eğitim makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2012 Cumartesi

Dersaneler Kapatılacak mı?

Dershaneler kapatılırsa yerine nasıl bir sistem kurulacak, parasıyla özel hoca tutanla, parası olmayan arasında fırsat eşitliği nasıl sağlanacak, dershanelerde çalışan onca öğretmen ne yapacak? Bu soruların cevabını şimdilik pek kimsenin bildiği yok. Samanyolu Haber Televizyonu Ankara Muhabiri Ahmet Doğan bugünkü köşe yazısında, Milli Eğitim Bakanlığı'nda görevli bir genel müdürle dershaneler hakkında yaptığı görüşmeyi yazdı.Sorularına karşılık aldığı cevaplar son derece düşündürücü...

İşte Ahmet Doğan'ın o yazısı:

Hem öğrenciler, hem veliler, hem de dershanelerde çalışan on binlerce öğretmenin gözü kulağı bu sorunun cevabında… “Dershaneler gerçekten kaldırılacak mı?”…

Cevabı bulmak için Milli Eğitim Bakanlığı'nın nabzını tuttum. Daha önce İstanbul'da görev yaparken başarılarıyla adını duyuran bir genel müdürle görüştüm.

Aldığım bilgi, hükümetin dershaneleri kapatmada kararlı olduğu yönünde. Görüştüğüm bürokrat, “Başbakan kapatılacak dediği için Bakanlıkta yorum yapamıyoruz” dedi. Ve ekledi; “Alt yapı çalışmalarına hızla devam ediyoruz, çok sayıda rapor hazırlandı. 2014'te dershaneler kademeli olarak kapanacak”…

Peki, bu nasıl olacak? Öğrenciler sınava nasıl hazırlanacak? Üniversitelere yerleştirmeler ne şekilde yapılacak? Ve belki de en önemlisi, dershanelerde çalışan on binlerce öğretmen işsiz mi kalacak?

Bütün bu soruları, genel müdüre tek tek sordum. Kendisi de samimi şekilde cevap verdi.



Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Milli Eğitim Bakanlığı'nda kafalar son derece karışık. Kimse dershanelerin nasıl kapatılacağını ve yerine nasıl bir sistem kurulacağını tam olarak bilmiyor.

Görüştüğüm bürokrat da aynısını söyledi, “Valla dershaneler kapatılacak ama ondan sonrasını nasıl çözeceğiz biz de bilmiyoruz. Hala bir formül bulamadık” dedi.

Aldığım bilgiler, Bakanlığın her üniversitenin kendi sınavını yapacağı bir sistem üzerinde çalıştığı yönünde.

--------------- ---------------------- Mesela ÖDTÜ öğrenci almak için sınav yapacak. Üniversite, istediği öğrencinin profiline göre sınav sorusu hazırlayacak. Ve sınava giren öğrenciler, puan sıralamasına göre üniversiteye kabul edilecek. TÜBİTAK, bu konuda çalışma yapıyormuş.

Genel müdür, bu noktada çok çarpıcı bir tespitte bulundu. “Üniversiteler kendi sınavını yapacak ama bu sınavlara da hazırlanmak gerekecek. Çünkü devlet liselerindeki eğitim kalitesi, bu sınavları geçemeye kesinlikle yeterli değil. Öğrenciler yine takviye eğitime ihtiyaç duyacak. Dershaneler kapanacağı için özel dersler artacak ve merdiven altı eğitim başlayacak” dedi.

Daha da önemlisi, fakir zengin ayrımı asıl bu noktada ortaya çıkacak.

Görüştüğüm bürokrat, “Zengin öğrenciler kolejlere gidip sınavları geçecek. Ama maddi durumu yetersiz olan öğrenciler, özel ders alamayacağı için üniversiteyi kazanamayacak” tedirginliği dile getirdi.

Haklı da. Çünkü en ucuz kolejin sadece bir yıllık eğitimi, 10 bin liradan başlıyor. Bunu dörtle çarptığımızda, üniversite kazanmanın maliyeti 2 bin liralık dershane ücretinden bir anda 40 bin liraya çıkıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı, dershanelerden doğacak boşluğu internetten e-dershane sistemiyle kapatmayı düşünüyor. Ama görünen o ki, bakanlık bürokratları bile bu sisteme inanmış değil.

Bilgisayarı ya da interneti olamayan öğrencilerin durumu, sistemin işlemeyeceğini ve eğitimde fırsat eşitliğine aykırı olduğunu düşündürüyor.

Dahası, aklına soru işareti takılan binlerce öğrenci, internetten aynı anda öğretmene nasıl soracak? Öğretmen binlerce o soruyu aynı anda nasıl cevaplayacak?

Genel Müdüre, “Dershaneleri kapattıktan sonra açıkta kalacak bu kadar işsiz öğretmen ne olacak?” diye sordum. Cevap, büyük bir sessizlik… Yüzünü mahcup bir edayla başka bir tarafa çevirdi ve uzun uzun düşündü…

Milli Eğitim Bakanlığı, KPSS'yi de kaldırmayı planlıyor aldığım bilgilere göre.

Görüştüğüm bürokrat, “TÜBİTAK KPSS üzerinde de çalışıyor” dedi. “Peki, memur alımında nasıl bir formül düşünüyorsunuz?” diye sorduğumda ise yine “Valla kimse bilmiyor” cevabını verdi.

Anlayacağınız Milli Eğitim Bakanlığı'ndaki tablo işte bu şekilde:

“VALLA KİMSE BİLMİYOR…”

NOT: Başta sevgili eşim ve kardeşim olmak üzere, tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutlarım.

21 Kasım 2012 Çarşamba

Öğretmen Ne İş Yapar?

Öğretmen, anne-babamızdan sonra hayatımıza en çok tesir eden insandır. Daha doğrusu çocukluk yıllarımızdan itibaren hayatımızı şekillendiren kudsî bir üstaddır.

İlk öğretmenimizi unutmayız çoğumuz. Ya da bize en çok tesir edenini. Bu yüzden anne-babamızın dediklerinden daha ziyade ciddiye almışızdır öğretmenin dediklerini. Öğretmenlerimiz bu meselenin kudsiyetinin ve nezd-i ilâhîde ifade ettiği mananın idrakindeler mi; onu bilemiyorum ama bildiğim bir şey var, o da öğretmenliğin bir peygamber mesleği olduğu...

Hem eski bir öğretmen, hem de bir öğrenci velisi olarak, yeni eğitim-öğretim yılı münasebetiyle öğretmenlik ve öğretmenlerle alakalı bir kısım hususları hatırlatmakta fayda var diye düşündüm. Her meselede olduğu gibi öğretmenlikte de ciddi bir iş ahlakına sahip olmak ve disiplinli hareket etmek gerekir. Fakat istenen seviyede kâmil bir öğretmenlik için sadece bu vasıflar yeterli değildir.

İyi bir öğretmen, birbirinin rağmına gelişebilecek, birbirine zıt gibi görünen sevgi ve disiplin, şefkat ve ciddiyet gibi vasıfları, aynı anda, tam bir denge içinde kendinde bulundurabilmelidir. Bu açıdan, şuur, ciddiyet ve disiplinin yanı başında, alabildiğine bir sevgi ve şefkate de sahip olmalıdır. Yani bir taraftan konumunun gerektirdiği vakar ve ciddiyeti muhafaza etmeli, o vakar ve ciddiyete halel getirecek ölçüde öğrencileriyle laubali olmamalı, diğer taraftan tam bir şefkat meleği gibi her türlü dert ve sıkıntılarında onların yanında olmalı ve üzerlerine tir tir titremeli. Meselâ, onlardan bir tanesinin yüzünün ekşidiğini fark ettiğinde, bir anne ve babadan daha ziyade bir şefkatle hemen yanına koşmalı; bir problemi veya bir sıkıntısı bulunup bulunmadığını anlayıp öğrenmeye çalışmalıdır. Bunu da sadece bir defaya mahsus değil, her türlü dert ve sıkıntıda ortaya konulması gereken bir vazife ve tavır olarak bilmelidir.

Ciddiyet ve disiplin adına kendisine emanet edilen küçücük yürekleri, iz bırakacak şekilde incitmek, azarlamak, çocuğu psikolojik ve pedagojik açıdan en çok ihtiyaç duyduğu teneffüse çıkarmamak gibi insani ve ahlaki olmayan cezalar uygulamak bizim öğretmenlerimize yakışan davranışlar değildir. Sert olmakla kararlı olmak arasındaki farkı en çok öğretmenlerimiz bilmelidir. Bir hususu öğrencilere sert bir ses tonuyla ifade etmek o konudaki ciddiyetimizi ortaya koymaya yetmez. "Allah ahlakıyla ahlaklanmak" bütün

Müslümanların olduğu gibi, genç beyinlerin, tertemiz yüreklerin sürekli muhatabı konumundaki öğretmenlerin öncelikli vazifesidir. Rahmeti gazabın önünde tutmak, hataların telafisi için mühlet tanımak, her şeye rağmen öğrencilerine sevgisini ve şefkatini hissettirmek bu vazifenin gereğidir. Aksi halde, dediğim dedik tavırlar içinde bulunmak, uyarı ve ikazlara kulak asmamak esiri olunmuş bir egonun, baş edilemeyen bir nefsanîliğin, kibrin ve gururun ifadesi olsa gerektir.

Okumaya, yazmaya yeni başlamış bir masumu, istenilen seviyede yapamasa bile ödevlerinde sürekli teşvik etmek, beğenilerini ortaya koyarak onu motive etmek, aşkını, şevkini, iştiyakını kırmamak gerekir. Her gün Rabb'e karşı yüzlerce hata yapan biz yetişkin kullar, her hatamızın ikazını anında alsaydık herhalde yaşamaya mecalimiz kalmazdı. Başta öğrencilerimiz olmak üzere bütün insanlara muamelemizde Rahman'ın bize olan muamelesini esas almak O'na olan vefamızın gereğidir.

Her öğrenci, öğretmene Allah'ın emanetidir. Öğretmen, vazifesini bu sorumluluk bilinciyle sürdürmelidir. O emaneti, aldığı temizlikte, saflıkta devredememek, onun akıl ve yürek dağarcığına güzellikleri dolduramamak bir öğretmen için en büyük talihsizliktir. Elbette bir öğretmen, öğrencilerine karşı mesafe ayarlaması yapmalı, vakar ve ciddiyetine halel getirebilecek laubaliliklerden uzak durmalıdır. Fakat bunu yaparken onların incinmemesi için kılı kırk yararcasına bir hassasiyet ve incelik içinde bulunmalıdır. Onların her türlü dert ve sıkıntıları karşısında bir sıyanet meleği gibi hemen yanlarında belirivermeli ve kol kanat germelidir. Bakışları buğulanmış, yüreğinin burukluğu yüzüne yansımış bir talebesini gördüğünde kâkül-ü gülberlerini okşamalı ve sıkıntısını paylaşmasını sağlayacak bir samimiyet ve sıcaklık ortaya koymalıdır. Öyle ki, çocuk, anne-babasına bile açamayacağı dert ve sıkıntılarını çok rahatlıkla öğretmenine açmalı, onu sırdaş ve dert ortağı edinmelidir.
İşte bir öğretmen bu iki meseleyi at başı götürebiliyorsa o ölçüde başarılı demektir. Yoksa mesele sadece onun ciddiyet ve sertliğine bağlı kalırsa, o ciddiyet muhataplarca huşunet şeklinde algılanır, iyi niyetle de olsa yapılanlar farklı yorumlanır ve o öğretmen kredi kaybına uğrayarak sözü dinlenmez bir insan konumuna düşer.

Ayrıca, insan bu dengeyi koruyamayıp yanlış yaptığı durumlarda da yanlışında ısrarcı olmamalı ve hemen o yanlışı telafi yoluna gitmelidir. Diyelim ki bir öğretmen, yaptığı hatadan dolayı bir öğrencisini haşladı, mücerred bir ikazla uyarması mümkün iken, sert bir üslupla kalbini kırdı. İşte böyle bir durum karşısında, ilk fırsatta, onu hemen bir kenara çekip çok rahatlıkla cüzdanının ağzını açmalı, ikramda bulunmak veya harçlık vermek suretiyle gönlünü almaya çalışmalı ve "Hakkını helal et bana. Eğer hakkını helal etmezsen bırakmam, bırakamam seni!" diyebilmelidir. Böylece, yapılan yanlış hemen telafi edilirse, o kırılmış kalb de yeniden sarıp sarmalanır ve irtibat yenilenmiş olur.
Evet, bizim mesleğimizin çok önemli bir esası şefkattir. Disiplinin yanında şefkat, iş ahlakının yanında şefkat, nizamî yaşamanın yanında şefkat.. Şefkat, şefkat, şefkat... Vesselâm...

Süleyman Sargın-Zaman

12 Kasım 2012 Pazartesi

Eğitim Reformu ve Dersaneler

Osmanlı Devleti dönemi dâhil, Tür-kiye’nin son dört yüz yıllık tarihi, bir açıdan reformlar tarihidir.
Ne var ki, üç asırlık ıslahat hareketleri Osmanlı Devleti’ni sürekli daha kötüye gitmekten ve nihayet yıkılmaktan koruyamadığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti döneminde yapılan devrimler ve/veya reformlar da ortaya bir dünya görüşü, mûsikîsi, edebiyatı, mimarisi, iskân ve şehirleşme politikası, ekonomisi, sosyolojisi olmayan bir ‘maganda medeniyet’ çıkarmıştır.
Her yeni iktidarın Türkiye’de yaptığı ortak bir şey varsa, o da “eğitim reformu” olmuş, meslek itibarıyla bir İngilizce öğretmeni olarak yakından bilip, yaşadığım bir vakıa olarak, yabancı dil öğretim şekil ve metodunu değiştirip durmak da, zaman zaman bu reforma dâhil edilegelmiştir. Fakat, dünyada yabancı dil öğrenmenin büyük problem olduğu ve nüfusa göre yabancı dil bilen insan sayısının en az bulunduğu ülke de herhalde Türkiye’dir. On yıllık AKP iktidarında Türkiye, yeni eğitim–öğretim yılına sanırım üçüncü bir eğitim reformuyla başladı. Bu reformun içine, Başbakan’ın kararlı tutumundan anlaşıldığı kadarıyla, gelecek eğitim–öğretim yılından itibaren üniversiteye hazırlık dersanelerinin kaldırılması da dâhil edilecek. Bunun için de, üniversiteye imtihansız giriş çalışmaları yürütüldüğünü bizzat Millî Eğitim Bakanı’nın ağzından öğrenmiş bulunuyoruz.
Orta öğrenimimi Konya İmam–Hatip Okulu’nda yaptım. O dönemde İmam–Hatip Okulları’nın orta kısımları dört yıldı. Arapça’dan kitap tercümesine yetecek seviyedeki Arapçamı İmam–Hatip orta kısmında aldım. Ama peşpeşe gelen eğitim–öğretim reformları sayesinde bugünün İlâhiyat fakülteleri 1960’ların İmam–Hatipleri seviyesinde olamadığı gibi, bugünün liseleri de, belki o yılların ortaokulları, hattâ ilkokulların 4 veya 5’inci sınıfları seviyesinde olabilir. İmtihansız girilecek bir üniversite nasıl olur, yetkililerin herhalde bu konuda bir planları vardır. Fakat bir gerçek varsa o da şu ki, her yeni eğitim–öğretim reformu, Türkiye’de eğitim ve öğretimin seviyesini ve kalitesini düşürmüştür. Çünkü, bütün reformlarda ana gaye ideolojik ve siyasî olmuştur. Çok basit ve tabiî bir kaide olarak, bir yerde arz varsa, orada talep var demektir. Eğer bu ülkede üniversiteye hazırlık dersaneleri varsa bu, tamamen eğitim–öğretim sistemimizin, daha da öte, siyaseti, ekonomisi, medyası, sosyolojisi gibi, bu sistemin de bir parçası bulunduğu ülkedeki genel egemen sistemin ortaya çıkardığı ihtiyaç sebebiyledir. O bakımdan, piyasadaki bir malı ortadan kaldırmanın yolu, ona olan ihtiyacı yok etmek, fakat bu ihtiyacı yok ederken, karşılanamayacak, karşılanması her bakımdan çok daha pahalıya patlayacak ve yepyeni problemler üretecek yeni ihtiyaçlara kapı açmamaktır. Ayrıca, dersanecilik, ekonomik sahada da çok tabiî bir özel teşebbüstür. Evde verilebilecek özel bir dersi, yardımlaşma ile daha geniş bir platformda vermek demektir. Hukukî sınırlar içindeki herhangi bir özel teşebbüse mâni olmak ise, en azından, özel teşebbüs hürriyetine müdahaledir.
Dersaneler, halka elbette okulların üzerinde belli bir mâlî külfet getirmektedir. Fakat bunu gidermek için onları özel okullara dönüştürmek, söz konusu mâlî külfeti en az 5’e, 6’ya katlamak demektir. Meselâ, İstanbul’da dersanenin bir öğrenciye yıllık külfeti ortalama 2000 lira ise, özel okul öğrencisine 15.000 liradır. Kaldı ki, özel okulların öğrencileri de dersanelere gitmektedir. Çünkü dersaneler, asıl fakir aileler için çocuklarına üniversitelere girebilmede bir fırsat eşitliği meydana getirmekte ve rekabet imkânı sağlamaktadır. Dersaneleri kapatalım derken inşaallah daha büyük problemlere kapı açmış olmayız.

Ali ÜNAL- Zaman

11 Kasım 2012 Pazar

Öğrenci Merkezli Eğitim Ne ifade ediyor?


Öğrenci Merkezli Eğitim Nedir?



Öğrenci merkezli eğitim, eğitimin öğrencinin ilgi ve ihtiyaçlarını dikkate alarak yapılmasını öngören bir yaklaşımdır. Öğrenci merkezli eğitimde, öğrenci esastır. Okul kuralları, disiplin gibi unsurlar teferruattır. Öğrenci merkezli eğitim, eğitimin öğrencinin ilgi ve ihtiyaçlarını dikkate alarak yapılmasını öngören bir yaklaşımdır. Öğretmen merkezli eğitimde, öğretmen her şeydir ve her şey öğretmen için yapılır. Öğrenci merkezli eğitimde ise, eğitimde esas öğe öğrencidir; her şey öğrenci için ve öğrenciye göre düzenlenmelidir.

Öğrenci merkezli eğitim anlayışında öğretmen ve öğrencinin rolü yeniden tanımlanmaktadır. Öğrenci, öğrenme sürecinde, yeni bilgileri zihninde yapılandırırken, önceden edindiği bilgileri gözden geçirir. O konu hakkında neyi bilip bilmediğini belirler. Yeni bilgiler edinme aşamasında gözlem, deney, uygulama, araştırma, inceleme vb. yaparak öğrenmeyi sürdürür. Öğretmen, kaynaklara ulaşabilmesi için öğrencisine rehberlik eder. Bu süreçte araştırarak ulaştığı istatistikler, belgeler, filmler, bilimsel veriler öğrencinin birincil bilgi kaynaklarını oluşturur.

Öğretmen, ders kitabı, öğretim yazılımları ise ikincil bilgi kaynaklarıdır.
Öğrenciler okullara binlerce farklı düşünce ve düşünme şekli ile gelirler. Bu düşüncelerin ve kavramların çoğu, yaygın bilimsel düşünce ve düşünme yöntemlerinden farklıdır. Bütün öğrenciler okula gelirken önceki deneyimlerini, sıra dışı alışkanlıklarını ya da beğenilerini taşırlar. (Tanner & Tanner,1975: 66-94).
Öğrenciler okulda öğretilen kavramlardan farklı olabilen kişisel bilgilerle gelebilirler. Örneğin; birçok öğrenci ayın evrelerinin, dünyanın gölgesinin ay üzerine düşmesiyle oluştuğuna inanarak okula gelir. Kimse bu kavram yanılgılarını kolayca değiştiremez. Öğretmen bu düşünceler hakkında kuşku uyandıran durumlar yaratmalıdır. Öğrenciye araştırmaları ve keşifleri sırasında rehberlik etmelidir. Öğrencilerin kendi deneyimlerini değiştirip yeni düşünme kalıpları geliştirmelerini sağlayacak sorular sormalıdır.

Duygular yardımıyla elde edilen deneyimler, el ve zihinsel becerilerin kullanıldığı etkinlikler öğrenciye anlayış geliştirmesi ya da anlayış değiştirmesi için gerekli bilgiyi sağlar.
Öğrenciler olgunlaştıkça bazı kavramlar yeni deneyimler nedeniyle kuşkulu duruma gelirler ve kavramların yeniden yapılandırılması gerekir. Yeni bir kavramın içselleştirilmesi, kişisel bilgi ve kavramların değişmesi, yaşam boyu öğrenmenin sürdürülmesidir.
Öğretmen ve Öğrenci Merkezli Eğitimin Karşılaştırılması

Öğretmen merkezli
Öğrenci merkezli
Sınıfta etkinlik
Öğretici
Etkileşimli
Öğretmenin rolü
Bilgi verici, daima uzman
Katılımcı, bazen öğrenci
Öğrencinin rolü
Dinleyici, daima öğrenci
Katılımcı, bazen uzman
Ders ağırlığı
Bilgiler
İlişkiler
Bilgi kazanımı
Hatırlama ve ezber bilginin birikmesi
Sorgulama ve buluş, bilgilerin yeni bilgilere dönüşümü
Başarı göstergesi
Miktar
Kalite
Ölçme
Normlara göre
Ölçütlere göre
Teknoloji kullanımı
Tekrar ve uygulama
İletişim, katılım, bilgiye erişim
(Kaynak: Dwyer, 1994)
Bir insanın duyduğu ya da başka kaynaklardan edindiği bilgileri sorulunca söylemesi, o bilgileri belleğine aldığının kanıtıdır. Fakat bu anladığını göstermez. Kişiler, anlamını anlamadan sorgulamadan bazı şeyleri ezberleyebilir. Oysa anlamlı öğrenme belleğe bilgi edinmesinin ötesinde zihnin başka etkinlikleri de yapmasını gerektirir.

Öğreneğin papağanlar veya muhabbet kuşları iyi bir eğitimle konuşabilirler. Fakat bu kuşlar kelimenin anlamını bilemezler. Zamanlı zamansız rastgele olarak öğrendikleri kelimeleri söylerler.
Kargaların zaman zaman insanları gözledikleri, gözlemledikleri davranışı yaptıkları bilinmektedir. Örneğin bir karganın bir cevizi veya kabuklu meyveyi yüksekçe bir yerden atarak içindeki meyveyi yemelerinin gözlem sonucu öğrenilip, içleştirildiği bu sayede besinlere ulaştıkları bilinen bir olgudur.

Öğrenciler okula geldikten sonra yapılan uygulamalarla kendi kişisel bilgilerini yapılandırırlar. Okula türlü inanış ve çevrelerinin etkisiyle oluşmuş düşüncelerle gelirler. Genellikle bu düşünceler bilimsel düşüncelerden farklıdır. Öğretmenin görevi bu düşünceleri belirlemek ve bu düşünceler konusunda kuşku yaratacak etkinlikler tasarlamak olmalıdır. Böylece öğrencilerin yeni ve daha derin bilgi edinmeleri sağlanacaktır.
Öğrenmenin öğrencinin kendi ürünü olabilmesi için öğrencinin öğrenme etkinliğine katılması gerekir. Böylelikle öğrenciler bilgi ya da becerilerini yeni bir duruma transfer edebilirler.
Bu yaklaşımı temel alan etkili bir öğrenmenin gerçekleşmesi için öğrenme süreci;
  • Merak uyandırma ve plânlama,
  • Araştırma ve keşfetme,
  • Çözümleme ve derinleştirme,
  • Paylaşma ve yaşantıya uygulama basamaklarını içerebilir.
Merak Uyandırma ve Plânlama
 Öğretmen, öğrencilerin konuya ilgisini çekmek ve merakuyandırmakiçin sorular sorar. Bunlar gerçek yaşamdan sorunlar, önceki deneyimleriyle çelişen durumlara yönelik sorular olabilir. Bu şekilde öğretmen onların öğrenecekleri yeni kavram hakkında ne bildiklerini, ne düşündüklerini açığa çıkarmak için durum değerlendirmesi yapar. Öğrenciler ise konu üzerinde düşünmeye başlar ve kendi sorularını oluştururlar. "Nasıl oldu, niye böyle, neler biliyorum?" gibi soruların yanıtlarını araştırmak üzere birlikte plân yapılır.

Araştırma ve Keşfetme
Öğrenciler birlikte çalışarak farklı bilgi kaynaklarını kullanır ve araştırırlar. Türlü gözlem ve deneyleri de içeren etkinlikler yaparlar. Etkinlik sınırları içinde özgürce düşünür ve kestirimlerde bulunurlar. Hipotez kurarlar. Öğretmen ise en az yardımla öğrencilerini birlikte çalışmaya özendirir. Onları gözler ve dinler, derin düşünmelerini sağlayacak sorular sorar.

Çözümleme ve Derinleştirme
Öğrenciler öğretmenlerinin rehberliğinde grup tartışmalarıyla kavramların açıklamalarını ve tanımlarını yapmaya çalışırlar. Öğretmen, öğrencilerin daha önceki deneyimlerini temel alarak açıklama ve çözümlemelerine öncülük eder, gerekirse yeni kavramlar ekler ve yeni beceriler geliştirmelerine yardım eder. Öğretmen var olan kavramların anlamlarını diğer alanlardaki anlamlarıyla karşılaştırarak yeni kavramlar oluşturur. Bunun için öğrencilere yeni sorular yöneltir. Öğrenciler öğrendikleri kavramları ya da problemin çözüm yolunu yeni olaylara uygularlar. Dünya gerçekleri ile kavramlar arasında ilişki kurmaya çalışırlar.

Paylaşma ve Yaşantıya Uygulama
Öğretmen, gruplar arasında bilgi paylaşımının yapılmasını sağlar, yeni kavram ve becerilerini uygulayabilen öğrencilerini inceler,bilgi ve becerilerini ölçerek davranış değişikliklerinin nedenlerini açıklamaya çalışır.
Artık öğrenci zihinde yapılandırarak edindiği bilgileri, günlük yaşamda çok yönlü olarak kullanabilir. Yeni öğrendiği kavramlarla yaşantısı arasında bağlantılar kurabilir.
Öğrenci merkezli eğitim şartların sağlanması ve yeterli rehberlik hizmetleri sayesinde üstün zekalı ve yetenekli nesillerin yetişmesinde de önemlidir. Zira öğrenci kendi zihin haritasına göre öğrenmeyi gerçekleştirmektedir. Bunun gözlemlenmesi ile tutulan raporlar da öğrencinin zihinsel yapısı hakkında önemli ipuçları vermektedir.
Durmadan ortaya çıkan yeni problemler karşısında, milletin, hürriyet, refah ve saadetlerini sürdürebilmesi mucit ruhlu insanların yetiştirilmesine bağlıdır. Bilim, teknik ve ekonomide büyük ilerlemelerin hayal gücüne ve üstün zeka, hızlı problem çözme gibi zihni kabiliyetlerin eseri olduğunu çok önceden fark eden bu ülkelerin bilim ve fikir adamları yıllardan beri araştırma yapmaktadırlar.
Ülkemizde yıllardır uygulanan eğitim sistemi sebebiyle dahi diyebileceğimiz birçok kişi sistemin çarkları altında ezilerek yok olup gitmiştir. Bunlar ülkemiz için yarınlarımız için büyük kayıp olmuştur. Son yıllarda bu konuda yapılan çalışmalar da yetersizdir. Çünkü veliyi, öğrenciyi ve öğretmeni bilgilendirmek için gerekli çalışmalar yetersiz düzeydedir.

Mucit Şahsiyetlerin Vasıfları
Mucitlerin gruplandırılmış vasıflarının bazıları: Kararlarında bağımsız, egosu kuvvetli, enaniyetli, kendine güvenen, dediği dedik, her şeyi kolay kolay kabul etmeyen: ferdiyetçi tiplerdir. Şevkli, istekli, hırslı, kendi kendine öğrenebilen, ırarlı ve çalışkandır. Güzel değerlendirmeler yapabilen, analiz ve sentez güçleri kuvvetli, anlayışlı ve kavrayışlı, yüksek muhakemelidirler. Bunlar ‘ben merkezli’ olmalarından dolayı kolayca kayıp sapabilmektedirler.


Mucitler Nasıl Keşfedilir?
Mucitliğin temel işleme mekanizması olan diverjant düşünce, mevcut bilgiye dayanılarak yeni orijinal değişik alternatif ve çözümler üretilmesinde iş görüşü mucitliği ölçen geliştirilmiş özel testlerle mucitler keşfedilir; I.Q. testi ile zeka seviyesi ölçülür. Mucit kimseler, teknik konularda daha çok okurlar. Kendi uzmanlıklarının farklı alanlarıyla ilgili mesleki literatüre aşırı ilgi duyarlar. Gençliklerinde çok şey okumuşlardır. Kendilerine ait şahsi dokümantasyon çalışmaları vardır.

20-30 yıldır ‘yüksek zeka ve mucitlik testleri’ geliştirerek toplumlarını testlerle sistematik olarak tarayan İsrail, Çin, eski Sovyetler Birliği ve A.B.D. üstün zekalıların eğitimi için özel okullar ve üniversiteler tesis etmiştir.
Novosibirsk’te dâhilerin eğitimini profesörlerin üstlendiği Sovyetler Birliği’nin açtığı dahi okulunun eğitim süresi 3 yıldır. Ve bu okul halen Rusya Federasyonu’ndaki çalışmalarına devam etmektedir.
Ülkemiz şartlarında üstün zekâlıları yetiştirmek için yüksek öğretim düzeyinde bir bölüm bulunmaktadır. Ama göz ardı edilen şey üstün zekâlı öğrencileri de eğitecek kişilerin üstün zekâlı bireylerden oluşmalarının gerekliliğidir.



Murat ÖZKAN-memurlar7.net

murat357075@hotmail.com

Dersaneleri Kapatmak Sorun Çözer mi?

Eğitimin sorunlarını çözmek için yapılması gerekenleri sıraladı; dersanelerin kaldırılması fikrinin uygulanamayacağını dikkat çekici bir şekilde açıkladı.
  Başbakan Erdoğan, "Dershanecilik olayını kaldıracağız. Bundan kim gücenirse gücensin kusura bakmasınlar." demiş ve ardından Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu'nda kurmaylarına dershanelerin kapatılmasına ilişkin çalışmanın bir an önce tamamlanması talimatı verdiği öğrenilmişti.
 
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer de, dersanelerin kapatılıp kapatılmamasına ilişkin net kararın 2013 yılı içerisinde verileceğini ifade etmiş, dershanelerin özel okullara dönüştürülmesine ilişkin sektör temsilcilerinin görüşlerini almıştı.
Hükümetin dershaneleri kapatma kararı birçok eleştiri almış, böyle bir uygulamanın PKK'ya can suyu olacağı, yoksul ve orta gelirli aileleri vuracağı, merdivenaltı dersaneciliğinin yaygınlaşacağı, öğretmen ve okullardaki nitelik farkından dolayı kartvizit ticaretinin gelişeceği, şu an dersanelerin istihdam ettiği personelin mağdur olacağı, eğitimin yanısıra ekonominin de zarar göreceği, böyle bir girişimin fırsat eşitliğine ve anayasaya aykırı olacağı belirtilmişti.
 
Dünkü analizinde Star’dan Berat Özipek de bu kararın, her şeyden önce, bireysel özgürlüğe ve onun kolektif kullanımına yönelik bir müdahale anlamı taşıdığına dikkat çekerek böyle bir kararın uygulanamayacağını ifade etti.
Dershanelerin, ihtiyaç duyulduğu için var olduğuna, mevcut eğitim sistemi içinde bir boşluğu doldurduğuna, onları var eden bir talep olduğuna dikkat çekti. “Kimse çocuğunu dershanelere ‘anı olsun diye’ göndermiyor; dershane var diye çocuğunu göndermiyor, o göndermek istediği için dershane var.” Diyen Özipek yazısında, “Dershaneler şu veya bu nedenle istenmiyorsa, çözüm insanların dershaneye ihtiyaç duymamasının koşullarını oluşturmaktır; sivil toplumun onu kendince doldurmasını önlemeye çalışmak değil.” Cümlelerine yer verdi.
Tercihlerin devlet eliyle daraltılmasının, hem sivil toplumun gönüllülük temelinde örgütlenmesine ve sözleşme (akit) serbestisine aykırı olduğunu, hem de piyasa ekonomisinin mantığına uymadığını hatırlatan Özipek, dershanelerin sadece parası olana yaradığı ve eşitsizlik doğurduğu argümanının da yanlış olduğunu belirterek, “Eğer bu gerekçeden hareket edeceksek, zenginlerin özel hoca tutarak çocuklarına ders vermelerini de yasaklamak gerek. Eğer varlıklı bir ailenin çocuğuna özel hoca tutmasını engelleyemiyorsanız, bunu yapmaya maddi gücü yetmeyen ailelerin bir araya gelerek özel hoca tutmalarını da yasaklayamazsınız. Dershane dediğiniz, birden fazla ailenin bir araya gelerek çocuğuna özel hoca tutmasından başka nedir?” Diye sordu.
 
Özipek, eğitimin sorunlarını çözmek için yapılması gerekenleri ise şöyle sıraladı:
* Özgürlükçü bir sosyo-politik sistemde eğitim nasıl örgütlenmişse, siz de öyle yapmalısınız. Eğitimi özgürleştirmeli, onu bir yasak alanı olmaktan çıkarmalısınız. Bunun için öncelikle, eğitimle ilgili evrensel standartları eksiksiz kabul etmeniz, -örneğin 'Çocuk Hakları Sözleşmesi'ndeki çekinceleri kaldırmanız- gerek.
* Tek tip, ideolojik ve totaliter bir eğitimin devlet eliyle çocuklara şırınga edilmesini öngören o faşizan 'Tevhidi Tedrisat Kanunu'nu kaldırmanız, eğitimi çeşitlilik ve çoğulculuk temelinde yeniden örgütlemeniz gerek.
* Beşikten mezara doktrin aşılama (endoktrinasyon) amacı taşıyan 'Milli Eğitim Temel Kanunu'ndan başlamanız gerek. Üniversiteye kadar gelmiş bir bireyin bile yakasını bırakmadan, onu 'Atatürk inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı' ve 'devletine karşı görev ve sorumluluklarını bilen' (Madde 4) bir öğrenci olarak 'yetiştirmeyi' amaçlayan '2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu'ndan başlamanız gerek (Evet, akıl alır gibi değil ama aynen öyle yazıyor kanunda. 'Yükseköğretim' böyle tasarlanmış bu ülkede). 
* Herkesin kendi çocuğuna kendi tercihi, dini, dili ve kültürü temelinde eğitim vermesinin önünü açmanız gerek.

10 Kasım 2012 Cumartesi

Dershaneciliğin Dünü Bugünü ve Eğitime Katkısı

1-Dershanecilik Nedir?
2-Dünyada Dershanecilik
3-Dershanelere neden teveccüh var?
4-Dershanelerin kaldırılaması durumunda ortaya çıkacak sorunlar



Yıl 4 Ağustos 1962 Son Havadis Gazetesi’nin manşetten verdiği haber: “Gelecek sene liselerdeki ‘çeşitli olgunluk imtihanları sistemi’ tatbik edilince ÜNİVERSİTELERE GİRİŞ İMTİHANI KALKACAK lise tedrisatında değişiklik yapılacak” şeklindedir. Atmışlı yıllardan itibaren tüm hükümetler genel sınavları ve dolayısıyla da dershaneciliği kaldırmak istemişlerdir. Şimdilerde de gündemde olan bu kapatma istekleri gerçekten ciddi bir kamuoyu yoklamaları veya araştırmaları sonucunda elde edilen verilere göre mi? Yoksa siyasilerin halka daha şirin görünüp daha fazla oy alabilme arzusuyla mı yapılıyor? İşte yazımızda bu ve benzeri soruların cevaplarını bulmaya çalışacağız.
  Birçok kronik problemlere sahip eğitim-öğretim sistemimizi içinde bulunduğu çıkmazdan kurtaracak önerilerin tartışılması gerektiği bu günlerde ne yazık ki dershanelerin kapatılıp kapatılamayacağını tartışıyoruz. Kalabalık sınıfları, ders kitaplarının içeriklerindeki problemleri, boş geçen dersleri, kitap okumayan bir nesli, öğretmen açıklarını,  okuyamayan kız çocuklarını, liselere dönüşen üniversiteleri, işsiz güçsüz diplomalı yığınları değil… Hatta OECD ülkeleri arasında eğitim kazanımları ölçümünde sondan üçüncü olmamız da tartışılmıyor. Varsa yoksa dershaneleri konuşuyoruz.

DERSHANECİLİK NEDİR?
  Yükseköğretimdeki mevcut kontenjanların yetersizliği, iyi bir üniversite ve bölüm kazanma isteği, iş sahibi olabilmek için yükseköğretimin dışındaki alternatiflerin azlığı ve üniversiteye giriş sınavının özel bir hazırlanma gerektirmesi, iyi bir lisede okuma isteği, iyi bir mesleğe geçme arzusu, alanında uzmanlaşma gibi nedenler, adına ülkemizde “dershane”, İngilizce literatürde “cram school”, Brezilya’da “cursinhos”, Tayvan’da “Buxiban” vb. denilen özel öğretim kurumlarının doğmasına ve ülkenin her tarafına yayılmasına sebep olmuştur. 
  Ülkemizde 1984 yılında 174 adet olan özel dershane sayısı 20 yıl içinde 15 kat artarak 2.615’e, 2006-2007 öğretim yılı sonunda da 3.986’ya ulaşmıştır. Sayıları şu an 4 binin üzerinde olan özel dershaneler 1965’te çıkarılan 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu ile bir yaygın eğitim kurumu olarak eğitim sitemi içerisinde yerini almıştır. Milli Eğitim Bakanlığı öğretim programlarına ve mevzuatına uygun olarak eğitim ve öğretim faaliyetlerini düzenleyen dershaneler bir zorunluluk olmadan, isteğe bağlı, öğrenci velisinin bütçesine göre fiyatları farklılıklar gösteren veya burslu öğrenci alabilen kurumlardır.
 Türkiye’de özel dershane olgusu ortaya çıktığı ilk günden günümüze kadar en çok tartışılan konuların başında gelmesine rağmen, ne yazık ki bu konuda yapılan bilimsel çalışmalar istenen seviyede değildir. Genelde var olan çalışmaların, dershanelerin ekonomik boyutu, sosyal ve sosyo-ekonomik boyutu, Türk eğitim sistemi içindeki yerleri ve dershaneye giden öğrencilerin kaygıları konularına yoğunlaştığı görülmektedir.
  Haksız yere veya fahiş fiyatlarla insanların paralarını gasp eden birer kurumlar olarak gösterilen dershaneler gerek liselere giriş sınavlarının, gerek üniversiteye giriş sınavlarının gerekse memuriyetle alakalı tüm sınavların merkezi olmasıyla birer “destek” konumunda takdir edilmeleri gerekirken ne yazık ki “günah keçisi” haline getirilmişlerdir. Üniversiteye giriş sisteminin “dershaneye ihtiyaç duyulmayacak şekilde” hazırlandığı 1999-2000 yıllarında dershanecilik %30 oranında artmıştır. Demek ki mesele arz-talep ilişkisi içerisinde insanların merkezi sınavlara sadece okuldan aldıkları bilgilerle yeterli gelemeyeceklerini düşünmelerinden ve bu sınavlara daha iyi hazırlık süreci sunan dershanelere gösterilen teveccühten ibarettir. Dolayısıyla ilgili kişilerin dershaneleri sorun değil bir sonuç olarak görmeleri gerekmektedir.

DÜNYADA DERSHANECİLİK
  Peki dershanecilik sadece Türkiye’ye özgü bir olgu mudur? Aşağıda da belirtileceği gibi dershanecilik veya özel ders, işlevlerinde farklılıklar olmakla birlikte tüm dünyada vardır ve var olacaktır. Çünkü insanoğlunun yapısında hep daha iyiye sahip olma, hep daha yükseğe çıkma isteği vardır. 2006 yılı PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) anket çalışmalarına göre çalışma kapsamındaki 57 ülke içinde fen bilimleri dersleri için 37; matematik dersleri için 42 ülkede özel ders alma oranının %40’ın üzerine çıktığı tespit edilmiş. OECD ülkeleri olarak bakıldığında da özel ders alma oranının fen bilimleri için %34, matematik için %46,6 olduğu belirlenmiştir.
  Türkiye de daha çok kurumsal ve kitlesel bir yapıya bürünen dershanecilik veya özel ders dünya genelinde daha çok bire-bir ve gruplar halinde alınan derslerle icra edilmektedir. İster okula destek olsun diye isterse üst öğretim okullarına geçiş için kullanılmış olsun özel dershanecilik farklı ad ve unvanlarla Uzak Doğudan, Amerika’ya oradan Avrupa’ya kadar birçok ülkede yaygındır ve talep her geçen gün artmaktadır.
   Japonya’da ilkokul düzeyinde özel ders alma oranı 1985 yılında %16,5 iken 2007 yılında bu oran %25,9’a yük-selmiş; ortaokul düzeyindeyse %44,5’ten %53,5’e yükselmiştir. Güney Kore’de Ulusal İstatistik Kurumu-2007 verilerine göre farklı yollardan özel derslere katılım oranı ilkokul düzeyinde %88, ortaokul düzeyinde %74, lise düzeyinde ise  %55 civarlarındadır. Hong Kong’da ilköğretim birinci kademede (1-6. sınıflar) özel ders alma oranı %36, ortaöğretim üst kademede (12 ve 13. Sınıflar) ise %48’dir. Almanya’da 10 milyon öğrenciden 250 bini sınıf tekrarı yaparken 80 bin ergen de diplomaya ulaşamadan okuldan ayrılmaktadır. Okul dışında yılda 66 milyon ek ders alınmaktadır. Bu ülkede ek ders vermede dershanelerin payı %25’lik bir oranla ifade edilirken dershaneler dışında bazı dernekler, ajanslar ek ders organizasyonu yapmakta; öğretmen ve öğrenciler de bireysel olarak ek ders vermektedir. Almanya’da ülke genelinde üç büyük franchise zincirine bağlı 2500 dershane yanında,  orta ve küçük franchise zincirine bağlı 1000 civarında; bireysel girişimciler elinde de 2000-2500 dershane bulunmaktadır.
  Amerika Birleşik Devletleri’nde malum olduğu üzere yükseköğretimde okullaşma oranı çok yüksektir. Buna rağmen öğrenciler kıyasıya bir yarış içerisindedirler. Bu ülkede okul derslerine yardımcı olan veya üst okullara geçişte destekte bulunan kurumlar çok yaygındır. Kendisini ispat etmiş bazı özel eğitim veren kurumlar özellikle matematik ve dil alanında binlerce şubeyle hizmet vermektedir. Portekiz’de dershanelerle ilgili mevzuat düzenlemesi olmamasına karşın evde, büroda, okulda ve benzeri ortamlarda destek eğitimleri verilmektedir. Japonya’da,  üniversiteler başvuranların tamamını alacak kapasitede olmasına karşın,  10 milyon öğrenci  ‘Juku’ adı verilen dershanelere devam etmektedir. İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde de ders saati dışındaki zamanlarda özellikle hafta sonlarında destek eğitimleri yapılmaktadır. Yunanistan’da ortaöğretime hizmet veren ve sayıları 3 bini aşkın özel dershane bulunmakta,  bu dershanelere genel olarak Lise-2 ve Lise son sınıf öğrencileri devam etmektedir. Lise son sınıftaki öğrencilerin %85'i üniversiteye girebildiği için özel dershanelere devam eden lise mezunu öğrencilerin sayısı azdır.
    Dershanelerin kapatılmasıyla ilgili birebir aynı tartışmaları yaşayan ülkelerden Güney Kore sonuçta dershaneleri kapatma kararı almasına rağmen bir süre sonra bu kararından vazgeçtiği gibi dershaneleri eğitim sistemlerine daha aktif biçimde dâhil etmişlerdir. Güney Kore’de özel ders ve dershaneciliğin 1950’li yıllardan itibaren yaygınlaşmaya başlamasıyla 1968 yılında ortaokula giriş, 1973 yılında ise liseye giriş sınavları kaldırılmış ve öğrenciler okullara rastgele yerleştirilmeye başlanmıştır. 1970’li yıllarda üniversiteye girişte artan talebe bağlı olarak üniversitelerin bünyelerinde gerçekleştirdiği giriş sınavlarının önemi artmış, 1980 yılında gerçekleştirilen bir reformla öğrenci ve öğretmenlere özel ders alıp verme yasaklanmıştır. Üniversite giriş sınavları merkezi sınava dönüştürülmüş, bu sınavın puanı ortaöğretim başarı notuyla birleştirilmiş,  üniversitelerin kontenjanları artırılmış, düşük ücretli özel ders veren ulusal bir eğitim kanalı kurulmuştur. Bu reformlar istenilen neticeyi vermemiş;  özel ders ve dershanecilik kaçak yollarla artarak sürdürülmüş, özel ders fiyatlarında ciddi artış yaşanmıştır.  1980 yılında getirilen bu yasak, “insanların eğitim hakkını engellediği” gerekçesiyle Anayasa Mahkemesince 2000 yılında kaldırılmıştır. Güney Kore’de halen 30 binin üzerinde özel ders veren eğitim kurumu vardır.
  Dershanelerin şimdilerde Güney Kore’de bu kadar yaygın olması,  bu ülkedeki eğitim sisteminin başarısız olduğu anlamına gelmediği gibi TIMSS  (Uluslararası Matematik ve Fen Eğilimleri Araştırması)  ve PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı)  gibi uluslararası araştırma sonuçlarına göre Güney Kore, en başarılı ülkelerdendir. Sözgelimi PISA 2009 çalışmasında okuma becerileri alanında ikinci sırada yer almıştır.

DERSHANELERE NEDEN TEVECCÜH VAR?
   Merkezi sınavlar tüm dünyada öğrencinin bir üst eğitimi alabilecek düzeyde olup olmadığını ölçmek üzere yapılır. Bu sınavlar adil ve güvenilir bir ölçme yapmanın yanı sıra aynı zamanda eğitimin nabzını tutmada bölgeden bölgeye, okuldan okula, öğretmenden öğretmene ortaya çıkan farkları belirleyip kapatmada yeni fırsatlar sunma gibi bir yararda sağlar. Bazılarının gündeme getirdiği açık uçlu sorularla daha adil ve güvenilir bir ölçme yapılamayacağı pedagojik bir realitedir.
  Özel ders ve dershanelerin talep görmesinin altında çeşitli nedenler vardır. Öncelikli olarak eğitimde bir üst kademeye geçişte rekabete dayalı sınav sistemlerinin olması, inkâr edilemeyecek kadar bariz okullar arası kalite farklılıkları, kişilerin en iyi iş, kariyer ve meslek sahibi olmak için yarış içinde olmaları vb. durumlar insanların dershanelere yönelmelerine sebep olmaktadır.
    Acaba bu kadar olumsuz söylemlere, ücretli olmalarına rağmen dershaneler her geçen gün neden artmaktadır? Bu teveccühün başlıca nedenleri; homojen sınıflarda öğrenciye özgü ders vermeleri, öğrencilerin beklentilerine cevap verir tarzda esnek yapıları, öğrenci öğretmen ilişkilerinin daha samimi ve doğal olması, sadece öğretmen ile değil farklı eğitim araçları da kullanarak öğrencinin ilerlemesini sağlamaları sayılabilir.
  Dershanelere olan yönelişi belirli bir kesimle sınırlamakta yanlıştır. Her kesimden aile dershanelerden kendi ihtiyaçları doğrultusunda istifade etmektedir. Bu da dershanelerin yarattığı güven, saygınlık, kabul görme, işini iyi yapma gibi özellikleriyle toplum tarafından ihtiyaç olarak kabul edilip benimsenmeleriyle açıklanmaktadır.

DERSHANELER KALDIRILIRSA NE OLUR?
    Üniversite sınavları kaldırılırsa dershanelere ihtiyacın azalacağı düşünülebilir; ancak arz ve talebin dengesizliğinden dolayı daha ağır bir durumla karşı karşıya gelinebilir. Örneğin 2012 LYS’de hukuk fakültelerini tercih edenlerin sayısı yaklaşık 300 bin iken bu fakültelere ancak 12 bin öğrenci yerleştirilebilmiştir, yine tıp tercihi yapan 240 bin öğrenciden de sadece 8 bini bu isteğine ulaşabilmiştir.
  Devletin denetimindeki dershaneler kaldırılırsa merdiven altı dershaneler, özel dersler, evlere özel ders vermeler gibi yollara tevessül edilecektir ki bu da hem vergi kaybına hem de denetimsizlikten dolayı yine ailelerin mağduriyetine sebebiyet verecektir.
   Velilerin okul dışı takviye kursuna ayıracağı bütçeyi dershanelerin olması ve olmaması açısında değerlendirecek olursak şöyle bir maliyet ortaya çıkacaktır. Şu an ortalama bir dershane fiyatını 3500 TL civarından düşünelim. Dershanelerin kaldırılması durumunda takviye almak isteyen veliler çocuklarına “özel ders” aldırmaya çalışacaklardır. Çocuğuna haftada en az 5 saat özel ders aldırmak isteyen veli 40 haftalık eğitim sezonunda 200 saatlik bir ders talebinde bulunacaktır. Ders başı en az 80-100 TL isteyen özel ders hocasının veliye maliyeti 20 bin TL’yi bulacaktır. Oysa dershaneler bu fiyatın dörtte birine 3 kat daha fazla ders vermektedirler.
  İleri sürülenin aksine özel okulda okuyan veya ekonomik imkânı iyi olan bir velinin dershaneler kapatılmasıyla bir kaybı olmayacaktır, parasıyla özel hoca/hocalar tutup çocuğunu belki daha da mamur hale getirecektir. Ancak eğitim seviyesi düşük liselerde okuyan maddi imkânları kısıtlı aileler ise özel ders verdiremediğinden bu ailelerin çocukları başarılı olamayacaklardır.
     Ülkemizin kanayan yarası olan Güneydoğudaki öğrenciler için ise dershanelerin kapanması daha hayati bir konudur. Eleman sıkıntısı çeken terör örgütü çeşitli oyunlarla bir ideali olmayan, fakir ailelerin çocuklarını kendisine çekip güç kazanmaktadır. Oysa son yıllarda Türkiye birincilikleri de dâhil olmak üzere başarıları artan yavaş yavaş yüzü gülmeye başlayan bu yörenin insanları dershanelerin kapanmasıyla iyi liselere ve üniversiteye girmeyi hayal bile edemeyecek ve eski umutsuz günlere döneceklerdir. Mesela, Cizre’de üniversiteyi kazanan öğrenci sayısı 2 ya da 3 iken, Cizre’ye dershanelerin açılmasıyla bu sayının 350’ye yükseldiğini görmekteyiz.
    Biz dershaneleri kapatıyoruz demek çözüm değildir. Dershanelerin hukuki olarak kapatılması demek sanki bu kurumların yıllarca eğitime öğretime zarar verdiği şeklinde bir yargıyı öne çıkarır ki bu yanlıştır. Öğrencileri üniversiteye göndermek için bir seçim yapmak zorundasınız. Bugün genel bir sınav yapılıyor bu sınav kaldırılır, lise bitirme veya olgunluk sınavı konulur, dolayısıyla sınav olduğu müddetçe rekabet ve buna bağlı olarak ekstra ders olacaktır.
   Dershaneler yasayla kurulmuş kuruluşlardır. Şu an Türkiye’de yasal 4 bin 100, kaçak ise binin üzerinde dershane bulunuyor. Yasalara dayalı bir kurumun dahi kaçağı varken, bunu ortadan kaldırmak kaçakların önünü alamayacağınız anlamına gelir.
     Belki haklı olarak çocuklarımızın üzerindeki sınav yüklerini atmak için sınavları kaldırmak isteyen yetkililer dershaneleri toptan kaldırmak yerine onları okuldaki derslere katkı yapan kurumlar, yaşam boyu eğitim denilen işleyiş içerisinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın yetkisiyle sertifika ve belge veren kurumlar veya eğitim-öğretimde destek alınan performanslarından yararlanılan eğitim kurumları mesabesine çekebilirler.
  Sınav olmak zorunda yoksa iyi üniversitelere nasıl öğrenci alacaksınız. Öğrenciler ister istemez daha iyi üniversitelere daha iyi bölümlere gitmek isteyeceklerdir. Siz üniversiteler arası niteliği eşitlemediğiniz müddetçe bu yarış devam edecek dolayısıyla dershaneye ihtiyaç bitmeyecektir. Tüm dünyada sınav var, sınavsız giriş olan ülke olmadı şu ana kadar. Sınav kaldırıldığında kaliteli üniversitelerde yığılma olacaktır. O durumda ne yapılacak? Eğer okullarda verilen notlarla bir yere gidilecekse bunu düşünmek bile vahimdir. Çünkü okullarda notların şişirildiği malumdur.
  
İLERİ SÜRÜLEN DİĞER TEZLER
  Dershaneler eğitim sistemini bozuyor şeklindeki yargı yanlıştır. Dershaneler var olduğu için eğitim sistemi bozuk değil. Dershanelerle eğitim sistemi arasında bir denklik arıyorlarsa eğitim sistemi bozuk olduğu için dershaneler var diyebiliriz.
  Aşağıdaki bakış açıları değiştirilirse dershanelerin hiç de yabana atılmayacak işler yaptığı ortaya çıkacaktır. Bir defa dershanelerin okulların alternatifleri oldukları kesinlikle doğru değildir. Belki tam tersi destek olup yeni alternatifler sunan birer zenginlik olarak görülmelidir. Öğrencinin dershaneye olan bağlılığı okula olan ilgisini azaltmaktadır tezi de sistemin bir gerekliliği olması nedeniyle yanlıştır. Öğrenci ve aileler doğal olarak anı değil geleceklerini düşünmekteler bu noktada üniversitede sınavında ona yardımcı olmayacak, puan getirmeyecek bir derse girmek istemeyecektir. Meseleye sadece dershanelerin kapanmasıyla işin çözüleceği noktasından bakmakta yanlıştır. Zira çözümü bir bütün halinde düşünmek ve ona göre adım atılmak gerekmektedir. Güney Kore örneğinde de olduğu gibi hele bir dershaneleri kapatalım gerisine sonra bakarız yaklaşımı bizi sonuca götürmeyecektir.
     Siyasilerin dershane kapatma isteklerinin yanı sıra her türlü özel teşebbüsün karşısında olan, paralı eğitime her hâlükârda karşı çıkan bir takım marjinal kesimlerin, Anadolu insanının itibarlı üniversitelere gitmesini istemeyen bazı özel okul sahipleri, köşe yazarları, imtiyazlarını kaybetmek istemeyen bazı dernek ve grupların dershanelerin varlığından rahatsız oldukları görülmektedir. Bunlara birde okulların dershanelerin gölgesinde kaldığına inanan okul idarecilerini de ekleyebiliriz.

ALTERNATİF TEKLİFLER
   Çoktan seçmeli denen test usulü sınav yerine ucu açık yazılı sınav, okul notuna göre yerleştirme veya üniversitenin kendi öğrencisini seçmesi gibi bir sistem getirilirse artık torpilin, iltimasın önü alınamaz. Bundan da en çok zarar görecek kesimin orta ve dar gelirli aileler olacağı kesindir. Ayrıca SBS sınavının kaldırılarak 8 yıllık eğitimde olduğu gibi herkesi bulunduğu semtteki okula mecbur etme düşüncesi de ayrıştıran ve dışlayan bir sistemdir. Bu sistemle gelir düzeyi düşük semtlerde oturan çocukları kendi mahallelerine hapsedilerek önleri tıkanmış olacaktır.
      Türkiye geneli dershanelerin fiziki yapıları incelendiğinde büyük bir bölümü şu andaki mevcut halleriyle özel okul olmaya müsait değillerdir. Esasen gözden kaçırılan husus dershanelerin çoğunu özel okul yapsak dahi dershanelerin işlevi ile özel okulların işlevi farklıdır. Belki bu kurumlar birbirini tamamlayan aynı hakikatin birer yüzleridir. Kaldı ki özel okul olan dershanelerin yerini yine başka dershaneler alacaktır. Özel okulların zaten %50’si boş, dershane sahipleri niye böyle bir sıkıntıya girsinler ki. Özel okul açmak isteselerdi dershane açmazlardı.

SONUÇ
  Türkiye’nin bir gerçeği olan bölgeler ve okullar arası farklılıklar, özellikle orta ve dar gelirli ailelerin ve çocuklarının eksikliklerinin kolayca giderilebildiği dershanelerin faaliyetlerinin mutlaka devam etmesi gerektiğidir. Dershaneleri hedef alan değil;  eğitim sisteminin öncelikle nitelikli eğitim talebini karşılayabilme sorununu çözmeyi hedef alan ve bu süreçte özel dershanelerin yarattığı ekonomik değeri,  yılların eğitimsel birikim ve deneyimini doğru kullanabilen çözümlere ihtiyaç vardır. Devletimiz dershanelerden daha fazla yararlanmalıdır…


Muharrem KOCAR
Fem Dershanesi Çamlıca-2 Şube Müdürü

Toplumdaki Dershane Algısı

Dershaneler toplumun birçok kesiminde kabul görmüş eğitim kurumlarıdır. Dershanelere duyulan ilgi bunun en önemli göstergesidir. Öğrencilerin dershanelere devam etmelerinin en önemli sebebi; daha iyi bölümleri kazanmak ve istedikleri yerlere girmektir. Öğrenciler nazarında genelde; dershane öğretmenleri daha tecrübeli, pratik yolları bilen ve öğreten, öğrencilerin kendilerine daha yakın hissettikleri, kaliteli eğitim veren, ders anlatış biçimleri çok iyi olan, kolay diyalog kurabilen, sınıfta kendilerini rahat ifade etmelerini sağlayan bir yapıdadır.

Öğretmenler, dershanelerin eğitime olumlu katkılarının olduğunun, dershaneye devam eden öğrencilerin derse katılımlarının artığının, üniversite sınavlarını kazanmak için dershaneye devam etmenin gerekli olduğunun, dershane öğretmenlerinin dershane ortamında tatmin oldukları ve kendilerini daha rahat ifade ettiklerinin, dershanedeki dinamik ortamın öğretmeni harekete geçirdiğinin, dershanede çalışan öğretmenlerin kendilerini daha iyi yetiştirdiklerinin, dershanelerdeki istekli öğrencilerin öğretmenleri de motive ettiğinin, dershane öğretmenlerinin çalışmalarını karşılığını aldıklarının, dershane öğretmenlerinin çoğunun kitap ve dokümanlarını kendilerinin ürettiğinin bilincindedirler.

İdareciler; öğrencilerin dershaneye devam etmeden sınavlarda başarılı olmalarının zor olduğunu, dershanelerin okul eğitimini tamamladığını, dershanelerde eğitim seviyesinin yüksek olduğunu, dershanelerde pratik çözüm yolları, zamanla yarışma ve test alışkanlığı kazandırıldığını, dershanelere devam eden öğrencilerin okul derslerine daha fazla ilgi duyduklarını, bölgeler arası eğiti farklılıklarını ortadan kaldırmada dershanelerin müspet tesirinin olacağını, dershaneye vasat aile çocuklarının devam ettiğini, dershaneler yardımı ile bu öğrencilerin de yarışa ortak olduklarını, dershanelerin bir kısım öğrenciyi ücretsiz okuttuğunu bilmektedirler.
Veliler; dershane öğretmenlerinin daha tecrübeli olduğunu, çocukların dershaneye devam etmeden üniversiteyi kazanamayacağını, okullarda verilen eğitimin üniversite sınavını kazanmak için yeterli olmadığını, dershanelerin okul başarısını artırdığını, dershanelerin eğitime olumlu katkısının olduğunu görmektedirler.


Eğitim camiası ile ilişkili olan önemli kesimlerde dershaneler hakkında oluşan yukarıdaki kanaatler, sübjektif ifadeler değildir. Konu ile ilgili olarak objektif bakabilen birçok bürokrat da dershanelerin eğitime olumlu katkılarının olduğunu, öğrencilere amaç ve hedef kazandırıldığını, dershane öğretmenlerinin daha aktif ve bilinçli olduklarını, sınava endeksli olmaktan kurtarılırsa eğitime daha büyük katkılarının olacağını, Devlet desteği olmadan ortaya çıkan ve belli bir kaliteyi yakalayan güçlü bir sektörün olduğunu, eğer talebi artıracak önlemler alınırsa birçok Türk müteşebbisinin özel öğretime yönlendirilebileceğini, böylece Devletin sırtından eğitim yükünün bir bölümünü alabileceğini ifade etmektedir.

Faruk Ardıç-Fem Dershanleri Rehberlik Uzmanı

2 Kasım 2012 Cuma

Dersaneler kaldırılınca okulların eğitim kalitesi dengelenebilecek mi?

 Sayın Başbakan Erdoğan anlayamadığımız bir saikle ortaya bir söylem attı.dersanler kaldırılacak…
Neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuldu anlayamadık doğrusu.sayın Erdoğan gerekçesini anlattığına göre
maddi durumu zayıf ailelerin çocuğunu dersaneye göndermekte zorlanıyor olması. Haklılık payı var
elbet. Dersanler bir gereklilik haline geldi.sınav eşiği gibi görülmeye  başlandı.Haliyle nede olsa öğrenci dersaneye gidecek diye okullar da da sınava yönelik bir eğitim verilmediği gibi asıl dersler de ihmal edilir oldu.fakir aileler de çocuğunu okutmak için Zorunluluk gördükleri dersanelere  kıyıda köşede biriktirdiklerini  verir oldular.
AKP hümetlerinin sosyal alanda attığı adımları inkar edemeyiz.Fakir ailelere,işsizlere,yaşlılara,dul ve hastalara yönelik yaptığı maddi yardımlar önemli hususlardır.Bu yardımlar vesile ile çocuklarını dersaneye gönderme gücüne kavuştular.
Ancak dersanlerein kaldırılması fakir ve zengin öğrenci arasındaki haksız rekabeti kaldıracağını zannetmiyorum.Hatta aksi durumu olur.Çünkü maalesef eğitim kalitesi her eğitim kurumunda aynı değil. Ortaöğretim puanalrı buna kanıt.Okul türleri ve özel ile devlet okulları arasındaki fark da ortada. Kırsal kesimdeki bir lise ile istaanbuldaki bir Anadolu lisesi aynı eğitim kalitesinde değil maalesef.Hatta sınıflar arasında bir eğitim farkı var.eğitim sisteminin eksiklği maalesef.Dersanler bu farkı bir nebze azalttığını kabul etmek lazım.Öbür taraftan bir sektör haline gelmesi ucuzve pahalı dershane meselesi de aileleri yıpratmaktadır.
Devlet,okulların eğitim kalitesini dengeyecek ve yükseltecek ise hak verilebilir.Ama sorumluluğun farkında olan vicdanlı öğretmenleri hariç tutarak MEB’te işini garantilemiş havasıyla artık işine lakayt kalan savsaklayan öğretmen bozmaları dururken nasıl dengeleyeceksiniz okulların eğitim kalitesini merak konusu…
                                                                                                             Faysal PeKTeZeL

21 Ekim 2012 Pazar

Yunus Çengel Hoca ve Üniversitesi-YÖK Reformu

Yunus çengel hoca, Yüksek Öğretim, araştırma, bilim ve topyekün eğitim konularında alışılmışın dışında sunduğu pratik çözüm yaklaşımları ile dikkatlerimizi çekiyor. Yeni YÖK yasa taslağı hakkında hazırladığı değerlendirme yazısını bana gönderdi. Zaten böyle bir beklentimiz olduğunu kendisine iletmiştik. 
-
Aşağıda sizlerle paylaştığımız bu çözüm ve öneri paketinden göreceğiniz gibi, 18 maddelik bu değerlendirme, üniversite için köklü bir reform ve Yüksek Öğretimin yeniden yapılandırılması anlamına geliyor. Bu arada mevcut YÖK taslağının ne kadar yetersiz ve eksik kaldığını farkediyorsunuz. Yunus Çengel, teorik mülahazalardan ziyade pratik çözüm önerileri getiriyor. Hatta bazı alternatif kanun teklif ifadelerini bile sunmuş. Yunus Çengel'in gerekçelendirerek sunduğu çözümler, bilimin ve aklın teyidinde, modern dünyada üniversitelerin standart uygulamalar esasen. 

Yunus Çengel hocanın “çözüm paketini” sizlerle paylaşmadan önce kendisinden kısaca söz etmek istedik. Amerika'dan Türkiye'ye döndükten sonra bir çok platformlarda birlikte olma şansını elde ettiğimizden kendisini yakından tanıma şansımız oldu. Bunda da sanırım, kendisi ile hemen her konuda ortak yaklaşım ve düşüncelere sahip olmamızın etkileri var. Aydınlık fikirlere sahip, kalıp düşüncelerden uzak, yeniliğe ve gelişime açık son derece üretken bir insan. Böylesine üretken ve geniş yelpazede fikir sahibi- çok yönlü bir insan herhalde çok az bulunur. Milletimizin inancını ve değerlerini derinden yaşayan ve taşıyan birisi. Üstelik onları her türlü bilimsel platformlarda çekinmeden anlatan, çoğu bilim adamının peşinden koştuğu yüksek makam ve menfaat gibi beklentileri olmayan yüksek bilim haysiyetine sahip bir bilim adamı. Büyük bilim adamı olmanın gereği olarak son derece mütavazi. 
Yunus Çengel hoca, ısı termodinamik, enerji akışkanlar konularında, yenilenebilir enerji, enerji verimliliği ve mühendislik eğitimi, termodinamik ve ısı... konularında dünyanın en önde gelen uzman bilim adamlarından. Dünyaya bu konularda nasıl kitap yazılacağını ve bu konuların nasıl öğretileceğini gösteren, üniversitelerde derslerini dinlemek için öğrencilerin peşinde koştuğu bir hoca. 

Profesör Çengel, Mc Graw-Hill tarafından yayınlanan ve dünyada yaygın olarak kullanılan ve Türkçe dâhil birçok dile çevrilen ders kitapların yazarı. Kitap yazarlığında çığır açmış birisi. Tek başına ünlü Amerika'nın Mc Graw -Hill yayınevi onun kitapları ile ayakta duruyor desek yeridir. Geçen sene kendisinden dinlemiştim: “Bizim kitaplar Amerika'da sahasında % 40 oranında piyasaya hakimdi. Şimdi bu oran % 50 ye çıktı” demişti. Düşünebiliyor musunuz sahasında yazdığı 10 kadar dev kitapla, yüzlerce yazar arasında onun kitapları tek başına Amerika piyasasının % 50 sine hakim. Bunların hepsi de Dünyanın bir çok diline çevrilmiş gözde kitaplar. Böylesine değerli bir bilim adamını ne kadar tanıyor ve kendisinden ne kadar faydalanmayı biliyoruz? Belki de sorulması gereken en kritik soru bu!
Prof. Dr. Yunus Çengel hocanın yaklaşım ve tekliflerini okuyunca çok şükür yüksek öğretim problemlerini derinden kavrayan, kökleri ile konuyu ihata eden ve problemleri bütüncül görebilen insanlarımız var diyorsunuz. Ama işin garibi neden böylesine değerli bir insanı en üst seviyelerde, çözüm mevkilerinde değerlendiremiyoruz? Basınımız böylesine değerli bir insanı niçin görmezden geliyor? 
Amerikada öğretim üyeliği yaptığı zamanlarda da aynı zaman eyalet bakan danışmanlığı gibi idari görevler de yapmış. Son 4 yıldır Türkiye'de Enerji Bakanlığı'na enerji verimliliği ve enerji teknolojileri konularında danışmanlık yapmaktadır ve Milli Eğitim Bakanlığı projelerine de danışman olarak katkı sağlamaktadır. Tübitak başkan yardımcılığı/danışmanlığı da yaptı kısa bir süre için. Yıldız Teknik Üniversitesinde Makina Fakültesi dekanlığı da yine kısa süreli görevlerinden birisi. Sahasında birinci olan bu çaplı bir insanı hep ikinci planlarda kalan idari görevler lutfedildi ülkemizde. Umudumuz en azından TÜBİTAK başkanı yada YÖK başkanı olması. 
Hükümet her ile üniversite diyerek, üniversitelerimizin sayısını çoğalttı. Ama içini dolduracak reformlara henüz sıra gelmedi. Batıdan şuradan buradan model aramaya ve medet ummaya gerek yok sanırım. Batıyı da Bizi de iyi bilen ve bu konuda uzmanlığına güvenmemiz gereken birisi var: Yunus Hoca'nın Yüksek Öğretimde en iyi modeli ve çözümü sunduğuna kaniim. 
Yeni YÖK taslağının üniversitelerde tartışıldığı şu günlerde gerek üniversitelerde ve gerekse basında büyük bir kafa karışıklığı yaşanmaktadır. Derinliği olmayan, yüzeysel ve kalıplaşmış ezber bilgileri ile eğitim yazarı diye geçinen bazı köşe yazarlarımız kafaları karıştırmaya devam etmektedir. Bu değerli çalışmanın bu konuda kafa karışıklığına son vereceğini umuyor ve diliyorum. 
Yunus hocamız, Yeni YÖK yasası için önerilerini 18 maddede toplamış. Metin, bir köşe için oldukça uzun görünüyor. Onun için iki bölüm halinde neşredeceğiz. 

YENİ YÖK YASASI İÇİN 18 ÖNERİ (1)
Prof. Dr. Yunus Çengel


Öneri 1 - Yıllık Performans Değerlendirmeleri
Akademik hayatta akademik hürriyet ve serbestlik esastır, ve ürettiği fikirler ve getirdiği yenilikler ile topluma ışık tutması beklenen öğretim üyelerine en serbest ve esnek çalışma ortamı sağlanmalıdır.
• Öğretim üyelerinden öğretim, araştırma ve topluma hizmet görevlerini en etkin şekilde yapmaları beklenmeli, ancak öğretim üyeliği mesai saatleri gibi kısıtlarla memurluk konumuna indirgenmemelidir.
• Öğretim üyeleri ders ve ofis saatleri ve varsa komisyon toplantı saatleri dışında kampüste olmaya zorlanmamalıdır. Ancak her sene sonunda her öğretim üyesi bölüm başkanına yıllık bir faaliyet raporu vermeli, ve performansını belgelemelidir. Raporda bir yıl süresince verilen dersler, öğrenci sayısı, tez çalışmaları, açılan yeni dersler, sürekli eğitime katkılar, yazılan proje teklifleri, alınan projeler, her türlü yayınlar, verdiği seminerler, meslek örgütleri ve öğrenci derneklerindeki faaliyetler, üniversite komite görevleri, aldığı ödüller ve varsa patentler, danışmanlık yaptığı firmalar (danışmanlık yoluyla piyasaya bilgi aktarımı teşvik edilmeli ve öğretim üyesinin bu yolla kazandığı paraya karışılmamalıdır), vb belirtilmelidir.
• Öğretim üyeleri bu rapora dayalı olarak bölüm başkanı tarafından her yıl değerlendirilmeli, ve bu değerlendirmeler akademik yükseltmelerde ve performansa dayalı ücret artışlarında esas olmalıdır.
• Öğretim üyeleri de her yıl bölüm başkanını değerlendirip değerlendirmeler dekana sunulmalı, ve bu değerlendirmeler bölüm başkanının yıllık değerledirmesinde girdilerden biri olmalıdır. Benzer şekilde dekan değerlendirip değerlendirme rektöre sunulmalıdır.


Öneri 2 - Doçentlik ve Akademik Ünvanlar 
• Mevcut akademik merdivende en kritik basamak DOÇENTLİK'tir, ve bir çok akademisyen için doçentlik süreci adeta bir TRAVMA halini almıştır.
• Ancak doçentlik kriterlerini sağlayamayan bir akademisyen ömür boyu YarDoç olarak öğretim üyeliği yapabilmektedir. Yani mevcut doçentlik sistemi bir kalite kontrol mekanizması değildir. Alanıyla ilgili sınavdan başarısız olan kişileri sınıfa gönderip o alan derslerini verdirmek tam bir garabettir.
• Yar. Doç ve Prof'luk kuruma bağlı rutin bir süreç iken, Doçentlik'e bu kadar vurgu yapılması ve bu derece zaman ve kaynak ayrılması anlaşılır değildir.
• Kalite kontrolü doçentlik aşamasında değil, doktora aşamasında yapılmalıdır. Doktora yapmak istiyenlerin temel bilgi seviyesi TUS gibi bir sınavla ölçülebilir.
• Mevcut merkezi doçentlik uygulamasına son verilmelidir.
• Doçent ile YarDoç arasındaki maaş farkı azaltılmalı, ve doçentlik ünvanı mevcut abartılmış konumundan layık olduğu mevkiye indirilmelidir.
• Doçentlik de, diğer akademik ünvanlar gibi, kurum tarafından verilmeli ve sadece verilen kurumda geçerli olmalıdır. Üniversiteler kendi kriterlerini kendileri belirlemeli ve açıkça ilan etmelidir. Bölüm, fakülte, ve üniversite bazındaki personel komisyonları tavsiye kararlarını verirken bu kriterleri esas almalıdır.
• Akademisyen olmayanlara Akademik ünvanlar verilmemelidir.
• Yurt dışındaki 'saygın' kurumların verdigi lisans, lisansüstü, ve doktora dereceleri otomatik olarak 'eşdeğer' kabul edilmelidir.

Öneri 3 - Akademik Yükseltme Kriterleri: Aşağıdaki sepete dayalı puanlama sistemi (bazı kalemlere - örneğin SCI yayın gibi - asgari puan getirilebilir).
(Not: 27 Aralık 2011 tarihli 23. BTYK kararları, Akademik Yükseltme Ölçütlerinin girişimcilik ve yenilikçiliği teşvik edecek şekilde yeniden tasarımını öngörüyor. O yüzden mevcut yayına dayalı sistemin bu direktif doğrultusunda yeniden düzenlenmesi gerekiyor.)

• Akademik yükseltmelerde 'sadece yayın'a dayalı mevcut sistem terkedilmelidir. Türkiye yayın sayısında dünyada 18nci sıradadır, ancak yayın etki faktöründe dünya ortalamasının altındadır. Öneri: Akademi sepeti
• Makale yayını, makale değerlendirme, atıf sayısı, h-indeks
• Kitap veya kitap bölümü telif/tercüme
• Proje yazma (TÜBİTAK, AB 7. Çerçeve, Kalkınma Ajansı, Firmalar, vs)
• Proje yürütücülüğü/araştırmacılığı/değerlendiriciliği/izleyiciliği
• Patent alma/ürün geliştirme/lisanslama/şirket kurma/bilimsel rapor yazma
• Seminer/kısa ders verme/SEM'de kurs verme
• Yönetilen Master/Doktora tezleri (yüksek yetenekli insan yetiştirme)
• Firmalara/kurumlara danışmanlık
• Kurumuna yapılan katkı/verilen destek/komisyon görevleri
• Verilen dersler/Açılan laboratuvarlar/Yaptırılan lisans projeleri
• Mesleki konferans/kongre düzenleme; Bilimsel dergi editörlüğü
• Alınan ödüller, plaketler, davetli konuşmacı olma, panelistlik, medya
• Diğer akademik faaliyetler


Öneri 4 - Üniversitelerin Fonlanması Formülü 
• Akademik kadro ile ilgili olarak devlet üniversitelerinde yapılması gereken ilk işlerden biri, akademik kadro belirlenmesinde keyfiliğe ve çifte standarda son verilmesi ve kadro dağılımının rasyonel bir zemine oturtulmasıdır.
• Lisansüstü eğitimi ücretli olacağından, kadrolar belirlenirken sadece lisans öğrencileri dikkate alınmalıdır.
• Kuzey Amerika'daki uygulamalar ışığında, üniversitelerinde kadro tahsisinde şöyle bir formül kullanılabilir: Tıp fakültelerinde 8, Mühendislik fakültelerinde 15, Fen-Edebiyat ve Sosyal Bilimlerde 20 tam zamanlı öğrenci başına bir öğretim üyesi kadrosu verilebilir (rakamlar değişebilir). Böylelikle kadro talepleri öğrenci sayısını arttırmaya bağlanır, ve üniversiteler insan kaynaklarını en verimli şekilde kullanmaya zorlanır.
• Ayrıca, bu kadrolar yardımcı doçent, doçent, ve profesör ayrımı yapılmadan 'torba' olarak verilmelidir. Bir yardımcı doçent gereken şartları sağlayıp 'doçent' ünvanını alınca, kadrosu otomatik olarak 'doçent'e dönmeli, ve mevcut uygulamadaki doçent kadrosu alınıp ilana çıkılması, başvuruların hakemlere gönderilmesi, sonra yönetimin bunları değerlendirip atama yapması garabetine ve ek iş yüküne son verilmelidir.

Öneri 5 - Borçlanmayla Eğitim 
• Parasız eğitim diye bir şey yoktur; parasını başkasının ödediği eğitim vardır.
• Mevcut sistemde öğrenciler neredeyse sınırsız sayıda derse kaydolmaktadır. Başarısız olunan dersler sonradan silindiği ve not ortalamasını etkilemediği için derlerde 'sorumsuzluk' 'devamsızlık' ve 'ciddiyetsizlik' epidemic haldedir.
• Okul ücreti alınan kredi sayısı ile orantılı olmalıdır. Böylece derslerde öğrenci ve ders grup sayılarının gereksiz yere artması önlenmelidir.
• Lisans eğitimininin paralı olması esas olmalıdır. Ancak:
• İsteyen her öğrenciye, imzalayacaği bir taahhütname karşılığı, kefil istemeden, okul ücreti kadar burs verilmedir. Öğrenci bu borcu ileride bir işe girdiğinde gelirinin belli bir oranı olarak veya 1-1 mecburi hizmet olarak ödeyebilmelidir. Öğrencinin mezuniyetten önce/sonra ölümü, iş göremez hale gelmesi halinde borç silinmelidir. Borç hiçbir şekilde aileye intikal etmemelidir, ve asgari veya sıfır faiz alınmalıdır. Böylelikle zorunlu hizmet etmek istemeyenler (doktorlar gibi) kendi okul paralarını kendileri öderler ve halka yük olmazlar.
• VEYA: Eğer üniversite eğitimi parasız kalacaksa, en azından kalınan derslerin ücret karşılığı yıllık öğrenci harcına eklenmelidir.

Öneri 6 - Araştırma Görevlileri
• Araştırma görevlilerine maaş değil 'burs' verilmelidir, ve araştırma görevlileri memur değil öğrenci statüsünde olmalıdır.
• Devlet, üniversitelerde eğitime yardım eden lisansüstü öğrenciler için 'kadro' yerine 'ödenek' tahsis etmelidir. Bu ödenek, araştırma görevlilerine verilecek burs ile beraber okul harcını ve sağlık sigortasını da kapsamalıdır. (Devlet üniveritelerine, bir bütçe kalemi olarak, bir formül dahilinde araştırma görevlileri ödeneği verilebilir). Ancak emeklilik primini karşılamamalıdır. Bu ödeneğin karşılığı olarak araştırma görevlileri bölümlerinde eğitim ve/veya araştırma faaliyetlerine haftada 20 saat katkı yapmalıdır.
• Araştırma görevliliği her akademik yıl sonu değerlendirilmeli, ve performansı yetersiz bulunanlarin kontratları yenilenmemelidir. Yani kontratlar birer yıllık (veya bölümün olumlu görüşü şartı ile birkaç yıllık) olmalıdır.
• Araştırma görevlileri Bölüm uygun görürse bu bursun karşılığı olarak ders de verebilmeldir.
• Araştırma görevlisi olsun veya olmasın, programını tamamlıyan tüm lisansüstü öğrencilerinin üniversite ile ilişiği kesilmelidir.

Öneri 7 - Lisansüstü Eğitimi
• Kendi imkanlarıyla okuyan veya projelerden desteklenen lisansüstü öğrencilerin kabul şartlarını üniversiteler kendileri belirlemelidir. Böylelikle lisansüstü eğitimi yaygınlaşır, ve eğitimde çeşitlilik, piyasaya duyarlılık, ve rekabet oluşur. Devletten maaş alan Araştıma Görevlileri için asgari kabul şartları (ALES sınavı gibi) konabilir.
• Lisansüstü eğitimi ücretli olmalı ve ücreti üniversite kendisi belirlemelidir. Yani lisansüstü eğitimi devlete yük getirmemelidir (akademisyen ihtiyacını karşılamak için devlet ihtiyaç duyduğu sayıda öğrenciye burs verebilir).
• Üniversitelerde lisans eğitimi bölüm ve fakültelerde, yüksek lisans ve doktora gibi lisansüstü eğitimleri ise mühendislik ve fen bilim alanlarında Fen Bilimleri Ensitüleri, sosyal bilim alanlarında is Sosyal Bilimler Ensitüleri bünyelerinde yapılmaktadır.
• Üniversitelerde kurulan diğer enstitüler de kendi alanlarında lisansüstü eğitimi vermektedirler.
• Mevcut sistem çok başlı, çok karmaşık, ve çok verimsizdir, ve adeta bürokrasiye gömülmüştür.
• Bazı üniversitelerde 100'den fazla lisansüstü programı, ve her programın bir direktörü vardır. Bazan lisansüstü program direktörleriyle toplantı yapacak oda bulmakta zorluk çekilmektedir.
• Dersler bölümlerde verilmekte, ancak tüm kararlar fakülte dışındaki enstitülerde alınmaktadır.
• Aynı üniversitedeki Fen Bilimleri Ensitüsü ile Sosyal Bilimler Enstitüsünün birbirinden bağımsız çalışması, lisansüstü eğitime bir standart getirmeyi zorlaştırmaktadır.
• Lisansüstü eğitim veren Fen Bilimleri Enstitüsü ve Sosyal Bilimler Enstitüsü lağvedilip lisansüstü eğitim, lisans eğitimi gibi, bölüm ve fakülteler bünyesinde yapılmalıdır. Her bölüm kendi lisansüstü programlarından kendisi görevli ve sorumlu olmalıdır.
• Modern dünyadaki uygulamalar ışığında, lisansüstü eğitimde etkinlik ve verimlilik için aşağıda belirtildiği gibi yeniden bir yapılanmaya gidilmelidir:
• Lisans eğitimi ile ilgili genel kuralları Senato belirler, ve bölümlerdeki lisans eğitimlerinin bu kurallara uygunluğunu Eğitimden Sorumlu Rektör yardımcısı denetler.
• Benzer şekilde, lisansüstü eğitim ile ilgili genel kuralları belirliyen Senato'ya benzer bir 'Lisansüstü Kurul (veya Konsül)' kurulmalı, ve bu kurulun başkanı 'Araştırma ve Lisansüstü Eğitimden Sorumlu Rektör Yardımcısı' olmalıdır.
• Bu kurul, üniversitedeki tüm lisansüstü programların kurallara ve uluslararası standartlara uygunluğunu denetlemeli ve programların kalitesini yükseltme gayreti içinde olmalıdır. Keza, bu kurul lisansüstü programları açma ve kapatmaya da yetkili olmalıdır. Bu kararlara YÖK karışmamalıdır, ancak 'İl Yükseköğretim Konseyi' onayı faydalı olur.
• Bölümlerle ilintili Lisansüstü program enflasyonuna son verilmelidir. Bölümlerde bölüm ismi altında tek bir Yüksek Lisans (tezli ve tezsizi de içinde barındıran) ve tek bir doktora programı olmalıdır. Diploma da, lisans eğitiminde olduğu gibi, bölüm adına verilmelidir. Mezunlara, uzmanlık sahasını belirten ayrı bir sertifika veya ek diploma verilebilmelidir.
• Yüksek Lisans'ın tezli mi veya tezsiz mi olduğu transkripten direk olarak anlaşılabilir.

Öneri 8 - Doktora Eğitimini Bitirenler
• Öğretim üyeliği ile ilgili olarak yapılması gereken önemli bir değişiklik, Araştırma Görevliliği statüsünün o kurumda akademik merdivenin ilk basamağı olduğu anlayışına son verilmesidir.
• Doktora eğitiminin hedefi, o kurumun akademisyen ihtiyacını karşılamak yerine piyasadaki doktoralı eleman ihtiyacını karşılamak olmalıdır.
• Türkiye'de öğretim üyesi alımında, bölümün ihtiyaç duyduğu eleman almak yerine mezunlar için kadro açıp onları işe yerleştirme uygulaması yaygındır. Bunun sonucu ortaya çıkan kısır döngü, dinamizm önünde bir engeldir.
• Mezuniyetten sonra kurumdan ayrılma zorunluluğu, mezunların serbest piyasada 'pazarlanabilirliğini' ön plana çıkaracak, ve serbest rekabet ortamı doktora eğitimi kalitesini de yükseltecektir.
• Çünkü mezunları talep görmeyen bir doktora programı, ya kendisine çeki düzen verecek ya da kapısına kilit vuracaktır. 
• Bu uygulamanın arkasındaki mantık ise, değişik bir ortamdan gelen yeni bir akademisyenle kampüste entellektüel çeşitlilik ve zenginliğin arttırılması, ve bir bölümde birbirinin kopyası olan bir öğretim kadrosunun oluşmasının önüne geçilmesidir. Dışarıdan eleman alınması, bölüme entellektüel zenginlik getirir.

Öneri 9 - Dekan Seçimi (Dekan Adaylarını Belirleme Komisyonu)
• Dekan atamalarında şöyle bir yol izlenebilir: Fakülteyi temsilen 3 kişi, başka bir fakülteden 1 kişi, ve Fakültenin paydaşlarını temsilen 1 kişiden oluşan 5 kişilik bir Komisyon belirlenir.
• Komisyon, dekanda aranan özellikleri belirler, pozisyon ilan edilir, ve üniversite içi ve dışından adaylar elektronik olarak başvurmaya davet edilir.
• Başvuru evrakı olarak adaylardan sadece özgeçmişleri, kendileri hakkında referans verebilecek 5 kişinin isim ve iletişim bilgileri, ve yönetim anlayışları ile dekanlığa seçilmeleri halinde önceliklerinin ne olacağını ifade eden bir vizyon metni göndermeleri istenir.
• Komisyon başkanı, tüm başvuruları komisyon üyelerine gönderir, ve onlardan tüm adaylara 0 ile 10 arasında puan vermelerini ister. Adaylar aldıkları toplam puana göre sıralanır. Eğer 3'den fazla başvuru olmuşsa, en çok oy alan 3 aday dışındaki tüm adaylar elenir.
• Her bir adayın fakültenin tüm öğretim üyelerinin davet edildiği ve komisyon üyelerinin de katıldığı toplantılarda sunum yapması ve öğretim üyelerinin sorularına cevap vermesi istenir.
• Adaylar puanlanır. Rektör, ilk sıradaki adayı, veya gerekçe göstererek diğer iki adaydan birini (hatta sorumluluğunu üstlenerek listede olmayan bir adayı) Dekan olarak atar. Rektör istediği anda Dekanı azledip (azledilen dekan öğretim üyeliğine geri döner) yerine vekaleten atama yaparak dekan seçim sürecini başlatabilir.

Öneri 10 - Bölüm Başkanı Seçimi (Bölüm Başkanı Adaylarını Belirleme Komisyonu)
• Bölüm başkanı seçiminde, dekanlık seçimindekine benzer bir süreç takip edilebilir. Yeni bölüm başkanı, dekanın tavsiyesi ile Rektör tarafından atanır. 
• Bölüm başkanı atamalarında en büyük söz sahibi Dekan olmalıdır, ve bölüm başkanlarının performanslarından Dekan sorumlu tutulmalıdır. Performansı yetersiz bir bölüm başkanı Dekanın tavsiyesi ile Rektörlükçe görevden alınabilmeli ve yerine hemen bir vekil atanabilmelidir.
• İnsan nasıl kendisine bilerek kötü bir eş seçmezse, bir Dekan da sorumluluğunu taşıyacağı bölümlere kötü başkanlar seçmez, ve seçmiyeceğine güvenmek gerekir.
• Seçerse, fakültesinin performasını rizke atıp kendi itibarını zedeler, ve bunun sonuçlarına katlanır.
• Benzer şey, eleman alımında Bölüm Başkanları için de geçerlidir: Elemanlarını seçmede etkin rol üstlenemiyen bir bölüm başkanı bölümünün performansından sorumlu tutulamaz.

Öneri 11 - Yeni Öğretim Üyesi Alımı
• Bir bölümde boşalan veya yeni açılan bir pozisyonun doldurulmasında şeffaflık ve profesyonellik esas olmalıdır. Yeniden yapılanma ve ciddi misyon değişikliği durumları dışında bir bölüme eleman alınmasında en ağırlıklı görüş, bölümün görüşü olmalıdır.
• Eleman alımında bölüm başkanı alımı için önerilen usul model alınabilir: Önce bölüm tarafından pozisyonun mahiyeti, uzmanlık alanı, ve pozisyonu dolduracak kişide aranan özellikler açıkça yazılıp ilan edilir. Bölümde 5 kişilik bir komisyon kurulur, ve komisyona bölümden çoğunluğu o alandan olan üç kişi, aynı fakültenin başka bir bölümünden bir kişi, ve üniversite dışından da bir kişi alınır. Komisyon başkanı tüm CV'leri toplar. 
• Her komisyon üyesi adayları puanlar ve bir komisyon toplantısında en yüksek toplam puan alan üç aday belirlenir. Adaylar mülakata davet edilir ve bir seminer vermesi istenir. Ziyaretlerin ardından bölüm kurulu toplanır, ve adaylar tartışılır. Bu tartışmaların ışığında Bölüm Başkanı ve Dekanın da görüşleri alınarak komisyon adayları sıralar. Bölüm başkanı birinci sıradaki adayı arayıp işi teklif eder.
• Yeni öğretim üyeleri sözleşmeli olarak işe alınmalı, kontratları başlangıçta birer yıllık olmalı, ve performansı yetersiz bulunanların kontratları yenilenmemelidir. Tatminkar bulunanlar 3 yıl sonra kadrolu atanmalıdır.

Öneri 12 - Anabilim Dalları (yeni kanunda yer almamalı; gönüllülüğe bırakılmalı)
• Anabilim dalları belli bir alanda uzmanlık geliştirip işbirliği ve destek ortamı sağlamak amacıyla kurulmuşlardır. Ancak zamanla bir yozlaşmanın oluştuğu ve anabilim dallarının kendi önceliklerini ön planda tutarak bölümlerin bütüncül bir yaklaşım içinde gelişim ve değişimi önünde bir direnç teşkil ettiği gözlenmektedir.
• 'Bölüm içinde bölümcükler' manzarası arzeden anabilim dalları arasındaki kısır didişmeler bölümün dinamik bir birim olarak faaliyet göstermesine engel olmaktadır. Bazı anabilim dallarındaki baskıcı ortam genç akademisyenlerin gelişimi önünde bir engel oluşturmakta, ve bir çok kabiliyetli genç akademisyenin şevkinin sönmesine ve hatta üniversiteyi terketmesine sebep olmaktadır. Bu geleneksel yaklaşım, sonunda özgüven sahibi, girişimci, inovatif bireyler yerine silik ve itaatkar akademisyenler yetiştirmektedir.
• Bölümlere dinamizm kazandırmak ve bölüm başkanlıklarını etkin liderlik pozisyonlarına dönüştürmek için anabilim dalları ivedilikle kaldırılmalıdır. Bu da anabilim dallarını idari ve hukuki kimliklerinden arındırıp gönüllü çalışma guruplarına dönüştürerek yapılmalıdır. 
• Teklif edilen bu esnek yapı, geniş tabanlı interdisipliner gurupların kurulmasını gerektiren modern çalışma tarzına daha uygundur.

Öneri 13 - Meslek Yüksek Okulları
• Üniversite bünyesindeki MYO'lar lisans/lisansüstü programların gölgesinde kalmakta ve üvey evlat muamelesi görmektedir. Bağımsız hareket edemeyen MYO'lar aktif politikalar izliyememekte ve toplumla bütünleşememektedir. 
• MYO'lar YÖK bünyesinden alınıp (veya ayrı bir birim olarak yeniden yapılandırılıp) üniversitelerden bağımsız bir şemsiye altında yapılanmalıdır.
• MYO'lar akşam-gece saatleri ve haftasonlarında 'hayatboyu öğrenim' kapsamında o şehrin 'yetişkin eğitim merkezleri' olarak hizmet vermeli, ihtiyaç duyulan alanlarda sertifika programları açmalıdır. 
• Bir ildeki MYO'larda hangi programların açılıp hangilerinin kapanağını, programların öğretim planlarını, hangi öğretmenlerin alınacağını o ildeki 'İl Yüksekögretim Konseyi' karar vermelidir.
• MYO'larda akademik ünvanlar değil 'öğretim görevliliği' esas olmalıdır ve beceri sahipleri 'beceri' dersleri verebilmelidir. Akademik ünvan sahipleri burada görev yapabilmeli, ancak temel performans kriteri mesleki eğitime yapılan katkı olmalıdır.
• MYO'ların misyonu Ar-Ge/yayın değil, beceri kazandırma ve iş dünyası ile işbirliği içinde bölgenin istihdam ihtiyacını temin etme olmalıdır.
• Yeni YÖK yasa teklifi metnindeki ilgili ifade: “Meslek Yüksek Okullarının genel yapısı ve fonksiyonları aynı kalmakla birlikte, ülkenin ihtiyaç duyduğu önlisans düzeyinde yeterliliklere sahip, mesleki ve teknik insan gücünü yetiştirmek amacıyla, Türkiye Yükseköğretim Kurulu bünyesinde, Mesleki ve Teknik Eğitim Koordinatörlüğü (METEK) kurulması planlanmaktadır.”

OSMAN ÇAKMAK-Samanyoluhaber