taksim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
taksim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2013 Çarşamba

150 yıllık hesap

150 yıllık hesap

Birkaç gün önce "Artık sadece Kuzey Irak değil Bağdat da Türkiye ile bütünleşmek için düğmeye bastı!" anlamına gelen cümleleri burada sıralamıştım.

Dün sabah gazeteler arasında mekik dokurken Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın sözleriyle adeta duvara tosladım.
Bakan Yıldız "Kerkük-Yumurtalık boru hattı hattının sadece Barzani'nin değil BASRA petrollerini de dünyaya taşıyacak" diyordu!
Bu içeride kavga isteyenlerin, huzursuzluk peşinde koşanların, eski masanın geri gelmesi için çalışanların, Türk'ün yürüyüşünü durdurmak isteyenlerin anlayabileceği bir şey değildi! "Hayaldi gerçek oldu" bile diyemiyorum!

Çünkü düne kadar bunun hayalini kuran kimse yoktu!
Bunu dile getirmeye kalkanlar "DELİ" diye içeri atılırdı!
Basra petrollerinin Akdeniz'le buluşmasını okurken çok eskiye gittim!
Aradan geçen uzun zamanın neler götürdüğünü düşündüm!
Nasıl oyuna getirildiğimizi hatırladım!
Sultan Abdülaziz'e kadar yolculuk ettim!

Dünyanın üçüncü büyük donanmasını yaptıran, geleceğin denizlerde olduğunu keşfeden Padişah Abdülaziz, çok bilinmez ama YAVUZ SULTAN SELİM'den sonra Mısır'ı ziyaret eden ilk Padişah'tı!
Donanma ile meşgul olduğu kadar su yollarıyla da ilgilendi!

Süveyş Kanalı onun zamanında aldı başını gitti! Aklına yattığı için Fransızlar'ı kendi safına çekip İngiltere'ye GOL atmaya çalıştı!
Muazzam bir AKIL oyunuydu yaptığı! İngilizler'e alçak perdeden konuşup kanalın hayata geçmesi için çırpındı!

Çünkü İngiliz Başbakan ve Türk düşmanı Gladstone kesinlikle KANALA karşıydı! "Türkler insanlık dışı örnektir!" diyecek kadar sınırı aşan biri olan Gladstone önemli görüşmelerde KIRMIZI ÇANTASINI hiç bırakmamıştı! Bugün de İngiliz başbakanların kullandığı KIRMIZI ÇANTA Osmanlı'nın canını çok yakmıştı! Parçalama toplantılarında o kırmızı çanta hep vardı!
Zaten Abdülhamit bunu bildiği için ölümüne sevindiği tek isim Gladstone'du!

Neyse...

Abdülaziz donanma ve Süveyş projesi nedeniyle hayatını kaybetti!
Her zamanki gibi içerideki adamlarına bunu yaptırdılar!
Süveyş Kanalı hayata geçmiş ama OSMANLI devre dışı kalmıştı! Belki Osmanlı'yı hayata bağlayacak olan en önemli proje Abdülaziz'in öldürülmesiyle son buluyordu!
Hiç acımaz, son kertede ÖLÜM kusarlardı!
Kaybetmeye tahammülleri yoktu çünkü!

Abdülaziz katledildikten sonra İngilizler Gladstone'dan sonra ilk kez bir Musevi'yi BAŞBAKAN yaptılar! Kraliçe'nin sadık elemanı olan Benjamin Disraeli Süveyş'e hemen çöktü!
Arka planda Rothschild ailesi vardı! İstedikleri isim BAŞBAKAN olmuştu sonuçta!

PARA devreye girip kanal İngilizler'in hakimiyetine geçti!
Bunu fırsat bilen Shell aldığı ÖZEL İZİNLE yüksek tonajlı gemileri kanaldan geçirdi! Bu büyük üstünlük demekti!

Disraeli ile birlikte hem Shell hem de Royal Dutch gülüyordu!
PARANIN efendileri artık kesinlikle Ortadoğu'ya inmişlerdi!
sırada başkaları vardı!
Rus petrollerini ele geçirdiler!
Daha sonra da işi Shell ve Royal Dutch'a devrettiler!
Aslında ortada bir devir yoktu!

Rothschildler satıştan dolayı iki şirketin hisselerini ele geçiriyordu! Yani satarken alıyordu! Bu işlemle birlikte AİLE dünyanın her yerindeki petrollerin büyük ortağı oluyordu!
Şirketlerin ismi değişse de PATRON aynıydı!

Ünlü Rothschild ajanı Gülbenkyan da Ortadoğu petrollerinin İngilizler'e geçmesi için gece gündüz çalışıyordu!
Shell'in İstanbul ofisi ajanların buluşma merkezi olmuştu! Çok yazılmasa da literatüre giren MR. FIVE PERCENT yani "Bay yüzde beş!" sözü Sarkis Gülbenkyan için söylenmişti!

Osmanlı vatandaşı olduğu halde bölgenin petrol rezervlerini tek tek tespit etmiş ve daha sonra da Royal Dutch ile Shell'i evlendirmiştir!
Bütün bunlar olurken nasıl GEZİ olayları ile meşgul isek o zaman da MEŞRUTİYET ve 31 Mart Vakası ile uğraşıyorduk!

Adamlar bir şey alacakları vakit kesinlikle bize SORUN çıkartıyorlardı! Biz kuklaya bakarken KUKLACI pastayı götürüyordu!
Unutmadan, Osmanlı'nın petrolünü İngilizler'e peşkeş çeken Gülbenkyan paranın buluştuğu tek adres olan OSMANLI BANKASI'nın da danışmanıydı!

Kedi ciğer ilişkisi anlayacağınız!

Görevini yaptıktan sonra Portekiz'de yani İngiliz bayrağının dalgalandığı topraklarda vefat eden Gülbenkyan sayesinde petrol Türkler'e nasip olmadı!
İşte 1850'lerde başlayan TUTSAKLIĞIMIZ artık her geçen gün kırılıyor!

Bakın BASRA petrollerinin Türkiye üzerinden Akdeniz'e akması İngilizler ve onların hayat verdiği ailelerin buralardan temelli gitmesi anlamına geliyor!

Bu Osmanlı'yı yıkan İngiliz Kraliyet ailesinin kesin mağlubiyeti demek!

Artık savaşlar silahla, topla, tüfekle kazanılmıyor!
Masaya yumruğu vurmak ve istediğin sonucu alabilmek çok önemli!
Birileri üzülse de, kırılsa da, istemese de Türkler dönüyor!
Hem de beklenmediği kadar etkili bir şekilde!
Bölge kardeşliği ve adaleti tekrar keşfediyor!
Türkiye hem kazanıp hem kazandıracak!
Bölgedeki bütün oyuncular karlı çıkacak!

Ama hepsinin üzerinde ANKARA'nın koruyucu şemsiyesi olacak!
İşte Türkiye'yi küçük düşürenler şimdi zorda!

Söylenmez biliyorum ama Türkler, Osmanlı'nın hem öldürülen sultan ve devlet adamlarının intikamını 150 yıl sonra alıyor!
KANALLA önümüzü kesseler de BORU HATLARIYLA geri geliyoruz!
Arap da, Kürt de, Ermeni de, Süryani de herkes buna inandı!
Bu topraklar uzun zaman hasret kaldıkları ADALETLE buluşacak!
Kolay olmadı, çok diyet ödendi!
Ama son kare hepsinden önemli!
Petrol akacak Türk bakmayacak!

şimdi anladınızmı BOP u

NOT: Royal Dutch ve Shell evlenirken Rockefeller'ın kurduğu Standart Oil en büyük rakipleriydi!
Akrabalar yarışıyordu anlayacağınız!
Pastanın dilimleri hep onlara gidiyordu!

Ergün diler

14 Ekim 2013 Pazartesi

gezi zekalılar yürümüş ellerinde pankart = kurban kesmek cinayettir yazmışlar peki " kürtaj yapmak ibadet midir

gezi zekalılar yürümüş
ellerinde pankart = kurban kesmek cinayettir
yazmışlar
peki " kürtaj yapmak ibadet midir "

ey gezi zekalı

****
bu pankartı taşıyanlar kimler ?

müslümanlığı bize öğretmeye çalışan sabetayist tohumları

hani diyorlar ya hep
bir müslüman siz misiniz diye
sonra ne kadar hurafe varsa bunu islam gibi gösterip
müslümanı karalama peşine düşüyorlar...

masonlar
pentagram üzerinde keçi kesti ve kanını içtiler..

adamlar KAN İÇTİ KAN
şeytan için içtiler hem de ayan beyan ...

bir tek medyadan tepki gelmedi
kanal 7 bunu 1990 ların sonunda haberlerinde defalarca yayınladı...

uğur dündar acar gazeteci bu şok haberi göremedi nedense
hani siyonizmi sevmiyor ya bu ulusal(cık)lar
ondan göremdiler

emin çölaşan tek cümle yazmadı
banu avar
eyvah amerikan oyunu kan içiyorlar demedi
bekir coşkun bu ne çağ dışlık canım bu çağda kan mı içilir mağara döneminde miyiz diye
tek kelam etmedi....

***

bazı anadoluda yetişmiş saf kardeşlerim
gerçekten ulusalcıkların vatanını
milletini sevdiğini sanıyor

buna canı gönülden inanıyorlar
tayyip sattı
bunlar sahip çıkıyor diye düşünüyor

tayyip in tv kanalında
masonları deşifre ettiler hem de yıllar önce tek ulusalcık görmedi bunu

hepsi doğan holdingin bunların önüne attığı yağlı kemiklerini kemiriyordu
kimisi hirriyet kimisi milliyette yazıyordu...

milyon dolar kazanıp halkın enflasyona faize ezilmesini görmezden gelip ucuz politika demogojilerinde ülkeyi peşkeş çekiyorlardı...

***
kardeşim tuzağı gör
sabetayist
siyonist yalakalar hep millet devlet derler
dünyanın her yerinde böyle yaparlar
rockefellere sorsan en büyük ulusalcıdır
rothschilds de en iyi vatanseverdir lakin
yatırımları israil e dir

meclis binalarını bile rothschild yapmıştır...

bunu iyi idrak etmek lazım
her devlet bayrak and diyen vatansever değildir

bizler Allah rızası için kurban keseriz
ve bunu yoksullara paylaştırırız
ulusalcıklar ise şeytana ayin yapar kan içerler

çağdaş maskeliler bunu asla görmez
masonlara
rotary kulüplerine
lions kulüplerine ses çıkartmazlar....

çünkü oradan beslenmektedirler

ahir zamanda deccal in su dediği ateştir
ateş dediği sudur

bunu iyi anlamak lazım

esselau aleyküm

http://ottomanm2d.blogspot.com/
www.facebook.com/ottomanm2d

https://twitter.com/theottomanempir
http://dunyagerceklerim.blogspot.com/

6 Ekim 2013 Pazar

Gezi Parkı’nın “Kirli Çamaşırları

Gezi Parkı’nın “Kirli Çamaşırları!..”


Biz de konuklar arasındaydık.
Kadir Çelik’in Beyaz TV ekranlarındaki Objektif adlı programında, Gezi Olayları’nın kara kaplı defteri ele alındı.
Gezi terörüne destek olarak gönderilen ne kadar malzeme varsa, aynen iç etmişler!..
Hatta ve hatta gezi terörünün devam ettiği sırada eylemcilere dağıtılan kadın ve erkek iç çamaşırlarını bile iç etmişler!..
Tuhaf bir durum; İstanbul’un en merkezi yerinde, iki adım mesafede envai çeşit iç çamaşırı satan dükkan var ama birileri getirip iç çamaşırları dağıtıyor.
Acil ihtiyaç mı?..
Neler oluyor?..
O hengamede, iç çamaşırı nereden akla geliyor?..
Programa telefonla katılan ve stüdyodaki eylemcilerin de tanıdığı “Geziciler”den biri, “Bayanlara iç çamaşırı uzattık!” yollu laflar etti.
Bizim kültürümüze ne kadar zıt işler; “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” buyurmuş Hazret-i Peygamber.

Tuhaflık diz boyu; Usta programcı Kadir Çelik’in ele geçirdiği “Gezi’nin kara kaplı defteri”nde dünyanın cep telefonu kaydı var.
CHP Milletvekilleri gezicilere 22 adet en pahalısından cep telefonu dağıtıyor.
Niye dağıtıyor?..
O da tuhaf; gezi eylemcileri kankaları CHP vekillerine ulaşıp, “Cep telefonlarımız çalındı, bize sevabına cep telefonu verin, tabii emaneten!” diyor.
Onlar da oy gelecek yerden telefonu esirgememe hassasiyetiyle en pahalısından cep telefonlarını “emanet” olarak veriyor.
Sonra…
Gezi eylemlerine “Bodrum tatili arası” verilince, CHP’li vekiller “emanet” telefonları geri istiyor ama…
Telefonlar, aynen morningen!..

CHP’li vekiller “İsteriz, isteriz!..”
Geçmiş olsun!..
Büyük geçmiş olsun!..

Ne işler ne işleeeer!..
Programa Antikapitalist Müslümanlar adı verilen grupta değerlendirilen çocuklar çıkmış...
Bunlardan da gayet verimli olarak istifade etmiş derin sol!..
Ne diyeceklerini bilmez haldeler.
Programda çocuğun birine “Erdoğan zalimdir!” dedirttiler.
Çocuk imam hatip kökenliymiş…
Sordum:
“Peki bugüne kadar Erdoğan’dan başka zalim dediğin bir lider var mı?..”
“Var” dedi…
Arkasını getiremedi…
Mesela dedim:
“Ecevit zalim midir?..”
Zorlana zorlana “Zalimdir” dedi, CHP’li Savcı Sayan tepki gösterince “özür” diledi.
Sordum:
“Kemal Kılıçdaroğlu zalim midir?..”

Gözleri kaydı, bir şey diyemedi?..
Israr ettim:
“Bak, biraz evvel, Sayın Erdoğan için rahatlıkla ‘zalim’ dedin. Vefat etmiş Ecevit için ‘zalim’ dedin. Ama Kılıçdaroğlu için bir şey diyemedin, diyemiyorsun… Niye?.,”
Efendim, Kılıçdaroğlu iktidarda değilmiş de, şuymuş da buymuş da…

Baktım; PKK terör örgütü aleyhinde laf etmiyorlar.
Ergenekoncular, Balyozcular aleyhinde laf etmiyorlar.
“Gezi parkında iki ağaç mevzuu için terör estirenlere destek verdiniz. Gelin, Sarıyer’de tekelci sermaye grubunun yok ettiği eski ormanda eylem yapalım. Ben de geleyim, var mısınız?” diye sordum, ıvırdılar, kıvırdılar.
“Gelin banka vurgunlarına karşı çıkalım!” dedim, yarım yamalak cevaplar…
¥
Baktım ki, stüdyodaki gençler, farkında olmaksızın derin solun peşine takılanların peşine takılmışlar!..
Bilmezliklerine verdim…
Ve “Gençler akıllarını kullansınlar. Saf duygularla ona buna alet olmasınlar. Eğitimlerine baksınlar, kendilerini geliştirsinler, on on beş sene sonra pişmanlık dile getirir hale gelmesinler…” dedim.
¥
Ha bir de; bilenler bilir bilmeyenler için hatırlatayım:
İçinde Antikapitalist Müslümanlar denilen grubun eylem türlerinin de bulunduğu bir dizi “çalışma” 2011 yılında “CIA yönlendirmeli” eylem türleri olarak yazıya dökülmüş.
Yani eylemlerin senaryosu çoook önceden yazılmış!..
¥
Kadir Çelik programda bunun delillerini açıkladığında “kardeşlerimiz”, “Tesadüftür” dediler.
Kendilerine “İslam tesadüfü kabul etmez!” uyarısında bulundum da…
“Doğru” dediler, “Bizim inancımızda tesadüf yoktur!..”
¥
Evet kardeşlerim, “tesadüf” değil!...
“Tesadüf” olmadığını nihayet kabul ettiniz “NETEKİM!..”


Serdar Arseven

Kutsal ittifak

Kutsal ittifak!

Bu kadar değişim, bu kadar ezber bozma, bu kadar tarihi başa çevirme çabası Cumhuriyet tarihi boyunca hiç görülmedi.

Ülkenin 1850'lerle İŞLENMİŞ KODLARINI bozma ve kırıp atma hiç de sanıldığı gibi kolay bir iş değildir! Ne aldığınız OY, ne uyguladığınız ekonomik politikalar, ne askerinizin cesareti, ne de devletteki birlik ve bütünlük yetebilirdi!

Çünkü açıklanmasa da halkla buluşmasa da DEVLET kurgusu Londra tarafından yapıldı!

Musevi BARONLARIN aklıyla şekillendi! Türkler'in, Anadolu'nun bir daha asla eskisi gibi olmaması adına yapıldı bu şifreleme!

Siyasi partiler, üniversiteler, odalar, profesörler, dışişleri, istihbarat, vakıflar, dernekler, kulüpler, ordu yani devleti devlet yapan ne varsa bir tarafında kesinlikle GİZLİ ŞİFRE vardı!

Şifre bölmeyi, bozmayı, birbirine düşmeyi, ayrılmayı ve çatışmayı körüklüyordu!

Uzaktan kumanda ile yönetilen ülkede bu nedenle hiç dert bitmiyordu! Çünkü TUŞLARA basan yabancıydı!

Türk değildi!

Tepki de çekse, tamamen anlaşılmasa da açıklanan PAKET Londra'nın elinden kumandayı alma çabasıdır!

Tabii Kraliçe gelip burada düğmeye basıyor değil!
Adamları var!
Kimler mi?

Bir örnekle anlatmaya çalışalım...

Rockefeller ailesi Amerika için çok önemlidir! Paranın ve gücün sembolüdür! Yüzyılın başlarına kadar gider gücünün tarihi...
Paul Warburg, ünlü bir Musevi ailenin üyesidir!

Amerikan Merkez Bankası'nın özelleşmesine inanır! Bunun için Kongre'de alışılmadık şekilde kulise başlar. Hatır sayılır siyasetçileri İKNA edip Wilson'ı "Tamam!" demeye iter! Başkan onayladıktan sonra Federal Reserve Bank, 12 bölgeye ayrılır! Artık para politikası Warburg ailesinin elindedir!

Warburglar kısa bir süre sonra tekrar düğmeye bastı ve RESERVE BANK'ları özelleştirdi! Artık başka ortaklar da işin içindeydi.

Devlet bunlardan borç alıyor ve sadece faizi ödemek için çalışıyordu!
Özelleştirme ile birlikte Rockefeller ve Schiff gibi başka aileler de söz sahibi oluyordu!

Ancak bütün bu operasyonların merkezi Londra'ydı!

Kendileri SEFARAD bir Musevi olsa da Rockefeller'lar hep PROTESTAN klişesini kullandı! Ancak Kudüs, İngiltere hakimiyetindeyken bile müze ve sanat yoluyla Londra'nın gözüne girmeyi başardı! Orada bir ailenin ilgisi çekildi. O aile Rothschildler'di!

Kontak sağlandıktan sonra ve Rothschildler "tamam" dedikten sonra gerisi kolaydı!

19. Yüzyılın başında Rothschild tröstü Amerika'da bazı bankalar kurdu ve satın aldı! İlk banka THE CITY BANK adını taşıyordu! Bu banka daha sonra NATIONAL CITY BANK ismini aldı.

50 yıl boyunca Moses Taylor tarafından yönetildi! Taylor geride 70 milyon dolar bırakarak öldü! Yerine oğlu Percy geçti.

Kısa bir süre sonra William Rockefeller bankaya ortak oldu! Yeni patron ilk iş olarak Percy'i ikna edip bankanın başına James Stillman'ı getirdi! Stillman'ın babası Don Carlos Londra'da uzun yılar Rothschild ailesinin emrinde çalışmış güvenilir bir isimdi!

Londra artık Amerika'ya girmişti!

Ama görünen sahip Rockefeller'di!

Rothschild ve Warburglar'ın sahip olduğu dev bir şirket vardı!
Adı KUHN LOEB'ti! Bu şirket Rockefeller'ı Amerika'da rakipsiz bırakmak için çok zaman kaybetmedi! Rothschildler sahibi oldukları The National City Bank of Cleveland aracılığıyla petrol taşımacılığı yapan Rockefeller'e büyük iyilik yaptı!

Kara ve deniz yollarını elinde tutan Kuhn Loeb'un Rockefeller'a yaptığı indirim (neredeyse parasız hizmet verdi) ailenin bütün rakiplerini batırmasına neden oldu! Petrol de taşımacılık da artık Rockefeller ailesinin elindeydi!

Musevi aklı devreye girmiş ve aradaki denizlere rağmen Londra'yı dünyanın merkezinde tutmaya devam etmişti!

Petrolde Rockefeller TRÖST haline gelse de kimse "Dur!" diyemiyordu! Aile başını alıp gidiyordu! Standart Oil'i kurup genişletiyordu! Exxon, Texaco, Socal, Gulf ve Mobil kontrol altına giriyordu!

Tabela AMERİKAN, ancak arkada Musevi aileler ve Londra vardı!
Hep dediğim gibi Londra ülkeleri yarattığı ZENGİN ailelerle yönetirdi!

Metod buydu! Çünkü paranın aşamayacağı bir engel yoktu onlara göre!

İnanışları böyleydi!

Sefarad olan Rockefeller'lar, Aşkenazi olan Rothschildler tarafından hormonlanıp büyütülüyor ve BEYAZ SARAY dışındaki en güçlü adam haline getiriliyordu!

Film gibi ama gerçek bu!

Bu ailelerin istemediği olmazsa başınız kesinlikle ağrıyacak demektir!
İşte bakın BEYAZ AMERİKA tarafından göreve getirilen Obama şimdi para sıkıntısıyla devleti elden kaçırmak üzere!

Türkiye'de yaşanan mücadelenin bir benzeri orada yaşanıyor!

Baronlar Obama'ya parayla meydan okuyor! Sosyal güvenlik yasasını bloke ettirince 1 milyon kişi fiilen bir anda işsiz kaldı! Beyaz Saray'daki 1265 çalışanın 829'u evine gitti!

Durum bu kadar kritik yani! Birileri Obama'ya "Başkan da olsan güç bizde!" mesajı veriyor!

Burası da tıpkı bizdeki gibi!

Nasıl Rockefeller ailesini var ettilerse bizde de buna benzer organizasyonlar içine uzun zaman önce girdiler!

İstedikleri her yasanın çıkması ve ülkenin yörüngelerinden sapmaması için yerli görünümle SERMAYE oluşturuldu!

Kontrol bu güç tarafından yapıldı! Yani BAYİLİKLE Türkiye'yi yönettiler!

Paranın açmadığı kapı yoktu! Onlar da gereğini yapıyorlardı!
Bizdeki kontrol mekanizması PERA'da yapılan zirveyle başladı!

İstanbul'da gizli imzalar atıldıktan sonra Türkiye bu ailelerin istediği şekilde yönetildi!

Sol da sağ da bunların kontrolündeydi!

Zaten en büyük SOL'cu YALIDA oturuyordu!

Türkiye yıllardır masallarda bile görülmeyecek gerçeküstü kavramlarla, yalanlarla yönetildi!

Üç-beş klişe cümleyle hem askeri hem laik kesimi kullandılar!
Kimsenin aklına soru sormak gelmedi! "Laiklik elden gidiyor!" denildiğinde kimin ne kazandığına bakmıyorduk!

Ülkede FİNANS İSTİHBARATI yapacak bir kurum yoktu! Bir masa bulunmuyordu!

Parayı onlara bıraktığımız için de sabah akşam dayak yiyorduk!
Kimseye bir düşmanlığımız olmamalıydı ancak ülkemizi de korumalıydık!

Uganda'da, Nijerya'da yaptıklarını Türkiye'de hayata geçirememeleri gerekiyordu! Ama neredeyse oradakilerden çok daha kolay operasyon yiyorduk!

Filmi gören bir AKIL yoktu!

Olanlar da bin bir eziyet içinde bırakılmıştı! Ülke kendi evlatlarına sahip çıkamıyordu! Bu kadar acizdik!

Şimdi PAKETLE onların kurduğu oyun bitecek!
Sıkıntıları büyük!

Birileri ortaya çıkıp "Nerede TÜRKLER!"diye haykırıyor!

Türkler burada da emirlerinden çıkmadığınız BARONLAR nerede?

Bakın "TÜRK" sözü öne çıkarılarak küçük kalmamız sağlandı!

IRK temeline dayanan hiçbir devlet büyük olamaz!

Türk aklı devrede, görün artık bunu!

Ankara size her dakika mucize gösteremez ki!

Ergün Diler

28 Eylül 2013 Cumartesi

israil’in 2. cumhurbaşkanı Atatürk’ün hocası Şemsi Efendinin oğlu

SABETAY ve PAKRADUNİ’ ler   Selanikli'nin yakın dostları

TSK’nın hazırladığı “Atatürk Köşesi”nde Mustafa Kemal Paşa’nın boyunun 1.74 olduğu yazıyor. Bugüne kadar 1.68 olduğu biliniyordu.. Genelkurmay Başkanlığı Atatürk’ün boyunu açıklayarak tartışmalara son noktayı koydu. Genelkurmay Başkanlığı Atatürk’ün boyunun bilinenin aksine 1.68 değil, 1.74 olduğunu açıkladı. Atatürk’ün boyu 1.74 iken, kilosu 74-76 arası, ayak numarasının da 42 olduğu açıklandı. Siz babasının adının Ali Rıza, annesinin adının Zübeyde olduğunu kabul etmeye devam edin ve tabii Selanik’te doğduğunu da! Resmi tarih iddiasını
sürdürmeye devam ediyor.

Peki şu iddiaya ne dersiniz bu arada, bu konuları araştıran bir arkadaş yazıyor: “İsrail’in 2. cumhurbaşkanı Yitzak Ben Zwi, Atatürk’ün hocası Şemsi Efendi diye bildiğimiz Simon (Shimshi Zwi)’nin oğludur. Biliyorsunuz Ilgaz Zorlu da bu aileden geliyor.. İsrail’deki BEN ZWİ ENSTİTÜSÜ bu geleneğin köklerini barındırmaktadır. Ben Zwi Enstitüsü’nün yer altında bulunan ve SABETAY ve PAKRADUNİ’lerin gelmiş geçmiş bütün dosyaları ve bilgileri bu kütüphane arşivinde gizlenmektedir. Kozmik derecede korunan ve bu anlamda kozmik bilgiler içeren kütüphane, özel olarak korunmaktadır.” Şemsi Efendi mektepleri bugün hâlâ Türkiye’de varlıklarını sürdürüyor..

Ben Zvi 1884’de Ukrayna’nın Poltava şehrinde doğmuş. Babası 1897 yılındaki Siyonist kongresinin organizatörlerinden biriydi. Ben Zvi ilk aktif siyonizm savunucusuydu. 1907 yılında Yafa kentine göç etmişti. 1909 yılında Filistin’de bir lise kurmuştu. Ben Zvi Osmanlı İmparatorluğu devrinde Galatasaray Lisesi’nde öğrenim gördü ve ardından 1912-1914 yılları arasında David Ben-Gurion ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu.

1915’de ABD’ye göç ettiler ve orada Siyonizm ile ilgili yayınlar ve aktiviteler yaptılar.1918 yılında Filistin’e döndü. Filistin’de yer altı örgütü Haganah’ta görev aldı. Abdulhamid’in Selanik’e sürgün edildiğinde evinde ikamete mecbur edildiği Yahudi işadamı Alatini Efendi de, Şemsi Efendi mektebinin kurucusu idi.

Mustafa Kemal diyince birden bu hikaye geldi aklıma. Resmi tarih işte böyle bir şey! Zihnimizi esir almışlar sanki.. “Tevhidi tedrisat”, “resmi tarih”, “resmi ideoloji” ve “resmi din” niçin gerekliymiş şimdi daha iyi anlaşılıyor sanırım. Darbeler bunun için zorunlu idi. İnkılaplar gibi. Ve değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek düzenlemeler de!
Sahi Atatürk’ün boyu kaç santimdi!


Atataturk Diyorki Biz Maymunlariz
http://gercektarihdeposu.blogspot.com


Selâm ve dua ile..(Abdurahman Dilipak-Yeni Akit)

Tencere fabrikası

Tencere fabrikası!..”

Gezi olaylarının “çiçek- böcek” temalı başlangıç eylemlerine katılan “saf” çocuğa söylesen anlamaz; bu memlekette aziz milletin “derisini” bile rahat bırakmadılar!..

Düşün;

Kara bir torbanın içine koyduğun derini, gecenin bir vakti camiye götürüyorsun.
Cami görevlisi, “suç işlerken yakalanmaktan korkar” bakışlarla yaklaşıyor yanına…

“Sivil görevli” olup olmadığını anlamaya çalışıyor…
Güven duyduğunda deriyi alıyor ve hızla içeri götürüyor.
Etrafta “Büyük Birader”ler var; faaliyeti hemen “güvenlik birimleri”ne bildiriyor.

Bir “TİM”, camiyi basıyor.

Derileri ve cami görevlisini topluyor.
Deriler THK’ya, cami görevlisi savcılığa!..

Evet, henüz 10 yıl önce böyleydi vaziyet ama o “henüz” kısmı “geziye katılan çocuk” için çok uzun.

Çocuklar arasındaki üç yaş farkı belki 10 seneye denk gelir.
Bugünün 18-20 yaşındaki delikanlısı, AK Parti’nin iktidara geldiği günleri bilmez.

Bu perişan eğitim modeliyle daha doğrusu modelsizliğiyle nasıl olacak meçhul ama, gençlere anlatmak lazım; “dar ideolojik kafa”nın kafa olmadığını…

Türk Hava Kurumu’nun dünü ve bugününü mukayese iyi gelir.
Deri kavgası da çok iyi misal.

“Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” diye bağırtılan çocuklara “Partiyi ele geçiren ideolojik kafanın uçak fabrikasını, sırf el oğlu kızıyor diye tencere fabrikasına çevirdiğini” öğretmek lazım.

Ayrıntılarına geçtiğimiz günlerde yer verdiğimiz 11’inci Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Şurası’nda alınan kararları açıklayan Bakan Binali Yıldırım, “Türkiye 10 yıl içinde kendi uçağını, yerli trenini yapacak; dışa bağımlılığı bitireceğiz.’ diyor.

Baktığımızda Menderes, Özal, Erbakan, Erdoğan çizgisindeki siyasiler tarafından devam ettirildiğini görüyoruz.

“Donuk beyinler” alan dışında.

Türkiye kim ne derse desin hızlı değişiyor ve gelişiyor.

Bu değişime ayak uyduramayan bütün yapıların irtifa kaybettiğini görüyoruz.

Doğrusu, üç beş yıl öncesine kadar “Kurban derisi”ne yaslanmaktan başka çaresi olmayan Türk Hava Kurumu da yere çakılmak üzereydi.

Neyse ki; seçim sonucu Başkan olan Emekli Tümgeneral Osman Yıldırım, bu durumun farkındaydı ve başta THK Üniversitesi’nin kuruluşu ve geliştirilmesi olmak üzere yaptığı hamlelerle kurumu “deri bağımlılığından” kurtardı.

Sayın Osman Yıldırım’ın verdiği rakamlara göre, deri “bağış”larının toplam gelirler içindeki payı an itibarı ile yüzde 7’ye düşmüş durumda.

Bir zamanlar yüzde 90’mıydı neydi!..
*
Yeni düzenleme, kurban derisi toplama tekelini THK’nın elinden alıyor, buna mukabil kurban derisinden elde edilen gelirleri başka kurumlarla paylaşma mecburiyetinden kurtarıyor.
*
Osman Yıldırım Paşa, “Gereksiz bir tartışmaydı, toplumu boşu boşuna geriyordu. Vatandaşımızın bize itimadı vardır, deriyi nereye vereceğini bilir.” demekte.

Biz de yıllarca bunu söyledik; “Kurban derisi ibadetin bir parçasıdır. Bağışta zorunluluk olmaz, zorunlu olan da bağış olmaz. İyisi mi isteyen istediği yere versin derisini”
*
Ne saçma değil mi; uzun yıllar boyunca “Vatandaş derisini istediği yere verebilir mi veremez mi?” mevzuunu tartıştık.
*
Halbuki şimdi…
Mecburiyet kalktı, toplama tekeli yok oldu, THK da deri toplayabilecek.
Vatandaş dilediği yere bağışta bulunabilecek.
*
THK’ya gelince; onlar da gerek gayrimenkullerinden, gerekse havacılık, yangınlara müdahale ve eğitim faaliyetlerinden elde ettikleri gelirleri arttırmak suretiyle büyüyor.
Türk Hava Kurumu Üniversitesi, bugün 100 farklı ülkeden öğrencinin eğitim gördüğü bir eğitim devi.
*
“Uçak fabrikası”nı “düdüklü tencere” fabrikasına dönüştüren zihniyeten fayda yok.
Geçti o günler.

Serdar Arseven

27 Eylül 2013 Cuma

Adı Emin Ersoy’dur. Merhum Akif’in oğlu

BİR DEVRİN MUHTEŞEM ŞAİRİNDEN BÖYLE İNTİKAM ALMIŞ OLDULAR..!

Yıl 1966 sonları. Kapınıza bir adam gelir. Adı Emin Ersoy’dur. Merhum Akif’in oğlu. Bir öğle sonrası odamdayım. ”Sizi biri görmek istiyor” dediler. “Buyursun” dedim. İçeri tıraşı uzamış, üstü başı bakımsız yaşlıca, çelimsiz bir adam girdi. Hazırolu andıran bir duruş ve hafif bükük bir boyunla: ”Bendeniz Mehmet Akif’in oğluyum” dedi. Bir anda ne olduğumu şaşır...dım. Nasıl şaşırdım bilemezsiniz. Es
ki bir dostluk havası yaratmak istercesine: ”Oooo buyurun buyurun, nasılsınız?” türünden bir yakınlık göstermeye çalıştım. O, tavrını bozmadı: “Rahatsız etmeyeyim. Sizden ufak bir yardım rica etmeye gelmiştim.” dedi. Gökler mi tepeme yıkıldı, yer mi yarıldı da, ben mi yerin dibine geçtim; doğrusu fena allak bullak oldum. Ve tek yapabileceğim şeyi yaptım, cüzdanımı çıkartıp uzattım. O, bükük boynuyla: ”Siz ne münasip görürseniz.” dedi. Cinnet cehennemlerinin tüm yıldırımları düşüyordu yüreğime. ”Durun bakalım neyimiz varmış” gibilerden cüzdanı açtım; içinde ne varsa çıkardım, fazla bir şey de yoktu. Bir iki adım attı. Sanırım sadece bir 10, yahut 20 lira aldı. “Çok çok teşekkür ederim, rahatsız ettim.” dedi ve çıktı. Aradan bir ay geçti geçmedi; gazetelerde küçük bir haber ilişti gözüme:

Beşiktaş’taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif’in oğlunun ölüsü bulunmuştu...!
dipnot: ismet inönü ve m kemal'in çocuklarına Devlet tarafından ölene kadar maaş bağlanmıştır..bu maaşları şu anda 15 bin tl dir..!
BİR DEVRİN MUHTEŞEM ŞAİRİNDEN BÖYLE İNTİKAM ALMIŞ OLDULAR..!


Çetin ALTAN

Prof.Dr Osman Öztürk'ün bir Konferansından bir kesit..

Emin ersoy İstanbulda askerlik yaparken babasına mektup yazar,mehemmed akif tuvalette bile takip ediliyorum deyıp mısıra gitmek zorunda bırakıldığı bir dönemde emin ersoy şunları kaleme alır;babacığım bana burda düzenli olarak iğne vuruyorlar benim birşeyim yok o iğneleri vurunca tuhaf oluyorum bir icabına bak babacığım.aratırmalar sonucunda emin ersoya morfın vurulduğu ortaya çıkıyor,milli şairden namazlı niyazlı olduğu için geçmişine sövmeyip övdüğü için böyle intikam aldılar oğlunu uyuşturucu bağımlısı yaptılar askerden çıktıgında 8 yıl sonra çop konteynırında sızmış bir şekilde ölü bulundu..düşünün ki akif ersoy milli şiir için beş kuruş almamış eger alsaydı o paranın 3 te 1iyle bogaza karşılık villa alabilirdi,mebus olan arkadaşları yahu bir ceket alaydın bari deyince küsmüs uzunca konusmamıslardır çünkü üzerindeki ceket mebus olan arkadasından ödünç alınmıştır..yani laik kurucular geçmişimizi hiçe saydırmak öz ecdadı yansıtan insanları unutturmak için elinden geleni yaptılar.öldürülen 36 millet vekili menemen olayı izmir suikastı hep bu planın parçası..hepsi muhalif olacak ülkenin kültürünü bozacak işler yapmaya müsade etmicek olan insanlardı ve buyüzden öldürdüler..


Tarih Şaşırtıyor Çünkü Resmi Tarihin Dışını Çıkılıyor

YAKIN TARİH NİÇİN ŞAŞIRTIYOR?

Tarih Şaşırtır mı?

Aslında tarih şaşırtıcı değildir; çünkü tarih çoğunlukla tekerrürden ibarettir. Fakat son zamanlarda Türkiye’de tarih son derece şaşırtıcı olmaya başladı…
Tarih Şaşırtıyor Çünkü Resmi Tarihin Dışını Çıkılıyor

Çünkü Türkiye’de tarih gizli-saklı, devletin tekelinde bir alan olagelmiş. Devletin yazdığı ve dayattığı tarih sıkıcı ve yavan gelmiş kitleler için. Fakat son zamanlarda devletin tarih üzerindeki tasallutu ve tazallumu yavaş yavaş kalktığı için daha sivil ve daha gerçekçi tarih kitapları gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Böyle olduğu için de tarih şaşırtıcı olmaya başlamış; kitlelerin ilgi duyduğu bir alan haline gelmiştir…

Türkiye'nin Yakın Tarihi Yavaş Yavaş Aydınlanıyor



Gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Hiçbir gerçek ilelebet gizlenemez; hiçbir hakikatin üstü sonsuza kadar örtülemez. Türkiye’de de tarih, özellikle de yakın tarih, kalın örtülerle örtülmek istenmiştir; fakat son yıllarda yapılan araştırmalarla bu örtü yavaş yavaş yırtılıyor…

Yeni İktidar Kavgası Tarih Üzerinden

Gayr-i resmi yakın tarih çalışmaları yeni ürünler verdikçe kavga da kızışıyor. İktidar kavgası yer yer tarihin üzerinden yapılıyor. Bütün gerçekler henüz aydınlanmadığı için yakın tarih bir türlü uzak tarih olmuyor. 80-100 yıl önce olmuş olaylar, daha dün olmuş gibi canlı tartışmalara konu oluyor.

Resmi Tarihle Gayri Resmi Tarih Çarpışıyor

Örneğin geçenlerde 31 Mart’ın 100. yılı dolayısıyla medyada bir hareketlilik oldu. 31 Mart, daha dün olmuş gibi canlı tartışmalara konu oldu. Sadece 31 Mart değil, Cumhuriyet’in kuruluş yılları hala tartışmalı; Lozan tartışmalı; Musul konusu hala karanlık; Misak-ı Milli meçhul… Ermeni ve Kürt sorunları daima canlı… 27 Mayıs hala canlı… Tarihler çarpışıyor; resmi tarihin yavan açıklamalarına karşılık olarak daha inandırıcı tarihler yeni açıklamalar getiriyor. İhanet ve kahramanlık öyküleri kol kola gidiyor…

Mızrak Çuvala Sığmıyor

Özetle, olumlu ya da olumsuz, yakın tarihimiz hala günümüzü etkiliyor; hala yakın tarihin içinde yaşıyoruz... Hesabı görülmemiş sorunlar ayağımıza pranga oluyor; halının altına süpürdüğümüz sorunlar dipdiri ortaya saçılıyor… Mızrak çuvala sığmıyor.

Cumhuriyet'in Gerçek ve Sivil Tarihi Hala Yazılmadı

Yakın tarihimiz kavgalarla, darbelerle geçmiş; henüz hesabı görülmemiş, henüz aydınlanmamış birçok olay aydınlatılmayı bekliyor… Cumhuriyet’in gerçek ve sivil tarihi hala yazılmadı…

Resmi Tarih Önümüze Pusu mu Kuruyor?

Çünkü, araştırmacıların önünü tabular kesiyor; yasaklar, kapalı kapılar, asık suratlı bürokratlar ısrar ve inatla gerçeği gizlemeye çalışıyor. Karanlıklar içine gizlenen bir resmi tarih önümüzü tıkıyor, pusu kuruyor, zihnimizi ele geçirmek istiyor…

Cesur Siyasetçi, Savcı ve Araştırmacılara İhtiyaç Var

Bu sebeple de yanlışlar ve sorunlar tekerrür edip duruyor; kısır döngü bir türlü kırılamıyor. Tekere çomak sokacak cesur siyasetçi, savcı ve araştırmacıları dört gözle bekliyoruz. Son zamanlarda, az da olsa, bunların örneklerini görmeye başladık. Örneğin eğer Ergenekon soruşturmasında savcılar sonuna kadar gidebilirlerse en azından 25 yıllık yakın tarihimiz aydınlanabilir. Kısaca ümitli olmak için yeterli sebeplerimiz var; önümüz aydınlık…

Milletvekiline Yapmadıklarını Bırakmadılar

Bundan 10-15 yıl önceydi sanırım; bir milletvekili Cumhuriyetin ilk yıllarına dair bazı olayların araştırılması için bir önerge vermişti. Adamın başına gelmedik kalmadı. Adamı önce hapishaneye sonra da tımarhaneye attılar. Türlü işkenceler gördü, aklını yitirdi…

Türkiye Nereden Nereye Geldi

Meclisin birçok önemli hamlesi kadük kaldı. Örneğin Susurluk komisyonu üyelerinden kimileri öldü(rüldü), kimileri sindirildi… Faili meçhul cinayetleri araştırma komisyonu dört koldan engellendi… Yolsuzlukları araştırma komisyonları siyasi hesaplara feda edildi… Çok şükür, günümüzde daha cesur araştırma önergelerine ve komisyonlara şahit olabiliyoruz…

Kazım Karabekir'in Kitabı Yakıldı

Daha eskilere gidersek Kazım Karabekir, kendi açısından Kurtuluş Savaşının tarihi yazmıştı. Yazdığı İstiklal Harbimiz kitabı toplandı ve yakıldı; kendisi de polis takibine alındı, attığı her adım izlendi. Çok şükür, bugün Karabekir’in bu kitabı da dâhil bütün kitapları yayınlanabiliyor.

Kadir Mısıroğlu Vatandaşlıktan Çıkarılmıştı

Daha sonraları Kadir Mısıroğlu’nun aykırı yakın tarih araştırmalarına şahit olduk. Türlü hapis cezalarından sonra Mısıroğlu 12 Eylül döneminde vatandaşlıktan çıkarıldı, kütüphanesi talan edildi. Mısıroğlu da bugün yeniden vatandaşlığı kazandı ve yeni kitaplar yazmaya devam ediyor.

Resmi Tarihin Dışına Yavaş Yavaş Çıkılıyor

Günümüzde Mısıroğlu’nu da aşan sivil yakın tarih araştırmalarına şahidiz. Örneğin Gayr-i Resmi Yakın Tarih Ansiklopedisi yazıldı… Mustafa Armağan’ın ufuk açıcı çalışmaları birbiri ardına yayınlanıyor. Bütün engellemelere karşın Mustafa adlı film gün yüzüne çıkabildi… Hatırlayalım, bir zamanlar Kemal Tahir’in romanından çekilen Yorgun Savaşçı filmi yakılmıştı… Bu film de günümüzde özgür.

İnanılmaz Ama Atatürk'ün Hala Tam Bir Biyografisi Yazılmadı

Büyük bedeller ödendi ama sonunda o günlerden bu günlere gelebildik. Ama hala yapılacak çok iş var. Bunun için bütün tabuların yıkılması, bütün arşivlerin açılması lazım. İnanılmaz ama hala Cumhuriyet’in kurucusunun tam bir biyografisi yazılamadı. Çünkü bazı evraklar hala gizleniyor. Örneğin Latife Hanım’a ait evraklar Tarih Kurumu’nun karanlık mahzenlerinde gizleniyor. Kimi belgeler Genelkurmay’ın tekelinde. Mustafa filmine bile tahammül edemeyen çevrelerin engellemeleri nedeniyle Atatürk’ün hayatının bütün safahatı aydınlatılamadı.

Yakın tarihimizin aydınlatılması sadece doğru ve gerçek tarih adına bir kazanç olmayacaktır; sivil ve gerçek bir tarih, demokrasimizin istikrar kazanması için de çok faydalı olacaktır. Çünkü demokrasiye ve sivil siyasete yapılan birçok müdahale, resmi tarihin yanlış kabullerine dayandırılıyor. Darbeciler yapıp ettiklerine (resmi) tarihten deliller getirerek meşruluk kazanmaya çalışıyor bu ülkede…

Tarih Yeniden Yazılmalıdır

Onun için, (daha gerilere kadar gidilebilir ama en azından) Abdülhamid’den günümüze kadar olan dönem, sivil ve demokrat bir bakış açısıyla yeniden araştırılmalı ve yazılmalıdır. Bu bağlamda mikro tarih ve sözlü tarih çalışmaları da mutlaka destekleyici unsur olarak kullanılmalıdır. Daha insanî, daha sivil ve daha demokrat bir gözle yazılacak bir tarih sadece geçmişi değil geleceği de aydınlatacaktır.

Ayrıca bu tarz tarih çalışmaları sadece resmi tarihin gizlediklerini açığa çıkarma açısından değil aynı zamanda bilinen tarihi yeniden yorumlama açısından da faydalı olacaktır. Tarih olup bitmiştir ama yorumlar her dönemde değişebilir ve değişmelidir; her nesil, aynı tarihe kendi konumundan yeniden bakmalı, yeniden yorumlamalıdır. Bu, tarihin dinamik tarafıdır…

Cemal FEDAYi


Ölmeni istiyorlar genç arkadaş

Ölmeni istiyorlar genç arkadaş

Her seçim yaklaştığında mutlaka Zafer Mutlu'ya bakarım, şaşmaz bir göstergedir.
Çünkü Zafer Mutlu kimi tutarsa o mutlaka kaybeder!
Arkadaşların yazdığına göre şimdi de Mustafa Sarıgül'ü tutuyormuş. Sarıgül kaybedecektir.
Yorum yapmaya gerek de yok, anketler de öyle söylüyorlar.
Bir de "Ali Şen'e soranlar" vardır, onlar da epey şenlikli adamlardır.
2007 seçimlerinde "Deniz Baykal'ın kendisinin de ummadığı büyük bir başarı kazanacağını" yazmışlardı, çünkü Ali Şen'e sormuşlardı, eski başkan öyle diyordu.
Bunlarda yüz surat mahkeme duvarı olduğu için, şimdi de "Kılıçdaroğlu'nun CHP oylarını yüzde 50 arttırdığını" iddia etmekten geri kalmıyorlar. Okuyan binlerce emekli memur bunu gerçek sanıyor ve mutlu oluyor. Gerçek başka türlü belirince de şaşırıyorlar ama bundan da gizli bir mutluluk duyuyorlar, "ağlama fırsatı" çıkıyor. Ağlamayı severler.
Birçok kişi bendenizi "muhalefete muhalif" olarak kabul ediyor, bendeniz aslında "soytarılığa muhalifim" efendim...
Örneğin, maçın 34. dakikasında (34 İstanbul ya) slogan atanlara...
Bu slogana göre İkitelli de Taksim oluyormuş.
Aslında cennet vatanın her köşesi bir değil midir?
Ve de her yerde direniş. Parkta, maçta, memişhanede, genelevde.
Direnenler, bu şaşkın çocuklar değil, derin bürokrasi ve onun müttefiki İstanbul sermayesidir. Buna, liberal geçinen eski solcular da eklemlendiler.
Fakat bir yandan birbirlerini de yiyorlar tabii, CHP içindeki milliyetçi kesim partinin başına Feyzioğlu'nu istiyor (iki kere daha yazarsak adam meşhur olacak), daha bir "laga lugacı" kesim de Sarıgül'ü.
Şimdi Kılıçdaroğlu'nu "yemeye" çalışanlar, üç sene önce onu parlatıp piyasaya sürenlerle aynı kişilerdir.
Bunlar SABAH gazetesini de batırmak istemişler, başaramamışlardı. Kılıçdaroğlu'nu yarattılar, başaramadılar. Sarıgül konusunda da aynı şey olacaktır. Sarıgül İstanbul belediyesini kazanamayınca "başarı ödülü olarak" partinin başına geçecek ama başbakan olamayacaktır.
Bunların yaptıkları hep akıntıya kürek çekmek midir yani?
Hem evet hem hayır.
Çünkü yıllardır paracıklar tıkır tıkır geliyor ve ömürler de ufak ufak geçiyor. Yaşlar ilerledi, çok zengin olarak ölecekler, daha da ne isterler?
Olan, eylem yapıyorum mutluluğuyla gaz yiyen, cop yiyen çocuklara oluyor. Arada ölenler de var.
"Gençliği kullanmak" ülkemizin yakın geçmişinde sık rastlanan bir uygulamadır. Ölü sayısı 27 Mayıs operasyonunda ikide, 12 Mart operasyonunda iki haneli sayılarda kalmıştı, 12 Eylül operasyonunda büyük bir sıçrama gösterip beş bine çıktı, 28 Şubat'ta kimse ölmedi.
Bu sefer henüz beş... Dolayısıyla yeni eylemler ve yeni ölümler bekleyiniz.
Nasıl olsa sermayenin çıkarları uğruna ve halkın iradesine karşı ölmeye hazır "akıllı solcu" çoktur bu ülkede!... Kimisi bürokrasinin yeniden iktidara gelebilmesi için ölür (27 Mayıs), kimisi Amerika'nın haşhaş ekimini yasaklatabilmesi için (12 Mart), kimisi Yunanistan'ın NATO'ya dönebilmesi için (12 Eylül)...
Fakat Frankfurt Havaalanı'nın İstanbul'dan daha büyük kalabilmesi için de ölünür mü be kardeşim?

Engin Ardıç

26 Eylül 2013 Perşembe

mesele futbol değil arkadaş sen daha anlamadın mı

MESELE SPOR DA DEĞİL

Eee, ama siz de bir karar verin artık!

Devrim kırlardan şehirlere doğru mu olacak, parklardan bahçelere mi, tribünlerden yeşil sahalara doğru mu? Eylül'de mi olacak, Ekim'de mi?

Devrim Taksim'de göz mü kırpıyor, nanik mi yapıyor, bilekten tutup el mi sallıyor, bir karar verin artık

GEZİ'NİN İNTİKAMI MI ALINDI?

Zaten DHKP-C devrimi çoktan başlatmıştı, bu yıl Amerikan elçiliğinde bir Türk polisi öldürüp bir Türk gazeteciyi yaralayan, Adalet Bakanlığına ve AK Parti binasına saldıran örgüt, "öncü savaşına" bu kez de Dikmen'deki Emniyet Müdürlüğünün duvarında çentik açarak yeni bir boyut kazandırdı. Böylece Gezi Parkı olaylarında ölenlerin de intikamını aldı. Kendileri öyle söylüyor...

KAZA GELİYORUM DEMİŞTİ (!)

Ama Olimpiyat Stadındaki "kaza" zaten geliyorum demişti: "Sonbahar sıcak geçecek", "Ekim'de devrim var", "şu tatil bir bitsin, okullar açılsın"

Ve tabi bir ligler başlasın...

Neden okullar, neden sporseverler? Çünkü başlangıçta epeyce bir kuru kalabalık toplayabilen Gezi'ciler son zamanlarda 50-100 kişiyi zor toplar oldular.

Alevi provokasyonu da tutmadı.

Öyle ise ne yapalım? Hazır toplanmış grupların arasına girip onları provoke edelim. Ligler başlasın taraftarların arasına girelim ve maçın 34. Dakikasında "Heryer Taksim, her yer direniş" diyelim. Yani, nasıl "mesele ağaç değil, sen daha anlamadın mı?" idiyse, "mesele spor da değil sen daha anlamadın mı?"

SİYASİ ARKADAŞLAR SENİ ZİYARETE GELDİ

Sürekli bir takiyye durumu...

Peki sen bunu söylersen ve stadyumlara açık bir siyasi taraftarlığı sokarsan o kapıdan sadece sen mi gİreceksin sanıyorsun?

Takım taraftarı olduğunu unutup Taksim'de edindiğin "siyasi arkadaşlar" da seni ziyarete stada gelmeyecekler mi, onları önleyebilecek misin?

DHKPC'sinin, İP'lisinin sapsızının turnikeleri kırıp girmesini önleyebilecek misin?

Önlemeye çalışan polise saldırıp tahrik etmeye çalışırsan o zaman sahada olacaklardan kim sorumlu olacak?

STADI SİYASET MEYDANINA ÇEVİRENLER SORUMLU

Evet, Olimpiyat Stadında sahaya kimlerin indiği sorusundan daha önemli bir konu var.

Sahaya kim inerse insin, orayı açık bir siyaset meydanına çevirenler orada olacak her türlü provokasyondan da sorumludurlar.

Öyle "emniyet zaafı var, polis orantısız güç kullandıyı" falan geçin. Sizin amacınız spor değilse bunun sonuçlarından da siz sorumlusunuz.

Şimdi gidin arayın tekrar o masum ve hakiki Beşiktaş taraftarlarını, bakalım size ne diyecekler.

23 Eylül 2013 Pazartesi

Bozgunculuk Çıkarmayın

Bozgunculuk Çıkarmayın


"... Allah'ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak karışıklık çıkarmayın." (Bakara Suresi, 60)

Yüce Rabbimiz, insanlara, kötülük yapmaktan sakınmalarını buyurur; zulüm, zorbalık ve kan dökmekten men eder. Müslümanlar bu sebeple tarihte hiç bir zaman "bozguncu" olmamış, gittikleri her yere, her topluma güvenlik ve huzur götürmüşlerdir.

İslam barıştır. Kur'an merhameti, adaleti, güzel ahlâkı, hoşgörüyü, barışı öğretir. İslam bozgunculuğu lanetler, “Allah bozgunculuğu sevmez”.

Allah'ın bu emrine itaat etmeyenler, Kur’an ayetlerinde ‘şeytanın adımlarını izleyenler’ ifadesiyle nitelendirilirler.

Bozgunculuk ve zulüm, "Şüphesiz Allah, bozgunculuk çıkaranların işini düzeltmez." (Yunus Suresi, 81) ayetiyle de haber verildiği üzere asla galip gelemeyecektir. Allah, bozguncuları amaçlarına ulaşamayacakları konusunda uyarır. Dolayısıyla yeryüzünde bozgunculuk yaparak başarı beklentisi içindeki kişiler, gerçekte büyük yanılgıdadırlar.

Deccalî fitnenin tüm dünyayı kapsadığı günümüzde de terör, anarşi, soykırım ve katliamlar yaşanıyor, birbirlerine düşman olan gruplar ülkeleri kana buluyor, masum insanlar, hatta çocuklar zalimce katlediliyorlar. Ülkeler tarih, kültür ve toplumsal yapı açısından farklı olduğu için yaşanan zulümlerin sebepleri de farklı olabilir. Ancak asıl sebep, insanların din ahlâkının kazandırdığı sevgi, saygı, merhamet ve hoşgörü eksikliğiyle yaşıyor olmalarıdır. Allah korkusunu içinde taşımayan ve Allah’ın huzurunda sorgulanacağından gaflette olan, bu sebeple de kimseye hesap vermek zorunda olmadığını düşünen kişiler her türlü ahlaksızlığı ve vicdansızlığı kolaylıkla yapabilirler. Bediüzzaman bu gerçeği şöyle dile getirir:

"Hakiki bir Müslüman, samimi bir mü'min hiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa taraftar olmaz. Dinin şiddetle menettiği şey, fitne ve anarşidir." (Tarihçe-i Hayat, s. 566)

İnsan, Allah’a yöneldikçe bozgunculuktan uzaklaşır. Kur’an ahlâkını gerçek anlamda yaşamaya çalışan insan şiddet, zulüm ve bozgun amaçlı eylemlerin içinde olmaktan sakınır. Dolayısıyla bozgunculuk, anarşi ve terörün çözümü din ahlâkının yaşanmasıdır. Şöyle diyor Üstad:

"Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyunluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var. O da Kur'ân hakikatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin'i, az bir zamanda komünistliğe çeviren musibet-i beşeriye; siyasî, maddî kuvvetler ile susmaz. Yalnız onu susturan hakikat-i Kur'âniyedir." (Emirdağ Lahikası, 2:297)

İnsan, Allah’ın beğendiği ve emrettiği güzel ve üstün ahlâkla ahlâklandığında çatışmayı, saldırıyı ve savaşı hedefleyenlere, marjinal gruplara asla destek olmaz. Zulme ve bozguna göz yumarak, zalimle birlikte yol almaz. Allah’ın lânetini üzerine almak ister mi Müslüman?

" … Yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lânet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir." (Rad Suresi, 25)

20 Eylül 2013 Cuma

Esmerim biçim biçim


Esmerim biçim biçim

Bir bilmecem var çocuklar: Muhalefet kaç çeşit ve de kaça ayrılıyor?
Bir, "ekim ayında devrim olacağına" samimi olarak inanan bir avuç zavallı budala...

İki, böyle saçmalıklara asla inanmayacak kadar çakal, ama bu zavallıları kışkırtıp "kullanmaya" çalışan ve oraya buraya saldırtan kontrgerilla örgütü...

Bunun, bir kısmı tutuklu, ama bir kısmı da "dışarıda" ve epey "faal" olan, hükümetin bir türlü becerip de kökünü kazıyamadığı uzantıları... Özellikle kendine "devrimci sol örgüt" süsü veren taşeronlar...

Üç, asla seçim meçim kazanamayacağını pek iyi bilen ama laga lugayla durumu idare etmeye çalışan ezeli ve ebedi muhalefet mensubu CHP...

İçinde daha sağcı görünenleri de var, daha solcu geçinenleri de, ama temelde hepsinin mayası bir.

Dört, meclise girip bir de grup kurmayı, yani "ayakta kalmayı" büyük başarı sayacak, siyasi hayatta ancak bir "renk" olmayı çoktan kabullenmiş ve ağzını fazla da açamayan MHP...

Beş, çaresizlikten, pantalon uyduramayınca ceket vermeye, yani hükümeti yönlendiremeyince "hiç olmazsa CHP'yi yönetmeye" çalışan İstanbul sermayesi ve onun yayın organlarında çalışan külüstürler...

Altı, demokratik haklar adı altında gene de "bu kargaşadan önce özerklik, sonra da bağımsızlık çıkarabilir miyiz" umudunu yitirmemiş olan Kürt politikacıları...

Yedi, görünürde başbakana ama aslında Türkiye'ye karşı sevgisizlik ve hatta nefretle dolu alafranga "entel takımı"... Aşağılık kompleksini şişik egoya katık edenler...

Şimdi asıl ilginç olan kesime geliyoruz:

Sekiz, "Tayyip'siz bir AKP" fikrine sıcak bakan körler...

Dokuz, "Bülent Arınç başa geçsin" sevdasına kapılmış yetiksizler...

On, iktidar partisinin mutlaka ikiye bölüneceğini iddia eden, bunu hasretle bekleyen çokbilmişler...

On bir, bu beklentiyi "Abdullah Gül yeni bir parti kurup Erdoğan'a rakip olacak" zırvasıyla süsleyip, utanmadan haber niyetine, "Ankara kulisi" görüntüsüyle yazacak kadar gözü kararmış kalemşorlar...

On iki, ısrarla "Tayyip ölecek" iddiasını yaymaya çalışan manyaklar...
İsterseniz, şimdilik hiç sesini çıkarmayıp "düşük profil" gösteren ve "gelecek daha güzel günleri bekleyen" bürokratları da ekleyiniz, on üç olsun.

Hatta, Türkiye'nin daha fazla büyümesini ve güçlenmesini hiç istemeyen ve bunu çeşitli yollardan engellemeye çalışan bazı Avrupa ülkelerinin gizli servislerini de ekleyebilirsiniz.

Maşallah Taksim ve Kadıköy gibi semtleri bizden daha çok aşındırıyorlar.

Bakınız, ekonomi katlana katlana geliştiği, bu alanda dünyada üçüncülük sırasına çıktığı, üstüste büyüme rekorları kırdığı halde "battık batıyoruz, Ayşe Teyze aç geziyor" yazan iktisatçıları takmadık, ciddiye almıyoruz.

Fakat bütün bu saydıklarımıza bir şey sormak istiyoruz:

Tayyip ölmedikçe, seçimleri de üstüste kazandıkça bakalım kaçta kaçınız "yanılmışım" diyebilecek kadar erkeksiniz?

Engin Ardıç

19 Eylül 2013 Perşembe

GEZİ PARKI OLAYLARI: HATAY GERÇEĞİ

GEZİ PARKI OLAYLARI: HATAY GERÇEĞİ

Hatay yıllardır çeşitli milletlerin, kültürlerin iç içe yaşadığı hem örnek bir şehir hem de toplumsal olaylarda birçok kişiye ekmek çıkacak bir yerdir. En son olaylarda ise provokatörlerin uğrak adresi olmuştur.

Şehirdeki dinsel çeşitlilik bu kişilerin ekmeğine yağ sürmüştür. Yıllardır ülkemizdeki toplumsal olayların başını mezhepsel ayrılıklar çekmiştir. Bu kişiler hep aynı noktadan vurmuştur insanları: Sünnilik ve Şiilik. Kimliği belli olmasa da hangi görüşe hizmet ettikleri belli olan bu kişilerin en büyük destekçisi ise Komünist sendikalar ve Halkevleri olmuştur. Ülkemizin birçok yerinde faaliyet gösteren bu gruplar insan ölümlerini velinimet saymış ve “Keşke birkaç kişi daha ölse de ortalık karışsa” gibi iğrenç bir düşünce yapısına sahiptir.





Bu çirkin emelleri için en büyük koz olarak ise gençleri kullanmışlardır. Çünkü gençlerin kanı delidir, boşuna delikanlı denmez gençlere. Birde mesele din ise akan sular durur ve öfke katsayısı artar. Ahmet Atakan bunun en büyük örneğidir. Sosyal medya üzerindeki kışkırtıcı paylaşımları, ölümü hakkında arkadaşlarının konuşmaması akıllar pek çok soru işareti getirmektedir.







Sonuç olarak bu kişiler emellerine ulaşmışlardır. Polisle halkı karşı karşıya getirmeyi başarmış ve bir eylemcinin ağzından şu cümlelerin çıkmasına sebep olmuşlardır: “Doğuracağım. Üç çocuk doğuracağım. Size karşı savaşsın diye. Katil polise başkaldırsın, size başkaldırsın diye..”

17 Eylül 2013 Salı

B.. çuvalı gibi yere yığılmanın düşündürdükleri!

B.. çuvalı gibi yere yığılmanın düşündürdükleri!


Dünyayı yeniden dizayn etmek isteyen küresel güçlerin kendi güvenlikleri üzerinden kurduğu planlar tek tek uygulamaya konulurken, kendinden olmayana asla acınmadığını tarihteki acı deneyimlerden biliyoruz. Ama ne var ki bildiğimiz şeyleri göremiyor ve her defasında aynı oyuna geliyoruz.

Mısır’da asıl amacın halkın tercihi olmayıp İhvan’ı tamamen yok etmek ve Gazze’yi boğmak, Suriye’de iseEsed’in katliamlarına son vermek değil olası bir durumda kimyasalların İsrail’e karşı kullanılmasını önlemek olduğunu göremediğimiz gibi.

Ülkemizde de sokak çatışmaları çıkarmak sureti ile halkı etnik ve mezhepsel farklılıklar üzerinden birbirine kırdırmaya çalışanların hedefinin küresel güçlere hizmet olduğunu göremediğimiz gibi.

Böylesi bir ortamda yaşananları yorumlarken ve bir önceki yazımda “gençleri kandırarak sokağa döken ve yeni 12 Eylül denemeleri yapanlar onların katilleridir. Ve Allah tüm katillerin en ağır şekilde cezasını versin…” dediğim halde bana hala soruyorlar.

Başbakan kendinden olmayana yaşam hakkı tanıyor mu?

Herkes Başbakan’ı ve hükümeti desteklemek zorunda mı?

Esma’ya ağlarken ölen 5 gence niye ağlamıyorsunuz?

Ve ekliyorlar… “Polis tarafından ölümlerine sebebiyet verildiği kanıtlanmasına ve ellerinde silah olmayıp demokratik hakkını kullanmalarına rağmen! Evet, CHP suçlu ama en büyük suçu ülkede bu kadar ayrıştıran ve ötekileştiren bir yönetim varken halka bunları anlatmaması!”

El insaf diyorum size el insaf!

Kendinden olmayana yaşam hakkı tanınmaması durumunu umarım gerçekten yaşamazsınız.

Şimdi bende size soruyorum…

Başbakan’ı ve hükümeti desteklememek sokakları savaş alanına çevirmeyi mi gerektirir? Bu mudur demokratik hak!

Mısır gezisinde kendilerine “Hemen indirin Başbakan Erdoğan’ı, yarın indirin” dendiğini aktaran CHP Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu’nun partisi, sokaktaki gerilimi desteklemedi mi?

“Demokratik hak arayışı yakıp yıkmakla düşmanlıkla olmaz” dedi mi?

Sorunların çözümü ve toplumsal mutabakat için ne zaman siyasi bir yol geliştirdi?

Antakya’da hayatını kaybeden Ahmet Atakan’ın, ortaya çıkan görüntüler düşme sonucu hayatını kaybettiğini açıkça ortaya koyarken daha önce başından gaz kapsülüyle vurulduğunu ve yüksekten düşmesinin söz konusu olmadığını savunan sözde görgü tanıklarının kime hizmet ettiğini sorguladınız mı?

Ulusal Kanal muhabiri değil miydi olay gerçekleştiği anda Ahmet sokağın başında diye anlatan!

Türkiye’yi kaosa sokmak isteyenler gencecik insanların bedenleri üzerinden bunu hayata geçirirken kendileri nerede?

“Ahmet’in ailesi onun yolundan gitmeye kararlı amaçları ise AKP faşizmi son bulana dek mücadele…”diye haber yapanların hangisi birleştirici ve bütünleştirici?

Sosyal medyada Gezi ve ODTÜ olayları ile ilgili yüzlerce yalan ortaya atmaktan çekinmeyenler ve gençleri marjinal grupların kucağına atanlar mı demokrat?

Ahmet Atakan’ın gerçekte nasıl öldüğünü bilenler için "Düşüş şekli o anda kendinde olmadığını gösteriyor. Bir çuval gibi düşüyor. İnsan can havliyle bir gayret gösterir. Ne olursa olsun bu bir takdiri ilahi değildir"ifadelerini kullananailesi ne kadar önemli? Yada onların yürek parçalanması kimin umurunda?

Evlat acısı bu hiçbir şeye benzemez, Allah kendilerine sabır versin…

Ama bazı şeyleri konuşmak gerekir.

Evlatlarının bir çuval gibi düştüğünü söyleyen ailesi, Ahmet Atakan’ın Mısırlı Esma'nın şehitedildiği görüntüleri için facebook hesabından "Bok çuvalı gibi yere yığıldı" diyecek kadar nasıl bu hale getirildiğini de sorgulasaydı keşke…

Ya siz, bir genç nasıl böylesine düşmanca duygular içine sokulabilir diye düşündünüz mü hiç?

Esma’ların katilleri ile Ahmet’leri ölüme götüren yol aynı zihniyetin ürünüdür. O zihniyet ise gerçekte hiçkimseye acımaz…

Bir kez olsun, Müslüman halklara olan kininizle değil de somut gerçekler üzerinden sorgulama yapabilseniz!

Belki o zaman tüm sorularınıza yanıt bulabilirsiniz…

Ama emin olun ki aradığınız soruların yanıtları ne bende ne de benim gibi düşünenlerde değil!

15 Eylül 2013 Pazar

HEY DOSTUM ÇETEYİ TEKRAR TOPLUYORUZ

"HEY DOSTUM ÇETEYİ TEKRAR TOPLUYORUZ"

17 Nisan 1978'de Ankara'dan posta
ile gönderilen paketteki bombanın evinde patlaması sonucu, Malatya belediye
başkanı ''Hamido''
lakaplı Hamit Fendoglu iki torunu
ve geliniyle birlikte parça parça olur.

MARAŞ'TA YAPILAN PROVOKASYON

Aynı tarihlerde yakın postanelerden aynı
düzenekte 3 bomba daha CHP Kahraman Maraş Pazarcık İlçe Başkanı Alevi Memiş Özdal'a, Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcısı Abdülkadir Oltu'ya ve Adanalı iş adamı Ahmet Akalın'a da gönderilir. Hamido dışındakilerde hedef tutturulamaz.

Bir ayrıntı, gönderilen bombalar
kısa bir süre önce İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin üzerine atılan
bombalarla aynı türdendir.

MALATYA'DA BENZER OLAYLAR

Hamido, Sağ'ın sevilen bir
lideridir. Tabi ortalık karışır, Malatya
merkeze aynı tornadan çıkmış sopa ve birbirinin parçası olduğu belli
zincirlerle birkaç bin kişi bindirilmiş kıtalar olarak gelir.

Ama yeterince kan dökülemez ki, bir gün sonra Alevileri de kışkırtmak için arsada top oynayan 15-16 yaşlarında Alevi 3 liseli çocuk da kaçırılır, işkence edilir, öldürülür
ve tren raylarına atılarak parçalanır...
Devamını biliyorsunuz.

Şimdi nerden çıktı bu?

HATAY'I DA ODTÜ'YÜ DE HERKES İYİ BİLİR

Hatay'ı da, ODTÜ'yü de herkes gayet
iyi bilir. Ama aralarında böyle ölümüne bir aşk olduğunu kaçınız biliyordunuz?

Gezi olayları patlak verdiğinden beri ölen 6 çocuk da Alevi. Sonra birdenbire Alevilerin yaşadığı bölgelerde bir ODTÜ aşkı depreşiyor.

Ardından Kandil'in çakalları "Gitmiyoz len" demeye başlıyorlar. İçerideki taşaronları "ee, ama siz bööle yaparsanız tabi gitmezler, ayrıca biz de Taksim'e çıkarız" demeğe getiriyorlar...

Yani Amerikan film jargonuyla

"Hey, dostum, haydi eski çeteyi topluyoruz yine, var mısın..." olayı

ÇETENİN HAYALİ NE Mİ

Çetenin hayali:

Ah, şu reform paketi bir geçmese, barış süreci
tamamen dursa, PKK yeniden birkaç çocuğumuzu şehit etse

Gezi dönmeleri ile Diyarbakır faşistleri Taksim'de buluşsa, Hatay'da birden bire başlayan "yoluna ölürüm ODTÜ'lü" aşkı nedense sadece Alevilerin yaşadığı bölgelerde daha bi depreşse

daha fazla Alevi çocuğu ölse, hükümet çuvallayıp sıkıyönetim ilan
etse, yönetemez hale gelse, devrilse, ara rejim hükümeti kurulsa, CHP'nin çakalları seçimle asla gelemedikleri başbakanlıklara, bakanlıklara "atansalar"...

Aç tavuk kendini buğday ambarında görür de, aç it kendini nerede görür bilmiyorum, mezbahada herhalde

12 Eylül 2013 Perşembe

Çalışma hakkının engellenmesi

Başörtüsünü engelleyene de ceza var

Hükümet, çözüm paketi kapsamında 657 sayılı kanundaki "başörtüsü" yasaklarını ayıklıyor ve yasağa kaynak oluşturan yönetmeliği değiştiriyor. TCK'ya da başörtüsüne engel çıkarana ceza öngören 2 madde eklenecek.

'BAŞ DAİMA AÇIK'

Değişiklik kapsamında kanunun atıf yaptığı 1982 tarihli yönetmeliğin 5. maddesindeki "Elbise,

pantolon, etek, temiz, düzgün, ütülü ve sade, ayakkabılar ve/veya çizmeler sade ve normal topuklu, boyalı, görev mahallinde baş daima açık, saçlar düzgün taranmış veya toplanmış, tırnaklar normal kesilmiş olur" cümlesindeki "görev mahallinde baş daima açık" ibaresi metinden çıkarılacak.

Değişiklikler Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesindeki "resmi üniformalı" personeli kapsamayacak, sivil personel yararlanabilecek.

HAKKIN ENGELLENMESİ

657'deki değişikliklerle, kamu çalışanlarının başörtüsü takmasına engel oluşturan maddeler ayıklanırken, başı örtülü olarak hizmet vermelerine engel olanların cezalandırılması için de TCK'da değişikliğe gidilecek.

TCK'daki değişikliklerden biri "çalışma hakkının engellenmesi" diğeri de "eğitim öğretim hakkının engellenmesiyle ilgili olacak. Başörtüsü nedeniyle hem çalışma hem de eğitim ve öğretim hürriyetinin engellenmesi suç sayılacak ve engelleyenlerle ilgili cezai işlem yapılacağı hükmü getirilecek.



Hafiz Kizlarimiz Maasallah

11 Eylül 2013 Çarşamba

Mustafa Kemal halife olmak istiyordu

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk derin devleti Kızıl Pençe miydi? Bu örgüt Mustafa Kemal’e mi bağlıydı? 


Yeni cumhuriyet Lozan’dan sonra mı İslam’dan uzaklaştı?
Bu soruların yanıtları tarihçi Mustafa Armağan tarafından derlenen ve milli mücadelenin kahramanlarından Kazım Karabekir Paşa’nın hatıratlarından oluşan Kızıl Pençe adlı kitapta yer alıyor.

2012 yılı milli mücadelenin kahramanlarından Kazım Karabekir’in 130’uncu doğum, 64’üncü ölüm yıldönümü... Gerek Birinci Dünya Savaşı gerekse Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan başarılarda büyük pay sahibi olan Karabekir, kalemini elinden hiç düşürmemiş de bir şahsiyet. O yıllarda yaşadığı her şeyi kaleme almış, yazdıkları yakılmış, takip altında sıkıntılı bir hayat geçirmiş. Hayata veda ettiğinde TBMM Başkanı olan Karabekir’in işte bu hatıratlarını derleyen tarihçi Mustafa Armağan, İstiklal Savaşı’nın yenilgisiz komutanının kendisini nasıl idam sehpasında bulduğundan, Atatürk ile yaşadığı fikir ayrılıklarına her şeyi Kızıl Pençe adlı kitapta topladı. Kitap, 1922-1933 yılları arasındaki yaşananlara ışık tutuyor,

bir komutanın gözünden cumhuriyetin ilk yıllarında perde arkasında yaşananları anlatıyor. Karabekir’in dağınık olarak beş ayrı yerde yayınlanmış hatıralarını toplayıp bu kitapta bir araya getiren Armağan “Tarihzade Kazım Karabekir’i kendi yazdıklarından yola çıkarak yeniden seslendirmeyi denedim” diyor. Kızıl Pençe’den öne çıkan ilginç ayrıntılar...

Tek adam efsanesine karşıydı

1923 şartlarında Türkiye’de kime sorsanız ‘Mustafa Kemal’den sonra kim gelir?’ diye, size Kazım Karabekir’in ismini verecekti. Bu denli büyük şöhret sahibiydi. İki numaraydı. Ancak diyordu ki ‘Bağımsızlığımızı kazandık, şimdi millet özgürlüğünü, hürriyetini istiyor.’ Bu nedenle İstiklal Mahkemeleri’nin kurulmasına şiddetle karşı çıkıyor, Hilafetin kaldırılmasının Türkiye’de tek odaklı bir devlet yapılanmasını getireceğini, bunun da özgürlüklerin alanını daraltacağını söylüyor. ‘Tek adam’ efsanesinin diriltilmesine karşı çıkıyor. Mustafa Kemal’e değil, Tek Adamlığa karşı biri. ‘Ne yazık ki millete bağımsızlığını kazandırdık ama özgürlüğünü iade edemedik. Bu noktada yenildik’ diyor. Bu mücadele için başına geçtiği Terakkiperver Parti de kapatılınca soluğu İstiklal Mahkemesi’nde alması hazindir. İdamla yargılanır üstelik. Beraat eder ama susturulur, siyasetten uzaklaştırılır. O da kılıcının elinden alınmasına karşılık kalemine sarılır ve yazar. Evi basılıp yazdıklarına el konulur ama yine yazar ve yazdıklarıyla bir dönemin farklı bir resmini bize intikal ettirir.

İslam’dan uzaklaşma Lozan’dan geldi

Kitapta İslam’dan uzaklaşma fikrinin Lozan’dan geldiği yönündeki iddiası çok tartışılacak. Karabekir, kamuoyuna yayılan İslamiyet’e yönelik bu kesin değimle ilgili fikirlerin Lozan’dan geldiği eleştirilerinin muhataplarından biri olan İsmet Paşa ile görüştüğünü, Paşa’nın fikrini kendisine dolaylı yoldan söylemeyi tercih ettiğini anlatıyor: “(...) Macarlar ve Bulgarlar bizimle aynı safta itilaf devletlerine karşı savaştıkları ve aynı şekilde yenildikleri halde bağımsızlıklarına dokunulmamıştı. Bunun sebebi de doğrudan doğruya Hıristiyan olmalarıydı. (...) Biz kendi kuvvetimizle kurtulup bağımsızlığımızı kazansak bile Müslüman kaldıkça sömürgeci devletlerin ve bu arada İngilizlerin daima aleyhimize olacaklarını, bağımsızlığımızın tehlike altında olacağını anlattı. Böylece bu değişimin ilhamının Lozan’dan ve itilaf devletlerinden geldiği açıklık kazanmış oluyordu. Ali Fethi, Tevfik Rüştü, Mahmut Esat beylerle Mustafa Kemal Paşa’nın Lozan’ın ikinci döneminden itibaren başlayan İslam aleyhtarı söylemlerinin gerçek adresini tespit etmiş oluyordum.”

Bu iddia çok tartışılacak

Kitapta Kazım Karabekir Paşa Mustafa Kemal’in halifeliği almak istediği iddiasında bulunuyor:

(...) Mustafa Kemal Paşa, saltanatı kaldıran 1 Kasım 1922 tarihinde verdiği nutku gözden geçiriyordu. O gün Meclis kürsüsünden hilafet ve İslamiyet hakkında bir nutuk vermişti. (...) Halife seçimini ayrıntılarıyla, hilafetin Müslümanlar açısından taşıdığı önemi uzun uzadıya anlattı. İslamiyet’in kuruluşunda güç ve kudretin oynadığı olumlu rolün üzerinde durdu. Zekatın öneminden bahsetti. Sonra hilafetin TBMM sayesinde ayakta durduğunu ve duracağını ifade etti. (...) Tarihten verdiği örneklerle hilafetin güçsüz ve becereksiz sultanlar yerine Türkiye Devleti’ne dayanmasının önemini vurgulayan Mustafa Kemal Paşa, halifesiyle birlikte Türkiye halkının her gün daha güçlü, mutlu ve müreffeh olacağını, insanlığını ve benliğini anlayacağını, kişilerin ihaneti tehlikesine düşmeyeceğini, diğer taraftan da hilafet makamının bütün İslam dünyasının ruh, vicdan ve bağlanma noktası, Müslümanların kalplerinin ferahlama sebebi olabilecek bir izzet ve yüceliğinin tecellisi olacağını söylediğinde Meclis’ten ‘İnşallah’ sesleri yükseliyordu. (...)

23 Ocak günü Bursa’da yaptığı konuşmada ise ‘Hilafet yalnız Türkiye halkına değil bütün İslam dünyasına aittir’ dedi ve bu makam hakkında karar vermenin Türk milletinin yetkisi dışında olduğunun altını çizdi.(...)

Kızıl Pençe Gazi’ye bağlı bir örgüt mü?

Karabekir Paşa Kızıl Pençe’nin bazı operasyonlar için kullanılan gizli bir örgüt olduğunu iddia ediyor. Tehditle, baskıyla, gerekirse Recep Zühtü gibi adam vurarak, matbaa basıp kitap yakarak ve suikastler düzenleyerek yeni rejimi bütün muhalif unsurlardan temizlemeyi hedefleyen bir örgüt bu. Mesela İstiklal Mahkemesi üyelerinden Kılıç Ali’nin bu örgütün önemli bir noktasında olduğunu söylüyor. Fakat bu örgüte Başbakan İsmet Paşa’nın bile söz geçiremediğini, hatta ondan habersiz işlediğini de iddia ediyor. Karabekir, kendisine yönelik suikast girişimi ve Kızıl Pençe’den şöyle bahsediyor: “8 Ağustos günü öğleden sonra şu mektubu aldım; ‘Size bir suikast düzenleme girişimi içindeler.’ İsmet Paşa 12 Ağustos 1933 tarihli mektubunda müsterih olmamı istiyordu. Ne yazık ki gizli Kızıl Pençe’den haberi yok. Zavallı İsmet İstanbul Valisi (Muhittin Üstündağ) ve Emniyet Müdürü (Fehmi Vural), gizli Kızıl Pençe teşkilatının emrindeydiler” diyor. İma ettiği, bu örgütün Gazi’ye bağlı olduğu. Bu doğru mudur? Bilemem. Ama araştırılmalı.


Kaynak: İNCİ DÖNDAŞ/STAR




Ayrıca:http://haber.rotahaber.com/mustafa-kemal-halife-olmak-istiyordu_257263.html

Devrim şehidi olmak için gerekli ulusalcı evraklar

Devrim şehidi olmak için gerekli ulusalcı evraklar

Ne attan düşeceksiniz ne damdan bizim istediğimiz gibi gaza gideceksiniz.

Hem kan hem can çıksın rantını afiyetle yiyelim.

Haydi ama çocuklar istedikleri gibi ölmüyorsunuz. Haydi çocuklar ekmek arası gaz kapsülü, kafaya gömülecek okkalı sopalar, kan şeridi çekilsin gözlerinize.. Damdan düşmek yok! Damdan düşer gibi kan mantarı gibi patlayan ulusalcı kafaların istediği ölümler böyle değil.

Ne attan düşeceksiniz ne damdan bizim istediğimiz gibi gaza gideceksiniz. Tabut sponsoru ulusalcı çöplüğün öldürmek istediği gibi öleceksiniz. Hüseyin Aygün performansınızı düşük buldu. Hüseyin Aygün milletvekilliğinden gezide ölüm antrenörlüğüne soyundu.

İşte ben bu yüzden gezi masumiyeti demiyorum gezi ukalalığı diyorum. Yaşayan çocukların üzerinde ölüm devrimi yapalım modası başladığından beri trend olanın kan biriktirme savaşı olduğunu gördüğümden beri bu olaylara masumane süsler vermeye çalışan kitleye gülüyorum.

Çocuklar kullanılıyormuş. Hani gezide zeka vardı ben zekayı bu kadar yanlış taşıyan aptal sürüsü görmedim. Ahmet Atakan damdan düştüğünde elini ayağını kamera deneği olarak kullanıp zorlama devrim şehidi yaftasını kullanmak ulusalcılar gibi beceriksiz katillere yakışırdı.

Ve bu olaylar can sıkıcı hale geldiğinde cana sıkıcı kurşunlar kullanmaya kalkanların son çırpınışları ateşli Eylül sahnesinde az seyirciyle sergilendi. İstedikleri kalabalık bu değildi. Sahil tatlı geldi, limonata bardaklarının soğukluğunu devrim ateşine değişmediler. Vay kaypaklar! Vay ikiyüzlü romantikler.

Sosyal Medyanın devrim mankenleri sanal kurtlarını dökemediler. Bu sefer olmadı. Dağdan gelmeyen ölüm haberleri canlarını sıkınca gezi bağındaki ölümlerden medet ummanın son nefesi de verildi. Devrim Şehidi.. Dam Şehidi. Apartman Girişi Şehidi. Otel Şehidi.

Olmuyor olmuyor azizim. Evraklar eksik! Önlü arkalı kan fotokopisi, 12 adet vesikalık niyetine ölümüne suratlar.. Hani nerde? Peki biz vicdansız mıyız? Asla! Adalet kayırıcılığı mı yapıyoruz Asla! Ahmet Atakan'a el fatiha tamam. Lakin öldüren kim? Ölmesi için kan kulislerinde ölüm koçluğu yapanlar kim? Komik olmayı başardığımız kadar insan olmayı başarsaydık damdan düşmüşe dönen siyasetçiler de Ahmet Atakan'ın ölüm halinden anlardı! Geçmiş olsun bir provakatörlükte komik ve beceriksiz bir şekilde damda noktalandı..

Esra Elönü

Kısır döngü şöyle çalışıyor

Kısır döngü şöyle çalışıyor..

“Biz ağacı söktürmeyiz” diyorlar..
Çadır kurup; polise, devlete direniyorlar.
“Burası sizin babanızın bahçesi değil, haydi evinize” deyince..
Polise taş atıyorlar..

Polis bunlara biber gazı sıkıyor.

Ulusal Kanal’ları, Halk TV’leri anında naklen yayına geçiyor.
İki dakika geç kalan tv’lere, “Penguen belgeseli yayınladılar” diye mahalle baskısı uyguluyorlar..

Onlar da hemen 24 saat canlı yayına geçiyorlar.

Sosyal medyadaki provokasyon amaçlı yalan haberleri, anlık olarak gösterip, yalan olduğu anlaşılınca çaktırmadan hemen yayından kaldırıyorlar..

Provokasyonu büyütmek için bekledikleri “gösterici ölümü” bir türlü gelmeyince, kana susamış vampirler gibi, kamera arkasında sarfettikleri “Birisi ölse de bari” diye başlayan cümlelerle gerçek amaçları deşifre oluyor..

Sonunda gösterilerden ilk ölüm haberi geliyor...

Ardından, “Ölümüzü anmayalım mı?” diye, ölümü protesto için gösteriler yapılıyor.

Mankenler, oyuncular, tweet atıyorlar, “Akşam ...’dayız” diye..
Gösteriler.. Tekrar polise taş atmalar. Polisin biber gazı sıkması.
Bu arada bir insan daha ölüyor..

Bu kısır döngü devam edip gidiyor.

Bu zincirin son halkası konumundaki dünkü ölüm, Hatay’da..
Daha önce ölen Abdullah Cömert’i anmak için gösteri düzenliyorlarmış..

Caddeden geçen polis araçlarına atılan taşları, demir çubukları, kesici aletleri görseniz..

“Yunan gavuru bile bunu yapamaz” dersiniz..

İki dakikalık videodaki sesleri dinleseniz..

Sanırsınız ki, Kıbrıs Barış Harekatı’ndan canlı bir bölümdeki top atışları, tüfek atışlarını dinliyorsunuz..

Görüntülere de bakınca..

Seslerin hep, göstericilerin polis araçlarına attıkları sert cisimler sebebi ile oluştuğunu görüyorsunuz..
Evlerden, polis araçlarına atılan sert cisimler.
Polis aracına çarptığında kıvılcım çıkaracak kadar tehlikeli, polisin canına kast eden saldırılar..

Yollar neredeyse taş ve molozlarla dolmuş.

Polis aracı yolda seyrederken, yolun bir en sağına, bir en soluna gidiyor ki, yerdeki insan kafası büyüklüğündeki taşlar aracın altına çarpmasın..

Sonra..

Polise bir şeyler atmak için çıktığı son kattan dengesini kaybedip düşerek mi..
Göstericilerin attığı taşlardan yanlışlıkla kendisine isabet eden sebebi ile mi..
Bir genç daha ölüyor.

Şimdi tekrar başa dönelim..

Dün Hatay’da ölen genç için gösteriler..
Tekrar taşkınlıklar..

Taşkınlık yapanları dağıtmak için müdahale..
O sırada bir başka gencin daha can vermesi..
Böyle böyle gidecek mi bu iş?
Ve daha önemlisi, nereye kadar?
Gerçek amacınız ne?
Gerçek istediğiniz ne?

Ali Karahasanoğlu

Ağır tahrike dikkat!

Ağır tahrike dikkat!

Türkiye dört koldan kıskaca alınmak isteniyor. Dünya Siyonizm’i düğmeye bastı. Yerli kuklalar eylemlere başlıyorlar.

Yaz kamplarında hazırlanan projeler üniversitelerin açılması ile hayata geçirilmeye çalışılacak. ODTÜ bir ön salvo idi. Nabız yoklaması yapıldı.

En hassas provokasyonlar denenecek. Dört koldan saldırı başlatılıyor. Hedef kaos ortamı yaratıp, yitip giden iktidar güneşinin yeniden parlatılması ve Güneydoğu’da özerkliğin hayata geçirilmesidir.


Bu ülke, gönüllü uşak zenginidir.

ODTÜ’de denemesi yapılan olaylar yurt genelinde yaygınlaştırılmaya çalışılacaktır. Eylemcilere en büyük destek terör örgütünden gelecek. Örgüt bu işi taşeron örgütlerle de yapacak.

Ulusalcılar ve bölücüler kol kola, aynı misyonla harekete geçiyorlar. Bunun için öncelikle provokatif eylemlere imza atacaklar. Zaten bunu kendileri iki ay önceden deklare etmişlerdi.

Peki, dindar ve mukaddesatçı halkı galeyana getirmek için ne tür provokasyonlara başvuracaklar?

Bunun ilk örneklerini Cami işgalinde görmüştük. Bekledikleri tepkiyi göremediler. Şimdi daha radikal eylemlere müracaat edecekler. ÖDTÜ’deki olaylar bunun bir hazırlığı oldu. Yaz kampında eğitim alan birkaç militanın, cemaat mensubu Müslümanlara saldırması küçük bir deneme oldu.

Siyonizm’in derin odakları, amaçlarına ulaşmak için kendi kuklalarını bile yok edebilirler. Yok ediyorlar da. Mesela eylemlerde kendi militanlarını infaz ederek suçu polisin üzerine atıp infial çıkarma peşinde olabilirler.

Düğmeye basıldıktan sonra malum televizyon kanalları belli merkezlere canlı yayın ekiplerini göndermeye başladılar. Ortalıkta kimse yok. Ama ekranların bir köşesinde yok İstiklâl Caddesi, yok Güvenpark, yok Taksim, yok Hatay vs. canlı olarak gösteriliyor. Sonra kalabalıklar peyda olmaya başlıyor. Hemen polislere bombalar atılıyor vs.

Dediğim gibi, dört koldan tahrik etmeye başladılar. Bir taraftan ODTÜ’de Müslümanlara saldırılıyor diğer taraftan Tunceli’deki Alevileri bombalatan partinin Silivri gençlik kolları Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni Kur’an’dan üstün gören afişi çıkarıyor.

Aklınca İslâm’a hakaret ediyor. Halkı kışkırtıyor. Bekliyorlar ki, Müslümanlar tahrik olsun, sonra o afişi hazırlayanları afişe sarsınlar; sonra da kendileri gemi azıya alsın, eylemlerin popülasyonunu artırsınlar.

Bir taraftan Müjdat Gezen adındaki şahsın sanat merkezinde avrat oynatılıyor. Hem de Kur’an ayetlerinin bulunduğu bir mekânda.

Aradan bir yıl geçince tam zamanı diyerek bunu servis ediyorlar. Bekliyorlar ki Müslümanlar tahrik olsun. Sonra bu ağır tahrik karşısında biri çıksın, sorumlu şahsı alnından vursun, sonra başlasın eylemler. Ne âlâ! İstedikleri bu.

Arada telef olacak olan kuklalar da akılsızca buna alet oluyorlar.

Gezi eylemleri sırasında bir Müslüman kadına saldıran, sokak ortasında onu darp edenlerin iplerini elinde tutanlar piyonları kolayca harcamasını çok iyi bilirler.

Cami-Cemevi inşaatını fırsat bilen derin odaklar gariban Alevileri sokaklara dökerek kargaşa ortamı istiyorlar. İstiyorlar ki, Sünni-Alevî çatışması yaşansın, ülke kaosa bürünsün, Güneydoğu’da özerklik ilan edilsin, Türkiye haritadan silinsin.

Ey Aleviler, aklınızı başınıza alın! Sizi birileri kukla olarak kullanıyor. Sizden rant devşiriyor. Sizi Tunceli’de yok eden bir partinin payandası olmaktan utanmıyor musunuz? Sevin ya da sevmeyin bugün AKP size tarihte verilmeyen hakları veriyor. Hâlâ Dersim’i bombalayan bir partiye mi angaje olacaksınız?

Ey Aleviler! Gelin aramızdaki ortak noktada birleşelim. Sizi de bizi de yaratan Allah’a itaat edelim. Peygamberimizin yolundan ayrılmayalım. İçinizdeki ateistleri açığa çıkarmanın zamanı gelmedi mi?

Eylemlere katılanlara sesleniyorum!

Kuklalar akıllarını başlarına alsınlar. Olan size olur gençler. Sizi kullanıyorlar. Hem de dünya Siyonizm’inin liderleri kullanıyor. Gaza gelip bu işi oyun sanmayın. Sizi kukla olarak kullanıyorlar. İplerinizi ellerinde tutanlar sizi harcayabilirler. Hatay’daki ölüm olayından ders alın. Türkiye’yi yok etmek isteyenler, bölüp parçalamak isteyenler kendi kuklalarını öldürüp polisin üzerine atabilirler. Küçük bir sansasyonel eylem için hayatınızı bitirmeyin.

Asırlarca İslâm’a hizmet etmiş bu vatana ihanet edilmez.

Mustafa Durdu