Elhamdülillah, O bizi biraraya getirdi” diyenleri sever; kullarının sürekli “Allah'ım birliğimizi ve dirliğimizi muhafaza buyur” deyip hıfz-ı ilahiye sığınmalarını ister.
Evet, “Biz gücümüz, kuvvetimiz, ilmimiz ve tecrübemizle bu işleri başarıyoruz..” düşüncesi Kârunca bir düşüncedir. “Ben kendi ilmimle ve kendi iktidarımla kazandım” iddiası ancak Kârun'un ve onun torunlarının telaffuz ettikleri müşrikçe bir kuruntudur. Din ve millet yolunda hizmete gönül vermiş insanlar, Kârun gibi düşünüp Kârunca konuşacaklarına, gurur ve enaniyeti bırakmalı; aczinin, fakrının ve ihtiyaçlarının farkında olan kullar gibi tazarru ve duâ lisanıyla Cenab-ı Hakk'a yönelmelidirler.
İhlâsa Çağrı
Bediüzzaman hazretleri, dava erlerinin himmet ve gayret duygularını baskı altına alıp, onları ümitsiz, bezgin ve çaresiz bırakan tehlikelerden biri olarak işte bu “meylü't-tefevvuk”u saymaktadır. Asıl itibarıyla, Kur'an ve iman hizmetinde rekabete, önde olma mücadelesine, itişe-kakışa bir yere varmaya ve birbirine zahmet vermeye hiç yer ve lüzum bulunmadığını ifade eden Hazreti Üstad, farklı ve üstün olma duygusunun bir müstebid gibi gelip hizmet erlerinin himmet hislerine hücum ettiğini ve onları Allah için çalışıp çabalamaktan, din uğrunda gayretten uzaklaştırdığını belirtmektedir. Böyle bir düşmana karşı koymak için de, “kûnû lillah” hakikatine sığınmak gerektiğini, yani, bir başka yerde “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için çalışınız ve O'nun rızası dairesinde hareket ediniz” diyerek tarif ettiği ihlâs kalesine iltica etmenin lüzumunu nazara vermektedir.
Haddizatında, kendini farklı ve üstün gören bir insan bir taraftan kendisinin değil de başkalarının çalışıp didinmeleri gerektiğini düşünür; diğer taraftan da, beklentilere girer, hiçbir pay sahibi olmadığı başarıların dahi kendisine nisbet edilmesini ister. Şayet, beklediği takdiri bulamaz, istediği alkışları duyamaz ve -kendince- kıymeti anlaşılamazsa, her şeyden el-etek çeker; içinde azıcık çalışma isteği kalmışsa onu da kaybeder. Böyle bir insan, ara sıra yapıp ettiği işlerde yine farklı, üstün ve seçkin biri olduğunu başkalarına da kabul ettirme peşindedir; dolayısıyla da, onun her söz, tavır ve davranışı enaniyet eksenlidir, riya ve süm'a ile kirlenmiştir. Onun hedefi hep en önde olmak, üstün görünmek ve insanların teveccühünü kazanmaktır; fakat, böyleleri umumiyetle maksatlarının aksiyle tokat yerler; işlerinde muvaffak olamadıkları gibi halk nazarında da istiskal edilir ve cehd ü gayret hislerini de her gün biraz daha kaybederler.
İşte, böyle kötü bir akıbete dûçar olmamak için, “kûnû lillah” hakikatine sığınmak ve bütün amellerde Allah rızasını gözetmek gerekmektedir. İhlas Risalesinde de ifade edildiği gibi; “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.” Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya ve yalnızca Cenâb-ı Hakk'ın rızasını esas maksat yapmak icap eder. Madem ki, ihlâsla yapılan bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amelden üstündür, öyleyse, büyük-küçük her iş O'nun hoşnutluğu gözetilerek ortaya konmalıdır. Bu hususa da dikkat çeken Bediüzzaman hazretleri, yalnız, kimsesiz, garip bir vaziyette iken ve insafsız bazı memurların takipleri ve baskıları altında olmasına rağmen birkaç talebesiyle beraber yaptığı hizmetin kendi memleketinde ve İstanbul'da yüzlerce, belki binlerce yardımcıyla muvaffak olduğu hizmetten çok daha büyük olduğunu beyan etmekte ve bunu sayıları az da olsa o talebelerinin ihlâsına bağlamaktadır. Sonra da “İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.” diyerek, mütevazi bir kulun ruh portresini sergilemektedir.
Tetikte Olmalı...
Evet, insan, tabiatı itibarıyla farklılık ve üstünlük düşüncesine açıktır. O, bu türlü mülahazalardan tecrîd edilmemiş ve daha baştan fıtratı bunlara kapalı olarak yaratılmamıştır. Mesuliyet duygusunun ve imtihanın bir gereği olarak o, bütün nefsanî ve şeytanî düşünceleri iradesiyle aşmak zorundadır. Dolayısıyla insan, Allah'a sığınarak ve iradesinin gereğini yerine getirerek nefsanî hislerin ve şeytanî fikirlerin üstesinden gelmeye çalışmalıdır. Allah'a dayanarak, sa'ye sarılarak ve iradesinin hakkını vererek kulluk şuuruna aykırı bütün mülahazalardan sıyrılmaya gayret etmelidir. Bu arada, bilmelidir ki, bugün aştığı tepelerin benzerleri yarın yeniden karşısına çıkacaktır. Bir işte başarılı olunca, benliğine âit bir kısım duygular, bir kere daha birer akrep gibi kuyruklarını dikip gezmeye başlayacaklardır. O, bu zehirli ve öldürücü hasımlara karşı da savaş ilan etmek ve bu defa da onları aşmak durumunda kalacaktır. Onların da üstesinden gelse bile, unutmamalıdır ki, yarın aynı tehlikelerle bir kere daha karşılaşacak ve yeni bir imtihanı daha geçmek mecburiyetinde olacaktır. Nasıl ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ceddidû imaneküm bi lâ ilahe illallah- İmanınızı Lâ ilâhe illâllah ile yenileyiniz.” (Müsned ,2:359) buyurmakta ve ümmetini sürekli tecdid-i imana davet etmektedir; aynen öyle de, insan kulluk anlayışına ters duygu ve düşüncelerle de sürekli mücadele içinde olmalıdır. Zira, Mektubat'ta da vurgulandığı üzere, nefis, hevâ, vehim ve şeytan az-çok her insana hükmetmekte; onun gafletinden istifade ederek, pek çok hile, şüphe ve vesveseyle iman nurunu kaplamaktadır. Onun için, her gün, her saat, hatta her vakit, imanı cilalamaya ihtiyaç vardır.
İşte, böyle bir tecdid, tazeleme ve cilalama, duygu ve düşünce kaymalarından korunmanız için de zaruridir. Bu açıdan, fâikiyet mülahazası ve üstünlük düşüncesi içinize estiği zaman, hemen Cenâb-ı Hakk'a yönelmeli ve hamd ü sena hisleriyle dolmalısınız. Mazhar olduğunuz ve etrafınızda gördüğünüz bütün nimetleri hamde vesile saymalısınız. İlahî lütufları çok iyi okumaya çalışmalı; onların arka planına bakmalı; sizin güç ve kuvvetinizle olacak gibi görünmeyen bu ihsanları enaniyetinizi beslemek için değil, şükretmek için bir vesile olarak değerlendirmelisiniz. Her zaman size karşı taarruz vaziyetinde bulunan ne kadar düşman düşünce ve duygu virüsü varsa, onları bertaraf edebilecek silahlarınızı da her an hazır bulundurmalısınız.
Tehlike Hattında Bulunanlar
Bu hususta, en tehlikeli durumdaki insanlar, mesleği ve konumu itibarıyla topluma en çok faydalı olan kimselerdir. Meselâ, hekimlerin o türlü mülahazaları aşmaları hayli zordur. Çünkü onlar, tedavi ettikleri, ilaç verdikleri ya da sebepler açısından ölümden döndürdükleri her hastadan dolayı bir kere daha aynı duyguların hücumuna maruz kalırlar. Bir hastanın şifa bulmasında Cenab-ı Allah, sebepler zaviyesinden, onları vesile kılar. Mesela, kalb krizi geçiren bir insana müdahalede bulunur, anjiyo yapar ve gerekirse stent takarlar. Şayet, bunu yaparken, Şafi-i Hakiki'yi hatıra getirmez ve kendilerinin sadece bir vesile olduğunu düşünmezlerse, o hastayı ihya etmiş gibi bir tavra girebilirler. O işi başarıyla bitirirlerse, bulundukları yerden öksürerek ayrılıp kendilerini hissettirmeye çalışabilir, üstün ve seçkin kimseler oldukları zehabına kapılabilirler.
İlahiyatçılar da bu konuda çok tehlikeli bir noktada durmaktadırlar; çünkü, onlar da halka va'z u nasihat ediyor ve irşad vazifesinde bulunuyorlar. Bir insan, onların irşadıyla hak ve hakikati bulmuşsa, onlar da o insanı din adına ihyâ etmiş olduklarını düşünebilirler. Böyle bir düşünce ise, çok tehlikelidir ve bir nevi şirktir. Bu türlü mülahazaların zihne gelmesi karşısında sürekli “Aman ya Rabbi, o işlerin sahibi ben değilim; dirilten de Sensin, öldüren de; yol gösteren de Sensin, hidayete erdiren de. Evet, gerçi bunlar benim iklimimde cereyan etti ama ben sadece bir vesileydim.” demeli ve bir manada duygularını, düşüncelerini tazelemeli ve cilalamalıdırlar. İhsanlar karşısında fahirden ve küfrandan kurtulmak için meseleleri, Üstad'ın o enfes yaklaşımıyla değerlendirmeli; “Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir.” diyerek hidayeti Müessir-i Hakiki'nin yarattığı tesire vermelidirler.
Aslında, Cenab-ı Allah'ın, Peygamber Efendimiz'e (aleyhi ekmelü't-tehaya) hitaben “ Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! Lâkin ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder. O, hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir. ” (Kasas, 28/56) buyurması da bu gerçeği nazara vermektedir. Evet, insanoğlu Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği aynaların en câmii ve mücellâsıdır; Hazreti Rûh-u Seyyidi'l-Enâm ( aleyhi ekmelü't-tehaya ) ise, bu aynaların en kâmili ve muhtevâlısıdır. Bu hakikati ifade sadedinde bir hak dostu,
“Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim,
Mir'ât-ı Muhammed'den Allah görünür dâim.”
demiştir. Ne var ki, Allah'a yakınlığı, özel konumu, samimiyet ve ihlası, sözlerinin derinliği... gibi, bir irşad erinde bulunması lazım gelen her şey Peygamberimiz'de mevcut olmasına rağmen, Cenab-ı Hak, Ona bile, “Habibim, s en dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin!” buyurmuştur. Kaldı ki, Allah Teâlâ bir başka ayet-i kerimede “Sen gerçekten insanlara doğru yolu gösterirsin.” (Şura, 42/52) diyerek Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in gaye ölçüsünde bir vesile olduğunu da belirtmektedir. Fakat, gaye ölçüsünde dahi olsa vesile vesiledir; dolayısıyla, hidayet etmek sadece Allah'ın işidir ve şe'n-i rububiyetin gereğidir. Öyleyse, bir insanın hidayet gibi yalnızca Allah'a ait olan bir meseleyi sahiplenmesi ve sözünde veya sohbetinde, kaleminde ya da yazısında hakiki bir tesir vehmetmesi bir nevî şirktir.
Keşke!..
Şayet, siz de irşat ve tebliği hayatınızın gayesi kabul etmişseniz, herkesten daha ziyade, hal, tavır ve davranışlarınızı “kûnû lillah” emri çerçevesinde ortaya koymaya çalışmalısınız. Çünkü, Allah için olunca fevkalâdeden bir genişliğe ulaşırsınız; şayet, her şeyi Allah'tan bilirseniz, Cenab-ı Hak sizin irade gücünüze, görüş ufkunuza, duyuş alanınıza ve beyanınızın tesirine Zât'ına ait nâmütenâhîlikten nihayetsiz ihsanlarda bulunur. Bunların hepsi hem bu dünyada meyvelerini verir, hem de nâmütenahîlik adına birer yatırım haline gelerek öbür âlem için azık olarak biriktirilir. Fakat, meseleleri kendi darlığınızla ele alırsanız, hem sürekli o darlığın mahkumu olursunuz, hem de her işinizde kendi iradenizle, kendi görüşünüzle, kendi duyuşunuzla ve kendi beyan kabiliyetinizle sınırlı kalırsınız. Ayrıca, Hazreti Üstad'ın da ifade ettiği gibi, hak ve hakikate hizmet yolunun esası ihlastır. Samimi ihlası kıran adam, ihlas kulesinin başından sukût eder ve ihtimal, gayet derin bir çukura düşer. Zira, bir insan ne kadar ilâhî lütuflara mazhar olmuşsa, ihlasa muhalif davrandığı zaman içine düşeceği çukur da o ölçüde derin olur. Pek çok teveccüh ve iltifat görmüş, bir kere harem dairesine alınmışsanız, artık sizden konumunuzun hakkını vermeniz beklenir. Şayet, o daireye yakışır bir hal sergilemez ve ona göre bir marifet ufkuna ulaşma peşine düşmezseniz, bu defa o dairenin kapısı sizin için bir kere daha aralanır ama bu defa size dışarısı gösterilir. Artık, sizi koridorda da tutmazlar; orada sizden geri insanların bulunmasına izin verseler bile, size dış kapıyı işaret ederler. Bu açıdan da, sizin bütün amellerinizde sadece Allah rızasını gözetmeniz; meylü't-tefevvuk gibi mülahazalardan olabildiğine uzak durmanız; şan, şöhret, makam, mansıp ve halkın teveccühü gibi beklentilerden fersah fersah kaçmanız icap eder.
Hâsılı; keşke, güç, kuvvet, servet, zeka, hafıza, beyan kabiliyeti ve daha değişik imkânlar gibi, zahirî fâikiyet unsurlarını, Hakk'a karşı birer medyûniyet, tevazu ve mahviyet vesilesi saysak.. keşke, Allah'ın ihsan ettiği bütün bu mazhariyetleri, O'na bağlı görme şuuruyla ölçüp, biçip, değerlendirerek, onları gönüllerimizde iki büklüm olma duygusuna çevirsek.. keşke, bütün tavır ve davranışlarımızı Hak karşısında rükû ve secde hâliyle, insanlar karşısında da saygı ve muhabbetle bezesek.. keşke, takdir edilip alkışlanmadan dolayı şımarıklığa, çevremizin hüsn-ü zannı sebebiyle küstahlığa ve ferdî enaniyetleri besleyen âidiyet mülâhazası ile de fâikiyet tavrına asla girmesek.. girmesek ve hep sade yaşasak, sade düşünsek ve sade konuşsak.. keşke!...

Hicranlı Yıllar -M.Fethullah Gülen Hocaefendi

Hazanla geçti yıllar, aylar Muharrem gibi,

Yollara dökülüp bekleyen gözler pek yorgun.

Girdapla iç içeydiler, girdap ki yok dibi,
Ruh sarsık, gönül hafakanlı, düşünce durgun...

Yasla buruk dudaklarda kederli besteler,
Sinelerde sessiz çığlık, dimağlarda hummâ..
Ve her gün poyrazla gelen hüzünlü bir haber,
Biz bize hasm olmuştuk; yaygındı bu muammâ...

Çözülüş çok kadim.. sanıldığından da erken;
Bu kara günleri sezmiştik gün ortasında.
Ay uykuya dalıp güneş ufukta sönerken,
Uyanmıştık ama, iki ateş arasında...

Şimdi yeni iklimlere açılan yelkenler,
Bir uzun sefere azmetmiş gibi yürekten;
Bu hülyâlı maviliklerde tüllenen günler,
Mutluluk bestesi söylüyor ışıktan, renkten.

Bir kasvetli rüyadayız şu anda, bu gerçek;
Önümüzde aydınlıklara açık bir çağ var.!
Gece koyulaşsa da birgün şafak sökecek..
Ve dalgalanacak rüzgâr bekleyen bayraklar.

Azmet, azmet ki göründü yer-gök sultanlığı,
Yılma uçurumlar gibi görünen boşluktan;
Yakala çağlar arasında o Altın Çağ'ı!
Peygamber safına gir, kurtul uyuşukluktan..!

M. FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİ - KIRIK MIZRAP


Yasemin Bartel-Türkçe Olimpiyatları Bayern-Almanya (Deutschland)

26 Kasım 2012 Pazartesi

Hareketi Durdurmadan Alternatif Yollar Oluşturmalı(video)

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu haftaki sohbetinde önemli mesajlar verdi. 'Hareketi durdurmadan Allah'ın izniyle alternatif yollar, yöntemler oluşturarak yola devam etmeli' diyen Hocaefendi, takılıp kalmayı'zaman israfı' olarak niteledi.

"Hareketi durdurmadan Alternatif Yollar Oluşturmalı"

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu haftaki sohbetinde önemli mesajlar verdi. 'Hareketi durdurmadan Allah'ın izniyle alternatif yollar, yöntemler oluşturarak yola devam etmeli' diyen Hocaefendi, takılıp kalmayı'zaman israfı' olarak niteledi.


Zamanı israf etmiş olursunuz. Hiç uğraşmadan, alternatif yollar ve yöntemler oluşturarak yolunuza devam edeceksiniz. Evinizi kapattıkları zaman yurt açacaksınız. Yurtlarınızı kapattıkları zaman ev yapacaksınız. Okulunuzu kapattıkları zaman üniversite yapacaksınız. Üniversitenizi kapattıkları zaman on tane okul açacaksınız. Hiç durmadan yürüyeceksiniz.


Büyüklüğün Ölçüsü ve İlâhî Takdire Rıza

-Hizmet varsa, yaşamaya değer. Dinim ve mübarek mefkûrem için hâlâ bir şeyler yapma imkanı/ihtimali varsa, dünyada kalmaya değer; yoksa, beyhude!.. (00:50)

-Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, tasavvufî ifadesiyle “taayün-i evvel”in kahramanıdır; “Sen olmasaydın, şu âlemleri yaratmazdım” kudsî hadisinin mazharıdır. Bu hadis, hadis kriterleri açısından sahih olmasa bile mânâ itibarıyla doğrudur; çünkü o “Muarrif” olmasaydı, bu âlemlerden de, bu kitaptan da hiç kimse bir şey anlamayacaktı. O halde bu hadisin mânâsı şudur: “Ey Rasûlüm! Bu kitapların okunması da, mânâlarının şerhi de senin sayende oldu. Öyleyse sen elindeki Kur'ân'la her şeyin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhısın.” (02:50)

SOHBET VİDEO GÖRÜNTÜSÜ İÇİN TIKLAYINIZ....

-Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez! (04:50)

-İnsan, yaptığı bütün iyiliklere bir mum tutuşturma şeklinde bakmalıdır. İnsanın sa'yine terettüp eden şeyler hem küçük hem de büyüktür. İnsan kendi nefsine bakan yönüyle onları çok küçük görmeli; Cenâb-ı Hakk'ın yaratması ve ihsanı olmaları açısından ise çok büyük kabul etmeli ve şükürle mukabelede bulunmalıdır. Şirkten şükre geçmenin yolu, büyük küçük her şeyi Cenâb-ı Hakk'tan bilmek; bizim sa'y ve gayretimize terettüp eden şeyleri bize bakan yanlarıyla küçük, Allah Teâlâ'nın ilâhî lütfu olmaları itibarıyla da -O'na saygının gereği olarak- büyük görmektir. (05:35)

-Hazreti Sıddîk'ın sıddîka kerimesi Âişe validemiz îsar ufkunda cömertlik ortaya koyan bir insandı. Adını her anışımda “Anam!..” deyip “Öz anama bu kadar tatlı ‘anam' demedim, o da darılmasın!” düşüncesiyle yad ettiğim mualla validemiz, ibadet ü tâatinde o kadar engindi. Bir gün yanaklarından süzülen yaşları görünce “Âişe, neyin var, niçin ağlıyorsun?” diye soran Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'e “Cehennem ateşini hatırladım; ötede ailenizi tanır, beni de hatırlar mısınız ya Rasûlallah?” şeklinde cevap veren gözü yaşlı anamızın kalbi de o kadar ince idi; asla yaptığı iyiliklere güvenmiyor ve âhirete ait derin endişeler taşıyordu. (13:00)

-Allah Rasûlü'ne yakınlığı, İslam'a hizmetleri, âdilâne hilafeti, zamanının iki güçlü devletini yerle bir edişi ve üstün ahlakı ile alâkalı misalleri anlatmaya, büyüklüğünü vasfetmeye sözün yetmeyeceği Hazreti Ömer, çok zaman, başını secdeye koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacat ve tazarruda bulunurdu. Dua ederken hıçkırıklarla inler, kalbi hızlı hızlı çarpar ve tir tir titrerdi. Ahirete irtihalinden az evvel, bir kuraklık esnasında yine duaya durmuş, şöyle ağlıyordu: “Allahım! Ümmet-i Muhammed'i benim günahlarımdan dolayı mahvetme. İhtimal yağmursuzluk benim mâsiyetim sebebiyledir; ne olur Rabbim, Ashâb-ı Rasûlullah'ı benim yüzümden cezalandırma!” Evet, Hazreti Ömer'in kendisine bakışı böyleydi; onda iddia yoktu, yüksek mertebelere dilbeste olma yoktu, kendisine makamlar tayin etme yoktu. O âlî himmetlilik ile mahviyetin birleşme noktasına taht kurmuştu. Acaba içimizde kaç insan, yağmur yağmadığı, zelzele olduğu, toplumun değişik kesimleri yaka paça birbirine girdiği, kan gövdeyi götürdüğü zaman “Allahım benim yüzümden ümmet-i Muhammedi mahvetme!” demiştir?!. (16:24)

Soru: Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz meâlen “İnsanın en ehemmiyetli saadet kaynaklarından biri, Allah'ın kazasına rıza göstermesi; onun en ciddî talihsizliği de ilahî takdiri öfkeyle karşılamasıdır!” buyuruyor. Allah'ın takdirine rızanın bir çerçevesi var mıdır? Kıskançlık, haset ve hazımsızlık gibi hastalıkların takdire rıza göstermemeyle ne ölçüde alâkaları söz konusudur? (18:00)

-Bir insan için kadere ve Hakk'ın takdirlerine rızâ, en önemli bir saadet vesilesidir. Konuyla alâkalı Hazreti Sâdık u Masdûk'un

مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ رِضَاهُ بِمَا قَضَى اللهُ، وَمِنْ شِقْوَةِ ابْنِ آدَم سَخَطُهُ بِمَا قَضَى اللهُ

“Âdemoğlunun en ehemmiyetli saadet kaynaklarından biri, hiç şüphesiz Allah'ın kazasına razı olması.. ve onun en önemli talihsizliği de Allah'ın takdirlerini öfkeyle karşılamasıdır.” şeklindeki mübarek sözleri de bu hususu tenvir etmektedir. (18:40)

-Zât-ı Ulûhiyet'in takdirini memnuniyetle karşılamanın yanında, Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) nübüvvetine ve İslam dinine kanaat etme de çok önemlidir. Fiilî ve kavlî duadan sonra -netice ne olursa olsun- kader ve kazayı gönül hoşnutluğuyla karşılama bu kanaatin de gereğidir. Bundan dolayıdır ki, sabah akşam okunması sünnet olan dualar arasında şu ikrar da mevcuttur:

رَضِينَا بِاللهِ رَبًّا وَبِاْلإِسْلاَمِ دِينـــــاً وَبِمُحَمَّدٍ رَسُـــولاً

“Rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan, peygamber olarak da Hazreti Muhammed'den (aleyhissalâtü vesselâm) razı olduk.” (18:54)

-Günümüzde çok yaygınca telaffuz edilen “Ne ettim ki, bunlar benim başıma geldi? Neden bu belalar hep gelip beni buluyor? Niye bu sıkıntılar?” gibi kaderi ve ilâhî kazayı tenkit manasına gelen ifadeler, kâfirce sözlerdir. Belki bunları söyleyenler kâfir olmaz; fakat bu sözler ancak kâfirlerin söyleyebileceği sözlerdir. (22:10)

-Haset, kıskançlık ve hazımsızlık gibi hastalıkların “takdir-i ilâhîye rıza göstermeme” ile çok yakın irtibatı vardır. Nitekim Mekke müşrikleri, Allah Rasûlü'nün faziletlerini çok iyi biliyorlar ama peygamberliğin kendilerine verilmiş olmamasını kabullenemiyorlardı. Bazıları, “Taif'te, Mesud b. Urve; Mekke'de Velid b. Muğîre gibi insanlar varken ve bunlar peygamberliğe daha lâyık iken, nasıl oluyor da Ebû Talib'in Yetimi gibi fakir ve kimsesiz bir insan peygamber olabiliyor?” diyorlardı. Ebu Cehil, “Aslında biliyorum ki, O peygamberdir. Fakat Hâşimîlerle eskiden beri aramızda bir rekabet var. Onlar, rifâde, sikâye (hacca gelenleri yedirip içirme vazifesi ve şerefi) bizde diye övünüp duruyorlar. Bir de peygamber de bizden, derlerse işte ben buna dayanamam.” diyordu. (23:20)

-Hazreti Ali'yi hazmedemeyenlerin yaptıklarından Selçukluları, Osmanlıları çekemeyenlerin fitnelerine kadar İslam dünyasına büyük bedeller ödeten pek çok hadisenin arkasında Allah'ın takdirine razı olmama, dolayısıyla hasetle kıvranıp durma vardır. (24:37)

-Her dönemde hazımsızlık olmuştur, günümüzde de olacaktır. Bu, Mefisto ile Faust'ün mücadelesinin neticesidir ve kıyamete kadar sürüp gidecektir. Aslında Şeytan'ın Hazreti Adem'i çekemeyişi ve ona düşmanlığı macerasında bir yönüyle bütün insanlığın sergüzeşti vardır. Bugün de bir kısım insanlar hizmet camiasına ve hizmet erlerine karşı haset, kıskançlık, hazımsızlık sergileyebilir; takiyyelerle onları bitirmeye kalkışabilirler. (26:18)

-Kim ne yaparsa yapsın bizim için ölçü bellidir: “Kötülükleri iyilikle sav; görgüsüzce muamelelere aldırış etme! Herkes, davranışlarıyla karakterini aksettirir. Sen müsamaha yolunu seç ve töre-bilmezlere karşı âlîcenap ol!..” (29:17)

-Zulmedildiğiniz zaman bile zulmetmeye kalkarsanız, Allah onu size sorar. Bir çarkı, bir düzeni bozdukları zaman kalkar siz de başkalarının çarkını düzenini bozarsanız, Allah onu size sorar: “Niye bunu yaptınız? Niye insanca davranmadınız? Niye Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi davranmadınız?” Bu açıdan, kıskanca karşı kıskançlık duygusuna girmemek; belki hazımsızlıklar karşısında hazım sistemini bir kat daha artırmaya çalışmak lazım. (30:33)

-Hareketi, hamleyi, gayreti durdurmadan, Allah'ın izni ve inâyetiyle alternatif yollar, yöntemler oluşturarak yola devam etmeli.. Onlarla uğraşmaya kalkarsanız, bir yerde takılır kalırsınız.. Zamanı israf etmiş olursunuz. Hiç uğraşmadan, alternatif yollar ve yöntemler oluşturarak yolunuza devam edeceksiniz. Evinizi kapattıkları zaman yurt açacaksınız. Yurtlarınızı kapattıkları zaman ev yapacaksınız. Okulunuzu kapattıkları zaman üniversite yapacaksınız. Üniversitenizi kapattıkları zaman on tane okul açacaksınız. Hiç durmadan yürüyeceksiniz. Hafizanallah, durup başkalarıyla meşgul olmaya kalktığınız zaman, zamanı beyhude kullanmış, israf etmiş olursunuz. Zamanı israf etmenin hesabını da Allah sorar. (31:44)

-Allah onlara da soracak; beni alâkadâr etmez o. Elimden gelirse, onların da zamanı israf etmemeleri istikâmetinde, kavl-i leyyin ile ifade ederim. Fakat yine de sözüm, düşüncem, tavrım tepkiye sebebiyet veriyorsa, yutkunur dururum. (32:44)

-Kötülüğe karşı asla kötülükle mukabele etmemelisiniz. Fakat mesela, Persler, Hazreti Ebu Bekir'e, Hazreti Ömer'e, Hazreti Âişe validemize ve daha pek çok ashab-ı kirama sebb ediyorlar (küfrediyor, sövüp sayıyorlar.) Siz onların sebbe müstahak olmadıklarını anlatmak suretiyle onları müdafaa edebilirsiniz. Perslerin büyüklerinden bir tanesi Mısırlı âlim Muhammed Imârâ'ya gitmiş, “Niye bize saldırıyorsunuz?” demiş. Hazret ona, “Yok biz saldırmıyoruz; siz Hazreti Ebu Bekir'e ta'nda bulunuyorsunuz, Hazreti Ömer'e olmayacak şeyler söylüyor sövüyorsunuz, Âişe validemize küfrediyorsunuz; biz sadece müdafaa ediyor ve “Bunlara sövülmez!” diyoruz.” demiş. Ben de diyorum: Onlara sövenin dilleri kurusun!.. (34:36)

-Rızâ, insanı, Rabbiyle iç cedelleşmekten kurtarır. Cenab-ı Hakk'ın takdiri, demek bir günahımız vardı ki, Allah camiaya bazı güveleri musallat etti; bir kısım haset ve kıskançlık duyguları depreşti. Bu bizim kabahatimizden; demek ki bir hatamız, günahımız vardı. Onlar asıl günahımızı bilemediklerinden dolayı bizim sevabımıza iliştiler. Bize “Siz bu işin ehli değilsiniz; bırakın da onu liyakatli insanlar götürsün!” deselerdi, hakları vardı. Fakat, hizmetin ruhuna dokunmaları.. bir yönüyle bilemeyerek onu yaptılar. Hazreti Pir'in dediği gibi, bizim hiç yapmadığımız yapamayacağımız, düşünmediğimiz düşünemeyeceğimiz şeylerden dolayı bize hücum ediyorlar. Demek ki bizim hatalarımız yüzünden böyle yapıyorlar. İşte böyle düşünüp Cenâb-ı Hakk'ın takdirine razı olmak ve o problemi içte çözmek lazım. Rıza iksirini içteki o alıp vermelerin, o hafakanların üzerine dökmek suretiyle onları eritebilirsiniz. (36:12)

25 Kasım 2012 Pazar

Fethullah Gülen Hocaefendi:"Hizmet için öyle gerekmeseydi biran burda durmazdım"

Sızıntı Dergisi İmtiyaz Sahibi Şerafettin Kocaman'ın vefatı dolayısıyla resmi hesabından bir video paylaşan Fethullah Gülen yaşadığı üzüntüyü anlattı. "Yaşar Hoca ve Hacı Kemal gibi çok değer atfettiğim bazı böyle güzel insanlar öldüğünde aklımdan geçmiyor değil: “Onların yerine keşke ben ölseydim!” diyen Hocafendi, vatanında ölmek istediğini de dile getirdi.

Sınav Haber ve Rehberliği olarak değerli insan Şerafettin Kocaman'a Allah'tan rahmet ailesi ve dostlarına sabır niyaz ediyoruz...

GIYABİ CENAZE NAMAZI KILDIRDI

Sızıntı Dergisi İmtiyaz Sahibi Şerafettin Kocaman dün hayatını kaybetti. Kardeşinin ardından bir vefat haberi daha alan Fethullah Gülen, merhum Kocaman için gıyabi cenaze namazı kıldırdı.
İşte Herkul.org'un resmi sosyal medya hesabı Herkul_Nagme'den "162. Nağme: Yine Acı Haber, Yine Cenaze Namazının Gıyâbîsi" başlığıyla paylaşılan görüntüler...


Kıymetli Arkadaşlar,
Kederliyiz!.. Hüzünlü gurbette bir vefat haberinin acısıyla daha yüreklerimiz burkuldu; bu sabah da değerli insan Şerafettin Kocaman Beyefendi’nin Hakk’a yürüdüğünü öğrendik. Bir kere daha “Hiç olmazsa gıyâbî namaz kılıp dua edelim” diyen muhterem Hocamız ikindi tesbihatının akabinde cenaze namazı kıldırdı. Bu nağmede o esnada kaydettiğimiz görüntüyü ve namaz sonrasındaki hasbihali bulacaksınız. M. Fethullah Gülen Hocaefendi, 12:33 dakikalık bu sesli ve görüntülü kayıtta merhum Şerafettin Ağabey ile tanışıklığını, hatıralarını, ölüme dair mülahazalarını ve vatan toprağında ölme arzusunu dile getiriyor. Bu vesileyle, merhum Şerafettin Kocaman Ağabeyimize Mevlâ-yı Müteal’den sonsuz rahmet ve mağfiret diliyor, bütün aile fertlerine, yakınlarına ve dostlarına sabr-ı cemil niyaz ediyor; bu nağmenin o kıymetli insan için duaya vesile olmasını umuyoruz. Ayrıca, bu nağmenin son kısmına da dikkatle kulak verilmesi gerektiğini ifade etmek istiyoruz. Muhterem Hocamız şu manadaki duygularını seslendiriyor:

"ONLARIN YERİNE KEŞKE BEN ÖLSEYDİM"

"Yaşar Hoca ve Hacı Kemal gibi çok değer atfettiğim bazı böyle güzel insanlar öldüğünde aklımdan geçmiyor değil: “Onların yerine keşke ben ölseydim!” Neyse bundan sonra da böyle şeyleri çok taşıyacak gibi değilim. Bir şiddetli fırtına birilerini önüne katıp götürünce, kim bilir belki de kalbim durur. Çok taşıyacak durumum yok.. Cenâb-ı Hak vatan toprağında nasip etsin. Benim vatana, toprağına karşı delice bir iştiyakım var. Hizmet öyle olmayı gerektirmeseydi bir dakika durmazdım burada. Ama çoklarının, binde dokuz yüz doksan dokuzun aklının ermeyeceği, eremeyeceği şekilde hizmetin bunda olduğuna inanıyorum.. binde dokuz yüz doksan dokuzun aklının eremeyeceği şekilde…"


22 Kasım 2012 Perşembe

Hocaefendi:Benim hiç sevdam olmadı bu hizmet tek sevgilimdi


Allah indinde küfürden sonra en büyük günahlardan insanın intiharıdır.

Anca sıkıyönetim zamanında bu adamlar beni kafalarına taktılar eğer benim yüzümden hizmete zarar gelecekse ve benim yokolmam bu zararı defedecekse ben buna razıyım.Küfürden sonra birinci en büyük günahtır ama bn buna da katlanmaya razıyım.

Afrikanın çöllerine gidip namımı nişanımı kaybettirmeyi o kadar düşünmüşümdür ki...

Aramızda konuştuğum öyle düşünen arkadaşlarımızda mevcuttur.Yanlış bir ictihat olsada bu da bir histir...

20 Kasım 2012 Salı

M.F.Gülen Hocaefendi'den Suriye ve Filistin için yapılacak en hayati fiil


Fethullah Gülen Hocaefendi, Filistin ve Suriye'deki problemin çözümü için "Sürekli duaya kilitlenip Cenab-ı Hakk'a tazarru ve niyazda bulunmak lazım" dedi

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, ikindi namazı sonrası yaşanan bir diyalog üzerine dua ile ilgili üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken önemli ifadelerde bulundu.

Hocaefendi, islam dünyasının bağrında kanayan yara olan Filistin ve Suriye 'de yaşananlarla ilgili, problemin nasıl çözülebileceği ve nasıl davranılması gerektiğiyle ilgili tespitlerde bulunuyor.

İşte Herkul.org'da "Suriye ve Filistin'deki Acıların Bitmesi İçin Çalınması Gereken Kapı" başlığıyla paylaşılan yazı ve Hocaefendi'nin sohbetinden bir bölüm:

Sevgili Dostlar,

Bugün ikindi namazını kılıp tam oturmuş muhterem Hocamızın sözlerine başlamasını bekliyorduk ki, salona iki kişi girdi. Daha eşikte onları fark eden Hocaefendi, “Siz namazı kılmış mıydınız?” diye sordu. Misafirler, “Hayır efendim, yetişemedik!” mukabelesinde bulundular. Bunun üzerine kıymetli Hocamız “Estağfirullah, biz biraz acele etmişiz!..” dedi. Onlar namazı eda maksadıyla uygun bir köşeye çekilirken Hocaefendi şu cümleyi ekledi: “Niye yetişemediniz deme yerine biz acele ettik deyip kabahati üstlenme daha insancadır; üslup, bir aynadır, insanın karakterini onun üslubunda okuyabilirsiniz!”

Bu cümleyi girizgah yapan muhterem Hocamız sözü duadaki üsluba ve şuurlu yakarışa getirdi ve gerçekten her mü'minin duyup dinlemesi ve üzerinde uzun uzun düşünmesi gereken sözler söyledi.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, sözlerinin sonunda dünden bugüne kanayan ve halihazırda canlarımızı iyice yakan yaralarımıza da işaret etti: “İslam dünyası adına buna (içten yakarışa ve şuurlu duaya) çok ihtiyaç var. Suriye'deki problemi çözemezsiniz siz.. Filistin'deki problemi çözemezsiniz, Allah'ın inayeti olmazsa. Bu açıdan da sürekli duaya kilitlenip Cenab-ı Hakk'a tazarru ve niyazda bulunmak lazım. Arkadaşlarımız her gece kalksınlar, teheccüd kılsınlar. Alsınlar ellerine bir dua mecmuası.. el-Kulubu'd-Daria'yı mı alırlar, kendilerinin okudukları bir duayı mı alırlar.. başlarını yere koysunlar... Çocuğu kuyuya düşmüş bir insanın kuyunun başında sızlaması gibi.. doğum esnasında hanımının iniltileri karşısında ona dua eden bir insanın kelimeleri şuurla söyleyişindeki edayla bir dua.. bir tazarru.. bir niyaz!..”

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Sesli Dinlemek için ağağıdaki > 'e tıklayınız...


14 Kasım 2012 Çarşamba

Sizin de ‘Yenilenme Cehdiniz’ var mı?

M.Fethullah Gülen Hocaefendi'nin kalemindenEğer henüz “Yenilenme Cehdi”niz yoksa ilk fırsatta değerli eserler dağıtımıyla bilinen “NT Kitap ve Kırtasiye Mağazaları”na uğrayarak “Hocaefendi’nin en son çıkan 300 sayfalık ‘Yenilenme Cehdi’ kitabını istiyorum” deyin.


Böylece sahip olduğunuz bu ‘Yenilenme Cehdi’nde önemli bilgilere ulaşacak, yenilenmenize engel olan duygu ve düşüncelerinizi maddeler halinde teşhis ve tespit ederek yanlışlarınızı düzeltme fırsatı bulacaksınız. İsterseniz sözü daha fazla uzatmadan “Yenilenme Cehdi”nden bir buçuk sayfalık bir bölümü birlikte okuyalım. Bakalım hangi hallerimiz ‘Yenilenme Cehdi’mize engel oluyor, hangi duygu ve düşüncelerimiz de engellerden kurtulmamıza sebep oluyor görelim.
***
‘Yenilenme Cehdi’nde engellerden kurtulma sebepleri:

1- Sohbete kulak veren insanların sohbet eden zat hakkında olumsuz düşüncelere girmemeleri ve söylenilen sözleri kabule açık bulunmaları sohbetten istifade adına çok önemlidir!.

2-Konuşulan sözlerin, sadece kulağa girmesi değil, kalbe de tesir ederek tam değerlendirilebilmesi, ancak dinleyenin önyargılardan uzak bulunmasına bağlıdır!.

3-Ayrıca bir kişinin sohbetten istifade edebilmesi için, kat’iyyen herhangi bir kıskançlık ve çekememezlik içine girmemesi, “ben!” dememesi ve anlatılan mevzular hakkında malumatfuruşluk yapmaması gerekir!.

4-Hatta konuşulan mevzuların içinde tam olarak kabul edilemeyecek bazı hususlar bulunsa bile, dinleyen kişinin “bu konuyu sohbetten sonra görüşür ve tashih ederiz” diyerek her şeye rağmen söylenenlere kulak vermesi, zihin ve kalbini sürekli konuşulanlara açık tutması istifadenin ön şartıdır..

5-Eğer bu şartlardan herhangi birinde bir eksiklik olursa, sohbet edenle sohbet dinleyen arasında bir husuf ve küsufun (ay ve güneş tutulması) yaşanması kaçınılmazdır.

6- Sohbet veya vaz u nasihat dinlerken, eğer içimize garazlarımızı, kinlerimizi, nefretlerimizi, bencilliklerimizi,
enaniyetlerimizi, bilgilerimizi katıyorsak, iki ene bir arada olamayacağından, kendi içimizde bir müsademe başlar ve bu da istifadenin önüne set çeker.

7-Bu halet-i ruhiye içinde olan insanlar, İmam Gazali, İmam Rabbani, Alvar İmamı veya Hazret-i Pir-i Muğan gibi büyük zatları dinleseler, hatta İki Cihan Serveri’nin sohbetiyle müşerref olsalar, O’nun huzurunda bulunsalar bile yine de istifade edemezler!. Nitekim Ebu Leheb, Ebu Cehil gibi niceleri O’nu dinlemiş, fakat istifade edememişlerdir.

8-Günümüzde de nice Ebu Leheb’ler, Kur’an ve sünneti dinliyor, büyük zatların sohbetlerine muttali oluyor fakat onlardan hiç mi hiç istifade edemiyorlar.

9- Son olarak bir önemli engeli daha ifade edeyim ki, başarı, muvaffakiyet, makam, mansıp bir imtihan olduğu gibi, ilim de bir imtihandır ve çokları böyle bir imtihanda kaybederler.

10- Ben de “biliyorum” düşüncesi insan için öyle bir perdedir ki, insanın, bir nasih veya vaizden istifadesine engel olduğu gibi, aynı zamanda onu dinden, diyanetten, Allah’tan Peygamber’den de uzaklaştırabilir!.. Esasında insanı Allah’tan uzaklaştıran nimet, nimet görünümlü musibetten başka bir şey de değildir.

12- Evet, makam, mansıp, paye, değişik üniversitelerde veya idari sistemlerde elde edilen ad ve unvan gibi Allah’ın bize ihsan ettiği nimetler, şayet bize Allah’ı unutturuyor ve içimizde gaflet hissi hasıl ediyorsa, unutulmamalıdır ki bunlar, bizim için nimet suretine girmiş Allah belası birer nikmettir!

13-Böyle tehlikelerden korunmanın yolu ise hem söyleyenin hem de dinleyenin meseleyi sadece Allah rızasına bağlı götürmesi, kalb ibresinin, hep O’nun hoşnutluğunu göstermesidir.

14-Gerek sohbet yapan insanın, gerekse onu dinleyenlerin daha başta kendi içlerinde öyle bir hazırlığa girmeleri, tezkiye-i nefis etmemek suretiyle tezkiye-i nefis etmeleri, nefislerinin tepesine elli tane balyoz indirmeleri gerekir!.

15- Baştan böyle hazırlıklar yapılır, halis niyetle, kalb safveti ve iç duruluğuyla meselenin içine girilirse, Allah’ın izniyle, işte o zaman nasihat ve sohbetler daha verimli, daha ufuk açıcı ve daha yararlı olur..

-Ne dersiniz, ‘Yenilenme Cehdi’mizdeki bu engellerin farkında mıyız?

Ahmet Şahin-Zaman

11 Kasım 2012 Pazar

Alman Yazar,Detaylarıyla "Gönüllüler Hareketi'ni" yazdı


ABD'de ziyaret ettiği Fethullah Gülen ile görüşen Alman gazeteci Rainer Hermann, Gönüllüler Hareketi´nin bu ülkedeki çalışmalarını ele alan bir yazı kaleme aldı. 


Almanya’nın saygın gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ ) gazetesinde yayınlanan “Hayır işle ve sabırla etkisini göstermesini bekle” başlıklı makalesinde Hermann, Alman kamuoyu kadar Türk kamuoyunun da ilgisini çekecek bilgilere yer verdi.

Almanya’nın önde gelen Türkiye uzmanlarından biri olan Rainer Hermann , hareketin şeffaf olmadığı ve gizli örgüt gibi çalıştığı yönündeki ithamlara karşı Allah rızası için yapılan hayır faaliyetlerine ve bu faaliyetlerin ABD örneğinde ortaya çıkardığı somut neticelere yazısında yer verdi.

Hareketin eğitim çalışmalarında fen bilimlerine ayrı bir önem verdiğini belirten Hermann, Hocaefendi’nin insanın ailesine, topluma ve tüm insanlığa fayda sağlamasının yolunun eğitim ve okuldan geçtiği görüşünü seslendirdiğini belirterek şu görüşüne yer verdi: “Buna ek olarak Allah’ın yarattığı varlıklar olarak ancak dünyevi ve manevi eğitimle tam olgunluğa ulaşacağımızı düşünüyorum.” Gülen'in, bir ömür boyu bu görüşü savunarak dostlarına okul açmaları çağrısında bulunduğunu belirten Hermann: “Bu okullar Gülen’den ilham alan işadamaları tarafından açılıyor. Kendisi bunların hiçbirinde ne kurucu üye ne de yönetim kurulu üyesi olarak görev alıyor.” dedi.

Hermann, ‘Beyaz Türkler’ olarak tanımladığı Kemalist elitin hor gördüğü Fethullah Gülen Hocaefendi'yi, Anadolu insanına müteşebbis olmayı ve kazandıklarını ihtiyaç sahipleriyle dünya çapında paylaşmayı öğreten bir vaiz olarak tanıttı. Kemalist elit sınıfı etkin bir biçimde sorgulayabildiği için Hocaefendi´nin ‘devlet düşmanı’ ilan edildiğini belirten yazar, “Çatışma ortamından çekinen Gülen, düşmanlıkları körükleyebileceği endişesi taşıdığı için geri dönmeyerek Sailorsburg´da kalmaya devam ediyor” diyerek Türkiye´ye dönmemesine açıklık getirdi.

Almanya´da son zamanlarda Gülen ve Hizmet Hareketi'ne karşı kampanyayı andıran tek taraflı siyasi ve medyatik eleştiriler artmıştı. Spiegel dergisinde çıkan bir yazı ve PKK ile yakınlığı ile bilinen Sol Parti'nin federal ve eyalet meclislerine verdiği meclis soru önergeleri gereksiz tartışmaları da beraberinde getirmişti.

OLMAYAN ÖRGÜT ŞEMASINI ARIYORLAR

Hareketin şeffaf olmadığını ve mafya gibi organize olduğunu iddia eden muhaliflerin ‘olmayan bir organizasyon şeması’ aradıklarına vurgu yapan Hermann, “Halbuki Gülen'in geleneğine sadık kaldığı İslam tasavvufu hiyerarşi tanımıyor. Kaldı ki generallerin söz sahibi olduğu bir dönemde görünür bir örgütlenme yapısına sahip olmak tehlikeli de olurdu.” diyerek bu iddiaların anlamsızlığına parmak bastı.

Hermann'a konuşan Gülen, bu eleştirilere karşı, "Hayatım ve eserlerim herkese açık. Gizli hiçbir şey yok. Hizmet´in faaliyetleri halkın gözü önünde, hayatın her alanından, her milletten, her dinden insanlarla birlikte gerçekleşiyor. Bu faaliyetler devlet makamlarının izni ve kontrolüyle vuku buluyor. Bunlarda şeffaf olmayan nedir bilmek isterdim.“ görüşünü dile getirdi.

Hizmet Hareketi´nin eğitim, medya, diyalog, iş dünyası ve hayır işlerinden oluşan beş alanda faaliyet gösterdiğinin altını çizen Hermann makalesinde Gülen´e yakın girişimcilerin 130 ülkede 1000’den fazla okulun kurulmasına öncülük ettiği bilgisini verdi. Hermann, makalesinde ABD´de okul ve diyalog kurumları açan gönüllülerin ve bu kurumlarda çalışan öğretmenlerin görüşlerine de yer verdi.

Alman gazetecinin, hareketin ABD´deki hizmetlerinin geldiği noktayı anlatan değerlendirmesi ise Alman kamuoyu kadar Türk kamuoyunun da ilgisini çekecek nitelikte: “Turkic American Alliance” adlı 200'den fazla derneği bir araya getiren çatı kuruluşunun ne kadar önemli olduğu, gala akşamına 7 senatör ve 54 milletvekilinin şeref vermesinden anlaşılıyor. ABD´deki tek özel Türk düşünce kuruluşu olan “Rethink”, Amerikan siyasetine ve diğer düşünce kuruluşlarına Türkiye ve Yakın Doğu´ya dair güncel araştırmalarıyla bilgi aktarıyor. Diğer önemli bir kuruluş ise Rumi Forum. Yönetim kurulunda başka dinlere mensup ve seküler Amerikalıların da yer aldığı Rumi Forum’un düzenlediği ve önde gelen siyasetçi ve diplomatların konuşmacı olarak katıldığı toplantılar, 4 televizyon kanalı tarafından canlı yayınlanıyor. Türk müteşebbislerin finanse ettiği New York'taki Amity okulunun en başarılı mezunları Harvard, Columbia ve Yale gibi üniversitelere gidiyor."

FAZ’da yayınlanan makaleye, Twitter’da #FAZFethullahGulen ibaresiyle 12 Kasım pazartesi günü saat 17.00 - 22.00 arası görüş bildirilebilecek...