osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2013 Salı

Paket

Paket

Kalabalık bir gazeteci grubuyla dün Ankara'daydık! Rotasını değiştiren BÜYÜK TÜRKİYE'ye doğru koşan başkent yeni bir reformun müjdesini verecekti!

Hedef hem içerideki hem dışarıdaki halktı!

Yıllarca unuttuğumuz ilgilenmediğimiz, aşağıladığımız, ötekileştirdiğimiz, acı çektirdiğimiz, dinlemediğimiz, daha doğrusu ADAM YERİNE koymadığımız insanlardı!

Büyük devletler büyük düşünür ve herkesi kucaklardı! Eski Türkiye bunu yapmamak için kurgulanmıştı.

Kurumlarımız, siyasetimiz, askerimiz, MİT'imiz, bürokrasimiz ve en önemlisi SERMAYEMİZ Anadolu'nun kendini hatırlamaması için KODLANMIŞTI!

Başbakan Erdoğan'ın söylediklerini herkes yazıp değerlendirecek!
Ben izin verirseniz söylemediklerini, bizimle paylaşmadıklarını anlatmaya çalışayım...

Çünkü PAKETTEKİ en önemli hamle söylemediği kesimle ilgiliydi!
Açık açık söyledikleri bizlere kadar gelirken şifreli sözleri Londra'yı bitiriyordu!

Zaten paketin ilk ve son olmaması BARONLARA vurulacak en güzel darbeydi!

Nasıl mı?

Anlatalım...

Londra'dan yönetilen MASONİK hareket ile Padişah Abdülhamit gideceğini gördü. Kendini savunabileceği bir enstürüman ararken yönünü PETROLE çevirdi!

Çünkü kendisi, rejimi ya da temsil ettiği HANEDAN nedeniyle gitmiyor sadece Ortadoğu'yu İngilizler'e bırakmadığı için altı oyuluyordu!

Bunu içerideki yabancıların asıl kimliğinden çıkarabiliyordu!

Alman mühendis Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi'nin yönettiği ekip, 1901'de Padişah'a bölgenin petrol denizi olduğunu raporla sundu! 65 ÖZEL NOKTA tespit edildi! Bu noktaların tümü bugün petrol saçmaktadır!

Türkler'in bölgeden çıkması için hem bölgenin İstanbul'a düşman edilmesi hem de içeride ayrılıkların körüklenmesi gerekiyordu!
Öyle de oldu!

31 Mart Olayı ile İngilizler kesin olarak gelip Ortadoğu'nun iplerini ele geçirdi. 1. Dünya Savaşı rötuşların yapılmasına imkan verdi!

Bu saatten sonra Türkiye'de HAÇLI kırmızı mavi İngiliz Bayrağı dalgalanmasa da hakimiyet onlardaydı!

Hiç bırakmak istemediler! Almaya kalkana da faturayı feci şekilde ödettiler.

Erdoğan'ın birkaç kez altını çizdiği "kara miras" 27 Nisan 1960 darbesinin ürünüydü! 1960 yılında hiç ortalarda görünmeyen Londra içerideki kuvvetleriyle ayağa kalkmak isteyen Ankara'yı çökertti!

Siyaset, hukuk, sendikalar, üniversiteler, kışla, sermaye gibi ülkeye hayat veren tüm yapılar onların kontrolüne girdi!

GEZİ'ye destek yağdıran SOL da o günlerin mirasıydı! İngiliz MI6'in yani KRALİÇE'nin istihbaratı tarafından yaratılan SOL Türkiye'yi kurtarmak için sokaklardaydı!

Medya ve sanat dünyası da onların emrindeydi...

Erdoğan dün Mustafa Kemal, Menderes, Özal ve Erbakan'ın ismini andı! Çünkü adı anılmayan isimler öyle ya da böyle BUCKİNGHAM'ın kontrolündeydi!

Başbakan isimleri bilerek atlayıp Londra'ya "Attığınız her adımı biliyoruz. Bunu bertaraf etmek için buradayım!" mesajı veriyordu!

Aslında PAKET Kraliçe'nin ve içerideki adamlarının hüznüydü!

1960'ta MENDERES'i götüren manşetlerle Gezi'den sonra Erdoğan için atılan manşetlerin benzeşmesi asla ve kat'a tesadüf değildi!
SİSTEM işliyor Londra ve Musevi BARONLARIN istemediği kişiler hedefe konuluyordu!

Kürt'ten düşman, namazında niyazında olan birinden tehdit, para kazanmaya çalışan Anadolu insanından YEŞİL sermaye, başörtüsüyle okumak isteyen kız çocuğundan rejim düşmanı çıkaran bunlardı!

Sermaye, medya ve DIŞİŞLERİ bunlarda olduğu için ANADOLU çocuğu başını kaldırıp "Ne oluyor?" sorusunu soramıyordu!

Cuma namazında yakalansan REJİM karşıtı oluyordun! Siyasi hayatın bitiyordu!

Çünkü ellerindeki güçle vurdukları damga 3 nesil çıkmıyordu!

Başbakan'ın PAKETİ tanıtırken ısrarla "Prangalardan kurtuluyoruz!" demesi bu nedenleydi!

Açık açık kürsüden Londra'ya ateş açamayacağı için diplomatik bir lisanla sadece onların anlayabileceği şekilde konuşuyordu!

Emin olun açıklanmayan ve atılan çok ama çok önemli adımlar daha var!

OLMALI!

Çünkü Türkiye kendi kabuğunu kırmaya başladıktan sonra Londra, Kürtler'in Kuzey Irak'ta hakkı olan petrolü çıkarmasına ve satmasına izin vermiyor!


Ankara, kardeşiyle bütünleşmek ve hakkı olanı almak için 110 yıl sonra bölgeye dönüyor!

Kendi kimliğiyle kendi benliğiyle...

ANADOLU'da kim nasıl yaşıyorsa öyle yaşamaya devam edecekti! Herkes herkese saygılı olacaktı!

Çünkü ayrılıklarımız ve farklılıklarımız düne kadar kullanılmıştı!
Ankara işi sıkı tutuyor!


PAKETTEN Kraliçe'ye bir hediye düşmedi!

Eee onlarda şimdiye kadar aldıklarıyla yetinsinler!
ÜZGÜNÜZ!

Ergün Diler

30 Eylül 2013 Pazartesi

YAVUZ HOCAMIZDAN MUHTEŞEM BİR YAZI

YAVUZ HOCAMIZDAN MUHTEŞEM BİR YAZI

Geçenlerde beş yıldızlı ve de oldukça yaldızlı bir otelde verdiğim konferansta tarihi örnekleriyle birlikte “sade hayat”ı anlatmaya çalıştım, ama katılanların çok da hoşuna gittiğini sanmıyorum.

Çünkü herkes çok gösterişli giyinmişti... “Müslüman aristokrasi” üzerine okuduğum bir yazıyı acı acı hatırladım.

Kadınların çoğu baloya (bu gidişle yakında eminim “Müslüman balosu” da başlar) gider gibi süslenmişti. Erkekler biraz daha umursamazdı, ama hemen hemen hepsi bilinen markaların elbiselerini, ayakkabılarını, kravatlarını, saatlerini taşıyorlardı.

Ben mi nasıldım? Doğrusu içlerinde “ayrık otu” gibi kaldığımı itiraf etmeliyim. Yaldızlı salona en yakışmayan kişi sanırım bendim.

Ayağımda blücin, sırtımda deri montla sığır çobanı gibi kaldım.

Böyle bir topluluğa “sade hayat”ı anlatmanın uygun olup olmayacağını uzun süre düşündüm. Çelişki olursa bu kadar olurdu. Sonra “Her şey zıddıyla” dedim ve konuya Yavuz Sultan Selim’den girdim.

Müthiş bir “sade hayat” tutkunuydu. Neden süslenmediğini soranlara şöyle cevap verirdi: “Vezirlerin süslenmesi padişahlarına hoş görünmek içindir, benim padişahım kılığa bakmaz yüreğe bakar! Bu yüzden süslü elbiseler giymeme gerek yoktur.”

Öyle bir Peygamber-i Alişan sevdalısıydı ki, Kapıcıbaşı Hasan Ağa’nın rüyasına girip, “Selim evlâdımız Hilâfet sancağını yüceltsin” der demez, “Mısır Sefer-i Hümâyunu”na çıkmıştı. Halife unvanıyla İstanbul’a döndüğünde kendisini alkışlamak için günlerden beri bekleşen halka gözükmeden, arka kapıdan sarayına girmiş, bunun sebebini soranlara şöyle demişti: “Biz bu yola, halka kendimizi alkışlatmak için çıkmadık, Biz bu yola Peygamber-i Zişan emriyle, Allah rızasını tahsil için çıktık! Bu durumda halka kendimizi alkışlatmamız kul hakkına girer.”

Yavuz Padişah’ın duruşu böyle bir duruştur. Yürek pusulasını Peygamber-i Alişan Efendimiz’in yüreğine ayarlamış, bu aşk sayesinde, sekiz yıllık saltanata seksen yıllık icraat sığdırmıştır.

Anlayacağınız Yavuz Padişah’ın kendi duruşu, kendi anlayışı, hayata kendi bakışı vardı. Bu haliyle, kıble yürekli Osmanlı insanının özü ve özeti gibiydi.

Sonra ne olduysa oldu, ya kıyamet öncesinde eseceği söylenen o müthiş rüzgâr esti, ya da yürek depremine uğradık, yürek pusulamız şaştı! Yönümüz kıbleden saptı.

Duruşumuz bozuldu, ihlâsımız çözüldü, direncimiz ezildi, irademiz yamuldu!.. Batı’ya özenmeye, “ehl-i dünya”yı taklide başladık. Önce kıyafetimizi, sonra siyasetimizi uydurduk onlara...

Derken sıra, onlar gibi yaşamaya geldi. Gerçi hala “mazbut”, hala “tesettür”lüyüz, ama onların öngördüğü “moda”ya göre giyiniyor (epeydir moda dergimiz bile var çok şükür), moda ürünler tüketiyor, moda olan tatil yerlerinde tatilimizi geçiriyor, aynı podyumda aynı mankenlerle “defile”ye çıkıyoruz...

Yedi yıldızlı devremülk “şeriat oteli”miz de inşa aşamasında...

“Bikini mayo”ya itirazımız hala sürüyor. Ne var ki, “özenti”miz de devam ediyor: “Çıplaklık”tan beslenen “mayo” ile “örtünme” anlamına gelen “tesettür”ü birleştirip icat ettiğimiz “tesettür mayo” deniz sefamızın özünü teşkil ediyor.

Denize girmek “farz” olmuş da benim mi haberim yok?

Artık bizim de, tıpkı “ötekiler” gibi tatil köylerimiz, tesettür plajlarımız, gösterişli ciplerimiz, ikişer bin dolarlık ayakkabılarımızla çantalarımız, yatımız-katımız var... Bizim de “Cafe”lerimiz, “Restaurant”larımız, “boutique”lerimiz, beş yıldızlı “Hotel”lerimiz, “Palace”larımız, “Branche”larımız var... Biz de tıpkı “onlar” gibi, gecekondulardan yüksek duvarlarla ayrılmış Avrupai “City”lerde, yahut “Rezidance”larda oturuyor, bizim kadar şanslı olmayan “dindaş”larımıza hava basıyoruz!

Yavuz Bahadıroğlu - Yeni Akit

7 Eylül 2013 Cumartesi

Yavuz Sultan Selim'e iftiraya tarihi cevap

Yavuz Sultan Selim'e iftiraya tarihi cevap

3. köprüye ismi verilen Yavuz Sultan Selim hakkındaki alevilere katliam yaptı iddialarına iki ünlü tarihçiden tokat gibi cevap geldi.

Yeni kitabı ’Yavuz Sultan Selim’ için arşivleri didik didik eden İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Feridun Emecen, “Bir defa Osmanlı belgelerinde böyle bir katliama rastlamadım. Belgelerde tek Safevi yanlısı propoganda yapan ajan ve bunlara sempati duyup yayan kimi tarikat dervişlerinin takibi, ayrıca yine bunlara alttan yardım eden timarlı sipahilerin belirlemeleri ile ilgili kayıtlar var.” dedi.

Senelerdir Yavuz Sultan Selim’in 40 bin Alevi’yi katlettiği, sistemli bir soykırım uygulattığı iddia ediliyordu. Osmanlı dönemine dair araştırmaları ile bilinen İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Feridun Emecen, katliam iddialarına noktayı koydu. Emecen, konu ile ilgili yaptığı açıklamada “Evvela tarihten birtakım rivayetler bularak bu bilgileri tarihî serinkanlılıktan âzade olarak ortaya atıp toplumlar arasında düşmanlık tohumları ekilmesini, ayrışmaya gidilmesini son derece yanlış ve tehlikeli bulduğumu belirtmeliyim. Bu tür iddialardan sosyal ve siyasi menfaatler beklemek yanlıştır. Bu sadece husumeti körüklemekten ve karşılıklı boş suçlamalarla içtimai ahengi bozmaktan başka bir işe yaramaz.” ifadelerini kullandı.

Emecen, Yavuz’un fikirleri ve sanat hayatını ele alan ‘Yavuz Sultan Selim’ kitabında ‘Alevi katliamı’ iddialarına da yer verdi. Emecen, “Bu konuda şüphelerimi ortaya koydum. Bu rivayetin nasıl doğduğu, nereden çıktığı ile ilgili araştırmalar yaptım. Bir defa Osmanlı belgelerinde böyle bir katliama rastlamadım. Belgelerde tek Safevi yanlısı propoganda yapan ajan ve bunlara sempati duyup yayan kimi tarikat dervişlerinin takibi, ayrıca yine bunlara alttan yardım eden timarlı sipahilerin belirlemeleri ile ilgili kayıtlar var.” dedi.

Profesör Emecen, şöyle devam etti:

“16. asrın ikinci yarısında yazılmış Osmanlı tarihlerinde teftişler sonucu 40 bin kişinin saptandığı, bunların imha edildikleri veya sürgüne gönderildiklerine dair bir bilgi bulunur. Bu bilgi zamanla Anadolu’da yapılan teftişler sonucu ’40 bin Alevi’nin Yavuz Sultan Selim tarafından katledildiği’ şeklinde nerdeyse tartışılmaz bir kabule dönüşmüştür. Bugün bu hatalı bilgi, sosyal ve siyasi vesilelerle sık sık tekrarlanan bir ‘paradigma’ haline gelmiştir. Bu bilginin yer aldığı kaynakların tahliline ve esasında sorunun nasıl anlaşılması gerektiğine bakmak gerekir. ’40 bin Alevi’nin Yavuz tarafından katledildiği’ne dair herhangi bir bilgi, dönemin kaynakları olan Selimnâme literatüründe biri dışında geçmez. Üstelik Şah İsmail’in de İran’a hakim olduğunda büyük bir Sünni temizliğine gittiği yine devrin kaynaklarında yer alır. Safevi/İran kaynaklarında ve bazı Batılı çağdaş kaynaklarda bunun için yine 40-50 bin Sünni’nin katledildiği belirtilir. Bütün bunlar her iki tarafın kaynaklarının abartmasıdır, gerçek rakamları göstermeyip çokluk ifade eder.”

Feridun Emecen, Alevi katliamı iddiasının doğuşunu da şu şekilde anlattı:

“Bu konudan söz eden ilk kaynak, İdris-i Bitlisi’nin Selimşahnâme adlı kitabıdır. Yavuz Sultan Selim’in yanında bulunmuş ve önemli hizmetler görmüş olan İdris-i Bitlisi, o döneme dair bilgileri toplamış, fakat ölünce, yazdıklarını temize çekme ve düzenleme imkânı bulamamıştır. Daha sonra oğlu Ebulfazl Mehmed Çelebi, babasının notlarını derleyip toplayarak ve kendi edindiği bilgilerle de eklemeler yaparak Selimşahnâme adlı eseri tamamlamıştır. İşte bu eserde, Çaldıran Seferi evvelinde Yavuz’un ‘Kızılbaş taifesinin kökünü kazımak için’ memleketin idarecilerine bir emir yolladığına dair iddia yer alır. O yazara göre bu emre dayanarak katliam yapılmıştır.
Bu bilgi daha sonraki tarihçiler tarafından okunmuş ve Osmanlı tarihleri bu bilgileri esas alarak bir yanlışın daha da yayılmasına yol açmışlardır.”

Emecen; tarihin, kaynaklar olmadan belge ve bilgilere dayanmadan yazılamayacağını savundu. Olayları ele alırken diğer kaynaklar ile karşılaştırmak, şüpheci yaklaşmak gerektiğini dillendirdi. “Eski kaynaklarda yazan her şeyi doğru kabul eden ve şüpheci yaklaşmayan çalışmalar halen var. Zaten Yavuz hakkında yazılan kitapların neredeyse tamamı dördüncü, beşinci dereceden kaynaklardan yazıldığı için Yavuz çok meşhur aynı zamanda çok meçhul biri olarak kaldı.” yorumunu yaptı.

Feridun Emecen, şunları kaydetti:

“İdris-i Bitlisi’nin iddia ettiği teftişe dair herhangi bir arşiv belgesi veya o dönemde yazılmış bir kitabî kaynak mevcut değildir. Sorun büyük ihtimal Yavuz’un kardeşi Ahmed ile mücadelesi sırasında ona ve Kızılbaş olduğu belirtilen yeğeni Murad’a katılanların saptanması için muhtelif bölgelere yollanan emirlerden kaynaklanmıştır. Nitekim 1513 başında Şehzade Ahmed ve oğullarına taraftar olanların isimleri, Şehzade Murad’ın yanına giden şahısların (muhtemelen timarlı sipahilerin) adları verilmiştir. Belirlenen kişi sayısı 70 civarındadır. Bunun dışında bu hususla ilgili herhangi bir belgeye rastlanmamaktadır. Geç tarihli kaynaklarda bu bilgilerin abartılarak nakledilmesinde aslında Safevi ve Osmanlılar arasındaki siyasi-dinî çekişme yatmaktadır. Sünni inancı bütünüyle ortaya çıkaran 16. yüzyılın tarihçileri bir ölçüde karşı tarafa gözdağı verme, yandaşlarına da iftihar vesilesi veya dinî inanca ne kadar bağlı olunduğunu kuvvetle vurgulama amacıyla bu gibi bilgileri daha da abartarak kullanmışlardır. Şah İsmail’in mektuplarıyla yakalanan Safevi halifeleri, bunların Anadolu’nun çeşitli yerlerinde temas kurdukları tarikat şeyhlerinin bazıları ve âsi elebaşları Osmanlı devlet sisteminin bozulmaması için şiddet uygulanarak katledilmiştir, fakat bunun sistemli bir Kızılbaş temizliğine dönüştüğünü söylemek doğru değildir. “

Feridun Emecen, Yavuz Sultan Selim’in şehzadeliği esnasında babasıyla yaptığı mücadelede Alevilerden destek aldığına işaret etti. “Babasıyla mücadele eden Yavuz’un faaliyetlerini anlatan iki resmi raporun birinde şehzadenin Kili’de olduğu bildirilirken ikincisinde yanındaki adamlar hakkında bilgi verilir. Bu rapordaki bilgiler Şehzade Selim’in Kefe’de iken Rumeli yakasında onun çağrısına uyup yanına gelen Alevi temayüllü Dobrucalı Türklerden bahsetmektedir. Yavuz’un bütün fikri devletin ictimai ahengini tehdit eden ve esas gücü Anadolu’da bulunan Türkmen boylarına dayandırmaya çalışan bunun için de onlara kendi dini anlayışlarıyla seslenen Şah İsmail ve yandaşlarını bertaraf etmektir. Bu çabasında Alevi temayüllü gruplardan destek görmüş olması son derece ilginç bir hadisedir. Burada hemen Alevi tabirinin o döneme ait Osmanlı belge ve kaynaklarında geçmediğini de belirtmeliyim.” açıklamalarında bulundu.

TARİH ROMANLARDAN ÖĞRENİLMEZ

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi, ‘Yavuz Sultan Selim’ kitabı için Osmanlı, Memlük, Venedik, Safevi arşiv belgelerinden faydalandı.

Feridun Emecen, tarihî romanların kamuoyunda çok rağbet görmesinden mutlu olduğuna temas ederken, “Bunların varlığı iyi, ama bu romanlarda tarih zemininin kaybedilmemesi gerekiyor. Mutlaka tarihî gerçekler üzerine roman kurgusu yapılmalı. Yavuz hakkında yazılmış romanların çoğunda üçüncü dördüncü elden kaynaklardan alınma bilgiler tamamen doğru olduğu kabul edilerek yazılıyor. Gençlerin tarihi böyle öğrenmeleri çok doğru değil.” dedi.

“YAVUZ’UN KÜPE TAKTIĞINA DAİR BİR BİLGİ YOK”

Feridun Emecen, bir resimden hareketle Yavuz’un küpe takmasına dair pek çok rivayet üretildiğinden yakındı. Dönemin kaynaklarında ve minyatürlerinde küpeli resminin bulunmadığına temas etti. “Artık Yavuz hakkında yazılmış hemen hemen her kitapta tekrarlanan bu hatalı resim başta ders kitapları olmak üzere değiştirilmeli. Yavuz’un onca minyatürü var, onlar kullanılmalı.” önerilerinde bulundu.

Emecen, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu küpeli resmin dayanağı muhtemelen 1530’larda çıkan Avrupa’da hazırlanan bir madalyona dayanıyor. Batılılar Osmanlıları Arap olarak tahayyül etmiş ve Mağribî tiplerle resmetmişler. Sonrasında neden bu resim hem Yavuz’a hem de Yavuz’a benzediği bilinen Şah İsmail’e nispet edilmiş, anlaşılmaz. Ancak Şah İsmail’i gösteren minyatürlerin de hiçbirinde kulağında küpe görmedim.”

Yitik Hazine Yayınları’ndan çıkan ‘Yavuz Sultan Selim’ adlı kitapta Safevi ve Memlük ile girilen mücadelelere değiniliyor. Yavuz Sultan Selim’in şehzadeliğinden vefatına kadar bütün hayatı kaleme alınıyor. Osmanlı’nın en meşhur padişahı; devlet felsefesi, orduya hâkim olma sırları, savaşlarda kullandığı taktikleri, askerî dehasıyla anlatılırken bir yandan da ruh ve fikir dünyasına yer veriliyor.

TARİHÇİ YAZAR YAVUZ BAHADIROĞLU İDDİA KUYRUKLU YALAN

Tarihçi yazar Yavuz Bahadıroğlu, Yavuz Sultan Selim döneminde 40 bin Alevi‘nin katledildiği iddialarının kuyruklu bir yalan oldunu belirtti. Bahadıroğlu, “Yerli ve yabancı hiçbir kaynakta böyle bir belge yoktur. Bu iddiaların çoğu İran Safevi Devleti kaynaklıdır. Bir de İdris-i Bitlisi, Yavuz Sultan Selim’e biat etmiş ve ondan sonra ideal birliği oluşmuştur.” dedi.

Moral FM’de Fethi Çağıl’ın sunduğu Radyobüs programına konuk olan Bahadıroğlu, İstanbul’a yapılacak 3. Köprüye adı verilen Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim ile ilgili ortaya atılan iddiaları yorumladı.

Kimi yayın organları tarafından ortaya atılan Yavuz’un 40 bin Alevi’ye katliam uyguladığı savlarının bir fikirden öteye gidemediğini aktaran Bahadıroğlu, “Bunu yapanlar kendilerini muhalefet yapmakla yükümlü sayan bir gruptur. Sosyal ağ ya da twet diye tarihte bir kaynak yok. Bunlar ciddi sorunlar. Bilip bilmeden herkesin yorum yapması doğru değil. Tarihi de tarihçiler belgelerle tartışmalı.’’ ifadelerini kullandı.

Dönemin şehir ve toplum yapısının detayları ile araştırılmasını öneren Yavuz Bahadıroğlu, şunları kaydetti:

“O dönemin şehirleri 3-5 bin kişiliktir. En büyük şehirler 10 bin kişilik falan. O dönemin köyleri ise 40 kişilik guruplar halinde. Şimdi 40 bin Alevi’nin kesilmesi 15 tane şehrin yok edilmesi anlamına geliyor. Peki, o dönemden bugüne kadar o bölgelerde kaç tane yol ve inşaat yapıldı. Bu öldürüldüğü iddia edilenlerin kemiklerine ulaşılabildi mi? O kadar kemik nereye gitti? Yavuz Sultan Selim ile ilgili bu iddialar zan. Zaten Türkiye’yi batıran da zandır. Bilimin olduğu yerde senin fikrinin ve zannının bir anlamı yok ki! Bilim söz aldığında senin susman gerekir. Ciddi kaynaklarımızda ve tarihçilerin belge saydığı hiçbir kaynak böyle bir şeyi doğrulamıyor. 40 bin kişinin 10 bin kişinin öldürüldüğü bir belge yok. Ama iddia var. Vergi gelirlerinin düşmesi ve toplu mezarlarının bulunması var.”



Yavuz Sultan Selim’in önemli idealleri olduğunu vurgulayan tarihçi ve yazar Bahadıroğlu, şöyle devam etti:

“Sırf Anadolu elden gidiyor, diye babasına iç darbe yapmıştır. O dönemde Şah İsmail Anadolu’da çok fazla hâkim olmaya başlayınca devletin elden gideceğine kanaat getirmiştir. Sırf İttihad-ı İslam’dan dolayı bunları yapmıştır. Ayrıca Büyük İskender’in geçemediği çölü 13 günde geçmiştir. 8 senelik padişahlık hayatına 80 seneyi sığdırmıştır. Padişahlığı ateşten bir gömlek olarak giymiştir.

Hakikaten anlamıyorum, Yavuz’dan söz edenler neden Şah İsmail hakkında bir beyanda bulunmuyor? Şah İsmail’in öldürdüğü 10 binlerce Sünni’den kimse neden söz etmez? Annesini öldüğüne dair çok ciddi iddialar var. Kafatasından şarap iddiası var. O dönemde Şah İsmail mezhepçilik yapıyor. Hem şeyh hem de hükümdar. Neymiş çok güzel Türkçe şiir yazmış. Ama o dönemde Şah İsmail’in aklı fikri Anadolu’da. Bir de Şah İsmail’in müslümanlığı bizim bildiğimiz gibi bir mnüslümanlık değil. Allah kavaramı da bizim bildiğimiz gibi değil. Şah İsmail kendisini O’nun yanına koymuş. Niye Osmanlı uleması İbn-i Kemal ve Hamze Bey gibi çok ciddi bir âlem ‘Bunlar kâfirdir’ emri verdi. Bunun yanında ‘Osmanlılar kâfirdir’ hükmünü kendisi veren Şah İsmail’de Anadolu’ya gelmiştir. Kendisinin getirdiği bir din var. O kadar ordunun içine girmiş ki Çaldıran yolunda Yavuz Sultan Selim’in çadırına kurşun yağdırdılar. Eğer Yavuz Sultan Selim, gözü kara bir padişah olmasa ve askerin içine atını sürmese ayrı olabilirdi.”

CİHAN

http://gundem.bugun.com.tr/alevi-katliami-yapti-mi-haberi/646247

8 Mayıs 2013 Çarşamba

NE'ME LAZIM BE SULTANIM

Kanunu Sultan Süleyman Mektubu
Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu Hoşgörü İslam Medeniyeti olan Osmanlı’nın akıbetini hayâl eder, günün birinde ;

“OSMANLI inişe geçer çökmeye yüz tutar mı?” diye derin derin düşünmeye başlar... 

Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur âlim Yahyâ Efendi’ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahyâ Efendi’ye gönderir...

“Sen ilahî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın âkıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?”

şeklinde mektubunu gönderir.

Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahyâ Efendi’nin cevabı bir bakıma çok kısa, bir bakıma içinden çıkılmaz bir hâl alır:

“Ne’me lâzım be Sultânım!”

Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultân, bir mânâ veremez. Yahyâ Efendi gibi bir zâtın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar:

“Acaba bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta?”

Nihayet kalkar, Yahyâ Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:

“Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!”

“Sultânım sizin sorunuzu ciddiye almamak kâbil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim.”

“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece “neme lâzım be Sultânım!” demişsiniz. Sanki “Beni böyle işlere karıştırma” der gibi bir anlam çıkarıyorum.”

“Sultânım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şâyi olsa, işitenler de “ne’me lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa.

Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryâdı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimâd ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir...”

Bunları dinlerken ağlamaya başlayan Koca Sultan, söyleneni başını sallayarak tasdîk eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlime memleketinin sahip olduğu için Allah’a şükreder. Yahya Efendi'ye ise bu tür tenbihlerini mutlaka söylemesi gerektiğini anlatır.

İlgili mektup, Topkapı Sarayı'nda sergilenmektedir.
Alıntıdır.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Balkan Harbi Sırasında Rumeli’den Türk Göçleri, Ahmet Halaçoğlu

  XIX ve XX. yüzyıl içerisinde devam eden Osmanlı Avrupa mücadelesinin asıl sebebi  “Şark Meselesi” ne dayanmaktadır.  Daha ziyade XIX. Yüzyılda siyasi bir terim olarak ifade edilmeye başlayan Şark Meselesi’ nin tarihi menşei oldukça eskidir. Zaman ve mekana bağlı olarak çeşitli görünümlerde ortaya çıkan  (günümüzde Ortadoğu, Lübnan, Irak,  İsrail, Filistin meseleleri) ve değişik şekilde tarif edilen Şark Meselesi’nin temelinde Avrupa-Türk münasebeti yatmaktadır. Şark meselesinin esası Türkleri Anadolu’dan çıkarmak olarak özetlenebilir. Avrupa bu emelini gerçekleştirmek için önüne çıkan bütün fırsatları değerlendirmiştir. İmparatorluğun son yıllarında buna uygun zemini bulan batı bu amacına ulaşmak için insanlık için utanç verici tutum ve davranışlar sergilemekten geri kalmamıştır. Kitap İmparatorluğun son yıllarında yaşanan göç hareketinin sebep ve sonuçlarını belgelerle inceleyerek ibret vesikası sayılabilecek bir tabloyu gözler önüne sermiştir. Bugün sahip olduklarımızın değerini anlamak ve batının bizim hakkımızdaki değişmeyen düşüncelerini yaşanmış örnekleri ile doğru olarak algılamamızı sağlaması bakımından önemli bir eser.
    
      Osmanlı Devleti 18’inci yüzyıldan itibaren askeri siyasi ve iktisadi gücünden çok şey kaybetmiştir. İmparatorluğun son yıllarında yapılan savaşlarda üst üste yenilgiler alınmıştır. Sonuçları bakımından alınan yenilgiler içerisinde en üzücü olanlarından birisi de Balkan Harpleridir.  Balkan Harbi Meşrutiyet’ten sonra gerek iç gerekse de dış politikada yapılan ağır hataların devamından kaynaklanmıştır. Birinci Balkan Harbi’nde Osmanlı Orduları Çatalca hattına kadar çekilerek birkaç hafta içerisinde ancak fecaat olarak nitelendirilebilecek bir durum meydana gelmiş, hemen bütün Rumeli Bulgarların eline geçmiştir. Türkler tarihin hiçbir döneminde bu derece ağır bir hezimete uğramamıştır
    Balkan Muharebeleri neticesinde, Balkanlar’ın siyasi haritası önemli ölçüde değişmiştir. Osmanlı Devleti Avrupa’daki topraklarının %83’ ünü, nüfusunun ise %69’ unu; bunlara ilaveten devlet gelirlerinin önemli bir kısmı ile önemli ölçüde bir ziraat potansiyelini kaybetmiştir. Çizilen yeni sınırlara göre Balkanlardaki Türk – İslam unsurunu çoğunluğu Osmanlı hakimiyetinden çıkıp diğer Balkan Devletlerinin idaresine geçmiştir. Bilhassa Yunanistan ve Bulgaristan’a bırakılan topraklarında kalan Türkler, yapılan anlaşma hükümlerine aykırı olarak, idaresi altına girdikleri devletlerin hükümetleri veya ahalisi tarafından baskılara uğramış ve gördükleri zulüm yüzünden, tarlalarını, ev – barklarını kısacası tüm maddi varlıklarını bırakarak Osmanlı Devleti’ne sığınmak zorunda kalmışlardır. Anadolu’ya gelen göçmenler, karşılaştıkları ve sebep oldukları problemlere nazaran, Anadolu’nun demografik, ekonomik ve içtimai yapısına da büyük etkilerde bulunmuştur. Kaybedilen topraklardan göçmenlerin gerek bulundukları yerlerde, gerekse nakil sırasında karşılaştıkları zorlukların yanında, Osmanlı Devleti’nin de içinde bulunduğu mali sıkıntı yüzünden, göçmenlere gerekli yardım yapılamamış ve bu dönemde göçmenler çok zor güler geçirmiştir. Göçler esnasında başta barınma, yiyecek ve giyecek problemlerin yanında sağlık ve eğitim gibi birçok alanda ciddi sıkıntılar yaşanmıştır.
    BALKAN HARBİ SIRASINDA RUMELİ’DEN TÜRK GÖÇLERİ (1912 – 1913)
    Osmanlı İmparatorluğunun son yüzyıllarda idari sistemi büyük ölçüde geleneksel temelleri muhafaza etmiş modernleşememiş; eğitim ve öğretim kurumları olan medreseler de eski ilmi hüviyetini hemen tamamen kaybettiklerinden buralardan mezun olanlar yetersiz kalmışlardır. Avrupa ilim ve teknolojide ilerlerken Osmanlı Devleti tarım sanayi ve ulaştırma da bir gelişme gösterememiş; öte yandan bozulmanın en çok hissedildiği Osmanlı Ordusu da teknolojik gelişmelere ayak uyduramadığından Avrupa’daki en geri ordu konumuna gelmiştir.
    18’inci yüzyıl sonlarında III. Selim’in başlattığı Nizamı Cedit genel bir ıslahat teşebbüsü olmuştur. Bu yenilikler dar anlamda Avrupa usulünde yetiştirilmek istenen talimli ordu, geniş anlamda ise Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmak, ulemanın nüfuzunu kırmak, Osmanlı devletini Avrupa’nın ilim teknoloji ve ziraatta yaptığı ilerlemelere yetişebilmek için girişilen yenilik hareketlerinin bütünüdür. Padişah III.Selim’in şahsında ifadesini bulan Nizam-ı Cedit hareketi 1807 de onun tahttan indirilmesiyle son bulmuştur. Daha sonra tahta geçen II.Mahmut zamanında (1808-1839) ıslahatın ikinci aşaması başlamış bu dönemde yeni kurumlar daha geniş uygulama alanı bulmuştur. Yapılan bu yenilikler tabii olarak, aynı oranda devlete mali bir yükte getirmiştir.
    19’uncu yüzyıla gelindiğinde, Avrupa’daki kuvvet dengesinin şartları ve unsurları büyük değişme geçirirken, Osmanlı Devleti’nin daha da zayıfladığı dikkati çekmektedir. 18’inci yüzyılda Osmanlı Devleti toprak bütünlüğünü tehdit eden ve devamlı bir baskı unsuru olan Avusturya ve Rusya’ya karşı yaptığı savaşları kaybederken, kendisine yönelen tehdit ve tehlikelere karşı yanına daima bir büyük Avrupa devletini almak suretiyle bir denge kurmayı ve varlığını böylece kurmayı hedeflemiştir.
    İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü Rusya’ya karşı koruma politikası 1878’e kadar sürmüştür. Bundan sonra hem İngiltere hem de Rusya Osmanlı Devleti’nin varlığının devamı için iki büyük tehlike haline gelmiştir. 1877-78 Osmanlı- Rus savaşı 1875 yılından itibaren Balkanlar’da başlayan karışıklıkların meydana getirdiği gelişmelerin sonucudur.
     Tarihimize 93 harbi olarak gecen Osmanlı-Rus savaşı 19’uncu yüzyılda Türkiye’nin bir ölçüde kaderini belirlemiş olması bakımından önemli bir savaştır. Bu savaş sırasında Osmanlı Devleti’nin elinden birer birer çıkan topraklarda Bulgar ve Rus tecavüz ve zulümleri yarım milyon kadar Türk’ün yurtlarını ve yuvalarını bırakarak doğru Rumeli İstanbul ve Rodop dağlarına gelmelerine ve buradaki nüfusun önemli ölçüde artmasına yol açmıştır. Tarihimize “doksan üç muhacereti” diye geçen 1877-78 göçleri, kadın-erkek çoluk-çocuk yüz binlerce kişilik kitleleri önüne katmıştır.
    1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi ile Şark Meselesi’nin ilk maddelerini gerçekleştiren Rusya ve Avrupa devletleri Türkleri tamamen Avrupa ve Anadolu’dan atmak için Balkan Harplerinin zeminini hazırlamışlardır. Böylece 93 harbinden sonra en büyük göç hareketi Balkan Harplerinden sonra yaşanmıştır.
    Osmanlı devleti’nin Rumeli ve Anadolu’daki toplam nüfusu 1911 Gotha yıllığına göre 23.806,000 yüzölçümü ise 3.027,700 kilometrekare idi. Buna karşılık savaşan dört balkan devletinin toplam nüfusu 10.167,719 yüzölçümü ise 158,456 kilometrekare kadardı. 
    Harbe sahne olan Doğu ve Batı Rumeli ‘deki duruma gelince: Osmanlı Devleti’nin Batı Rumeli’deki beş vilayetinin (İşkodra, Kosova, Manastır, Selanik ve Yanya) nüfusu 3.638.800, yüzölçümü de 125.000 kilometrekare kadardır. Trakya ise batı ve doğu kısımları dahil 2.291.200 kişi yaşamakta olup, 42.000 kilometre toprak bulunmaktadır. Bu durumda Avrupa Osmanlısı 5.930.000 ve 167.000 kilometrekare topraktan ibarettir. Bu nüfustan sayıları 2.730.000 olan düşman unsurlar çıkarılırsa, geriye her iki kısımda(Trakya ve batı Rumeli ) 3.200.000 Müslüman Türk kalmaktadır.
    Balkanlar hakkında hatıratını yazmış olan yabancı yazarlardan William M. Salone ise bu dönemde toplam 36 milyon olan Balkan nüfusunun 6 milyonunu Türklerin oluşturduğunu yazmaktadır ki yerli kaynaklarda verilen bilgilerle uygunluk göstermektedir. Yine Salone’ye göre Bulgarlar yaklaşık olarak 4, Romenler 7, Sırplar 3, Yunanlılar 2.5, Karadağlılar ise çeyrek milyon nüfusa sahiptiler.
BALKAN SAVAŞLARI (1912-1913)
    Balkan Savaşlarının sebebini Ayestefanos Antlaşması’na kadar götürmek mümkündür. Bu anlaşmayla Bulgaristan’ın sınırları içine Makedonya’nın da katılması ve Sırbistan’ın ilk günden itibaren katılması ve Sırbistan’ın bağımsızlığını alması, bağımsız Sırbistan’ın ilk günden itibaren topraklarını devamlı genişletmeye çalışması, Batı Berlin Antlaşmasının Bulgaristan’da yarattığı hayal kırıklığı ve nihayet Yunanistan’ın Osmanlı devleti aleyhine toprak kazanmak gayesi bu savaşların sebepleri olarak görülebilir.
      Balkan Harbi Meşrutiyetten sonra gerek iç gerekse de dış politikada yapılan ağır hataların devamından kaynaklanmıştır. Bulgaristan bu harbe daha II.Abdülhamid devrinde hazırlanmaya başlamıştır. Aslında 1909 senesinde II. Abdülhamid, bir Bulgar taarruzu olduğu takdirde hemen harbe girmek niyetinde idi. Çünkü bu şekilde hareket etmekle, Bulgarların diğer Balkan devletleri ile birleşmesine mani olacağını düşünüyordu. Zaten bu sıralarda Yunan Hükümeti de Bulgarlarla anlaşamadığından, Osmanlı Devleti bünyesinde uygun görülen yerlerde birkaç konsolosluk açmasına müsaade edilmesi halinde, Osmanlı-Bulgar savaşında Osmanlı Devleti’ne yardım etmeyi teklif etmişti.
    İttihat ve Terakki Hükümeti bu teklifi değerlendiremediği gibi, Makedonyada’ki anlaşmazlıkları gidermek maksadıyla, bir “Kiliseler Kanunu” çıkarmıştır. Böylece çıkarılan bu kilise kanunu ile Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan arasındaki anlaşmazlıklar çözümlenmiş, Balkan Devletlerinin Osmanlı aleyhine birleşmelerine yol açılmıştır.
    Aralarında yaptıkları çeşitli ittifaklardan sonra Balkan Devletleri 13 Ekim 1912’de yapılacak olan ıslahatın, büyük devletlerle birlikte kendi kontrollerinde yapılmasını istemişlerdir. Osmanlı Devleti bu notayı Balkan Devletleri ile olan münasebetlerini kesmekle cevaplandırmıştır. Bunun üzerine ilk olarak Karadağ 8 Ekim 1912’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiştir. Ardından sırası ile Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan Osmanlı’ya savaş ilan etmişlerdir.
    Birinci Balkan Harbi’nde Osmanlı Orduları Çatalca hattına kadar çekilmiş ve birkaç hafta içerisinde ancak fecaat olarak nitelendirilebilecek bir sonuçla hemen bütün Rumeli Bulgarların eline geçmiştir. Türkler tarihin hiçbir döneminde bu derece ağır bir hezimete uğramamıştır. Birinci Balkan Harbi neticesinde yapılan barış antlaşmasında Osmanlı Devleti Arnavutluğun bağımsızlığını tanımış, Yunanistan Selanik’i, Bulgaristan Kavala, Dedeağaç ve Edirne’yi topraklarına kamıştır. Böylece bu anlaşma ile Osmanlı Devleti Midye- Enez çizgisi batısında kalan bütün topraklarını kaybetmiş ve Balkanlar’da sadece Bulgaristan ile sınır komşusu olmuştur.
    Birinci Balkan Harbi neticesinde  “ganaim” paylaşımı neticesinde çıkan anlaşmazlıklar neticesinde İkinci Balkan Harbi patlak vermiştir. İkinci Balkan Harbi Bulgaristan’ın yenilgisi ile neticelenmiş ve Osmanlı Devleti Balkan devletleri ile ayrı ayrı anlaşmalar imzalamıştır. Bu harbin neticesinde Osmanlı birinci Balkan Harbi’nde kaybettiği toprakların bir kısmını yeniden ele geçirmiş, Bulgarlar ile yapılan anlaşma neticesinde Türk-Bulgar sınırı Meriç nehri olarak kabul edilmiştir.   
    RUMELİ’DEN TÜRK GÖÇLERİ (1912 – 1913)
    XIX. yüzyılda Balkanlardan, Kırımdan, Kafkasya’dan, Türkistan’dan ve diğer Türk ülkelerinden Osmanlı Devletine olan göç hareketleri alınan her türlü tedbire rağmen, yıkılış döneminde büyük problemler çıkarmıştır. Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle göç durumu daha vahim bir hal almıştır. Bulgarlar, Yunanlılar, Sırplar ve Karadağlılar’ın Makedonya ve Rumeli’nin Müslüman Türk halkını yok etmek veya kovma isteği ile yaptıkları zulümler, Rumeli’de yaşayan Türk ahalinin göç ederek, İstanbul ve Anadolu’ya gelmesiyle neticelenmiştir. Göçleri doğuran sebepleri
Baskı ve zulümler
Dini baskılar
Ekonomik Sebepler, olmak üzere üç ana başlık altında incelemek mümkündür.
    Balkanlarda Türklere karşı kurulan komitacılık, balkan harbinden çok daha önce başlamış bu yüzden Türklerde huzur ve sükûn kalmamış, önce Edirne ve oradan da İstanbul’a doğru göçler hızlanmıştır. Bu arada çok büyük insan kütlesinin birden ülkeden ayrılması sonucu, Bulgaristan’ın ekonomik durumunu felce uğratmıştır. Bunun üzerine Bulgar hükümeti Osmanlı devletine göç etmek isteyen Türklerden muhaceretlerine engel olmak maksadıyla çok fazla vergi talep etmeye başlamış, bu sebepten birçokları göçten vazgeçmiştir.
    Balkanlarda Müslüman-Türklere yapılan zulümler, balkan savaşı sırasında daha şiddetli bir şekilde devam etmiş, Bulgarlar işgal ettikleri yerlerdeki Müslümanları vahşiyane bir şekilde yok etmeyi sürdürmüşlerdir. Bu zulümlere dayanamayan birçok kişide çeşitli güçlüklere katlanarak, göçe devam etmiştir.
    Selanik’teki tarafsız hükümet konsoloslarından alınan malumata göre, Balkan müttefikleri Siroz sancağındaki toplam 134.000 Müslüman nüfustan 20.000’ini acımasızca katletmişlerdir. Kavala’da da birçok göçmen ve yerli İslam ahalisi öldürülmüştür.   
    Bulgarlar, Türklere karşı uyguladıkları zulümlerde yerli Bulgarların yardım ve rehberliğinden büyük ölçüde faydalanmışlardır. Hatta kendilerine yardım etmeyenleri de feci surette öldürmüşlerdir. Nitekim Çorlu civarında Osmanlı tebaasından olan Bulgarlarla meskûn çeşitli köy ve çiftlik, ahalisin kendilerine yoldaşlık etmedikleri bahanesiyle, Bulgar askerlerince yakılmışlardır.
    Bulgar ve Yunanlıların Selanik’te Müslüman ve Musevilere yaptıkları mezalimin engizisyonları aratacak derecede olduğu bildirilmektedir. Hatta bu durumdan Selanik’te bulunan yabancı devlet konsolosları bile çok müteessir olmuşlar, kime şikâyet edeceklerini şaşırmışlardır. Arnavutluk tarafından ise Sırp, Bulgar ve Yunanlıların katlettikleri ahalinin sayısı 100.000’i geçmiş olup, sayıları 30.000’den az olmayan kadın ve çocuk cebren tenassur ettirilmişlerdir. Bulgar ve Yunanlıların ise, Makedonya’da yaşayan Müslümanlardan 150.000 kişiyi türlü işkencelerle yok ettikleri bildirilmektedir.
    Yukarıda bahsedildiği üzere katliama uğrayan masum Türk halk kitlelerinin kesin sayısı bilinmemektedir. Rumeli’den Türk göçleri hususunda çeşitli araştırmaları bulunan Bilal Şimşir’in tahminlerine göre bu sayı 200.000’den aşağı değildir.
    Halkı göçe zorlayan en önemli sebeplerden birini de dini baskılar oluşturmaktadır. Nitekim Osmanlı Devleti tarafından gayr-ı Müslim topluluklara tanınan din hürriyeti, yabancı devletler tarafından ülkelerindeki Müslümanlara tanınmamıştır. Aksine Müslümanlara uygulanan çeşitli baskılarla din değiştirmeye zorlanmışlar, böylece ülkelerini Müslümanlardan arındırmaya çalışmışlardır.
    Bulgarlarca yapılan dini baskılar, isim değiştirme şeklinde de olup, bu baskılar kendilerine verilen Hıristiyan isimlerini söylemeyerek, Müslüman ismini söyleyen Türklere para ve idam cezası uygulamak kadın ve erkeklerin giyeceklerine müdahale etmek konusunda yoğunlaşmıştır.
    Bulgar ordusu Türk topraklarının işgali sırasında, Keşan, İpsala, Babaeski, Selanik, Malkara ve Sofulu’da sadece 13 kişinin 395.060 kuruş değerindeki mal ve gayrimenkulünü, Sırp Ordusu ise Priştine Sancağı’nda toplam dörtbin kişinin 160.000 kuruşluk mal ve hayvanını gasp etmişlerdir.
    Gerek Yunanistan gerekse Bulgaristan, göçe mecbur kalan Türklerin topraklarına, büyük ölçüde Osmanlı devleti’nden gelen Rum ve Bulgarları yerleştirmeye başlamışlardır.
    Balkan Savaşı’nın başlamasıyla halkın çoğu ya doğrudan doğruya kendi imkanlarıyla karayolu ile Anadolu’ya geçmeyi tercih etmiş yahut da en yakın liman şehirlerine, istasyonlara gelerek oradan gemi ve trenlerle Anadolu’ya geçmişlerdir.
    Marmara sahillerinden ve bilhassa Tekirdağ’dan da karayolu ile İstanbul’a çok sayıda göçmen gelmiştir. Lüleburgaz, Çatalca, Tekirdağ, Ahtapolu ve Midye’den İstanbul’a gelen göçmen sayısı 100.000’e ulaşmıştır.
    Rumeli’de baskı ve zulme dayanamayarak göçe yönelen halk, deniz ulaşım vasıtalarından da yararlanmak istemiştir. Fakat Osmanlı Devleti’nin elindeki gemiler çok sayıda göçmeni taşımaya yeterli olmadığından, devlet başta Mısır olmak üzere, Romanya, Avusturya, Rusya, İtalya, Belçika ve İngiltere’den yardım veya kiralama yöntemiyle gemi istemiştir. Bunun yanında Yunanistan ile hangi devlete ait olduğu bilinmeyen gemilerle de göçmen taşınmıştır.
    Zamanın en önemli ulaşım araçlarından trenden, asker sevkıyatı ve demiryolu yetersizliğinden gerektiği ölçüde yararlanılamamıştır. Nitekim Edirne’de bekleşen binlerce göçmenden her gün yüzlercesi istasyona gelmekte fakat askerî nakliyat sebebiyle, tren bulamayıp geri dönmüştür.
    Demiryolu taşımacılığı esnasında Şark demiryolu şirketinden büyük ölçüde faydalanılmıştır. Adı geçen şirketçe Lüleburgaz, Çorlu ve Çerkezköy’den Kumkapıya 40 vagon civarında göçmen getirilmiştir. Selanik tarafından da Şark demiryollarınca çok sayıda göçmen nakliyatı yapılmıştır.
    Göçmenlerin gerek bulundukları yerlerde, gerekse nakil sırasında karşılaştıkları zorlukların yanında, Osmanlı Devleti’nin de içinde bulunduğu mali sıkıntı yüzünden, göçmenlere gerekli yardım yapılamamıştır. Bunun için istilaya uğrayan yerlerdeki halkın göçünü geçici olarak durdurmaya çalışılmıştır.
    Balkan Harbi sırasında göçenlerin kesin sayısı gerek arşiv vesikalarında, gerekse dönemin yayın organlarında kesin bir bilgi mevcut değildir. Ancak bir arşiv vesikasında, İstanbul vilayetinde mevcut olan 200.000’e yakın göçmenin hazineye ait arazi ve çiftliklerde iskânı hakkında bilgiler bulunmaktadır.  İkdam gazetesinde yer alan haberlerde ise, Balkan savaşlarının başlangıcından 10 Nisan 1913’e kadar, Rumeli’den göçenlerin sayısı yaklaşık olarak 200.000 kişi olduğu bildirilmiştir.
    Tevfik Bıyıklıoğlu’na göre ise, Balkan Savaşı’nda toplam 440.000 kadar Türk, Mekedonya ve Trakya’dan Anadolu’ya göç etmiştir.Şimşir ise,Balkan Savaşı sırasında, aynı dönemde Balkanların başka yörelerinden kopan göçmenleri de hesaba katarak, yaklaşık bir milyon kadar Rumeli Türkü’nün yurtlarından söküp atıldığını, bu kitlenin 200 bin kadarının da savaş sırasında can verdiğini, geri kalanın ise Anadolu’ya  sığındığını söylemektedir.
    Bulgarların Edirne’ye gelmeleriyle, sadece Müslüman Türk ahali değil aynı zamanda önceki savaşta meydana gelen katliamların hala izlerini taşıyan birçok Müslüman, Ermeni ve Rum aileleri, İstanbul’a kaçmıştır.
    Edirne’ye Osmanlı askerlerinin girişiyle müslüman bütün halk, bunu Allah’ın bir lütfu sayarak secdeye kapanmışlardır.
    Kırkkilise bozgununu müteakip, ordunun ricata başlamasıyla zulme uğrayan Müslüman halk, adeta İstanbul’a hücum etmiştir. Öyle ki, birkaç gün içerisinde İstanbul pek acıklı bir manzara göstermiş, bütün camiler, mescitler, köşkler, konaklar göçmenlerle dolmuştur.
    Göçmenlerden bir kısmı camilere, medreselere, boş bina, han ve köşklere yerleştirilirken, bir kısmı da İstanbul haricinde inşa edilen barakalara sevk edilmiştir. Bu sebeple bazı camiler ibadete kapatılmış olup bazılarının yeniden ibadete açılması için tahliyesi düşünülmüştür.
    Kış mevsiminde, göçmenlerin devlete ait binalarla, camiler ve kışlarda barınmalarının mümkün olamayacağı ve bunların sefalete düşecekleri göz önüne alınarak, iskânları için boş arsalar ile kale dışında ahşap pavyonlar inşa edilmesi göçmenlerin oralara yerleştirilmesi ve kışlık ihtiyaçlarının da ona göre dağıtılması şehremanetince düşünülmüştür.
    Bu kadar büyük düzeye ulaşan göç sonunda, tabii olarak birçok problemler ortaya çıkmıştır. Barınma, beslenme, giyinme, sağlık alanında çıkan problemlerin yanında çocukların eğitimi de zorlukla çözülmeye çalışılan önemli bir problem olmuştur.
    Devlet Rumeli’den gelen fakir talebelere maddi yardımda “Rumeli’de istilaya uğrayan yerlerden İstanbul mekteplerine devam eden fakir talebelere dağıtılmak üzere 6000 kuruşun masarif-i gayr-ı melhüz tertibinden ödenmesi Meclis-i vükela’da kararlaştırılmıştır.”Harp sırasında Rumeli’den gelen talebelerden bazılar da geçici olarak gece mekteplerine yerleştirilmişlerdir.
    Devlet, içinde bulunduğu durum ve maddi imkânsızlıklara rağmen, eğitim meselesini birinci derecede ele alarak göçmen çocuklarını eğitim kurumlarına yerleştirmiş ve tahsillerini sağlamıştır.
    Göçmen iskan edilen yerlerin sağlık şartlarına ve temizliğe son derece itina göstererek doktorlar(Daire-i Hey’et-i Sıhhıye) tarafından her gün sağlık teftişleri yapılmıştır. Göçmenlerin sağlık durumları ile Hilal-i Ahmer Cemiyeti de yakından ilgilenmiş, ilk olarak camilerde, barakalarda iskân edilen göçmenlerin hayat şartlarının değişmesinden, şiddetli kıtlık ve yorgunluktan hastalandıkları göz önüne alınarak, cemiyetçe bunların tedavileri için derhal iki seyyar tabip tayin edilmiştir.
    1877-78 Osmanlı-Rus harbi nasıl ki çiçek, tifo ve diğer hastalıkların artmasına sebep olduysa, Balkan Savaşlarında kolera İstanbul’da salgın hale gelmiştir. Bunun üzerine şehremaneti bir tebliğ yayınlamıştır. Buna göre: İstanbul’a peyderpey gelen göçmenler arasında kolera mikrobu görülmesiyle, gerekli sıhhi tedbirler alınarak, koleralılara mahsus hastane ve tecridhaneler hazırlanmıştır. Bu arada önceden alınan karar üzerine günlük kolera vukuatı gazetelerde düzenli olarak yayımlanmıştır. Buna göre 9 Aralık 1912 tarihi itibariyle 100’ü şehirli olmak üzere, toplam 106 kolera vukuatı meydana gelmiştir. Bu sayı 25 Aralık 1912 tarihine günlük 20’lere kadar düşmüştür. Bunda kolera için alınan tedbirlerin büyük rol oynamıştır.
    Göçmenlerin geçici yerleşme yerlerinden Anadolu’nun iç kesimlerine gönderilerek, oralarda iskân edilmeleri için devlet büyük çaba sarf etmiştir. Göçmenlerin sürekli iskân edilecekleri yerler, yapılan araştırma sonuçlarına göre belirlenmeye çalışılmıştır. Bu arada Rumeli’den gelen ve gelecek olan göçmenlerin iskânları için vuku bulan teşebbüsler sonuçlanıncaya kadar başka göçmene müsaade olunmaması uygun görülmüştür.
    Balkan harbini müteakip Rumeli’deki Rumların, Batı Anadolu’da çoğunluğu Rumlar lehine temin etmek için, aileleriyle İzmir ve Balıkesir havalisine geldikleri tespit edilmiştir. Rum nüfusun artmasını önlemek maksadıyla da Osmanlı hükümeti Rumeli’den gelen göçmenlerin bir kısmının da bu gibi yerlere iskânını kararlaştırmıştır. Göçmenlerin iskânında bilhassa Ege adaları karşısındaki bölgede bulunan Rumların arasına yerleştirilmesindeki asıl maksat, Trakya ve Anadolu’yu ilerisi için birçok fitne ve fesattan korumak düşüncesinden kaynaklanmıştır.
    Eskişehir’de göçmen iskânı için arazi satın alınıp muhacir köyleri inşa edilmiş, Ercin ve Çifteler çiftliği’ne iskân edilecek göçmenler için ise evler inşa edilmiştir.
    Balkan savaşları 93 harbinde olduğu gibi, Rumeli’deki Türk varlığını doğrudan etkileyen bir savaştır. Nitekim bu savaş neticesinde, bilhassa Bulgaristan ve Yunanistan’a bırakılan topraklarda yaşayan Türkler, idaresi altına girdikleri devletlerin hükümetleri veya ahalisi tarafından çeşitli baskılara uğramışlar ve gördükleri zulüm yüzünden tarlalarını, evlerini, kısacası bütün maddi varlıklarını bırakıp, Osmanlı ülkesine sığınmak zorunda kalmışlardır. Adeta kaçmak şeklinde cereyan eden bu göçler, en kötü şartlar altında, Osmanlı devleti’nin kontrol ve iradesi dışında yapıldığından büyük sıkıntılar doğmasına sebep olmuştur. Fakat sonuçta göçmenler hangi merkezlerde toplanmış olurlarsa olsunlar, hükümetçe bunların öncelikle geçici iskanlarına çalışılmış ancak daha sonra sürekli iskan için ciddi çalışmalara başlanılmıştır.
    Göçmenler gerek göçleri ve gerekse geçici iskânları sırasında çeşitli problemlerle karşılaşmışlardır. Bunun yanı sıra devlet bu tür problemleri giderici tedbirler almaya çalışmış, göçmenler için çeşitli muafiyetler sağlanmıştır. Fakat bunlardan askerlik ve vergi muafiyeti önceleri askerlikte 25, vergide 10 yıl olmasına rağmen, daha sonra göçmen sayısının artmasıyla, bu süre askerlikte 6, vergide 2 yıl olarak kısaltılmıştır.
    Rumeli’den yapılan göçler, Osmanlı devleti’nin bunları yerleştirmek ve zararlarını telafi etmek çabaları yüzünden uğradığı zararların yanı sıra, asıl Rumeli’nin bir daha Osmanlı sınırlarına katılması ümitlerine de bir çizgi çizmiştir

30 Kasım 2012 Cuma

Osmanlı Tarihi

Anadolu’da tarihin çeşitli dönemlerinde birçok devlet kuruldu, ancak bu devletlerin hiçbiri Osmanlı Devleti kadar önemli sonuçlar doğurmadı… Bu eserde, XIV. yüzyılın başlarında Selçuklu mirası üzerine, küçük bir uç beyliği olarak kurulduktan sonra Devlet-i Aliyye-i Osmaniye adıyla güçlü bir cihan imparatorluğuna dönüşen, ardından yaklaşık üç asırlık bir gerileme ve çözülme sürecinden geçerek tarih sahnesinden çekilen Osmanlı Devleti’nin hikâyesi anlatılmaktadır…

Yayın:Timaş Yayınları

İnternet Fiyat :10.50 tl

Temin için tıklayınız...

26 Nisan 2012 Perşembe

Felatun Bey ile Rakım Efendi, Ahmet Mithat

Felatun Bey ile Rakım Efendi, Ahmet Mithat Efendi, 2004, İstanbul
Lale Devri İstanbul’unun ve XIX’uncu yüzyıl kültür ve anlayışının, birbirine zıt görüşlü iki tip aydının yaşayışları etrafında anlatılması.
    Roman fakir bir ailenin zeki, namuslu, yetim ve çalışkan çocuğu Rakım Efendi ile Avrupa kültürü ile yetişmiş, aslında görgüsüz, hayattan zevk almaktan başka bir şey düşünmeyen Felatun Bey’in hayatlarının karşılaştırılmasını yapmaktadır. Bir çok noktada hayat çizgileri kesişen bu ikiliden, sonuç itibariyle kazanan hep Rakım Efendi’dir.
    Felatun Bey ve kardeşi Mihriban Hanım küçük yaşta annelerini kaybetmiştir. Babasının batı hayranlığından dolayı Felatun Bey Avrupai bir tarzda yetiştirilmiştir. Rakım Efendi ise Tophane’de annesi ve dadısı ile büyümüş fakir bir çocuktur ve geleneksel bir anlayışla yetiştirilmiştir. Felatun Bey gibi Rakım Efendi de Hariciye Kaleminde çalışmaktadır. Rakım Efendi ayrıca özel yazı yazmakta, İngiliz bir ailenin kızlarına da Türkçe dersleri vermektedir.
    Rakım Efendi biriktirdiği para ile bir cariye satın alır. Adını “Canan” koyar ve ona da Türkçe dersi vermeye başlar. Kız çok akıllıdır. Bunu anlayan Rakım Efendi Türkçe’nin yanında piyano ve Fransızca dersleri de görmesi için  her türlü fedakarlıkta bulunur. Fransızca’yı kendisi öğretirken, komşusunun cariyelerinin piyano hocası, Jozefino, parasız olarak Canan’a ders vermeyi kabul eder. Rakım Efendi Canan’a bir piyano satın alır.
    Rakım Efendi terbiyesi, efendiliği ile ders verdiği kızların ailesinin tam güvenini kazanmıştır. Aynı eve gelen Felatun Bey, Rakım Efendi’yi aşağılamak istese de her seferinde kendisi küçük düşer. Rakım Efendi Jozefino’nun da güvenini ve sevgisini kazanmıştır. Olgun bir kadın olan Jozefino Rakım Efendi’nin aklına hep Canan’ı sokmaya çalışmaktadır. Çünkü kendisi Rakım Efendi’yi bir kardeş gibi sevmektedir. Bu arada İngiliz kızlar da yavaş yavaş Rakım Efendi’ye karşı bir yakınlık duymaya başlamışlardır. Bu yakınlık, önce hayranlığa sonra da aşka dönüşür. Rakım Efendi ise alabildiğine saf ve temiz yürekli bir insandır; çevresindeki aşklardan haberi bile yoktur.
    Felatun Bey çapkınlığı yüzünden İngiliz aileden uzaklaşmak zorunda kalır ve  yabancı bir kadınla dost hayatı yaşamaya başlar. Rakım Efendi, onu ikaz etmek istese de Felatun Bey, Rakım Efendi’nin hayattan zevk almasını bilmediğini belirterek uyarılarına kulak vermez.
    Bir gün İngiliz aile  Rakım Efendi’nin evini ziyarete gelir. Kızlar dahil hepsi Canan’a hayran kalırlar. Ancak İngiliz kızlardan Can, biraz da Rakım Efendi’nin Canan’a olan ilgisini hissederek kıskanır ve aşkından  yatağa düşer. Tüm bunlardan habersiz olan Rakım Efendi, Canan’ı nikahı altına almıştır bile.
    İngiliz aile sonunda kızlarının rahatsızlığının sebebini anlar. Rakım Efendi’den yalandan bile olsa Can’la evlenmek istediğini söylemesini isterler. Rakım Efendi kabul eder. Ancak,  bu sefer de Can karşı çıkar, çünkü, Rakım Efendi acıdığı için böyle bir şeye evet demiştir. Felatun Bey ise kumar aleminde her şeyini kaybetmiş ve yabancı sevgilisi tarafından terkedilmiştir. Ama aklı başına gelmiş, Cezayir eyaletinde kaymakamlık görevi atanmıştır. İngiliz ailenin hasta olan kızı Can kendi kendine şifa bulmuş, hızla iyileşmeye başlamıştır. Bu duruma en çok sevinen ise kendisini hastalığın sebebi gören Rakım Efendi olmuştur.
    Bu arada Rakım Efendi’nin cariyesi Canan ile evliliği ilk meyvesini verir. Canan’dan bir çocuğu dünyaya gelecektir.

9 Nisan 2012 Pazartesi

Drina Köprüsü, İvo Andriç

Drina Köprüsü, İvo Andriç,Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1990
Drina Köprüsü, Bosna’da Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinin bir köprü ve kasabayla beraber gelişimi ve yıkılışının romansı anlatımı.

    Kitap yazarı İvo Andriç,1892 Yılında Saray-Bosna’da doğmuştur. Viyana, Zagrep ve Gratz Üniversitelerinde felsefe ve Slav edebiyatı okumuş, 2 nci Dünya Savaşına kadar çeşitli ülkelerde konsolosluk ve elçiliklerde görev almıştır. Bu eseriyle 1961 Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Yazar, Sokullu Mehmet Paşa’nın yaptırdığı köprünün öyküsüyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş nedenlerini de sergilemektedir. Yazarın en ünlü, en önemli eseri olan bu roman, Yugoslavya’da 15 kez basılmış, memleketimizde birinci baskısı 2,5 ay gibi kısa bir süre içinde tükenmiştir
    Eserin gerek ülkemizde, gerek başka ülkelerde böyle büyük bir başarı sağlaması, hele 1961 Nobel Armağanı kazanması, hiç boşuna değildir. Anlatılan olaylar, gerçi küçük bir kasabada, Vişegrad kasabasında geçer ama, bu kasaba rasgele bir kasaba değildir. Burası, o zamanlar her ikisi de Osmanlı İmparatorluğu’nun birer eyaleti olan Sırbistan’la Bosna Hersek sınırı üzerinde, doğu ile batıyı birleştiren  ya da ayıran, Drina ırmağı kıyısındadır. Bundan ötürü de Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü zamanında, Vişegrad kasabasında, bu ırmağın üzerine kurulan köprü, yüzyıllar boyunca, doğu ile batının alışverişini sağlamış, bir çok büyük ve zengin olaylara sahne olmuş, yada bu olaylara tanıklık etmiştir. Orta çağdan başlayan kuruluş hikayesi, 19 ncu yüzyıl içerisinde kardeşliğine ve ortak yönlerinin ayrılmazlığına içtenlikle inanılan, sevinç ve felaket günlerini bir arada yaşayan, kopmaz bağlarla birbirine bağlı değişik inanç ve etnik kökenlerden insanların, hayat mücadelesi ve birbirleri ile olan ilişkilerindeki köklü değişiklikleri anlatmaktadır.
    İvo Andriç, romanın başlıca kişisi olarak bu köprüyü seçmiş, bu köprü ile bağlı 350 yıllık tarih olaylarını  da, adeta bir mizansen olarak kullanmıştır. Ama İvo Andriç, bunu yaparken kuru, yavan bir kronikör gibi davranmamış, usta bir anlatışla eserine, doğup büyüdüğü bu bölgenin masallarını, efsanelerini, gelenek ve göreneklerini de katmayı unutmamıştır. Böylece köprünün yapılışı, Sırbistan isyanları, kolera salgınları, su baskınları, Bosna-Hersek’in Avusturyalılar tarafından işgali, bu bölgeye demiryolunun gelişi, 1912 Balkan Savaşı, 1914 Haziranında Avusturya veliahtı Ferdinand’ın Sırplı bir genç tarafından öldürülmesi, Avusturya-Sırbiye savaşı, köprünün bir dinamitle atılması gibi büyük tarihsel olayların yanı sıra, istemediği bir delikanlıya verildiği için kendini bu köprüden azgın Drina’ya atan güzel Boşnak kızı Fato’nun acıklı serüveni, kumarcı Glasinçanin’in yarı gerçek, yarı masal halinde anlatılan kumar tutkusu, Tekgöz Salko’nun, gazinocu Latika’nın yaşamları da yer almıştır.
    Büyük bir sanatçı olan İvo Andriç, üstelik gerçek bir hümanisttir. Bundan ötürü de, çeşitli dinlerin ve soyların kaynaştığı bu bölgede, en küçük bir dinin ve ırkın ayırımını yapmadan, anlattığı olaylarda yer alan tüm kişilere eşit bir sevgi ve ilgi göstermesini bilmiştir. İvo Andriç’in eserlerine uluslararası bir nitelik veren de bu olsa gerek.
    Gerçekten de İvo Andriç’in eserlerinin değil her sayfasında, her satırında bile derin bir insan sevgisi görmek mümkündür. Bunun içindir ki yazar, romanlarında yer verdiği kötü kişileri yermeye kıyamamış, bu işi kendi ağızları ile, yine onlara yaptırmıştır.  Bunun tabii bir sonucu olarak İvo Andriç romanında, gerçekci ve tarafsız kalmasını bilmiştir. Gerçi Andriç romanında  insanları diri diri kazığa geçiren Abit ağaya da yer vermiştir. Ama bu olayların 16’ıncı yüzyılda (1570) geçtiğini, o çağlarda dünyanın her yerinde insanları kazığa geçirmek, yada diri diri ateşte yakmak olaylarına bol bol rastlanıldığını düşünürsek, bu olayda bir olağanüstülük göremeyiz. Kaldı ki Abit ağanın bu tutumu, bu zalimce davranışı Osmanlı sarayınca da hoş karşılanmamış, kendisi geri alınarak yerine Arif bey gibi iç dünyası yumuşak, dürüst bir kişi gönderilmiştir. Böylece Andriç bu olayda da tarafsızlığını elden bırakmamış, Abit ağa gibi zalimin karşısına Arif bey gibi dürüst bir insanı çıkarmayı ihmal etmemiştir. Abit Ağa’nın zamanında yavaş giden inşaat Arif Bey’le  birlikte hızlanır. Arif Bey işçilere daha iyi davranır un ve yiyecek verir.Köprünün yanına Han yapılmaya başlanır.Köprünün bitişiyle birlikte tahtalar kaldırılınca halk köprüyü ilk kez görür.Köprü kasaba hayatına canlılık getirir ve kısa zamanda hayatın bir parçası olur. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa ise kısa bir süre sonra bir suikast sonucu öldürülür.
    Sokullu’nun ölümüyle birlikte Han’ın  vakıf geliri de sona erer. Han bakımsız kalır.Köprü iki yüzyıl hizmet eder ancak o kış büyük bir sel olur.Kasaba halkı canını zor kurtarır.Sabah tepelerden aşağıya baktıklarında Drina köprüsünün yerinde durduğunu görürler ve çok sevinirler.
    Geçen yüzyıl başında Sırbistan da bir ayaklanma olur.Sırbistan ile Bosna’nın sınırı üstünde bulunan Vişegrad kasabası, her zaman Sırbistan’dan geçen olayların etkisi altında kalır. Vişegrad’ da olup biten kıtlık, hastalık, baskı, ayaklanma gibi olaylara halk kayıtsız kalamaz,Başlangıçta sorun onlara uzak ve erişilmez gibi gelir. Çünkü olay Belgrat Paşalığı’nın bir ucunda geçer. Önem verilmez, çünkü ayaklanma yeni bir şey değildir. İmparatorluk kurulduğundan beri ayaklanmalar olmaktadır. Çünkü iktidar isyansız, entrikasız olamaz, tıpkı zarar ve üzüntü vermeyen bir zenginliğin olmayışı gibi. Ama Sırbistan’daki ayaklanma yavaş yavaş Bosna Paşalığı’nın, hele sınırdan bir saat ötede olan bu küçük kasabanın yaşamını etkilemeye başlar. Sırbistan’daki ayaklanma genişledikçe Bosna’daki Müslümanlardan her gün orduya biraz daha insan, silah ve  malzeme yardımı yapmaları istenir. Sırbistan’ a giden orduya, donatımın büyük bir bölümü kasabadan geçer. Bu durum Müslümanlar içinde, şüpheli görünen Sırplar için de tehlikeli olur. Büyük sıkıntı ve masraf doğurur. Müslümanlar ve Sırplar  işine gidiyor, donuk gözler ve ifadesiz yüzlerle karşılaşıyor, selamlaşıyor, konuşuyor, birbirine öteden beri kasabada yer etmiş olan o karşılıklı terbiyenin, nezaket ve saygısını gösteriyorlardır. Ancak Sırplar bu duruma içten seviniyorlardı. Müslümanlar ise üzülüyorlardı.
    Eserde, Saray-Bosna’daki çeşitli ulusların, din ve ırk ayrılıklarına bakmadan, dışarıdan veya içeriden bir kışkırtma olmadıkça, nasıl kardeş gibi geçindiklerini Anlatan pek çok canlı pasajlar vardır. İşte Molla İbrahim ile rahip Nikola ... Biri Müslüman, ötekisi Ortodoks Sırp cemaatinin ruhani lideri. Rahip Nikola gençliğinde Vişegrad müslümanları ile arası açılıp  da gizlenmek, Sırbistan’a kaçmak zorunda kalınca, o zamanlar babası kasabada çok hatırlı bir kişi olan Molla İbrahim, kendisine yardım etmiştir.  Daha sonra kasabadaki kargaşalık dinince iki din arasındaki ilişkiler  de düzelmiş, artık yaşını başını almış bu iki adam arasında bir dostluk başlamıştır.  Şakayı seven kasabalılar iyi anlaşan kişilerden söz ederken “Papazla hoca gibi sevişiyorlar” demektedirler. Bu söz bölgede bir atasözü gibi yerleşip kalmıştır.
    Zaten bir çok konuda kolayca birbirleri ile anlaşan bu ruhani liderlerin ikisi de ileri görüşlü kişilermiş. Romanda rahip Nikola’nın görüşlerini karakterize eden şöyle bir pasaj vardır; ” Zalim bir oyuna kurban olan Avusturya ordusu erlerinden Galiçyalı Fedun, bu acıya dayanamaz ve canına kıyar. Bununla ilgili olarak ortaya ciddi bir sorun çıkar: Fedun intihar ettiğine göre Hıristiyan mezarlığına gömülebilir mi? Rahip Nikola Uniat mezhebinden birinin günahını bağışlayabilir mi?
    Bu işle görevlendirilen Avusturyalı bir subay Nikola’ya başvurur. Bu sıralarda iyice yaşlanmış bulunan rahip Nikola’nın Yoso adlı bir yardımcısı vardır. Rahip Nikola düşüncesi söylemeye fırsat bulamadan Yoso atılır: Bunun eşine rastlanmamış bir olay olduğunu, Fedun’un Hıristiyan mezarlığına gömülmesinin hem kilise kanunlarına hem geleneklere aykırı bulunduğunu, ama intihar ettiği sırada aklının başında olmadığı ispat edilecek olursa belki bir şey yapılabileceğini söyler. Rahip Nikola hemen yerinden doğrulur: “Bir felaket oldu mu ortada ispat edilecek bir şey kalmaz” der. ”Kim aklı başında iken canına kıyabilir? Kim  onu bir dinsiz gibi bir rahibin yardımı olmadan bir duvarın dibine gömmek sorumluluğunu alabilir? Haydi git mösyö!..Ölüyü hazırlamalarını emredin ki, onu hemen gömelim. Hem de mezarlığa... Başka yere değil. Günahlarını ben affedeceğim..”
    Avusturyalı subay gittikten sonra rahip Nikola’nın çömezine söylediği şu sözler ne anlamlıdır:”Onun günahlarını neden affetmeyecekmişim? Hayatında mutsuz oluşu yetmiyor mu ki!”
    Yazar köprünün hayatını bir insan hayatı gibi değerlendirir ve üzerinde yaşanan ilginç olayları anlatarak hikayelerini anlatmaya devam eder. Yine Köprüde geçen kız isteme olayının hikâyesini de bize aktarır. Avdağa’nın kızı Fato’yu Mustafa beyin oğluna isterler. Mustafa Bey içinde bulunduğu zor durumdan kendisini kurtaran Avda ağa’ya kızını vereceği sözünü verir ve Fato istemeden varmak zorunda kalır. Bir Ağustos ayının son perşembesi Hamziçler kasabanın en güzel kızı Fato’yu almaya gelirler. Feracesi içinde onu bir ata bindirirler, kasabaya götürürler, avluya çeyizini, sandıklarını da atlara yüklerler. Nikahı mahkemede Kadı’nın önünde kıyılır. Böylece Avdağa’nın kızını Mustafa beyin oğluna verme vaadi yerine gelir. Küçük alay Nezuka yolunu tutar. Düğün orada yapılacaktır. Çarşının yarısı geçilir. Düğün alayının Kapiya’da ne birinci ne sonuncu seferidir. Sevmediği bir adamla evlenmek istemeyen Fato, atını parmaklıklara doğru sürer, sağ ayağıyla taş korkuluğa basar, sonra kanatlanmış gibi eyerin üstünden sıçrayarak köprünün altında uğuldayan suya atlar. Ertesi gün sarı sular Fato’nun ölüsünü Kalata yakınlarında sığlık bir yere sürükler. İşte Kapiya’da hiç görülmemiş ve işitilmemiş bir facia da böyle geçer. Halk daha bir süre bu olaydan söz eder. Genç kızdan sadece dillerde dolaşan bir şarkı kalır.
    Sırbistan da yeniden savaş başlar. Arkasından sınır boylarında oturanlarda da bir ayaklanma görülür. Sırp ve Müslüman evleri yanmaya başlar. Arkasından sınır boylarında oturanlarda bir ayaklanma görünür. Bunca yıl sonra tekrar Kapiya’da öldürülen  Sırpların başları görülür. Avusturya birlikleri ancak ertesi gün resmen kasabaya girer. Kasaba yine sessizliğe bürünür. Müslümanlar Nemselilerden, Sırplar Müslümanlarla Nemselilerden, Museviler ise hepsinden ve herkesten korkar. Çünkü savaş anlarında herkes onlardan güçlüdür. XIX.yüzyılda artık Osmanlı imparatorluğunda gerileme devri başlar, ordu zayıflar ve malzeme bakımından kötü duruma düşer. Kasabaya gelen Avusturya birliklerinin malzeme durumu oldukça iyidir.
    Böylece halkın engel olamadığı ve yüreğinin derinliklerinde geçici saydığı bu işgal altında yeni bir çağ başlar. Kasabanın dış görünüşü hızla değişir. Bazı insanlar ise olanları yadırgar, sonra alışır. Eski değerler yenileriyle kaynaşır. Sıra, köprüyle bir bütün olan harap ve ihmal edilmiş kervansaraya gelir. Doğadan başka hiçbir gücün ona dokunabileceği akıllarına bile gelmemiştir. Taşlarını sökmeye başlarlar. İşte vezirin o güzel taş hanı harabeye dönmüştür. Yerine yapılan kışla çevresine yakışmayan bir çirkinlik içinde yeni yaşamına başlar. Vezirin Hanı yok olur.
    İlk yılların o güvensizliği yerine kasabada yeni düzen yerini bulmaya başlamıştır. İlk anlaşmazlık ve çatışmalardan sonra yeni hükümet halkın üstünde açık seçik bir sağlamlık ve süreklilik izlenimi bırakır. Gücünü dolaylı olarak hissettirir, onun için de halk onu  eski Osmanlı düzeninden daha kolay sindirir. Açgözlülüğünü ve zulmünü, geleneksel biçimde bir ağırbaşlılık ve parlaklık maskesi altına gizler. Halk hükümetten hastalıktan korkar gibi korkar. Zulüm ve felaket karşısında titrer gibi değil! Sonuçta Sırplarla Yahudiler, giyimleri ve davranışlarıyla gittikçe işgalin buraya getirdiği yabancılara benzemeye başlar, yabancılar da içinde yaşadıkları çevrenin etkisi altına girer.
    İvo Andriç’in eserinde, buralara geldiği zaman erişilmez yükseklikte olan Osmanlı İmparatorluğunun çöküş nedenlerini de açıkça görmek mümkündür. Viyana, Zagrep, Krakow, Graz üniversitelerinde okuyan ve yaz tatillerini geçirmek için memleketlerine dönmüş bulunan Vişegradlı Sırp gençleri, ılık yaz gecelerinde, köprü üzerinde günün en ileri felsefi meselelerini tartışırken; romanın başlıca kişilerinden biri olan Ali Hoca Müslümanlar arasında, Avusturyalıların şehre getirdiği suyun ne içmeğe ne de abdest almaya elverişli olmadığını yaymağa çalışmakta, başta demiryolu olmak üzere kasabada yapılan bütün yenilikleri yermektedir.
    Sosyal, politik ve ekonomik olayları değerlendirmesini çok iyi bilen Andriç, Avusturyalıların Bosna’daki tutumlarını, Osmanlı idaresi ile Avusturya idaresi arasındaki ayırımı birkaç satırla ne güzel anlatıyor.
    “Yeni devlet, iyi bir idare sistemiyle insanların cebinden Osmanlı idaresinin zorla çektiğini, acısız ve kimseyi sarsmadan çekip alıyor. O kadar ki halk ödediği vergilerin yükümlülüğünün farkında bile olmuyor. Böylece Avusturyalılar, belki Osmanlılar zamanından daha fazla para çekiyor, ama bunu daha kolay, daha çabuk, güvenilir bir biçimde yapıyorlardı.”
    İvo Andriç Avusturya işgalinin, yeni yatırımların getirdiği  enflasyon tablosunu şöyle anlatmaktadır. “Demiryolunun yapılışı sırasında halk ilk defa olarak bunun işgal yıllarının kaygısız, kolay ve açık kazancına benzemediğini anlamıştı. Bu son yıllarda eşya ve erzak fiyatlarında hayli yükselme olmuştu. Fiyatlar yükseliyor; bir daha da inmiyordu. Kah daha uzun, kah daha kısa süren bir zaman sonra tekrar yükselme oluyordu. Para kazanılıyordu, gündelikler dolgundu ama yine de kazanç ihtiyaçtan % 20 eksikti. Bu her gün sayısı artan bir sürü insanın hayatını zehirleyen çılgın ve sinsi bir oyundu. İşgalden hemen sonra zengin olmuş bir çok patron, aradan 15-20 yıl geçmeden fakirleşmişti. Çoğunun oğlu şimdi başkalarının yanında çalışıyordu. Tabi ki yeni gelenler arasında da para yapanlar vardı. Ama para, sonunda insan avucunu boş, namusunu da kirlenmiş olarak bulduğu bir hayal oyunu gibi onların avucundan da akıp gidiyordu.”
    O zamana kadar kasabalılar sadece kendi sorunlarıyla uğraşıyorlarmış. Şimdi ise Saraybosna’da partiler dini, milli birlikler ve örgütler kurulmuştur. Hemen sonra, bunların kasaba örgütleri oluşur. Saraybosna’da yeni çıkan gazeteler Vişegrad’a gelir. İlk Sırplar, Müslümanlar en sonrada Museviler okuma salonları açar.  O sıralarda kasabaya dış olayların yankıları gelmeye başlar. 1903’te Sırbistan’da taht değişikliği Osmanlı İmparatorluğunda yönetim değişikliği olur. Sırbistan’ın  sınırı üstünde Osmanlı imparatorluğunun sınırları yakınında olan ve her iki ülkeye derin ve görünmez bağlarla bağlı kasabalar değişikliklerden etkilenir.
    1903 de meydana gelen rejim değişiklikleri ile kasabalarda değişir.Şehirde ilkin sivil sonra askeri otoritelerin baskısı duyulmaya başlamıştır. Şimdi herkesin ne düşündüğünü ne şekilde konuştuğunu öğrenmeye çalışır. İlk trenin geçişinden ancak dört yıl kadar sonra bir Ekim sabahı  Kapiya’nın karşısındaki terasa Türkçe yazının altına tekrar beyaz bir bildiri yazılmıştır.“Herkesin kanun önünde bir tutunması ülkenin yönetimine ve kanunların yapılmasına katılması bütün dinlerin bütün dillerin ve bütün milli özelliklerin aynı derecede korunması idealimizdir.”
    Halk hem umut ediyor hem de korkuyordu.İhtiyarlar gerek genel gerek özel hayatın en mükemmel biçimi saydıkları Türklerin zamanındaki o tatlı huzuru yad eder. Ama onların sayısı azdır. Ötekilerin hepside gürültücü, heyecanlı bir hayat peşindedir. Hep heyecan arıyor hiç değilse başkalarının heyecanın yankısını duymak istiyorlardır. Yalancı bir heyecan veren gürültülü patırtılı bir hayata da razıdır. Bu istek sadece ruh hali üzerinde değil kasabanın dış görünüşü üzerinde de etki yapar. Kapiya’nın üzerindeki o eski düzenli yaşayış, o zararsız şakalar aşk şarkıları gökyüzünün suların ve dağların arasında geçen yaşam, o bile değişmeye başlamıştır.Halk artık gürültü,hareket ve neşe arıyordu.

8 Nisan 2012 Pazar

Yüzbaşı Selahattin'in Romanı, İlhan Selçuk

Yüzbaşı Selahattin'in Romanı, İlhan Selçuk, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1973
Yüzbaşı Selahattin'in 1894-1921 yıllarını kapsayan anıları
    İlhan Selçuk tarafından yazılan ‘’Yüzbaşı Selahattin’in Romanı’’ adlı yapıtın yazılmasına neden olan faktör bir başka yazarın romanının ödül almasıdır. Ödülü alan roman Kemal Tahir’in ‘’Yorgun Savaşçı’’ adlı yapıtıdır. Ödül alan bu roman tekrar okunmaya başlanıyor. Tekrar okunuşunda romanda geçen Yüzbaşı Selahattin’in hikayesi İlhan Selçuk’un dikkatini çekiyor ve bunun üzerine bir roman yazmaya karar veriyor.
    Yüzbaşı Selahattin’in anıları on beş ciltten oluşmaktadır. Sayfa numaraları bulunmayan bu anılarını bölümler halinde yazmıştır. Yüzbaşı Selahattin ilk defa Urfa’da bu anılarını yazmaya başlıyor. Anıların son bölümü ise ‘’Edirne Bölümü’’dür. Dört yılda yazılan bu anılar 1894-1921 yıllarını kapsar.
    Yüzbaşı Selahattin’in anılarında, salt anı olmaktan çok hayatın her bölümüne ait fragmanlar yer almaktadır.
    Yüzbaşı Selahattin koca bir imparatorluğun yıkılışını, Balkan, 1. Dünya Savaşı’nı, Kurtuluş Savaşı’nı görmüş ve o dönemin şartlarında yetişmiş bir askerdir.
    Bu dönemler istibdadın, devrimlerin, ayaklanmaların yaşandığı dönemlerdir. İlk defa Avrupa’da başlayan milliyetçilik (1789 Fransız İhtilali) namı diğer ulusçuluk, işçi devrimleri ve örgütlenmelerin etkisi Osmanlı’da da hissedilmeye başlanmış ve etkisini yavaş yavaş göstermiştir.
    1751’de İngiltere’de başlayan Sanayi İnkılabı meyvelerini vermeye başlamış, bunun etkisiyle makineleşme hız kazanmıştır. Makineleşmeyle beraber endüstrideki hammadde ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Endüstri devletleri bu ihtiyaçlarını karşılamak için sömürgeciliğe başladılar. Bunu da en iyi, geri kalmış ve kalabalık, aynı zamanda farklı etnik ve mezhep gruplarını barındıran devletleri (imparatorlukları) parçalamaya başladılar. Yüzbaşı Selahattin’in bu çalkantılı dönemin bir panoramasını çizmiştir. Yüzbaşı Selahattin’in hayatı bu dönemin en önemli portresinin betimlemesidir. Çünkü Yüzbaşı Selahattin bu çalkantılı dönemin tam ortasında yer almıştır. Çünkü o bir askerdir ve vatanında olan biten her şey onu doğrudan ilgilendiriyordu.
Selahattin YURTOĞLU (Yüzbaşı Selahattin), çocukluğundan 1 nci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yaşadığı olayları anlatmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışını ve yerine yeni bir devletin kuruluşunu yaşayan Yüzbaşı Selahattin; bu yıllarda önemli kişilerin yanında bulunmuş, İtalyan Harbi, Balkan Harbi, 1 nci Dünya Savaşı ve Milli Kurtuluş Savaşı’nı kapsayan dönemde iç ve dış çatışmaların, devrimlerin, isyanların, kahramanlıkların, cinayetlerin tanığı olmuştur.
Selahattin babasının askeri tabip olarak görev yaptığı Edirne’de, üç kardeşi ve ailesiyle yaşarken, sırasıyla büyükannesini, annesini ve büyükbabasını kaybeder. Babası kısa bir süre sonra evlenir. Kızkardeşleri evlenip evden ayrılırken, ağabeyi de babası ile yaptığı kavga nedeniyle evden uzaklaşır. Babası ile birlikte yaşayan Selahattin üvey annesinden eziyet görür. Askeri okulda okurken, babasının tayini Yemen’e çıkar. Selahattin askeri okulda çok büyük yoksulluklar çeker.
1912 yılında mezun olduğunda, Çanakkale 2 nci Kolordu 5 nci Fırka (Tümen) 15 nci Alay 3 ncü Taburu’na tayin edilir. Burada Balkan Savaşı’nı yaşar. Bu savaşta, Bulgarlar’ın yaptığı katliama tanık olur. Osmanlı Ordusu’nun Balkan topraklarından sökülüp atılışını kendi gözüyle anlatır. İstanbul’a geri döner ve yakın zamanda çıkması muhtemel bir savaşın hazırlaklarını yaparken, Harbiye’de öğrendiği milliyetçilik akımlarının etkisiyle TURAN’a gider.
Yüzbaşı Selahattin İstanbul’da görevli iken, Enver Paşa’nın emri ile oluşturulan, Kaymakam Halil Bey (Enver Paşa’nın amcası) komutasındaki 5 nci Kuvve-i Seferiye’ye katılır. Birliğin vazifesi, Enver Paşa’nın hayallerinde yaşattığı TURAN’ı kurmaktır. Van’da Ruslar ve Ermeniler’le savaşır.
Buradan birliği ile birlikte Irak Cephesi’ne gider. Mülazım Selahattin, Araplar’ın Türk Askeri’ni nasıl arkadan vurduğunu, askerlerin nasıl sefalet ve açlık içerisinde yaşadığını bizzat görür. Irak’ta Kütülammare Muharebeleri’ne katılır. Burada bulunan birliklerin birinde kız kardeşinin eşi Ahmet Bey’i görür. Ahmet Bey savaşta büyük kahramanlıklar göstermiş ve Tabur Komutanlığı’na kadar yükselmiştir. Eniştesi Ahmet Bey yaralanır ve artık kendisinden umut kesilir. Kız kardeşine eşinin öldüğünü söyleyemez. Fakat Ahmet Bey şehit olmamıştır ve hayattadır.
Irak Cephesi’nde sırasıyla tümen ve kolordu yaverliklerinde bulunur. Halil Paşa’nın yaveri olarak 6 ncı Ordu Komutanlığı’na atanır. Elinde bulundurduğu imkanları kesinlikle suistimal etmez, kardeşleri İstanbul’da yoksulluk içerisinde bulunmasına rağmen, hiçbir kaydı tutulmayan ordu örtülü ödeneğini kendi menfaati için kullanmaz. Bu dönemde İstanbul’da karaborsa ve yoksulluk almış başını yürümüştür. Halk büyük bir açlıkla karşı karşıyadır. Ağabeyinin bütün birikimleri ile almış olduğu sabunlar, bulunduğu depoda kurur ve bu işten zarar eder. Kardeşinden bu sabunları Irak’ta satarak en azından zararını karşılamasını ister. Bu isteği Mülazım Selahattin tereddütsüz red eder.
29 Ekim 1914’te başlayan Dünya Savaşı Mondros Ateşkesi’ ne yani 30 Ekim 1918’e dek sürmüştür. 15 Mayıs 1919’ da İzmir’ in Yunanlılar tarafından işgali ile Ulusal Kurtuluş Savaşı başlamış ve 24 Temmuz 1923’te sona ermiştir. Mondros Mütarekesi sonrasında İstanbul’da dört yıl, Anadolu’da yedi ay, Yüzbaşı Selahattin içinse, İstanbul’a geliş tarihi olan 5 Şubat 1919’dan Anadolu’ya geçtiği 21 Mayıs 1919 tarihine kadar geçen üç buçuk ay mütareke dönemidir. İşte bu üç buçuk ay ve sonrası dönem. . . .
5 Şubat 1919’da İstanbul’a indiğinde İngiliz, Fransız bayrakları ve itilaf kuvvetlerinin askerleriyle karşılaşır. Gemiden bir kayıkçının yardımı ile kaçar ve Anadolu Hisarı’ndaki ailesinin yanına gider. Birkaç gün ailesinin yanında dinlendikten sonra Harbiye Nezaretine giderek 3. şubede göreve başlar. Paris konferansı ile Türk toprakları iyice bölünmüştür. Bu sırada Ferit Paşa hükümeti tutuklamalara başlamıştır. Birçok üst düzey asker, bürokrat, yazar tutuklanmıştır. Yaverliğini yaptığı Halil Paşada tutuklanmıştır. Halil Paşa’ yı sürekli ziyarete gider. Bu ziyaretlerinden birinden dönüşte Kazım Karabekir’ le karşılaşır. Kazım Karabekir işgal devletlerinin zulmünden kurtulmanın yolunun hayat kaynaklarının organize edilerek kurtulmak için mücadeleye başlamaktan geçtiğini söyler ve bunun için kendisi Erzurum’da bulunan kolorduya tayinini istemiştir. Karabekir Selahattin Yüzbaşı’ yı da Erzurum’a davet etmişse de tekrar temasa geçememişlerdir. Nisan 1919’da Haydarpaşa Hat Amirliğine atanır.
“Ermeni Tehcir ve Taktil Mahkemesi” nce idam edilen Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey’in Tıbbiyeliler tarafından düzenlenen cenaze törenine resmi kıyafetle katılır ve o sırada görevli inzibat subayı ve erlerinin de resmi şekilde cenazede bulunmalarını sağlar. Bu olay gazetelerde tepki görür. Hapishanedeki üst düzey subaylar için bir umut, bir moral kaynağı olur.
İzmir 15 Mayıs 1919’ da Yunanlılar tarafından işgale başlanır. Bu sırada İstanbul’ da hiç huzur kalmamıştır. Kendi topraklarında artık yabancıdır. Kurtuluş fikirleri şekillenmeye başlar. Bir sabah 7. Kolordu komutanı Bekir Sami ile karşılaşır. Bekir Sami kendisine Anadolu’ ya çıkmayı teklif eder. 21 Mayıs 1919’ da Bandırma’ ya giderler. Bandırma’da etrafta Yunan bayrakları ve “Zito Venizelos” sesleri ile karşılaşırlar. Bekir Sami hemen ertesi gün 61. tümen komutanına emir vererek Yunan bayraklarını indirtir. Bu halkta büyük bir heyecan yaratır ve bu şekilde Kurtuluş hareketi halka yansır. 23 Mayıs’ta Manisa’nın da Yunanlılar tarafından işgal edildiği öğrenilir. Ancak Manisa’daki silah depoları halka silah dağıtmak için önemli olduğundan Manisa’daki komutana ellerindeki tüm silah ve cephane ile Salihli’ye çekilmelerini emrederler. Emri Akhisar’a Selahattin Yüzbaşı götürür. Akhisar’da halk Yunan işgaline boyun eğmiştir ve Yunanlıları kabullenmiştir. Burada yaptıkları kurtuluş propagandası sonuç vermez. Bölgede nüfuzlu Saruhanzadeler’ den Halit Paşa ile temasa geçerler ve Yunanlılara karşı baskı için çalışmalara başlarlar. Ne var ki geçtikleri yerlerde halk Yunanlıların propagandalarından ve hükümete güvensizlikten Yunan işgaline karşı koymayı reddederler. Bozulan morallerine rağmen yola devam ederler. Salihli’ye çok az kuvvet çekilebilmiştir. Salihli’ye gelerek yeni askeri düzenlemeleri, Aydın’daki 57. tümene bildirirler. Aynı gün, 29 Mayıs 1919’da, Harbiye Nazırı Şevket Turgut imzalı bir şifrede Bekir Sami’nin İstanbul’ a dönmesinin istendiği bildirilir. Bu da İstanbul’un başından beri yapılanlardan memnun olmadığının göstergesidir.
İlk silah 172. Alay tarafından 27 Mayıs 1919’da atılır. 29 Mayıs’ta Alaşehir’e gelirler. Burası diğer yerlerden daha kötü durumdadır. Halk göçe başlamıştır. Kalanlarsa Yunanlılara bağlı çalışacağına dair kağıt imzalamak zorunda kalmışlardır. 15 Mayıs’tan 29 Mayıs’a kadar teslim olan Batı, 29 Mayıs’a kadar çekilmiş ve o tarihten sonra silahlı direnişe geçmiştir. 31 Mayıs 1919’da gelen Ödemiş raporunda Ödemiş’inde direnişe başladığı bildirilmiştir.
Alaşehir’deyken Yüzbaşı Rahmi, Poslu Mestan Efe’ nin çetesi ile hazır olduğunu söyler. Bunun üzerine Bekir Sami Bey bu çeteye Turgutlu’ ya gelen Yunan bölüğüne baskın yaparak imha görevi verir. Ancak Mestan Efe Yunanlıların padişah namına geldiğini söyleyerek Yunanlılara teslim olur. Bu durum genel olarak toplumdaki paniği gösterir. Silahları ve adamları ile övünen, eşkıyalıkla efe adını taşıyan birinin bile bu davranışı moralleri bozar. Buradan Eşme’ye geçmeye karar verirler. Eşme’de Rum yoktur ve müftü vatansever biridir. Eşme’ye yaklaştıklarında kendilerini ellerinde Yunan bayrakları sallayan çocuklar karşılar. Durum anlaşılır ; Yunanlıların her an Eşme’yi istila etmeye geleceği haberi yayılmıştır. Yunanlılara zorluk çıkarmadan şehri teslim ederlerse Yunanlıların kendilerine kötü davranmayacağını düşünmektedirler. Bekir Sami bu propagandayı yapan dört Rum’u dar ağacına yollar.
Haziran başında Aydın, Ödemiş, Niş, Akhisar, Kırkağaç, Bergama yörelerinden ilerleyen Yunanlılar Türk çeteleriyle çatışmaya başlarlar. Ethem üç yüz adamıyla birlikte Ayvalık’ta Ali Bey’ e katılır. Bu sırada aldıkları bir raporda yeni askeri düzenlemelerin mücadele ruhunu İstanbul’a da sıçrattığını görürler. İzmir ve Aydın’a hadisesiz giren Yunanlılar önce yayılmayı durdurur ve daha sonra da geri çekilmeye başlar.
Bekir Sami ve Yüzbaşı Selahattin Eşme’den gelen firari subayları yönlendirerek bölgesel örgütlenmeyi sağlamaya çalışırlar. Kula hem Rumların etkisinde hem de önemli bir kasaba olduğu için Bekir Sami ve Yüzbaşı 17 Haziran’ da Eşmeden, on beş subay, otuz erden oluşan bir kafile ile Kula’ya geçer. Kula’nın önemli esnafını tutuklatırlar ve bir plan doğrultusunda tutuklu esnafın mal ve canıyla Milli Mücadele’ yi destekleyeceklerine dair söz alır. Dört gün Kula’da silah, asker, para, araç gereç toplanır, Rumlar’ ın kasabayı terk etmeleri için yıldırma politikası izlenir. Bu sırada Balıkesir 14. Kolordu’ dan alınan bir raporda Kuvay-i Milliye hareketinin siyasi durumu lehine çevirdiği belirtilir. 18 Haziran’da Yunanlılar Menemen’de kanlı bir istila gerçekleştirir. Bekir Sami Kula’da sert tedbirler almaktadır.
Silendi, Simav, Orhaneli üzerinden Bursa’ya 14. Kolordu’ ya katılmak üzere yola çıkarlar. Günlerdir uykusuz ve yorgun düşmüşlerdir. Yine de Bursa’ya yola hemen çıkarlar. 27 Haziran’da Bursa’ya varırlar. Bursa’da Anadolu’ya çıktıklarından beri ilk kez Selahattin Yüzbaşı çamaşırlarını değiştirmeye vakit bulur. Bu sırada gelen birkaç rapor şöyledir; 22 Haziran 1919 M. Kemal Paşa Sivas Kongresi için Bursa’dan temsilci ister, 13 Haziran 1919’da İtalyanlar Antalya’ya asker çıkarmışlardır, 20 Haziran 1919’da Fransızlar Mersine asker çıkarmışlardır, 29 Haziran1919’ da Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa kabineden ayrılır yerine Damat Ferit Paşa geçer.
Bursa’daki Vali Gümülcineli İsmail Bey’in kötü yönetimi ve Hıristiyanlığa yatkınlığı yüzünden Bursa’da çetecilik, adam kayırma almış başını yürümüştür. Asker ve subayların ise maaşları ödenememektedir. Bursa’ya Bekir Sami paşanın geldiğini duyan Vali İstanbul’a kaçar.
Bekir Sami Bursa’daki ordu otoritesini kurmaya, canlandırmaya çalışır. Kendilerine üstünlük taslamaya çalışan Fransız subaylarına da haddini bildirir. Ermenilere verilmiş malları sahiplerine geri verirler. Açılmış Hürriyet ve İtilaf şubelerini kapatırlar. Askeri eksiklikleri gidermeye çalışırlar. Hapisteki haksız tutukluları çıkarırlar. Milli Mücadele’ ye ihanet edenler canları ile cezalandırılırlar. Halkın morali yükselir. Yüzbaşı Selahattin Teğmen Muzafferin Bursa’ya gelmesini fırsat bilerek İstanbul’daki millicilerle görüşmek, fikir alışverişinde bulunmak ve evlenmek için İstanbul’a geçer. Burada öncelikle Miralay Galatalı Şevket Beyle görüşür. Şevket Bey kendisine Bursa muallim mektebi müdiresi Şehibe Hanımın kartını verir. İstanbul cephaneliğinden silah ve cephanenin yollanması için Naim Cevat’ la ve Kara Vasıf’ la görüşür. Muğlalı Mustafa seçkin subayları ayırıp göreve yollayacaktır. Bekirağa Bölüğünde Halis Paşa’ yı görür ve kendisinin Bursa’ya kadar kaçabilmesi durumunda hükümetin kendisini ele geçiremeyeceğine dair garanti verir. Ancak evlenme işini daha sonraya bırakır.
Bursa’ya döner ve kız okulu müdiresi ile görüşür. Okuldaki öğrenci ve annelerinin yardımı ile iç istihbarat ve propaganda için müdire hanım ın başkanlığında örgütlenirler. İstanbul’a yeniden gitmesi gerekir. Bu kez Bursa Valisinin aleyhlerine çalıştığını öğrenir ve valiyi dönüşünde tutuklatır. Bursa’da ki çalışmalar şehrin kozmopolitliği ve bağnazlığı yüzünden çok zor ve kanlı ilerlemektedir.
Bir yandan kurtuluş gelişmeleri bir yandan evlilik hazırlıklarına başlar Yüzbaşı. Teğmen Behçet’in kız kardeşi Nimet Hanım’ la evlenmeye karar verir. Nişan yaparlar ancak nişan geleneklere ve şeriata aykırı olduğu için çok tepki alır. Aynı gece Bekir Sami’nin de bir oğlu olur ve Selahattin Yüzbaşı adını Doğan koyar.
İstanbul’da Meclis-i Mebusan hazırlıkları başlar. Bu sırada padişah da Bekir Sami’yi kendi tarafına çekerek Mustafa Kemal’i saf dışı bırakmaya çalışır. Halktan ve zengin çevrelerden para yardımı için çeşitli yollara başvururlar. Halil Paşa hapisten kaçarak Kafkaslara geçer ve Selahattin Yüzbaşı’ nın onun yanına gitmesi gerekir ancak nişanlısının kendisiyle gelmesi olanaksız olunca görevi reddeder.
Ankara’daki temsil heyetinden bir genel seferberlik emri yayınlanır. Emire bağlı yazıda Selahattin Yüzbaşı’ nın İstanbul’a giderek Cafer Tayyar Paşa’ nın 1. Kolordu Komutanlığını bırakarak İstanbul Hükümeti ile anlaşıp anlaşmadığını araştırması istenir. Selahattin Yüzbaşı İstanbul’a gider. Burada Cafer Paşa dahil pek çok isimle görüşür ve genel seferberlik emrini okutur.
Bursa’ya döndüğünde 8 Şubat 1920’de nikahları kıyılır.
19 Ocak 1920’de İstanbul’da Meclis açılmış, 28 Ocak 1920’de Misak-ı Milli kabul edilmiştir. Anadolu ile İstanbul hükümetinin arasındaki anlaşmazlık en çok Anadolu’daki kuruluşların işine yarıyordu. Zıt nitelikli emirler arasında istedikleri gibi davranıyorlardı.
İstanbul’da Meclis açılışında Babıali bu durumdan yararlanmak ister ancak Heyet-i Temsilliye İstanbul’da meclisin açılmasına karşın eski durumunu aynen koruyacağını bildirir. Huzursuzluklar sonucu Ali Rıza Paşa kabinesi istifa eder. Damat Ferit Paşa kabinesi göreve getirilmek istense de Anadolu güvenilir bir hükümet göreve gelmezse İstanbul hükümetini tanımayacağını bildirir. Bunun üzerine 5 Mart 1920’de Salih Paşa kabinesi kurulur. 16 Mart’ta itilaf kuvvetleri bütün devlet binalarını işgal ederler, meclisi basarak pek çok tanınmış kişiyi Malta’ya sürgüne yollarlar, yayınladıkları genelgede milli hareketin padişaha ve itilaf devletlerinin dost yaklaşımına karşı bir hareket olduğunu söylerler.
İşgalden az önce Selahattin Yüzbaşı ve yakın arkadaşı Hüseyin Rahmi İstanbul’a gelirler. Kayınpederinin ve Hüseyin Rahminin tayinlerini Bursa’daki tümene yaptırırlar. 19 Mart’ta M. Kemal olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin Ankara’da toplanması için gerekli seçimlerin yapılmasına yönelik bir bildiri yayınlar. Bekir Sami telgraflarla Anadolu’yla irtibat kurmaya çalışır. Ancak bir sansür subayı İstanbul tarafından göreve atanır. İstanbul kurtuluş hareketini durdurmaya çalışmaktadır.
Bu sırada Anzavur ayaklanması Balıkesir ve Gönen’de yayılmaktadır. 26 Mart 1920’de 174. Alay kumandanı Yarbay Rahmi Bey eşkıyalar tarafından katledilir. Katledilen subayın ailesine altı bin liralık bir ev satın alırlar. Anzavur yarbayın katlinden sonra daha da kuvvetlenir.
172. Alaya Manyas bölgesine giderek eşkıya ile savaşması emredilir, ancak alay komutanı Yarbay Osman Bey gitmek istemeyince Divan-ı Harb’ e çıkarılmak üzere Bursa’ya getirilir. Bu sırada başlarında kimse kalmayınca birliklerde dağılmalar başlar. Yüzbaşı Selahattin bu duruma müdahale ederek Komutanı görevine iade eder. Anzavur isyanı gittikçe büyür. Ankara’dan yardım gönderilmeye çalışılır ancak yardım kuvvetinde dağılmalar olur ve 600 kişilik bir kuvvet Bursa’ya varır. Bursa’ dan hareket eden tabur kısa süre içinde dağılır ve isyan çıkar. Bursa’ya geri dönerler. Bursa’da ise kırk elli kişilik bir kuvvet bulunmaktadır. Yüzbaşı Selahattin inisiyatifi ele alarak bir dizi önlem ile bu isyanı bastırır. Bu başarısının ardından kendisine binbaşı rütbesi verilmek istese de kendisi geçerli nedenler öne sürerek bu rütbe artışını istemez.
Anzavur ayaklanmasına karşı Çerkez Ethem kuvvetleri görevlendirilir. 19 Nisan’da Anzavur kaçar. Aynı gün Ali Fuat Paşa “Garbı Anadolu Müdafaa-ı Milliye Kumandanı” olarak Bursa’ya gelir. Yanında İstanbul’dan kaçmış Kurmay binbaşı Saffet, Süvari teğmen Saim ve Rıza da vardır. 21 Nisan 1920 Ankara tarihli telgrafla Büyük Millet Meclisi’nin Ankara’da açılacağı bildirilir.
Çevresinde gördüğü sevgi ve saygı sonunda devre arkadaşlarından bazıları ile arası açılır. Bunlardan biri de Hüseyin Rahmidir.
Meclisin Ankara’da açılmasından sonra İstanbul ulusal düzeni yıkmaya yönelik çalışmaya başlar. İstanbul’un ilk tepkisi Adapazarı isyanı ile patlak verir. Hızla da yayılır. İstanbul’daki askerlere bildiriler yollayarak onlarda kurtuluş hareketine çağrılır. Çerkez Ethem ve çetesi Bursa üzerinden Adapazarı dolaylarına gelerek isyanı bastırır.
Askeri hayatı ve özel hayatındaki başarılar, çevresinden tepki gördükçe ailesi ve kendisi ile ilgili söylentilerle de başa çıkmak zorunda kalır Yüzbaşı Selahattin. Hatta bu söylentiler yüzünden zaman zaman Bekir Sami ile de araları açılır.
Haziran ayı sonunda Yunanlılar Bursa yakınlarına kadar ilerlemişlerdir. Bursa’yı yavaş yavaş tahliye ederler. Bu sırada orduda da panik başlamıştır. 8 Temmuz da Bursa’ya Yunanlılar girer. Yüzbaşı Selahattin, polis müdürü, vali, jandarma kumandanı, defterdar ve mebuslarla birlikte şehri terk eder ve İnegöl’e giderler. Buradan da Eskişehir’e geçerler.
13 Temmuz oturumunda Meclis’ te Bekir Sami, Aşır Bey ve Bursa Valisi Hacim Muhittin hakkında gensoru önergesi kabul edilir. 14 Ağustosta Bekir Sami beraat eder, Antalya’ya göreve gönderilir. Yüzbaşı Selahattin eşini Daday’ a yollayarak Antalya’ya gider ve burada Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti çalışmalarını başlatır. Antalya henüz kurtuluş hareketine katılmamıştır. 6 Aralıkta Bekir Sami Şimali Kafkas Askeri Murahaslığına, Yüzbaşı Selahattin ise Murahhas yardımcılığına atanır. 8 Eylülde Rusya’ya gitmek üzere yola çıkarlar. Görevleri kuzey Kafkas halkından bir kolordu oluşturmaktır. Rusya’daki yeni düzenlemeler ve iç savaşlar çalışma ortamına izin vermez. Bekir Sami tedavi için izin alır, Selahattin Yüzbaşı ise eşinin yanına Daday’a gider, orada yirmi ay kalır.
7 Ocak 1921’de bir oğlu (Cengiz), 16 Ocak 1922’de bir kızı (Tomris) dünyaya gelir. Zaferden sonra ilk kez 3 Ocak 1923’te İstanbul’a gider. 5 Ekim 1923’teİstanbul Harbiye Mektebi 2. Bölük Komutanlığına tayini çıkar. İki sene ailesinden ayrı İstanbul’da aynı görevde kalır. 18 Nisan 1925’te bir kızı (Yıldız) daha olur. Bu arada kurmaylık sınavlarına girer ancak sınavlar kopya yüzünden iptal edilince daha sonra çok pişmanlık duyacağı bir şey yaparak askerlikten istifa eder.
Ankara yakınlarında çiftçiliğe başlar. Ancak işler umduğu gibi gitmez, borçlar ve kazançtaki azlık kısa sürede bu işi zora sokar. Çiftçilik iyi gitmeyince ailesini de alarak tekrar İstanbul’ a yerleşir. İspirto ve İspirtolu içkiler İnhisarı olarak göreve başlar. 1932’ye kadar bu şekilde hayatını sürdürür. 1932’de 2 Mart’ta Kaçak İstihbarat Amirliği görevini üstlenir. 1 Haziranda tekelden istifa ederek Trakya, Marmara havzası ve Kocaeli mıntıkasını kapsayan gizli istihbarat görevini sürdürür. 1934 yılında örgüte yeni düzen verir. Ama bazı insanların kurduğu düzene aykırı olunca hakkında söylentiler çıkarırlar ve görevden alınarak Cenup İstihbarat Müfettişliğine verilir. Bu görevden çekilmek ister . Ancak Seyfi Paşa kendisini Güney’ e yollayarak buralardaki durumu incelemesini ister. Güney Anadolu’yu gezer. Ailesine duyduğu özlemi eşine yazdığı mektuplarda sık sık dile getirir. Üç çocuğunu da okutmaktadır. Geçim sıkıntısı çekmektedirler. Urfa’ ya Alay İstihbarat Amirliğine geçer. Burada da kaçakçılıkla savaşır. Daha sonra sırasıyla Gümrük Muhafaza Kaçak Mücadele Müfettişliği, Trakya Muhafaza Müdürlüğü, Bayındırlık Bakanlığı Seferberlik Müdürlüğü görevlerini yapar.
1940’ta eşi Nimet Hanım’ ı uzun süren bir kanser savaşından sonra kaybeder. Bu hayatında onu en etkileyen olaylardan biri olur. Bundan sonra Ankara’ya yerleşir ve ömrünün sonuna kadar Bayındırlık Bakanlığı Seferberlik Müdürlüğü ve Malzeme Müdürlüğü görevini yürütür. 10 Mayıs 1956’da vefat eder.