Argo
Tahran'daki Amerikan elçiliğine giren göstericiler çok sayıda çalışanı gözaltına aldı.
Kargaşada 6 görevli kendini dışarı atıp KANADA büyükelçilik binasına sığınmayı başardı!
Bu haber üzerine Beyaz Saray karıştı!
Karizma yerlebir olmuştu! Toplantı üstüne toplantı yapılmaya başlandı!
Genel kanı "Müdahale ederek rehineleri kurtaralım!" şeklindeydi!
Hayatı roman olan CIA'nın Türk casusu Ruzi Nazar göreve çağrıldı!
Amerikan devletinin bütün yetkililerinin olduğu masadan ona sefer görev emri çıktı! Kızılordu'dan Alman ordusuna, oradan da CIA'ya uzanan bir hayatı vardı!
Türkiye'de bulunduğu 11 yıl içinde çok sayıda dost edinmişti! Ayhan Şahenk'ten Türkeş'e kadar pek çok isimle yakın görüşürdü! İran'a girebilecek tek CIA casusuydu! Hemen bilet alıp Washington'dan Bonn'a uçtu. Oradan Frankfurt'a geçti. Birkaç saat sonra Zürih'teydi! Ertesi gün sahte bir pasaportla Karaçi uçağındaki yerini aldı. Düğmeye basılmıştı!
Uçakla tekrar Zürih'e dönerken havada beklenmeyen bir panik yaşandı ve uçak Tahran'a zorunlu iniş yaptı! 11 gün Tahran'da kaldı! Hem elçilikteki görevliler, hem de Kanada Büyükelçiliği'ndeki 6 kişi için ayrıntılı rapor hazırladı!
Bu rapor üzerine CIA'nın Tony Mendez isimli sahte belge hazırlama ve makyajla insan yaratma konusunda dünyada eşi olmayan casusu devreye girdi. Mendez, Hollywood'da "Altıncı Stüdyo" isimli göstermelik bir şirket kurdu! Ardından Variety ve The Hollywood Reporter isimli dergilere ilan vererek fantastik bir film yapacağını ve bir bölümünü de Tahran'da çekeceğini duyurdu!
Neyse...
Makyaj malzemeleriyle Tahran'a indi! 6 Amerikalı'yı Çinli, Japon, Arap, Meksikalı kılığına sokup dışarı çıkarttı!
Çekmeyi düşündüğü filmin adı ARGO'ydu!
Tesadüf eseri 6 rehinenin bindiği Swissair uçağının ismi de AARGAU'ydu!
Ama arkadaki büyük başarı Ruzi'nindi!
Bu İran'ın Amerika ile belki de son teması oldu! İpler daha sonra iyice koptu!
İngiliz Başbakan Margareth Thatcher ile ilk görüşmesini yaptıktan sonra SSCB'nin dağılması gerektiğine karar veren Gorbaçov, dünyanın şimdi gittiği yönün aksine bir operasyon yapacaktı!
Rothschildler'i ülkesine sokan ve madenleri teslim eden anlayış aynı zamanda İran'ın da dolaylı kontrolünü öngörüyordu!
Musevi sermayesi önce Rusya'yı sonra İran'ı elde tutarak Amerika'nın karşısına bir dev olarak ÇİN'i çıkaracaktı! Oradaki Musevi baronlar sıkıştığı anda fitili çekip Washington'un göbeğine atacak ve Pekin'e gelip oturacaklardı!
Bizler darbelerle uğraşırken atladığımız BÜYÜK FİLM buydu! Bunları okuyamadığımız için her şeyi FİLM sandık! Oysa gerçek hayatta olduğu için beyaz perdeye geliyordu yaşananlar!
12 Eylül ile önce Ankara, ardından Moskova dize getirildi! Çin'e gidecek bütün enerji ve geçiş yolları tamamen açılmıştı! Dev şirketler iki ülkeyi de ele geçirmişti! Putin'in gelişi senaryoyu tersine döndüren ilk hamleydi!
Ardından Erdoğan geldi! Bu Musevi sermayesine vurulan ikinci darbeydi! Ama Ankara insaflıydı! Putin gibi hepsini karşısına alıp "Ya dinlersiniz ya gidersiniz!" demiyordu.
Yola gelmeleri için zaman veriliyordu!
Ankara BARONLARA zaman tanıdıkça onlar koalisyonu genişletiyor, operasyon çekmeye kalkıyordu!
Bunu gören ANKARA kimilerinin inanmadığı YENİ TÜRKİYE elbisesiyle önce Irak'a, ardından İran'a gerekenleri söyledi!
İran da Irak da yıllarca AVRUPA'nın ve Londra'nın bir dediğini iki etmezdi!
Ama Türkiye'nin devreye girmesi, yeni düzeni anlatması, iki komşuyu hatadan döndürdü!
Bağdat da koşarak Ankara'ya akıyordu!
Çin'i büyütmek, kendileri için güvenli ikinci büyük liman inşa etmek isteyen MUSEVİ sermayesi en büyük golü İran'ın nükleer müzakere masasına çekilmesiyle yedi! Artık enerji, paraları da olsa onların istedikleri yere gitmeyecekti! Gaz da petrol de Ankara'nın işaret ettiği noktalardan gidecekti! Ufukta enerjinin gideceği adresler arasında AVRUPA görünmüyordu! Sıkıntı buydu!
Kürtler'i kucaklamak için yola çıkan Ankara'nın bölgeyi tamamen değiştirdiğini bir bizim BARONLAR ve onlara inanan bir kesim görmüyordu!
KÖRLÜK böyle bir şey işte! Irak'ın petrolleri bizim inisiyatifimizle dağıtılacak! Gaz da kontrolümüzde olacak! Hem cari açık bitecek, hem enerji ucuzlayacak, hem de Irak halkı kazanacak! Türkiye kazandığı gibi dostlarını da uçuracak!
Yeni BÖLGE böyle!
Türkiye'nin dediği olacak!
Kaybeden, içeride ve bölgede sinsice konuşlanan AVRUPA olacak!
Musevi patronlara gönüllü çalışan herkes zarar görecek! Kendi çıkarlarını Türk Devleti'nin üzerinde tutan herkesin canı yanacak!
Boğaz'daki PANİK bu yüzden!
TÜRK ÇAĞI başlıyor!
Yeni düzen, yeni denge bunu zorunlu kılıyor!
Bunu neden anlamadıklarını anlamıyorum!
Madem ARGO'dan yola çıktık o zaman yabancı olmadıkları dilden konuşalım:
Altı deliği var zurnanın, hesabı var Konya'nın!
Boğaz'da sefa bitti arkadaşlar!
Son döneminiz!
Keyfini çıkarın!
Eski dosyalarınız yeni dönemde size rol verilmesinin önüne geçiyor!
200 yıllık gizli imparatorluk çöküyor!
Siz de bunun altında kalacaksınız!
NOT: Dikkat edin gelişmelere en çok üzülen İngiltere ve İsrail! Biz de hep bunu demedik mi!
Gorbaçov 1980'de, Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin en yüksek organı olan 15 kişilik Politbüro'ya asil üye seçildi.
Partinin ağır topları Brejnev, Romanow, Andropov, Kunayev, Krilenko ile birlikte ülke yönetiminde söz sahibi oldu.
Margareth Thatcher, daha genç bir siyasetçiyken Gorbaçov'u Londra'da ağırlayacak bir öngörüye sahipti! Gorbi'nin önünün açılacağını nasıl biliyordu! Sizce?
mason etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mason etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Kasım 2013 Salı
10 Kasım 2013 Pazar
deniz feneri almanların komplosu
ODA TV davasından tutukluyken ölen MİT'çi Kozinoğlu'nun ortaya çıkan notunda Deniz Feneri davasının Almanların AK Parti'yi yıpratmak için uydurduğu bir dava olduğu yazılı!
MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun ODA TV davasında ifade vermesine az bir süre kala Silivri’de şüpheli ölümü Türkiye gündemine damga vurmuştu.
ODA TV'ye MİT'ten belge sızdırmakla suçlanan Kozinoğlu'nun Aydınlık Gazetesi tarafından sansürlenen notları arasından Deniz Feneri e.V soruşturması hakkındaki sözleri çok çarpıcı bilgiler yer alıyor.
ALMAN İSTİHBARATININ UYDURMASI
Kozinoğlu'nun mektubunda Deniz Feneri davasının, Alman İstihbaratı’nın Ak Parti’yi zor durumda bırakmak için uydurduğu bir dava olduğu açık bir şekilde yazılı. Kozinoğlu, söz konusu mektubunda Deniz Feneri davasının, Alman İstihbaratı’nın Ak Parti’nin Almanya’da yaşayan Türkleri örgütleyebilme gücünden çekinmesi nedeniyle Ak Parti’yi zor durumda bırakmak için uydurduğu bir dava olduğunu belirtiyor.
Kozinoğlu'nun bu yorumu Alman istihbaratının Türkiye üzerinde oynadığı ve oynamak istediği oyunları bir kere daha gündeme getirdi. İlk olarak Ergenekon örgütünün şema ve yapılanmasının ortaya çıktığı süreçte gündeme gelen Alman İstihbaratı son olarak ise Başbakan Erdoğan'ın Türkiye'deki Alman vakıflarının çalışmalarına dikkat çekmesiyle konuşulmuştu.
KILIÇDAROĞLU'NUN ALMANYA ZİYARETLERİ
Milat Gazetesi'nin yayınladığı mektupta, Kozinoğlu'nun ayrıca CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hakkında da çok çarpıcı iddialar var. Kozinoğlu, CHP Lideri'nin Deniz Feneri davası gündemdeyken Almanya'ya yaptığı ziyaretlere dikkat çekerek, o dönem CHP milletvekili olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bizzat Alman İstihbarat Teşkilatı (BND) mensupları ile görüştüğü ve BND’nin Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasına destek verdiği şeklinde önemli ifadelere yer veriyor.
SAVCILARDA BİLE OLMAYAN KIRMIZI DOSYA
Kozinoğlu'nun ifadeleri, Kılıçdaroğlu'nun Almanya'daki Deniz Feneri e.V soruşturmasını yakından takip etmesini ve Baykal'ın genel başkanken yaptığı siyaseti akıllara getirdi. Kılıçdaroğlu o dönemde Parti Meclisi Üyesi olan CHP Milletvekili Ali Kılıç'la birlikte Almanya'daki davaları yerinde izlemiş ve savcılarda bile olmayan bir takım belgeleri klasörleyerek CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'a teslim etmişti. Baykal da seçim döneminde elinden düşürmediği dosya üzerinden AK Parti ve Başbakan Erdoğan'ı hedef alan açıklamalar yapmıştı.
Sansürlenen mektupta şok Kılıçdaroğlu iddiası
Kozinoğlu, söz konusu mektubunda Deniz Feneri davasının, Alman İstihbaratı’nın Ak Parti’nin Almanya’da yaşayan Türkleri örgütleyebilme gücünden çekinmesi nedeniyle Ak Parti’yi zor durumda bırakmak için uydurduğu bir dava olduğunu belirtiyor. Aydınlık tarafından sansürlenen söz konusu mektupta, yine o dönem CHP milletvekili olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bizzat Alman İstihbarat Teşkilatı (BND) mensupları ile görüştüğü ve BND’nin Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasına destek verdiği şeklinde önemli ifadelere yer veriyor. Bu ifadelere ise ne Aydınlık Gazetesi ne de Candaş medya girmemesi akıllarda yer alan soruları derinleştiriyor
MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun ODA TV davasında ifade vermesine az bir süre kala Silivri’de şüpheli ölümü Türkiye gündemine damga vurmuştu.
ODA TV'ye MİT'ten belge sızdırmakla suçlanan Kozinoğlu'nun Aydınlık Gazetesi tarafından sansürlenen notları arasından Deniz Feneri e.V soruşturması hakkındaki sözleri çok çarpıcı bilgiler yer alıyor.
ALMAN İSTİHBARATININ UYDURMASI
Kozinoğlu'nun mektubunda Deniz Feneri davasının, Alman İstihbaratı’nın Ak Parti’yi zor durumda bırakmak için uydurduğu bir dava olduğu açık bir şekilde yazılı. Kozinoğlu, söz konusu mektubunda Deniz Feneri davasının, Alman İstihbaratı’nın Ak Parti’nin Almanya’da yaşayan Türkleri örgütleyebilme gücünden çekinmesi nedeniyle Ak Parti’yi zor durumda bırakmak için uydurduğu bir dava olduğunu belirtiyor.
Kozinoğlu'nun bu yorumu Alman istihbaratının Türkiye üzerinde oynadığı ve oynamak istediği oyunları bir kere daha gündeme getirdi. İlk olarak Ergenekon örgütünün şema ve yapılanmasının ortaya çıktığı süreçte gündeme gelen Alman İstihbaratı son olarak ise Başbakan Erdoğan'ın Türkiye'deki Alman vakıflarının çalışmalarına dikkat çekmesiyle konuşulmuştu.
KILIÇDAROĞLU'NUN ALMANYA ZİYARETLERİ
Milat Gazetesi'nin yayınladığı mektupta, Kozinoğlu'nun ayrıca CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hakkında da çok çarpıcı iddialar var. Kozinoğlu, CHP Lideri'nin Deniz Feneri davası gündemdeyken Almanya'ya yaptığı ziyaretlere dikkat çekerek, o dönem CHP milletvekili olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bizzat Alman İstihbarat Teşkilatı (BND) mensupları ile görüştüğü ve BND’nin Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasına destek verdiği şeklinde önemli ifadelere yer veriyor.
SAVCILARDA BİLE OLMAYAN KIRMIZI DOSYA
Kozinoğlu'nun ifadeleri, Kılıçdaroğlu'nun Almanya'daki Deniz Feneri e.V soruşturmasını yakından takip etmesini ve Baykal'ın genel başkanken yaptığı siyaseti akıllara getirdi. Kılıçdaroğlu o dönemde Parti Meclisi Üyesi olan CHP Milletvekili Ali Kılıç'la birlikte Almanya'daki davaları yerinde izlemiş ve savcılarda bile olmayan bir takım belgeleri klasörleyerek CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'a teslim etmişti. Baykal da seçim döneminde elinden düşürmediği dosya üzerinden AK Parti ve Başbakan Erdoğan'ı hedef alan açıklamalar yapmıştı.
Sansürlenen mektupta şok Kılıçdaroğlu iddiası
Kozinoğlu, söz konusu mektubunda Deniz Feneri davasının, Alman İstihbaratı’nın Ak Parti’nin Almanya’da yaşayan Türkleri örgütleyebilme gücünden çekinmesi nedeniyle Ak Parti’yi zor durumda bırakmak için uydurduğu bir dava olduğunu belirtiyor. Aydınlık tarafından sansürlenen söz konusu mektupta, yine o dönem CHP milletvekili olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun bizzat Alman İstihbarat Teşkilatı (BND) mensupları ile görüştüğü ve BND’nin Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasına destek verdiği şeklinde önemli ifadelere yer veriyor. Bu ifadelere ise ne Aydınlık Gazetesi ne de Candaş medya girmemesi akıllarda yer alan soruları derinleştiriyor
5 Kasım 2013 Salı
Irak değil
Irak değil!
Çok iyi bilinen ve anlatılan bir hikaye...
Ama anlam yüklü...
Gazneli Mahmud Han çıktığı avda bir ceylanın peşine takılıp yolunu kaybetti. Maiyetindeki insanlardan kopup ayrı düştü. Zar zor kendini bir köye attı. Issız köyde yardım edecek birini ararken karşısına AYAZ çıktı! Kim olduğunu bilmediği misafiri buyur etti! Yorgun ve bitkin düşen SULTAN "Biraz su!" dedi... Ayaz "Hiç merak etmeyin!" dese de su bir türlü gelmek bilmedi.
Her soruya zaman kazanarak cevap verdi.
Sultan bir ara "Yahu bu su nereden geliyor!" diye çıkışsa da Ayaz her defasında geçiştirmeyi bildi.
Zeka saçan akıllı Ayaz, sonunda kendi eliyle doldurduğu suyu misafirine uzattı!
Sultan tam suyu içerken de "Terliydiniz!
Üşütüp hasta olmayın diye suyu geç verdim" dedi. Bu cevaba şaşıran ve çok beğenen Sultan, AYAZ'ın ailesini beklemeye koyuldu! Babası gelince genç adamı sarayına götürmek için izin istedi!
Bir bardak su Ayaz'ın hayatını değiştirmişti! Sultan, köyde bulduğu Ayaz'a pahalı hediyeler, değerli kumaşlar ve paye verdi! Ayaz da aklıyla üçüncü, ikinci derken, BAŞVEZİR oldu! Ancak hiçbir başarı cezasız kalmazdı! Sarayda, Ayaz karşıtı oluşum gecikmedi! Ama nereden vuracaklarını bilmiyorlardı!
İçlerinden biri "Her akşam kendi yaptırdığı kulübeye gidiyor! Kesinlikle hazineden aldığı elmasları oraya gömüyor!
Yoksa Sultan'ın ona verdiği saraya gitmeden oraya uğramasının başka bir anlamı olamaz!" dedi.
Bu parlak fikir hayat buldu! Ayaz karşıtları gidip bunları SULTAN'la paylaştı! Elini çenesine dayayan Sultan "Benim değer verdiğim, özel sohbet ettiğim, devletin anahtarını sunduğum kişi bunları yapıyorsa kırın o kapıyı ve içerideki bütün hazineyi aranızda paylaşın!" emrini verdi!
Meraklı grup gecenin olmasıyla birlikte kapısında koca bir kilit bulunan kulübenin önüne geldi. İçerisi boştu! Çok zor olsa da kilit büyük uğraş sonucu kırıldı! Ama ortada gözle görülür bir şey yoktu!
Kazma kürek getirip bütün çevre kazıldı!
Ama her kazma umutları tüketiyordu!
Çünkü ortada bir tek altın bile yoktu!
Büyük hayal kırıklığı yaşayan grup saraya dönerek Sultan'ın huzuruna çıktı! "Hata etmişiz! Ortada hazine yok! Bizi affedin" ricasında bulundu!
Gülümsediğini kimseye belli etmeyen Sultan, AYAZ'ı çağırtıp olanları anlattı!
Şaşıran AYAZ "Yanlış anlamışlar" dedi!
Bunun üzerine SULTAN "Bunların cezasını sen ver!" teklifini yaptı!
Mahcup ve akıllı vezir, "Siz varken ben karar veremem!" dedi!
Sultan son sözünü söylemeden "Sahi sen o kulübeye neden gidiyorsun ki?" diye sordu...
AYAZ, kendisini çekemeyenlere de ders olacak şu cevabı verdi: "Ben aslımı unutmamak için o kulübeye her gece uğrarım. Orada sizin beni bulduğunuz köyümden bir çarık ile koyun postumu getirip duvara astım.
Anamı, babamı, aslımı unutmuyorum! Bu da benim sınavım!.."
Gözleri dolan SULTAN "ne ceza verelim?" gibi bir bakış atınca, akıllı vezir "Özür bazen her şeydir!" diyerek kendisini düşman bilenlere ikinci dersi verdi!
Ayaz ile Sultan'ın hikayeleri ünlüdür!
Bugün için çıkarılacak dersler de vardır!
ASLINI UNUTMAMAK bunların başında gelir!
Biz gazeteciler POZİTİF haberi sevmeyiz!
Şimdi gariptir vatandaşın bir kısmı da olumlu bir şey duymak istemiyor!
Ama ben de bildiklerimi kendime saklayacak değilim.
Bakın İmralı ile başlayan süreçten sonra çok önemli adımlar atılmış ve yol alınmış durumda!
Düne kadar aklımıza gelmeyecek şeyler oluyor!
Hayalini bile kuramayacağımız gelişmeler bir bir gerçekleşiyor!
PKK konusu nihayete erdiğinde Türkiye Irak'la bütünleşmeyi tamamlamış olacak!
Dikkat ederseniz eskiden söylediklerimi revize ediyorum! Hatırlayanlar bilir! Bir süre önce "KUZEY IRAK'la bütünleşme olacak, Kürtlerle kucaklaşma gerçekleşecek!" demiştim!
Ankara'nın şimdi geldiği NOKTA gerçekten şaşırtıcı! BAĞDAT da Ankara olmadan bölgede olamayacağını anladı! "Tamam siz Kürtler'i kucaklıyorsunuz ama bizi de unutmayın!" mesajı gönderdi! Bildiğimiz ve bilmediğimiz çok kritik isimler bölgeden Ankara ve İstanbul'a geliyor! Petrol ve doğalgazın dünyaya açılacak noktası kesinlikle CEYHAN olacak!
Ankara'nın herkesi kucaklaması IRAK için de yakın zamanda HUZUR getirecek!
100 milyar dolar petrol geliri olan ülkede her gün 50 kişi bombalarla hayatını kaybediyor! Irak'ın geliri CEYHAN'la birlikte 300 milyar doları görecek! Bu PARA hem Maliki'ye hem Barzani'ye keyif verecek!
Türkiye de, 60 milyar dolar verdiği petrol yüzünden oluşan CARİ AÇIK sorununu ortadan kaldıracak!
Savaşın, kavganın olmadığı bir Türkiye KAZANARAK büyüyecek!
AYAZ'ın yaptığı gibi geçmişini unutmadan!
Bakın Marmaray'ı JAPONLAR yaptı!
Yakında hem Sinop'a hem de Mersin'e NÜKLEER santral inşa edilecek! Sinop'taki proje yine Japonlar'ın! Ancak!
Japonlar bu işe kalkışmadan önce TEKNOLOJİ üssü ile TEKNİK ÜNİVERSİTE kuracak!
Nerede?
Türkiye'de!
Neden?
Yurt dışına gidip çoğunlukla orada kalan gençlerimizin kaçışını önlemek için!
Beyin göçünü frenlemek için!
3 yıl içinde Avrupa'dan Japonya'ya kadar olan hattaki en büyük TEKNİK üniversite Türkiye'de olacak!
Enerji ile buluşan Türkler artık AKILLA da biraraya gelecek!
İşte bizden beklenmeyen en büyük hamle bu!
Bütün bunlar, KÜRESEL DENGEYİ iyi okumak, doğru hamle yapmakla ilgili!
Enerjiyi bulmak, bölgeyi kucaklamak ve teknolojik temel atmak hiç kolay bir iş değil!
İster misiniz bunu duyan birileri ODTÜ deki pırıl pırıl gençleri ağaç krizi diye dolduruşa getirmiş olsun!
Öyle ya adamlar öteden beri devletteki her bilgiye ulaştılar! "Olmaz olmaz" demeyin!
Bu DENGEYİ okumak ve bilmekle ilgili! Japon Başbakanı SHİNZO ABE neden ellerini açıp dua etti sanıyorsunuz!
Fransa, İngiltere ve Almanya'nın Ortadoğu serüveni böylece sona eriyor!
Tabii olaylara sadece BAŞÖRTÜSÜ kadrajıyla bakarsanız bunları göremezsiniz!
Özellikle ilerici arkadaşlar
Ergün diler
Çok iyi bilinen ve anlatılan bir hikaye...
Ama anlam yüklü...
Gazneli Mahmud Han çıktığı avda bir ceylanın peşine takılıp yolunu kaybetti. Maiyetindeki insanlardan kopup ayrı düştü. Zar zor kendini bir köye attı. Issız köyde yardım edecek birini ararken karşısına AYAZ çıktı! Kim olduğunu bilmediği misafiri buyur etti! Yorgun ve bitkin düşen SULTAN "Biraz su!" dedi... Ayaz "Hiç merak etmeyin!" dese de su bir türlü gelmek bilmedi.
Her soruya zaman kazanarak cevap verdi.
Sultan bir ara "Yahu bu su nereden geliyor!" diye çıkışsa da Ayaz her defasında geçiştirmeyi bildi.
Zeka saçan akıllı Ayaz, sonunda kendi eliyle doldurduğu suyu misafirine uzattı!
Sultan tam suyu içerken de "Terliydiniz!
Üşütüp hasta olmayın diye suyu geç verdim" dedi. Bu cevaba şaşıran ve çok beğenen Sultan, AYAZ'ın ailesini beklemeye koyuldu! Babası gelince genç adamı sarayına götürmek için izin istedi!
Bir bardak su Ayaz'ın hayatını değiştirmişti! Sultan, köyde bulduğu Ayaz'a pahalı hediyeler, değerli kumaşlar ve paye verdi! Ayaz da aklıyla üçüncü, ikinci derken, BAŞVEZİR oldu! Ancak hiçbir başarı cezasız kalmazdı! Sarayda, Ayaz karşıtı oluşum gecikmedi! Ama nereden vuracaklarını bilmiyorlardı!
İçlerinden biri "Her akşam kendi yaptırdığı kulübeye gidiyor! Kesinlikle hazineden aldığı elmasları oraya gömüyor!
Yoksa Sultan'ın ona verdiği saraya gitmeden oraya uğramasının başka bir anlamı olamaz!" dedi.
Bu parlak fikir hayat buldu! Ayaz karşıtları gidip bunları SULTAN'la paylaştı! Elini çenesine dayayan Sultan "Benim değer verdiğim, özel sohbet ettiğim, devletin anahtarını sunduğum kişi bunları yapıyorsa kırın o kapıyı ve içerideki bütün hazineyi aranızda paylaşın!" emrini verdi!
Meraklı grup gecenin olmasıyla birlikte kapısında koca bir kilit bulunan kulübenin önüne geldi. İçerisi boştu! Çok zor olsa da kilit büyük uğraş sonucu kırıldı! Ama ortada gözle görülür bir şey yoktu!
Kazma kürek getirip bütün çevre kazıldı!
Ama her kazma umutları tüketiyordu!
Çünkü ortada bir tek altın bile yoktu!
Büyük hayal kırıklığı yaşayan grup saraya dönerek Sultan'ın huzuruna çıktı! "Hata etmişiz! Ortada hazine yok! Bizi affedin" ricasında bulundu!
Gülümsediğini kimseye belli etmeyen Sultan, AYAZ'ı çağırtıp olanları anlattı!
Şaşıran AYAZ "Yanlış anlamışlar" dedi!
Bunun üzerine SULTAN "Bunların cezasını sen ver!" teklifini yaptı!
Mahcup ve akıllı vezir, "Siz varken ben karar veremem!" dedi!
Sultan son sözünü söylemeden "Sahi sen o kulübeye neden gidiyorsun ki?" diye sordu...
AYAZ, kendisini çekemeyenlere de ders olacak şu cevabı verdi: "Ben aslımı unutmamak için o kulübeye her gece uğrarım. Orada sizin beni bulduğunuz köyümden bir çarık ile koyun postumu getirip duvara astım.
Anamı, babamı, aslımı unutmuyorum! Bu da benim sınavım!.."
Gözleri dolan SULTAN "ne ceza verelim?" gibi bir bakış atınca, akıllı vezir "Özür bazen her şeydir!" diyerek kendisini düşman bilenlere ikinci dersi verdi!
Ayaz ile Sultan'ın hikayeleri ünlüdür!
Bugün için çıkarılacak dersler de vardır!
ASLINI UNUTMAMAK bunların başında gelir!
Biz gazeteciler POZİTİF haberi sevmeyiz!
Şimdi gariptir vatandaşın bir kısmı da olumlu bir şey duymak istemiyor!
Ama ben de bildiklerimi kendime saklayacak değilim.
Bakın İmralı ile başlayan süreçten sonra çok önemli adımlar atılmış ve yol alınmış durumda!
Düne kadar aklımıza gelmeyecek şeyler oluyor!
Hayalini bile kuramayacağımız gelişmeler bir bir gerçekleşiyor!
PKK konusu nihayete erdiğinde Türkiye Irak'la bütünleşmeyi tamamlamış olacak!
Dikkat ederseniz eskiden söylediklerimi revize ediyorum! Hatırlayanlar bilir! Bir süre önce "KUZEY IRAK'la bütünleşme olacak, Kürtlerle kucaklaşma gerçekleşecek!" demiştim!
Ankara'nın şimdi geldiği NOKTA gerçekten şaşırtıcı! BAĞDAT da Ankara olmadan bölgede olamayacağını anladı! "Tamam siz Kürtler'i kucaklıyorsunuz ama bizi de unutmayın!" mesajı gönderdi! Bildiğimiz ve bilmediğimiz çok kritik isimler bölgeden Ankara ve İstanbul'a geliyor! Petrol ve doğalgazın dünyaya açılacak noktası kesinlikle CEYHAN olacak!
Ankara'nın herkesi kucaklaması IRAK için de yakın zamanda HUZUR getirecek!
100 milyar dolar petrol geliri olan ülkede her gün 50 kişi bombalarla hayatını kaybediyor! Irak'ın geliri CEYHAN'la birlikte 300 milyar doları görecek! Bu PARA hem Maliki'ye hem Barzani'ye keyif verecek!
Türkiye de, 60 milyar dolar verdiği petrol yüzünden oluşan CARİ AÇIK sorununu ortadan kaldıracak!
Savaşın, kavganın olmadığı bir Türkiye KAZANARAK büyüyecek!
AYAZ'ın yaptığı gibi geçmişini unutmadan!
Bakın Marmaray'ı JAPONLAR yaptı!
Yakında hem Sinop'a hem de Mersin'e NÜKLEER santral inşa edilecek! Sinop'taki proje yine Japonlar'ın! Ancak!
Japonlar bu işe kalkışmadan önce TEKNOLOJİ üssü ile TEKNİK ÜNİVERSİTE kuracak!
Nerede?
Türkiye'de!
Neden?
Yurt dışına gidip çoğunlukla orada kalan gençlerimizin kaçışını önlemek için!
Beyin göçünü frenlemek için!
3 yıl içinde Avrupa'dan Japonya'ya kadar olan hattaki en büyük TEKNİK üniversite Türkiye'de olacak!
Enerji ile buluşan Türkler artık AKILLA da biraraya gelecek!
İşte bizden beklenmeyen en büyük hamle bu!
Bütün bunlar, KÜRESEL DENGEYİ iyi okumak, doğru hamle yapmakla ilgili!
Enerjiyi bulmak, bölgeyi kucaklamak ve teknolojik temel atmak hiç kolay bir iş değil!
İster misiniz bunu duyan birileri ODTÜ deki pırıl pırıl gençleri ağaç krizi diye dolduruşa getirmiş olsun!
Öyle ya adamlar öteden beri devletteki her bilgiye ulaştılar! "Olmaz olmaz" demeyin!
Bu DENGEYİ okumak ve bilmekle ilgili! Japon Başbakanı SHİNZO ABE neden ellerini açıp dua etti sanıyorsunuz!
Fransa, İngiltere ve Almanya'nın Ortadoğu serüveni böylece sona eriyor!
Tabii olaylara sadece BAŞÖRTÜSÜ kadrajıyla bakarsanız bunları göremezsiniz!
Özellikle ilerici arkadaşlar
Ergün diler
4 Kasım 2013 Pazartesi
Firavunun mutlulk verdiği gençler sembolü
Firavunun mutlulk verdiği gençler sembolü
HABERAL’IN MASONLUK REFERENSI DA İSLAM FİRAVUNLARINDAN
Rize doğumlu Mehmet Haberal, tıp alanında ihtisas yapmak üzere 1973 yılında ABD’ye geldi. Ve Shriners (İslam firavunları) masonlarının yanık ve tedavi hastanesinde bir müddet çalıştı. Shriners’in liderlerinden başarı belgesi aldı. Türkiye’ye döndüğünde 1977 yılı içinde Ankara’da Büyük Doğu Mason locasına girdi. Haberal’ın Masonluğunun referans kaynağı ABD’deki SHRİNERS (İslam firavunları) Teşkilatıdır. Haberal’ın “Shriners” (İslam firavunları) mason topluluğunun prensipleri sayılan İskoç Riti’ne göre Türkiye’deki çalışmalarını sürdüren önemli bir eleman oldu. Sağlık ve Eğitim alanlarında ABD’deki SHRİNERS ( İslam Firavunları ) MASONLARI’nın çalışma ve deneyimlerininin benzerini rol model olarak benimsedi. Başkent Hastaneleri ve eğitim kurumlarının sembolü olan hemşire kurdelasına benzer şekil, Haber’ın açıklamasına göre” bilgilerin merkezde toplanması ve hızla etrafa ışık saçarak dağıtılması” olarak açıklanmış olsa da iç içe geçmiş üçgenler ve firavunların tapınak inşa etmesini de hatırlatan mason simgesidir.
HABERAL’IN MASONLUK REFERENSI DA İSLAM FİRAVUNLARINDAN
Rize doğumlu Mehmet Haberal, tıp alanında ihtisas yapmak üzere 1973 yılında ABD’ye geldi. Ve Shriners (İslam firavunları) masonlarının yanık ve tedavi hastanesinde bir müddet çalıştı. Shriners’in liderlerinden başarı belgesi aldı. Türkiye’ye döndüğünde 1977 yılı içinde Ankara’da Büyük Doğu Mason locasına girdi. Haberal’ın Masonluğunun referans kaynağı ABD’deki SHRİNERS (İslam firavunları) Teşkilatıdır. Haberal’ın “Shriners” (İslam firavunları) mason topluluğunun prensipleri sayılan İskoç Riti’ne göre Türkiye’deki çalışmalarını sürdüren önemli bir eleman oldu. Sağlık ve Eğitim alanlarında ABD’deki SHRİNERS ( İslam Firavunları ) MASONLARI’nın çalışma ve deneyimlerininin benzerini rol model olarak benimsedi. Başkent Hastaneleri ve eğitim kurumlarının sembolü olan hemşire kurdelasına benzer şekil, Haber’ın açıklamasına göre” bilgilerin merkezde toplanması ve hızla etrafa ışık saçarak dağıtılması” olarak açıklanmış olsa da iç içe geçmiş üçgenler ve firavunların tapınak inşa etmesini de hatırlatan mason simgesidir.
25 Ekim 2013 Cuma
Sen daha anlamadın mı mesele bağımsız Türkiye meselesi
Sen daha anlamadın mı mesele bağımsız Türkiye meselesi”
“Hakan Fidan neden hedefte biliyor musunuz? Kürt sorununun çözümünü Oslo'dan alıp Ankara'ya getirdiği için!”
Bu tespit bana ait değil. Sözün sahibi Star gazetesi yazarı Ahmet Kekeç.
Kekeç, Ülke Tv'deki En Sıradışı programında yaptı bu tespiti.
Son günlerde Amerika'dan İsrail'e, dışarıdan içeriye kadar her odaktan gelen açıklamalara ışık tutan bir tespit yukarıdaki cümle.
Zira, gerçekten de “Çözüm Süreci” başladığından bu yana bu süreci önceleri “sureti haktan görünenlerin” nasıl tıkama gayreti içinde olduğunu görmüş olduk.
Hasan Cemal, Cengiz Çandar gibilerinin satır arasında hükümete ya da devlete “öğüdü” şu oldu hep, “Sen bu işi kendi başına yapma, git belli başkentlerle anlaş sorunu onlarla onların istediği gibi çöz! Daha doğrusu çözeme, bölüm!”
Ya da “Kürt sorunun çözüm harcında İslamlık, Müslümanlık var zannediyorsunuz. Müslümanlık veya kardeşlik vurgusu bu işi çözmez bu düşünce geri bir düşüncedir!”
Çandar ve Cemal'in bu salvolarının devamında Amerika'nın iki etkili gazetesinde çıkan iki farklı Hakan Fidan yorumu oldu.
Tam bir karakter cinayeti tezgahlandı.
Neden?
Diye düşünürken, bu nedenlerden biri yazının ilk cümlesindeki tespittir.
Devlet “Sır Küpü” maharetiyle Kürt sorunun çözümünün zeminini Oslo'dan aldı Ankara'ya getirdi. Yani ki “milli bir çözüm süreci” başlattı.
Hakan Fidan ismi üzerinde kopartılan kıyametin bir nedeni bu.
Diğer bir nedeni de artık sağır sultanların bile duyabileceği tarzda gazete ve televizyon haberlerine konu olan Çin ile füze anlaşmasının Amerika tarafından kabul edilemez olduğu gerçeği.
O halde burada şu soru önemli.
“Türkiye bağımsız bir ülke değil mi?”
“Türkiye kurulduğu günden bugüne kadar dünya egemenleriyle bir gün hesaplaşmak ve tekrar bağımsız bir ülke olmak” peşindedir.
Zira, Osmanlı'nın bakiyesi olarak Anadolu'da kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin hafızasında “Batı hegemonyası”nın bize neleri dayattığının bilgisi mevcut!
Çin ile füze anlaşması, Kürt sorununun çözüm zeminini “millileştirme” gayreti ve bölgesinde aktif siyaset çabası Türkiye'nin bağımsızlık yolunda attığı önemli adımlardır.
Süreci Kandil eliyle bitirmek isteyenler de…
Hakan Fidan üzerinden, devlette “kırılma” bekleyenler de…
Çin füzesi etrafında fırtına koparanlar da...
Aynı merkezin kontrolünde.
Siz oranın neresi olduğu konusunda şüphe taşımıyorsunuz, öyle değil mi?
Kalın sağlıcakla...
Hasan Öztürk
“Hakan Fidan neden hedefte biliyor musunuz? Kürt sorununun çözümünü Oslo'dan alıp Ankara'ya getirdiği için!”
Bu tespit bana ait değil. Sözün sahibi Star gazetesi yazarı Ahmet Kekeç.
Kekeç, Ülke Tv'deki En Sıradışı programında yaptı bu tespiti.
Son günlerde Amerika'dan İsrail'e, dışarıdan içeriye kadar her odaktan gelen açıklamalara ışık tutan bir tespit yukarıdaki cümle.
Zira, gerçekten de “Çözüm Süreci” başladığından bu yana bu süreci önceleri “sureti haktan görünenlerin” nasıl tıkama gayreti içinde olduğunu görmüş olduk.
Hasan Cemal, Cengiz Çandar gibilerinin satır arasında hükümete ya da devlete “öğüdü” şu oldu hep, “Sen bu işi kendi başına yapma, git belli başkentlerle anlaş sorunu onlarla onların istediği gibi çöz! Daha doğrusu çözeme, bölüm!”
Ya da “Kürt sorunun çözüm harcında İslamlık, Müslümanlık var zannediyorsunuz. Müslümanlık veya kardeşlik vurgusu bu işi çözmez bu düşünce geri bir düşüncedir!”
Çandar ve Cemal'in bu salvolarının devamında Amerika'nın iki etkili gazetesinde çıkan iki farklı Hakan Fidan yorumu oldu.
Tam bir karakter cinayeti tezgahlandı.
Neden?
Diye düşünürken, bu nedenlerden biri yazının ilk cümlesindeki tespittir.
Devlet “Sır Küpü” maharetiyle Kürt sorunun çözümünün zeminini Oslo'dan aldı Ankara'ya getirdi. Yani ki “milli bir çözüm süreci” başlattı.
Hakan Fidan ismi üzerinde kopartılan kıyametin bir nedeni bu.
Diğer bir nedeni de artık sağır sultanların bile duyabileceği tarzda gazete ve televizyon haberlerine konu olan Çin ile füze anlaşmasının Amerika tarafından kabul edilemez olduğu gerçeği.
O halde burada şu soru önemli.
“Türkiye bağımsız bir ülke değil mi?”
“Türkiye kurulduğu günden bugüne kadar dünya egemenleriyle bir gün hesaplaşmak ve tekrar bağımsız bir ülke olmak” peşindedir.
Zira, Osmanlı'nın bakiyesi olarak Anadolu'da kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin hafızasında “Batı hegemonyası”nın bize neleri dayattığının bilgisi mevcut!
Çin ile füze anlaşması, Kürt sorununun çözüm zeminini “millileştirme” gayreti ve bölgesinde aktif siyaset çabası Türkiye'nin bağımsızlık yolunda attığı önemli adımlardır.
Süreci Kandil eliyle bitirmek isteyenler de…
Hakan Fidan üzerinden, devlette “kırılma” bekleyenler de…
Çin füzesi etrafında fırtına koparanlar da...
Aynı merkezin kontrolünde.
Siz oranın neresi olduğu konusunda şüphe taşımıyorsunuz, öyle değil mi?
Kalın sağlıcakla...
Hasan Öztürk
Kaset
Kaset!
Deniz Baykal'ın kasetle götürülmesi yine gündemde!
Kim götürdü?
Neden götürdü?
Amaç neydi?
CHP ne olacaktı?
Kim gelecekti?
Soru çok!
Sarıgül'ü CHP'ye getirecek olanların Baykal'ı kasetle götürdüğü artık herkesin dilinde... Peki, bu korku filmi gibi operasyon nasıl gerçekleşti! Türkiye Cumhuriyeti buna nasıl karşı koyamadı!
Sorun buradaydı!
Eski Türkiye'nin alışkanlıkları hala canlıydı! Darbeyle yapamadığını, ekonomik krizle götüremediğini, kasetle bitiriyordu! Yeni masanın tüm temsilcileri, yani MİLLİ olan kim varsa, hedefe konuluyordu!
Bakın daha önce de yazdım!
İdeolojiler ile SİYASET birbirinden farklıdır! Erdoğan ve Baykal iki zıt kutupta olsa da ülkenin rotası konusunda hemfikirdiler! Söylenmese de BÜYÜK TÜRKİYE konusunda aynı paydada buluşurlardı!
Zaten Erdoğan'ın yasaklı oluşuna itiraz eden, gereğini yapıp Erdoğan'ı Meclis'e çeken Baykal'dır! Sonuçta bir adada yaşamıyoruz! Etrafımızda onlarca DENGE var! Erdoğan ile Baykal aynı dengeye inanan insanlardı!
Farklılıklar olmakla birlikte büyük fotoğrafa aynı şekilde bakarlardı! Erdoğan'ı, yani seçim kazanmış bir partinin liderini, tutup içeri çeken BAYKAL 3 yıl sonra NEDENSE CHP geleneğine yakın olan Mustafa Sarıgül'ü kurultayda yerlebir ediyordu!
Sarıgül hakkındaki yolsuzluk iddialarını gündeme getiren Baykal tepki karşısında "Senin gırtlağın yetmez! Otur yerine!" sözleriyle adeta bir çocuğu azarlar gibi rakibine sesleniyordu! Hatta daha da ileri giderek "Namuslular da namussuzlar kadar cesur olmalı" diyerek resmen Sarıgül'ü hedefe koyuyordu!
Kurultaydan zaferle çıkan Baykal, çok kimsenin dikkat çekmediği belki de anlamını bilmediği için çözemediği şu sözleri söylüyordu:
Siz sadece beni seçmediniz!
CHP'yi dışarıdan yönetmek isteyenlere 'DUR ORADA!'" dediniz...
Yıların siyasetçisi bir şey söylüyordu!
Diyordu ki:
"Ey Mustafa Sarıgül! Seni karşıma çıkaran Kraliçe'nin adamları burada sonuç alamaz!
Beni oyla geçemez ve partiyi ele geçiremezsiniz!
Ben senin kimlerle oturup kalktığını biliyorum. Türk ve yabancı destekçilerinle beni yenemediniz! Sizi kolunuzdan tutup dışarı attım!"
İşte Baykal için karar o an verilmişti aslında!
Baykal'ın gitmesi gerekiyordu! İstanbul dükalığının gönderdiği Sarıgül bunu başaramamıştı! Ancak işlem sürüyordu!
OY'la gitmeyen Baykal kasetle gidiyordu! Kemal Kılıçdaroğlu'nun gelmesiyle CHP bambaşka bir parti oluyordu!
Yeni strateji bölgeye seslenmek, Şiiler üzerinde politika yapmak, kağıt üzerinde de olsa Kürtler'e şirin gözükmekti!
Amaç KÜRT oylarını alıp KRALİÇE'nin göstereceği bir adayı Köşk seçimlerinde tam olarak desteklemekti! Kemal Bey bilmese de geliş sebebi buydu! Artık CHP de diğer odaklar gibi sadece Erdoğan karşıtlığı üzerine siyaset yapacaktı!
Yeni denklem buydu! MHP de bu konuda CHP'den geri durmuyordu!
Erdoğan karşıtlığı, Kürtler'e yeşil ışık yakan CHP ile MHP'yi bir araya getirebiliyordu! Ama Erdoğan samimi olarak Kürtler'i kucaklamak istediğinde ikisi birden "HAYIR!" diye haykırıyordu!
Günahlarını almak istemem!
Ama bu politika İNGİLİZ politikasıdır!
Kraliçe ve içerideki adamlarının siyasetidir!
Amaç Türk'ü ikinci plana atıp devleti perde arkasından bir başkasına devretmektir!
Kemal Bey biliyor mu bilemem ama KASETİ vizyona sokanlar günü geldiğinde kendisini oradan alacaklardır!
Bu kural hiç şaşmaz!
Zaten kum saati akmaya başladı!
Geceleri varoşları gezip taksicilerle sohbet eden SARIGÜL etrafına "Beni halk getirecek!" diyor! Olabilir!
Siyasetçinin umudu vardır! Ama konuştuğu insanlara, arkasındaki güçlerden, KASET olayının gerçek öyküsünden ve BARONLARIN aldığı yeni kararlardan sözettiğini hiç sanmıyorum!
Kim bilir, belki o da bilmiyordur!
İstanbul'u aldıklarında Erdoğan'ın çok dayanamayacağı hesap ediliyor!
İstanbul gelirse BİZANS oyunları arka arkaya patlayacak! Planları bu!
Kasetle giden Baykal, kurultayda üzerinden geçtiği Sarıgül'e çok sonra yenilecekti! KASETİ kullananların hesabı böylesine genişti!
BARONLARIN seçimden başka şansı kalmadı!
İlk kez bileklerinin gücüyle meydana çıkacaklar!
Önlerinde Sarıgül!
Bakalım CHP, yani sık sık söylendiği gibi ATATÜRK'ün partisi olan CHP, Kraliçe ve adamlarına geçit verecek mi? "Gerçeği kaç kişi görecek?" diye çok merak ediyorum..
Çok saygı duyduğum bir dostum "Sakın siyasetçileri pek fazla önemseme! Çoğu burnunun dibini bile görmekten acizdir!" derdi!
İdeolojik olarak dışarıdan çok fazla etkilenen CHP, Baykal'ın hesabını görecek mi görmeyecek mi? Konu bu!
Boğaz'daki BARONLARIN yönettiği bir parti olup olmadıkları yakında ortaya çıkacak!
Biraz Deniz Baykal işine kafa yorsalar iyi olur!
Yoksa Kemal Bey de gittiğinde iki problemin içinden çıkamazlar!
Ucuz siyaseti bırakıp AKLI devreye sokmakta geç kalmasınlar! Malum son pişmanlık fayda etmiyor!
NOT: Bilenler bilir! CHP ile derdim yoktur! Derdim Türkiye'yi yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların TÜRK olmasıdır! Sadece nüfus kağıdında değil tabii
Ergün Diler
Deniz Baykal'ın kasetle götürülmesi yine gündemde!
Kim götürdü?
Neden götürdü?
Amaç neydi?
CHP ne olacaktı?
Kim gelecekti?
Soru çok!
Sarıgül'ü CHP'ye getirecek olanların Baykal'ı kasetle götürdüğü artık herkesin dilinde... Peki, bu korku filmi gibi operasyon nasıl gerçekleşti! Türkiye Cumhuriyeti buna nasıl karşı koyamadı!
Sorun buradaydı!
Eski Türkiye'nin alışkanlıkları hala canlıydı! Darbeyle yapamadığını, ekonomik krizle götüremediğini, kasetle bitiriyordu! Yeni masanın tüm temsilcileri, yani MİLLİ olan kim varsa, hedefe konuluyordu!
Bakın daha önce de yazdım!
İdeolojiler ile SİYASET birbirinden farklıdır! Erdoğan ve Baykal iki zıt kutupta olsa da ülkenin rotası konusunda hemfikirdiler! Söylenmese de BÜYÜK TÜRKİYE konusunda aynı paydada buluşurlardı!
Zaten Erdoğan'ın yasaklı oluşuna itiraz eden, gereğini yapıp Erdoğan'ı Meclis'e çeken Baykal'dır! Sonuçta bir adada yaşamıyoruz! Etrafımızda onlarca DENGE var! Erdoğan ile Baykal aynı dengeye inanan insanlardı!
Farklılıklar olmakla birlikte büyük fotoğrafa aynı şekilde bakarlardı! Erdoğan'ı, yani seçim kazanmış bir partinin liderini, tutup içeri çeken BAYKAL 3 yıl sonra NEDENSE CHP geleneğine yakın olan Mustafa Sarıgül'ü kurultayda yerlebir ediyordu!
Sarıgül hakkındaki yolsuzluk iddialarını gündeme getiren Baykal tepki karşısında "Senin gırtlağın yetmez! Otur yerine!" sözleriyle adeta bir çocuğu azarlar gibi rakibine sesleniyordu! Hatta daha da ileri giderek "Namuslular da namussuzlar kadar cesur olmalı" diyerek resmen Sarıgül'ü hedefe koyuyordu!
Kurultaydan zaferle çıkan Baykal, çok kimsenin dikkat çekmediği belki de anlamını bilmediği için çözemediği şu sözleri söylüyordu:
Siz sadece beni seçmediniz!
CHP'yi dışarıdan yönetmek isteyenlere 'DUR ORADA!'" dediniz...
Yıların siyasetçisi bir şey söylüyordu!
Diyordu ki:
"Ey Mustafa Sarıgül! Seni karşıma çıkaran Kraliçe'nin adamları burada sonuç alamaz!
Beni oyla geçemez ve partiyi ele geçiremezsiniz!
Ben senin kimlerle oturup kalktığını biliyorum. Türk ve yabancı destekçilerinle beni yenemediniz! Sizi kolunuzdan tutup dışarı attım!"
İşte Baykal için karar o an verilmişti aslında!
Baykal'ın gitmesi gerekiyordu! İstanbul dükalığının gönderdiği Sarıgül bunu başaramamıştı! Ancak işlem sürüyordu!
OY'la gitmeyen Baykal kasetle gidiyordu! Kemal Kılıçdaroğlu'nun gelmesiyle CHP bambaşka bir parti oluyordu!
Yeni strateji bölgeye seslenmek, Şiiler üzerinde politika yapmak, kağıt üzerinde de olsa Kürtler'e şirin gözükmekti!
Amaç KÜRT oylarını alıp KRALİÇE'nin göstereceği bir adayı Köşk seçimlerinde tam olarak desteklemekti! Kemal Bey bilmese de geliş sebebi buydu! Artık CHP de diğer odaklar gibi sadece Erdoğan karşıtlığı üzerine siyaset yapacaktı!
Yeni denklem buydu! MHP de bu konuda CHP'den geri durmuyordu!
Erdoğan karşıtlığı, Kürtler'e yeşil ışık yakan CHP ile MHP'yi bir araya getirebiliyordu! Ama Erdoğan samimi olarak Kürtler'i kucaklamak istediğinde ikisi birden "HAYIR!" diye haykırıyordu!
Günahlarını almak istemem!
Ama bu politika İNGİLİZ politikasıdır!
Kraliçe ve içerideki adamlarının siyasetidir!
Amaç Türk'ü ikinci plana atıp devleti perde arkasından bir başkasına devretmektir!
Kemal Bey biliyor mu bilemem ama KASETİ vizyona sokanlar günü geldiğinde kendisini oradan alacaklardır!
Bu kural hiç şaşmaz!
Zaten kum saati akmaya başladı!
Geceleri varoşları gezip taksicilerle sohbet eden SARIGÜL etrafına "Beni halk getirecek!" diyor! Olabilir!
Siyasetçinin umudu vardır! Ama konuştuğu insanlara, arkasındaki güçlerden, KASET olayının gerçek öyküsünden ve BARONLARIN aldığı yeni kararlardan sözettiğini hiç sanmıyorum!
Kim bilir, belki o da bilmiyordur!
İstanbul'u aldıklarında Erdoğan'ın çok dayanamayacağı hesap ediliyor!
İstanbul gelirse BİZANS oyunları arka arkaya patlayacak! Planları bu!
Kasetle giden Baykal, kurultayda üzerinden geçtiği Sarıgül'e çok sonra yenilecekti! KASETİ kullananların hesabı böylesine genişti!
BARONLARIN seçimden başka şansı kalmadı!
İlk kez bileklerinin gücüyle meydana çıkacaklar!
Önlerinde Sarıgül!
Bakalım CHP, yani sık sık söylendiği gibi ATATÜRK'ün partisi olan CHP, Kraliçe ve adamlarına geçit verecek mi? "Gerçeği kaç kişi görecek?" diye çok merak ediyorum..
Çok saygı duyduğum bir dostum "Sakın siyasetçileri pek fazla önemseme! Çoğu burnunun dibini bile görmekten acizdir!" derdi!
İdeolojik olarak dışarıdan çok fazla etkilenen CHP, Baykal'ın hesabını görecek mi görmeyecek mi? Konu bu!
Boğaz'daki BARONLARIN yönettiği bir parti olup olmadıkları yakında ortaya çıkacak!
Biraz Deniz Baykal işine kafa yorsalar iyi olur!
Yoksa Kemal Bey de gittiğinde iki problemin içinden çıkamazlar!
Ucuz siyaseti bırakıp AKLI devreye sokmakta geç kalmasınlar! Malum son pişmanlık fayda etmiyor!
NOT: Bilenler bilir! CHP ile derdim yoktur! Derdim Türkiye'yi yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların TÜRK olmasıdır! Sadece nüfus kağıdında değil tabii
Ergün Diler
21 Ekim 2013 Pazartesi
hepimiz klozet kapağıyız
9 günlük bayram tatilinde bol bol okumak ve yazmak istiyordum ama, hastalık yatağa düşürünce gündemden uzak kaldım.
Ekran başına bir oturdum ki abooov, neler olmuş neler!
Kemal Kılıçdaroğlu "Ben esasen ve aslen Seyit'im. Peygamber soyundan geliyorum" demiş. İsrailli bir gazete Hakan Fidan'ın arabasına konulacak bir bomba ile katledilmeyi hakettiğini yazmış.
Bir de Koç Grubu, ürettiği kırmızıya çalan rengin üzerine nakşettiği ay yıldızlı klozet kapaklarını satışa sunmuş.
Sondan başlayarak gidelim.
Klozet kapağı haberini okuyunca içimden, "İnşallah Erdoğan bu yapılanı kınayıp başımıza yeni icatlar çıkarmaz" dedim.
Malum; son dönemlerde kendisine muhalif kesim Başbakan neyi eleştirdiyse ona sahip çıkmakla yedi düvele nam saldı.
"Çapulcu" dedi, sosyal medyada isminin başına "Çapulcu" ekledi. Yetmedi, "Çapulcuyuz, hepimiz çapulcuyuz" dediler. "Ayyaş" dedi, isimler biraz daha uzayıp "Çapulcu Ayyaş" oldu. Bu kez "Çapulcu Ayyaş'ız biz" naraları yükseldi.
Mazallah bu kez "Biz sizin bayrak şeklindeki ay yıldızı klozet kapaklarının üzerine çizdiğinizi iyi biliriz" derse...
Bakın siz o zaman sosyal medyanın b.ku nasıl çıkıyor!
"Klozet kapağı Bertan" benzeri rumuzların yazdığı yorumları gözünüzün önüne getirin lütfen.
Onu da geçtim. Taksim'de, "Klozet kapağıyım ben" pankartları ile dolaşıldığını düşünün.
Sayın Başbakan'a yalvarıyorum.
Efendim lütfen bu konuda konuşmayın. Söz veriyorum. Bu yıl makarna ve kömür almayacağım! İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin dağıttığı odunlarla idare edeceğim.
İşin şakası bir yana!
"T.C. ibaresi kaldırılamaz. Türk bayrağı için canımızı veririz" diyen tabela manyakları bakalım T.C.'nin bayrağına yapılan bu hakarete ne diyecek, çok merak ediyorum.
***
"Tepki verirler mutlaka" diye bekliyorsanız yanılırsınız.
Baksanıza, İsrail gazetesinin Hakan Fidan'ı öldürmekle tehdit etmesi pek hoşlarına gitmiş.
Mantık aynen şu!
"Hakan Fidan AK Parti döneminde görev yapan biri nasılsa. Erdoğan'ın adamı yani. İsrail onu öldürecekse ben İsrail'den yanayım."
Sosyal medyada yapılan yorumları bir okusanız, "Türkiye topyekün ajanmış meğer" dersiniz yemin ediyorum.
Yok Hakan Fidan İsrail ajanıymış, yok İsrail onu hedef göstererek yerini sağlamlaştırıyormuş, yok kamufle etmek amacıyla böyle yazmışlarmış...
Daha neler neler!
Okurken içimden dedim ki, "Bu tipleri karşına alacaksın. Yaradana sığınıp çıplak ayakla kulağının dibine üç vurup, iki sayacaksın..."
Hani İsrail gazetesi övse, bu sefer de "Baaaak baaak. İsrail adamı olmayan birini niye övsün." diyecek.
"Yavrum sen hangi tarlanın mahsulüsün. Çabuk gelişmen için sana nasıl bir şırıngayla, ne kadar hormon enjekte ettiler a benim kafası etejer aynası gibi parlayan camışım" diyeceksin, olmayacak!
Hiç kimseye suç bulmuyorum!
Suç hükümetin.
Sen bunca yıl Kurtlar Vadisi'ni ekranlarda 90 dakika izlemelerine izin verirsen, hükümet olarak yasak koymazsan, adam böyle beyin kepçiklemesi yaşar, Hürrem gibi tükenmişlik sendromuna girer pek tabi ki...
Hele bir yorum vardı ki, sahibine "Abi senin at gözlüğün ne güzel, nereden aldın?" diye yazdım, daha cevap vermedi.
Demiş ki, "İsrail ne diyorsa tersini okumak gerek. Demek ki Hakan Fidan hem İsrail'in, hem İran'ın hem de Suriye'nin ajanı. Mavi Marmara Gemisi'ne yapılan kanlı saldırıyı da bizzat kendisi tertipledi ki Erdoğan'ın yıldızı parlasın..."
Anası babası okusa, "Keşke korunsaydım" der yani, o derece!
Bir bayan yorumcu da, "Ben Milli İstihbarat Teşkilatı'nın Türkiye'nin menfaatine ne yaptığını bilmiyorum. Niye haberim yok!" demiş, sonra da somurtma işareti koymuş iletisinin sonuna!..
Ay ben sana ölürüm, ölürüm!
Ben senden önce rica ettim ki onlara balım.. "Çıkın şöyle sabah programlarına, yaptığınız icraatları anlatın aşkoştrellam da bilsin" dedim!
"Abi senin aşkoştrellan bilirse, biz MİT olmayız. Bildiğin mahalle bakkalı oluruz. Kusura bakmasın kendisine şu an bilgi aktarımı yapamayacağız. Bir ara gelirse bizzat brifing şettiririz" dedi başındaki kaba kişi.
Sen ODTÜ ormanında direnmeye devam et, seni oradan alıp götürecekler tamam mı balım!
Haydi bakalım!
***
Dünyanın şımarık veledi İsrail bu yorumu yaparsa, bizim şımarık gezici veletlerin böyle yorum yapması normal tabi ki.. İşin tuhaf tarafı, Türkiye'ye yönelik bu alçakça tehdit karşısında Anamuhalefet tek kelime etmiyor.
Lider Kemal Kılıçdaroğlu'nun derdi başından aşkın, belli. Gazete gazete dolaşıyor, şirin mi şirin bilgiler veriyor kendisi hakkında... Son olarak, "Ben Peygamber soyundan geliyorum. Soyum Seyit'tir" demiş!
Az kaldı.
Seçime iki üç ay kala "Ben esasen Mehdi'yim" derse, şaşırmayın. Etrafındakiler de, "Suratı peygamber suratı gibi görünmüyor mu yurttaş?" diye alkışlar vallahi!
Mübarek nasıl "gezici" bir soysa, dünyayı turladı. Bir karar verse de biz de kurtulsak bu eziyetten...
Önceleri "Benim soyum Türkmen'dir" demişti.. Sonra bir gün "Tuncelili Alevi" oldu. Sonra bir baktık, başka bir gazetede "Soyum Akşehir'den. Nasreddin Hoca ile akrabalığım var" demiş.
Şimdi ise Peygamber soyu çıktı başımıza..
Siz hangisine inandınız bilemem ama ben şahsen Nasreddin Hoca ile akraba olduğuna inanıyorum. Bildiğiniz üzere Nasreddin Hoca eşeğe ters binmişti. Kendisi de tersten gelen merdivene hoplayarak bindiği için bu kanaat oluştu bende!...
Seçimler yaklaştıkça bakalım neler çalınacak kulağımıza. İş artık başörtüsünü, çarşafı kullanmayı aştı artık. Peygamberler siyasete alet edilmeye başlandı. Dersiniz ki seçimlerde belediye başkanı değil de, son halifeyi seçeceğiz.
Her söylenene inanılacaksa, benim neyim eksik yahu? Ben de Çin'in eski kralıyım efendim! O zamanki adım da Sul Lin Yam'dı.
Sonra Süleyman'a çevirttirdim! "Sizi dünya çakma ürün lideri yaparım, bana oy verin" diye ortaya mı atılayım şimdi?
Ne oluyor yani Peygamber soyundan oluyorsan?
Hazreti Nuh'un oğlu da peygamber soyundandı. Lakin tufanda helak olanların ilk sırasındaydı. Kabil de Hazreti Adem'in oğluydu ama kardeşini katlederek yerküre üzerinde ilk kan akıtan oldu.
Hazreti Peygamberin amcasını hatırlatmaya gerek yok herhalde. Bu nedenledir ki, peygamberlerin soyundan gelen değil, yolundan giden daha muteberdir. "Başörtüsü yasağını geri getirin. Alkol düzenlemesini iptal edin. İmam Hatip Liseleri'ne yeniden darbe indirin" denilerek aşındırılan Anayasa Mahkemesi'nin yolu Hazreti Peygamber'e çıkmaz, bunu iyi bilmek gerek!
Darbecilerin yanında ol, ülkeni dış ülke liderlerine şikayet et, bir seçim kazanmak için ortalığı yangın yerine çevirenleri sar sarmala kucakla, sonra ben "Peygamber soyundan geliyorum" de.
Oldu, oralardan da size selam var zaten!
Efendim bildiğiniz gibi CHP lideriyle benim bir ortak noktamız var.
İkimiz de CHP'ye oy vermedik geçen yerel seçimlerde! Buna güvenerek kendisine bildirmek isterim ki...
Son gezi olaylarına verdiği destekten sonra değil Peygamber soyundan gelmek, "Ben İsa'yım. Yeryüzüne indim" dese bile, inançlı kesimden tek oy gelmez.
Benden söylemesi!
Ekran başına bir oturdum ki abooov, neler olmuş neler!
Kemal Kılıçdaroğlu "Ben esasen ve aslen Seyit'im. Peygamber soyundan geliyorum" demiş. İsrailli bir gazete Hakan Fidan'ın arabasına konulacak bir bomba ile katledilmeyi hakettiğini yazmış.
Bir de Koç Grubu, ürettiği kırmızıya çalan rengin üzerine nakşettiği ay yıldızlı klozet kapaklarını satışa sunmuş.
Sondan başlayarak gidelim.
Klozet kapağı haberini okuyunca içimden, "İnşallah Erdoğan bu yapılanı kınayıp başımıza yeni icatlar çıkarmaz" dedim.
Malum; son dönemlerde kendisine muhalif kesim Başbakan neyi eleştirdiyse ona sahip çıkmakla yedi düvele nam saldı.
"Çapulcu" dedi, sosyal medyada isminin başına "Çapulcu" ekledi. Yetmedi, "Çapulcuyuz, hepimiz çapulcuyuz" dediler. "Ayyaş" dedi, isimler biraz daha uzayıp "Çapulcu Ayyaş" oldu. Bu kez "Çapulcu Ayyaş'ız biz" naraları yükseldi.
Mazallah bu kez "Biz sizin bayrak şeklindeki ay yıldızı klozet kapaklarının üzerine çizdiğinizi iyi biliriz" derse...
Bakın siz o zaman sosyal medyanın b.ku nasıl çıkıyor!
"Klozet kapağı Bertan" benzeri rumuzların yazdığı yorumları gözünüzün önüne getirin lütfen.
Onu da geçtim. Taksim'de, "Klozet kapağıyım ben" pankartları ile dolaşıldığını düşünün.
Sayın Başbakan'a yalvarıyorum.
Efendim lütfen bu konuda konuşmayın. Söz veriyorum. Bu yıl makarna ve kömür almayacağım! İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin dağıttığı odunlarla idare edeceğim.
İşin şakası bir yana!
"T.C. ibaresi kaldırılamaz. Türk bayrağı için canımızı veririz" diyen tabela manyakları bakalım T.C.'nin bayrağına yapılan bu hakarete ne diyecek, çok merak ediyorum.
***
"Tepki verirler mutlaka" diye bekliyorsanız yanılırsınız.
Baksanıza, İsrail gazetesinin Hakan Fidan'ı öldürmekle tehdit etmesi pek hoşlarına gitmiş.
Mantık aynen şu!
"Hakan Fidan AK Parti döneminde görev yapan biri nasılsa. Erdoğan'ın adamı yani. İsrail onu öldürecekse ben İsrail'den yanayım."
Sosyal medyada yapılan yorumları bir okusanız, "Türkiye topyekün ajanmış meğer" dersiniz yemin ediyorum.
Yok Hakan Fidan İsrail ajanıymış, yok İsrail onu hedef göstererek yerini sağlamlaştırıyormuş, yok kamufle etmek amacıyla böyle yazmışlarmış...
Daha neler neler!
Okurken içimden dedim ki, "Bu tipleri karşına alacaksın. Yaradana sığınıp çıplak ayakla kulağının dibine üç vurup, iki sayacaksın..."
Hani İsrail gazetesi övse, bu sefer de "Baaaak baaak. İsrail adamı olmayan birini niye övsün." diyecek.
"Yavrum sen hangi tarlanın mahsulüsün. Çabuk gelişmen için sana nasıl bir şırıngayla, ne kadar hormon enjekte ettiler a benim kafası etejer aynası gibi parlayan camışım" diyeceksin, olmayacak!
Hiç kimseye suç bulmuyorum!
Suç hükümetin.
Sen bunca yıl Kurtlar Vadisi'ni ekranlarda 90 dakika izlemelerine izin verirsen, hükümet olarak yasak koymazsan, adam böyle beyin kepçiklemesi yaşar, Hürrem gibi tükenmişlik sendromuna girer pek tabi ki...
Hele bir yorum vardı ki, sahibine "Abi senin at gözlüğün ne güzel, nereden aldın?" diye yazdım, daha cevap vermedi.
Demiş ki, "İsrail ne diyorsa tersini okumak gerek. Demek ki Hakan Fidan hem İsrail'in, hem İran'ın hem de Suriye'nin ajanı. Mavi Marmara Gemisi'ne yapılan kanlı saldırıyı da bizzat kendisi tertipledi ki Erdoğan'ın yıldızı parlasın..."
Anası babası okusa, "Keşke korunsaydım" der yani, o derece!
Bir bayan yorumcu da, "Ben Milli İstihbarat Teşkilatı'nın Türkiye'nin menfaatine ne yaptığını bilmiyorum. Niye haberim yok!" demiş, sonra da somurtma işareti koymuş iletisinin sonuna!..
Ay ben sana ölürüm, ölürüm!
Ben senden önce rica ettim ki onlara balım.. "Çıkın şöyle sabah programlarına, yaptığınız icraatları anlatın aşkoştrellam da bilsin" dedim!
"Abi senin aşkoştrellan bilirse, biz MİT olmayız. Bildiğin mahalle bakkalı oluruz. Kusura bakmasın kendisine şu an bilgi aktarımı yapamayacağız. Bir ara gelirse bizzat brifing şettiririz" dedi başındaki kaba kişi.
Sen ODTÜ ormanında direnmeye devam et, seni oradan alıp götürecekler tamam mı balım!
Haydi bakalım!
***
Dünyanın şımarık veledi İsrail bu yorumu yaparsa, bizim şımarık gezici veletlerin böyle yorum yapması normal tabi ki.. İşin tuhaf tarafı, Türkiye'ye yönelik bu alçakça tehdit karşısında Anamuhalefet tek kelime etmiyor.
Lider Kemal Kılıçdaroğlu'nun derdi başından aşkın, belli. Gazete gazete dolaşıyor, şirin mi şirin bilgiler veriyor kendisi hakkında... Son olarak, "Ben Peygamber soyundan geliyorum. Soyum Seyit'tir" demiş!
Az kaldı.
Seçime iki üç ay kala "Ben esasen Mehdi'yim" derse, şaşırmayın. Etrafındakiler de, "Suratı peygamber suratı gibi görünmüyor mu yurttaş?" diye alkışlar vallahi!
Mübarek nasıl "gezici" bir soysa, dünyayı turladı. Bir karar verse de biz de kurtulsak bu eziyetten...
Önceleri "Benim soyum Türkmen'dir" demişti.. Sonra bir gün "Tuncelili Alevi" oldu. Sonra bir baktık, başka bir gazetede "Soyum Akşehir'den. Nasreddin Hoca ile akrabalığım var" demiş.
Şimdi ise Peygamber soyu çıktı başımıza..
Siz hangisine inandınız bilemem ama ben şahsen Nasreddin Hoca ile akraba olduğuna inanıyorum. Bildiğiniz üzere Nasreddin Hoca eşeğe ters binmişti. Kendisi de tersten gelen merdivene hoplayarak bindiği için bu kanaat oluştu bende!...
Seçimler yaklaştıkça bakalım neler çalınacak kulağımıza. İş artık başörtüsünü, çarşafı kullanmayı aştı artık. Peygamberler siyasete alet edilmeye başlandı. Dersiniz ki seçimlerde belediye başkanı değil de, son halifeyi seçeceğiz.
Her söylenene inanılacaksa, benim neyim eksik yahu? Ben de Çin'in eski kralıyım efendim! O zamanki adım da Sul Lin Yam'dı.
Sonra Süleyman'a çevirttirdim! "Sizi dünya çakma ürün lideri yaparım, bana oy verin" diye ortaya mı atılayım şimdi?
Ne oluyor yani Peygamber soyundan oluyorsan?
Hazreti Nuh'un oğlu da peygamber soyundandı. Lakin tufanda helak olanların ilk sırasındaydı. Kabil de Hazreti Adem'in oğluydu ama kardeşini katlederek yerküre üzerinde ilk kan akıtan oldu.
Hazreti Peygamberin amcasını hatırlatmaya gerek yok herhalde. Bu nedenledir ki, peygamberlerin soyundan gelen değil, yolundan giden daha muteberdir. "Başörtüsü yasağını geri getirin. Alkol düzenlemesini iptal edin. İmam Hatip Liseleri'ne yeniden darbe indirin" denilerek aşındırılan Anayasa Mahkemesi'nin yolu Hazreti Peygamber'e çıkmaz, bunu iyi bilmek gerek!
Darbecilerin yanında ol, ülkeni dış ülke liderlerine şikayet et, bir seçim kazanmak için ortalığı yangın yerine çevirenleri sar sarmala kucakla, sonra ben "Peygamber soyundan geliyorum" de.
Oldu, oralardan da size selam var zaten!
Efendim bildiğiniz gibi CHP lideriyle benim bir ortak noktamız var.
İkimiz de CHP'ye oy vermedik geçen yerel seçimlerde! Buna güvenerek kendisine bildirmek isterim ki...
Son gezi olaylarına verdiği destekten sonra değil Peygamber soyundan gelmek, "Ben İsa'yım. Yeryüzüne indim" dese bile, inançlı kesimden tek oy gelmez.
Benden söylemesi!
Ne olacak bu Avrupa'nın hali
Ne olacak bu Avrupa'nın hali!.
Maddi açıdan birtakım üstünlükleri olsa da, doğum oranları süratle düşmeye başlayıp, mevcut nüfusları ihtiyarlayan ve ekonomik-sosyal sistemleri şimdiden SOS vermeye başlayan Avrupa ülkelerinin kendilerinden emin halleri sürüyor. Bu özellikle de Türkiye söz konusu olduğu zaman, daha çok kendisini belli eden bir durum.
Maddi açıdan birtakım üstünlükleri olsa da, doğum oranları süratle düşmeye başlayıp, mevcut nüfusları ihtiyarlayan ve ekonomik-sosyal sistemleri şimdiden SOS vermeye başlayan Avrupa ülkelerinin kendilerinden emin halleri sürüyor. Bu özellikle de Türkiye söz konusu olduğu zaman, daha çok kendisini belli eden bir durum.
Uzunca sayılabilecek bir süre çok başarılı gözükseler de, ortaya koydukları hayat tarzı sebebiyle, sistemlerinin artık kendi kendini çevirmesinin mümkün olmadığı bir döneme doğru yaklaşıyor Avrupa ülkeleri.
Birkaç on sene sonra, çalışan nüfusun sistemi sürdürmeye yetmeyeceğini bildikleri için, kendileri için uygun olduğunu düşündükleri ülkelerden göçmen alarak, geleceği olmasa da günü kurtarmaya çalışıyorlar. Ancak, göçmen aldıkları ülkelerin durumları da pek hoş değil; çünkü onlar da Avrupa tarzı hayatı benimsemiş oldukları için genç nüfus konusunda gelişmiş ülkelerden pek farkları yok.
Avrupa Birliği'nin halkının çoğunluğu Müslüman olan Türkiye ile ilgili İlerleme Raporu'nu, uzun bir resmi tatil olduğu bilinen Kurban Bayramı'na denk getirerek açıklamış olması, sahip oldukları varsayılan birtakım hassasiyetler konusunda ne kadar fakir olduklarını göstermiş oldu.
Bayram telaşı arasında raporda dile getirilen hususlar üzerinde yeteri kadar durulamamış olsa da, herhalde önümüzdeki günlerde bu eksiklik giderilecektir. Ve bu eksiklik(!) giderilirken de, mustarip oldukları aşağılık kompleksi ve tabii ki mevcut durumla ilgili rahatsızlıkları sebebiyle, halimizin çok kötü olduğunun Avrupa Birliği tarafından da tespit edildiğini söyleyip ah vah edecek epey kişiyi dinlemek zorunda kalacağız muhtemelen.
Raporun belki de en dikkat çekici yanlarından birisi, geçtiğimiz aylarda İstanbul başta olmak üzere ülkemizde bir kaos oluşturmayı hedefleyen Gezi Olayları ile ilgili tarafı. Kendi ülkelerinde çok daha hafif benzerleri yaşandığında polis şiddetinin zirve yapmasına ses çıkarmayanlar; ciddi herhangi bir sebebi olmadan etrafı yakıp-yıkan, yağmalayan göstericilere polisin müdahale etmiş olması sebebiyle Türkiye'yi mahkum etme derdindeler.
Avrupa Birliği'ne tam üyelik müracaatı çerçevesinde Türkiye'nin aldığı mesafenin değerlendirildiği söz konusu rapor, içinde bulundurduğu birtakım doğrular sebebiyle bazı konularda atılabilecek adımlar konusunda işe yarayabilecek olsa da; sürekli olarak bizim ne durumda olduğumuza dair raporlar yayınlamak durumunda olan Avrupa'nın durumunun ne olacağı, belki çok daha önemli bir konu.
Her ne kadar kuyruğu dik tutuyor ve başta biz olmak üzere kendileri gibi olmayan ülkelere yüksekten bakmaya çalışıyor olsalar da, objektif kriterler esas alınarak yapılan değerlendirmeler, Avrupa'nın artık inişe geçtiğini gösterebilecek hususlar içeriyor.
Evrensel diğerler olarak tanıtmaya çalıştıkları hemen bütün prensipleri, kendi menfaatleri söz konusu olduğunda yok sayıp tam bir ikiyüzlülükle davranıyor olmaları; aleme talkın verirken, kendilerinin salkım peşinde koştuğunu gösteriyor. Her ne kadar gözlerden saklamaya çalışıyor olsalar da, bütün olup bitenler, meşhur ‘Doğu için yeterlidir' sözünün Avrupa için halen geçerli olduğunu ortaya koyuyor.
Ülkemizde ve başka coğrafyalarda devşirdikleri beyinler tarafından savunuluyor olsalar da; -zaten önceleri de olup olmadığı tartışmalı- insanlığa rehber olabileceği varsayılan özelliklerini tamamen kaybetmeye başladıkları, kendi içlerinden kişiler tarafından da dile getiriliyor artık.
Avrupalılar, Türkiye ile ilgili ilerleme raporlarını hazırlamaya devam etsinler etmesine. Ama bir yandan da kendi meseleleri üzerinde, yani ‘Ne olacak bu Avrupa'nın hali' sorusunun cevabı konusuna daha ciddi bir şekilde eğilmeye başlasalar, iyi olacak.
Sahi, ne olacak bu Avrupa'nın hali?..
Ekrem Kızıltaş
Maddi açıdan birtakım üstünlükleri olsa da, doğum oranları süratle düşmeye başlayıp, mevcut nüfusları ihtiyarlayan ve ekonomik-sosyal sistemleri şimdiden SOS vermeye başlayan Avrupa ülkelerinin kendilerinden emin halleri sürüyor. Bu özellikle de Türkiye söz konusu olduğu zaman, daha çok kendisini belli eden bir durum.
Maddi açıdan birtakım üstünlükleri olsa da, doğum oranları süratle düşmeye başlayıp, mevcut nüfusları ihtiyarlayan ve ekonomik-sosyal sistemleri şimdiden SOS vermeye başlayan Avrupa ülkelerinin kendilerinden emin halleri sürüyor. Bu özellikle de Türkiye söz konusu olduğu zaman, daha çok kendisini belli eden bir durum.
Uzunca sayılabilecek bir süre çok başarılı gözükseler de, ortaya koydukları hayat tarzı sebebiyle, sistemlerinin artık kendi kendini çevirmesinin mümkün olmadığı bir döneme doğru yaklaşıyor Avrupa ülkeleri.
Birkaç on sene sonra, çalışan nüfusun sistemi sürdürmeye yetmeyeceğini bildikleri için, kendileri için uygun olduğunu düşündükleri ülkelerden göçmen alarak, geleceği olmasa da günü kurtarmaya çalışıyorlar. Ancak, göçmen aldıkları ülkelerin durumları da pek hoş değil; çünkü onlar da Avrupa tarzı hayatı benimsemiş oldukları için genç nüfus konusunda gelişmiş ülkelerden pek farkları yok.
Avrupa Birliği'nin halkının çoğunluğu Müslüman olan Türkiye ile ilgili İlerleme Raporu'nu, uzun bir resmi tatil olduğu bilinen Kurban Bayramı'na denk getirerek açıklamış olması, sahip oldukları varsayılan birtakım hassasiyetler konusunda ne kadar fakir olduklarını göstermiş oldu.
Bayram telaşı arasında raporda dile getirilen hususlar üzerinde yeteri kadar durulamamış olsa da, herhalde önümüzdeki günlerde bu eksiklik giderilecektir. Ve bu eksiklik(!) giderilirken de, mustarip oldukları aşağılık kompleksi ve tabii ki mevcut durumla ilgili rahatsızlıkları sebebiyle, halimizin çok kötü olduğunun Avrupa Birliği tarafından da tespit edildiğini söyleyip ah vah edecek epey kişiyi dinlemek zorunda kalacağız muhtemelen.
Raporun belki de en dikkat çekici yanlarından birisi, geçtiğimiz aylarda İstanbul başta olmak üzere ülkemizde bir kaos oluşturmayı hedefleyen Gezi Olayları ile ilgili tarafı. Kendi ülkelerinde çok daha hafif benzerleri yaşandığında polis şiddetinin zirve yapmasına ses çıkarmayanlar; ciddi herhangi bir sebebi olmadan etrafı yakıp-yıkan, yağmalayan göstericilere polisin müdahale etmiş olması sebebiyle Türkiye'yi mahkum etme derdindeler.
Avrupa Birliği'ne tam üyelik müracaatı çerçevesinde Türkiye'nin aldığı mesafenin değerlendirildiği söz konusu rapor, içinde bulundurduğu birtakım doğrular sebebiyle bazı konularda atılabilecek adımlar konusunda işe yarayabilecek olsa da; sürekli olarak bizim ne durumda olduğumuza dair raporlar yayınlamak durumunda olan Avrupa'nın durumunun ne olacağı, belki çok daha önemli bir konu.
Her ne kadar kuyruğu dik tutuyor ve başta biz olmak üzere kendileri gibi olmayan ülkelere yüksekten bakmaya çalışıyor olsalar da, objektif kriterler esas alınarak yapılan değerlendirmeler, Avrupa'nın artık inişe geçtiğini gösterebilecek hususlar içeriyor.
Evrensel diğerler olarak tanıtmaya çalıştıkları hemen bütün prensipleri, kendi menfaatleri söz konusu olduğunda yok sayıp tam bir ikiyüzlülükle davranıyor olmaları; aleme talkın verirken, kendilerinin salkım peşinde koştuğunu gösteriyor. Her ne kadar gözlerden saklamaya çalışıyor olsalar da, bütün olup bitenler, meşhur ‘Doğu için yeterlidir' sözünün Avrupa için halen geçerli olduğunu ortaya koyuyor.
Ülkemizde ve başka coğrafyalarda devşirdikleri beyinler tarafından savunuluyor olsalar da; -zaten önceleri de olup olmadığı tartışmalı- insanlığa rehber olabileceği varsayılan özelliklerini tamamen kaybetmeye başladıkları, kendi içlerinden kişiler tarafından da dile getiriliyor artık.
Avrupalılar, Türkiye ile ilgili ilerleme raporlarını hazırlamaya devam etsinler etmesine. Ama bir yandan da kendi meseleleri üzerinde, yani ‘Ne olacak bu Avrupa'nın hali' sorusunun cevabı konusuna daha ciddi bir şekilde eğilmeye başlasalar, iyi olacak.
Sahi, ne olacak bu Avrupa'nın hali?..
Ekrem Kızıltaş
16 Ekim 2013 Çarşamba
Yeni Sol
Yeni Sol!
Avrupa 60 yıldır "Bugün git, yarın gel!" demesine rağmen bir türlü bizden vazgeçemedi. Hem içine almıyor hem de ayrı bir rotada gitmemizi istemiyordu. Amerika ile çok ciddi bir KONTROL savaşı içindeydiler!
Genellikle Avrupa kazanıyordu! Çünkü Amerika'nın içinde PARAYI elinde tutanlar en büyük destekçileriydi!
Balyozlar, Ergenekonlar, cuntalar, 28 Şubatlar, 12 Martlar, 12 Eylüller de bu mücadelenin ürünüydü!
Avrupa bir türlü Ankara'yı kendi haline bırakmıyordu!
Almanya, Fransa akla hayale gelmedik mazeretlerle üyeliği engelliyordu! Londra'nın Ankara'daki hakimiyeti biz bilmesek de SIR DEĞİLDİ!
Avrupa, "Türkiye gelirse Londra, Ankara üzerinden 200 yıldır kullandığı Ortadoğu'ya tamamen çökecek!" diye düşünüyordu!
Çözümü de Ankara'yı kapının dışında bırakmakta buluyordu!
Bitmek tükenmek bilmeyen AB yolculuğumuzun DUVARA toslamasının nedeni buydu!
Türkiye'nin hayrına olmayan bir konuda hemen KARAR alıyorlar ama iş, birlikte yol almaya gelince Kraliçe'nin adamları sadece bizi değil Merkel'i de Hollande'yi de ürkütüyordu!
Ama konu Erdoğan'ı indirmek ve zarar vermek oldu mu ışık hızıyla bir masanın etrafında toplanıyorlardı...
Yine öyle oldu!
Nasıl mı? Anlatayım...
Bir süre önce büyük bir alışveriş merkezinde uzun zamandır görmediğim dostumla buluştum. Çok uzun sürmeyen akşam yemeğinden sonra baklayı ağzından çıkardı! "Birkaç ünlü TÜRK, MALTA'da toplandı!
Erdoğan'sız bir Türkiye için ne yapabilirizi tartıştı!" dedi...
Çok üzerinde durmadım.
Zaten bildiğim konulardı. Bir de net bir şey söylemiyordu!
Bende kalması koşuluyla bile isim vermiyor, sadece bir lüks teknenin içinde yüzleri, MOZAİKLİ insanları gösteriyordu!..
Falcı değildim.
Açıkçası eski dostum olmasına rağmen söyledikleri beni heyecanlandırmamıştı!
Derken dün izinli günümde aradı...
Söylediği yere gidemeyeceğimi, istiyorsa bulunduğum noktaya gelebileceğini söyledim. Fazla zamanım olmadığını da ekledim... Konuştuğumuz saatten önce geldi. İlginç bir şekilde ilk sözü "Fazla kalamayacağım" oldu!
Belli etmeden gülümsedim.
Sanki ben çok fazla kalacaktım!
Doğrudan konuya girdi! "Sana daha önce bir tekne ve içindeki kişilerden söz etmiştim. Sen de hiç ilgi göstermemiştin!" diye tatlı sert çıkıştı!
Anlamazdan gelip "Ne oldu ki?" diye sordum...
Heyecanla anlattı! "O grup, yani MALTA'da toplantı yapan ekipten biri daha sonra Avrupa'ya geçti! Ve Gezi olaylarının değerlendirildiği çok özel bir toplantıya katıldı.
Anlaşılan birçok kez engellenseler de tekrar gelecekler: Galiba bu kez farklı bir yol izleyecekler" dedi... "Ne konuştuklarını biliyorsanız engellersiniz haliyle!" cevabımı pek beğenmedi... "İşi ciddiye alsan iyi olur!
Herkes Türkiye'nin başına bela olacak YENİ BİR SOL terör örgütü yaratmak için masanın etrafında! Önemli bir BÜROKRATIN oğlu lider olarak seçilmiş. Ne kadar SOL varsa aynı çatı altında birleşmek için gün sayıyor! Hedef İstanbul" diye konuştu!
PKK'nın çekilmesinden sonra SOL'u kullanmalarından daha doğal bir şey olamazdı. Bu ne benim için ne de bir başkası için bilinmeyen ve düşünülmeyen bir şeydi... Aklımdan bunların geçtiğini anlayınca hızla elini cebine attı!
Bir DOKÜMAN çıkardı!
Bir hesap hareketini gösteren BANKA dekontuydu!
Çok önemli bir TÜRK'ün hesabından önemli bir SOL liderin yürüttüğü illegal organizasyona PARA akıyordu!
Şaşırdım. Gerçek mi diye soramadım! Çünkü çok kararlıydı!
Anlaşılan bunun için gelmişti!
Dekontu vermedi! Israrlarıma rağmen buna hiç yanaşmadı!
Kalktı! Aracına büyük adımlarla yürürken "Yakında başımıza bir iş gelirse....
Parasıyla gelecek!" dedi!
Duymak bile istemedim!
Nasıl bir ilişki ağı vardı anlayamıyordum!
Tanınan biri nasıl şirketinin hesabından Avrupa'ya PARA aktarırdı!
Ortaya çıkacağını nasıl düşünmezdi!
Türkiye'de kazanıp ülkenin kötülüğünü istemek nasıl bir motivasyondu?
Kafam çok karışmıştı!
Ama rakamlar ve paranın gittiği yer inanın çok önemliydi!
Gezi'de de böyle bir AĞ kurulmuş, para gidip gelmişti!
Ama şimdi söylenen çok daha güçlü bir olay!
Bana kadar geldiğine göre mutlaka önlenecektir!
Önlenmezse başka!
O zaman sanırım 28 Şubat'ta radara yakalanmayanlara iş gider!
Ve hesap toptan görülür!
Anlaşılan SOL'u kuran ve tohumlarını atan yabancılar şimdi de zorla EVRİME zorluyor! Başka bir GÖREV veriliyor!
Amaç Türkiye'ye zarar vermek oldu mu her türlü oluşumu hayata geçiriyorlar!
Bir yere not edin!
İnşallah olumsuz bir şey olmaz da bu yazımı hatırlatmak zorunda kalmam!
Herkese hayırlı bayramlar!
Ergün Diler
Avrupa 60 yıldır "Bugün git, yarın gel!" demesine rağmen bir türlü bizden vazgeçemedi. Hem içine almıyor hem de ayrı bir rotada gitmemizi istemiyordu. Amerika ile çok ciddi bir KONTROL savaşı içindeydiler!
Genellikle Avrupa kazanıyordu! Çünkü Amerika'nın içinde PARAYI elinde tutanlar en büyük destekçileriydi!
Balyozlar, Ergenekonlar, cuntalar, 28 Şubatlar, 12 Martlar, 12 Eylüller de bu mücadelenin ürünüydü!
Avrupa bir türlü Ankara'yı kendi haline bırakmıyordu!
Almanya, Fransa akla hayale gelmedik mazeretlerle üyeliği engelliyordu! Londra'nın Ankara'daki hakimiyeti biz bilmesek de SIR DEĞİLDİ!
Avrupa, "Türkiye gelirse Londra, Ankara üzerinden 200 yıldır kullandığı Ortadoğu'ya tamamen çökecek!" diye düşünüyordu!
Çözümü de Ankara'yı kapının dışında bırakmakta buluyordu!
Bitmek tükenmek bilmeyen AB yolculuğumuzun DUVARA toslamasının nedeni buydu!
Türkiye'nin hayrına olmayan bir konuda hemen KARAR alıyorlar ama iş, birlikte yol almaya gelince Kraliçe'nin adamları sadece bizi değil Merkel'i de Hollande'yi de ürkütüyordu!
Ama konu Erdoğan'ı indirmek ve zarar vermek oldu mu ışık hızıyla bir masanın etrafında toplanıyorlardı...
Yine öyle oldu!
Nasıl mı? Anlatayım...
Bir süre önce büyük bir alışveriş merkezinde uzun zamandır görmediğim dostumla buluştum. Çok uzun sürmeyen akşam yemeğinden sonra baklayı ağzından çıkardı! "Birkaç ünlü TÜRK, MALTA'da toplandı!
Erdoğan'sız bir Türkiye için ne yapabilirizi tartıştı!" dedi...
Çok üzerinde durmadım.
Zaten bildiğim konulardı. Bir de net bir şey söylemiyordu!
Bende kalması koşuluyla bile isim vermiyor, sadece bir lüks teknenin içinde yüzleri, MOZAİKLİ insanları gösteriyordu!..
Falcı değildim.
Açıkçası eski dostum olmasına rağmen söyledikleri beni heyecanlandırmamıştı!
Derken dün izinli günümde aradı...
Söylediği yere gidemeyeceğimi, istiyorsa bulunduğum noktaya gelebileceğini söyledim. Fazla zamanım olmadığını da ekledim... Konuştuğumuz saatten önce geldi. İlginç bir şekilde ilk sözü "Fazla kalamayacağım" oldu!
Belli etmeden gülümsedim.
Sanki ben çok fazla kalacaktım!
Doğrudan konuya girdi! "Sana daha önce bir tekne ve içindeki kişilerden söz etmiştim. Sen de hiç ilgi göstermemiştin!" diye tatlı sert çıkıştı!
Anlamazdan gelip "Ne oldu ki?" diye sordum...
Heyecanla anlattı! "O grup, yani MALTA'da toplantı yapan ekipten biri daha sonra Avrupa'ya geçti! Ve Gezi olaylarının değerlendirildiği çok özel bir toplantıya katıldı.
Anlaşılan birçok kez engellenseler de tekrar gelecekler: Galiba bu kez farklı bir yol izleyecekler" dedi... "Ne konuştuklarını biliyorsanız engellersiniz haliyle!" cevabımı pek beğenmedi... "İşi ciddiye alsan iyi olur!
Herkes Türkiye'nin başına bela olacak YENİ BİR SOL terör örgütü yaratmak için masanın etrafında! Önemli bir BÜROKRATIN oğlu lider olarak seçilmiş. Ne kadar SOL varsa aynı çatı altında birleşmek için gün sayıyor! Hedef İstanbul" diye konuştu!
PKK'nın çekilmesinden sonra SOL'u kullanmalarından daha doğal bir şey olamazdı. Bu ne benim için ne de bir başkası için bilinmeyen ve düşünülmeyen bir şeydi... Aklımdan bunların geçtiğini anlayınca hızla elini cebine attı!
Bir DOKÜMAN çıkardı!
Bir hesap hareketini gösteren BANKA dekontuydu!
Çok önemli bir TÜRK'ün hesabından önemli bir SOL liderin yürüttüğü illegal organizasyona PARA akıyordu!
Şaşırdım. Gerçek mi diye soramadım! Çünkü çok kararlıydı!
Anlaşılan bunun için gelmişti!
Dekontu vermedi! Israrlarıma rağmen buna hiç yanaşmadı!
Kalktı! Aracına büyük adımlarla yürürken "Yakında başımıza bir iş gelirse....
Parasıyla gelecek!" dedi!
Duymak bile istemedim!
Nasıl bir ilişki ağı vardı anlayamıyordum!
Tanınan biri nasıl şirketinin hesabından Avrupa'ya PARA aktarırdı!
Ortaya çıkacağını nasıl düşünmezdi!
Türkiye'de kazanıp ülkenin kötülüğünü istemek nasıl bir motivasyondu?
Kafam çok karışmıştı!
Ama rakamlar ve paranın gittiği yer inanın çok önemliydi!
Gezi'de de böyle bir AĞ kurulmuş, para gidip gelmişti!
Ama şimdi söylenen çok daha güçlü bir olay!
Bana kadar geldiğine göre mutlaka önlenecektir!
Önlenmezse başka!
O zaman sanırım 28 Şubat'ta radara yakalanmayanlara iş gider!
Ve hesap toptan görülür!
Anlaşılan SOL'u kuran ve tohumlarını atan yabancılar şimdi de zorla EVRİME zorluyor! Başka bir GÖREV veriliyor!
Amaç Türkiye'ye zarar vermek oldu mu her türlü oluşumu hayata geçiriyorlar!
Bir yere not edin!
İnşallah olumsuz bir şey olmaz da bu yazımı hatırlatmak zorunda kalmam!
Herkese hayırlı bayramlar!
Ergün Diler
6 Ekim 2013 Pazar
Kutsal ittifak
Kutsal ittifak!
Bu kadar değişim, bu kadar ezber bozma, bu kadar tarihi başa çevirme çabası Cumhuriyet tarihi boyunca hiç görülmedi.
Ülkenin 1850'lerle İŞLENMİŞ KODLARINI bozma ve kırıp atma hiç de sanıldığı gibi kolay bir iş değildir! Ne aldığınız OY, ne uyguladığınız ekonomik politikalar, ne askerinizin cesareti, ne de devletteki birlik ve bütünlük yetebilirdi!
Çünkü açıklanmasa da halkla buluşmasa da DEVLET kurgusu Londra tarafından yapıldı!
Musevi BARONLARIN aklıyla şekillendi! Türkler'in, Anadolu'nun bir daha asla eskisi gibi olmaması adına yapıldı bu şifreleme!
Siyasi partiler, üniversiteler, odalar, profesörler, dışişleri, istihbarat, vakıflar, dernekler, kulüpler, ordu yani devleti devlet yapan ne varsa bir tarafında kesinlikle GİZLİ ŞİFRE vardı!
Şifre bölmeyi, bozmayı, birbirine düşmeyi, ayrılmayı ve çatışmayı körüklüyordu!
Uzaktan kumanda ile yönetilen ülkede bu nedenle hiç dert bitmiyordu! Çünkü TUŞLARA basan yabancıydı!
Türk değildi!
Tepki de çekse, tamamen anlaşılmasa da açıklanan PAKET Londra'nın elinden kumandayı alma çabasıdır!
Tabii Kraliçe gelip burada düğmeye basıyor değil!
Adamları var!
Kimler mi?
Bir örnekle anlatmaya çalışalım...
Rockefeller ailesi Amerika için çok önemlidir! Paranın ve gücün sembolüdür! Yüzyılın başlarına kadar gider gücünün tarihi...
Paul Warburg, ünlü bir Musevi ailenin üyesidir!
Amerikan Merkez Bankası'nın özelleşmesine inanır! Bunun için Kongre'de alışılmadık şekilde kulise başlar. Hatır sayılır siyasetçileri İKNA edip Wilson'ı "Tamam!" demeye iter! Başkan onayladıktan sonra Federal Reserve Bank, 12 bölgeye ayrılır! Artık para politikası Warburg ailesinin elindedir!
Warburglar kısa bir süre sonra tekrar düğmeye bastı ve RESERVE BANK'ları özelleştirdi! Artık başka ortaklar da işin içindeydi.
Devlet bunlardan borç alıyor ve sadece faizi ödemek için çalışıyordu!
Özelleştirme ile birlikte Rockefeller ve Schiff gibi başka aileler de söz sahibi oluyordu!
Ancak bütün bu operasyonların merkezi Londra'ydı!
Kendileri SEFARAD bir Musevi olsa da Rockefeller'lar hep PROTESTAN klişesini kullandı! Ancak Kudüs, İngiltere hakimiyetindeyken bile müze ve sanat yoluyla Londra'nın gözüne girmeyi başardı! Orada bir ailenin ilgisi çekildi. O aile Rothschildler'di!
Kontak sağlandıktan sonra ve Rothschildler "tamam" dedikten sonra gerisi kolaydı!
19. Yüzyılın başında Rothschild tröstü Amerika'da bazı bankalar kurdu ve satın aldı! İlk banka THE CITY BANK adını taşıyordu! Bu banka daha sonra NATIONAL CITY BANK ismini aldı.
50 yıl boyunca Moses Taylor tarafından yönetildi! Taylor geride 70 milyon dolar bırakarak öldü! Yerine oğlu Percy geçti.
Kısa bir süre sonra William Rockefeller bankaya ortak oldu! Yeni patron ilk iş olarak Percy'i ikna edip bankanın başına James Stillman'ı getirdi! Stillman'ın babası Don Carlos Londra'da uzun yılar Rothschild ailesinin emrinde çalışmış güvenilir bir isimdi!
Londra artık Amerika'ya girmişti!
Ama görünen sahip Rockefeller'di!
Rothschild ve Warburglar'ın sahip olduğu dev bir şirket vardı!
Adı KUHN LOEB'ti! Bu şirket Rockefeller'ı Amerika'da rakipsiz bırakmak için çok zaman kaybetmedi! Rothschildler sahibi oldukları The National City Bank of Cleveland aracılığıyla petrol taşımacılığı yapan Rockefeller'e büyük iyilik yaptı!
Kara ve deniz yollarını elinde tutan Kuhn Loeb'un Rockefeller'a yaptığı indirim (neredeyse parasız hizmet verdi) ailenin bütün rakiplerini batırmasına neden oldu! Petrol de taşımacılık da artık Rockefeller ailesinin elindeydi!
Musevi aklı devreye girmiş ve aradaki denizlere rağmen Londra'yı dünyanın merkezinde tutmaya devam etmişti!
Petrolde Rockefeller TRÖST haline gelse de kimse "Dur!" diyemiyordu! Aile başını alıp gidiyordu! Standart Oil'i kurup genişletiyordu! Exxon, Texaco, Socal, Gulf ve Mobil kontrol altına giriyordu!
Tabela AMERİKAN, ancak arkada Musevi aileler ve Londra vardı!
Hep dediğim gibi Londra ülkeleri yarattığı ZENGİN ailelerle yönetirdi!
Metod buydu! Çünkü paranın aşamayacağı bir engel yoktu onlara göre!
İnanışları böyleydi!
Sefarad olan Rockefeller'lar, Aşkenazi olan Rothschildler tarafından hormonlanıp büyütülüyor ve BEYAZ SARAY dışındaki en güçlü adam haline getiriliyordu!
Film gibi ama gerçek bu!
Bu ailelerin istemediği olmazsa başınız kesinlikle ağrıyacak demektir!
İşte bakın BEYAZ AMERİKA tarafından göreve getirilen Obama şimdi para sıkıntısıyla devleti elden kaçırmak üzere!
Türkiye'de yaşanan mücadelenin bir benzeri orada yaşanıyor!
Baronlar Obama'ya parayla meydan okuyor! Sosyal güvenlik yasasını bloke ettirince 1 milyon kişi fiilen bir anda işsiz kaldı! Beyaz Saray'daki 1265 çalışanın 829'u evine gitti!
Durum bu kadar kritik yani! Birileri Obama'ya "Başkan da olsan güç bizde!" mesajı veriyor!
Burası da tıpkı bizdeki gibi!
Nasıl Rockefeller ailesini var ettilerse bizde de buna benzer organizasyonlar içine uzun zaman önce girdiler!
İstedikleri her yasanın çıkması ve ülkenin yörüngelerinden sapmaması için yerli görünümle SERMAYE oluşturuldu!
Kontrol bu güç tarafından yapıldı! Yani BAYİLİKLE Türkiye'yi yönettiler!
Paranın açmadığı kapı yoktu! Onlar da gereğini yapıyorlardı!
Bizdeki kontrol mekanizması PERA'da yapılan zirveyle başladı!
İstanbul'da gizli imzalar atıldıktan sonra Türkiye bu ailelerin istediği şekilde yönetildi!
Sol da sağ da bunların kontrolündeydi!
Zaten en büyük SOL'cu YALIDA oturuyordu!
Türkiye yıllardır masallarda bile görülmeyecek gerçeküstü kavramlarla, yalanlarla yönetildi!
Üç-beş klişe cümleyle hem askeri hem laik kesimi kullandılar!
Kimsenin aklına soru sormak gelmedi! "Laiklik elden gidiyor!" denildiğinde kimin ne kazandığına bakmıyorduk!
Ülkede FİNANS İSTİHBARATI yapacak bir kurum yoktu! Bir masa bulunmuyordu!
Parayı onlara bıraktığımız için de sabah akşam dayak yiyorduk!
Kimseye bir düşmanlığımız olmamalıydı ancak ülkemizi de korumalıydık!
Uganda'da, Nijerya'da yaptıklarını Türkiye'de hayata geçirememeleri gerekiyordu! Ama neredeyse oradakilerden çok daha kolay operasyon yiyorduk!
Filmi gören bir AKIL yoktu!
Olanlar da bin bir eziyet içinde bırakılmıştı! Ülke kendi evlatlarına sahip çıkamıyordu! Bu kadar acizdik!
Şimdi PAKETLE onların kurduğu oyun bitecek!
Sıkıntıları büyük!
Birileri ortaya çıkıp "Nerede TÜRKLER!"diye haykırıyor!
Türkler burada da emirlerinden çıkmadığınız BARONLAR nerede?
Bakın "TÜRK" sözü öne çıkarılarak küçük kalmamız sağlandı!
IRK temeline dayanan hiçbir devlet büyük olamaz!
Türk aklı devrede, görün artık bunu!
Ankara size her dakika mucize gösteremez ki!
Ergün Diler
Bu kadar değişim, bu kadar ezber bozma, bu kadar tarihi başa çevirme çabası Cumhuriyet tarihi boyunca hiç görülmedi.
Ülkenin 1850'lerle İŞLENMİŞ KODLARINI bozma ve kırıp atma hiç de sanıldığı gibi kolay bir iş değildir! Ne aldığınız OY, ne uyguladığınız ekonomik politikalar, ne askerinizin cesareti, ne de devletteki birlik ve bütünlük yetebilirdi!
Çünkü açıklanmasa da halkla buluşmasa da DEVLET kurgusu Londra tarafından yapıldı!
Musevi BARONLARIN aklıyla şekillendi! Türkler'in, Anadolu'nun bir daha asla eskisi gibi olmaması adına yapıldı bu şifreleme!
Siyasi partiler, üniversiteler, odalar, profesörler, dışişleri, istihbarat, vakıflar, dernekler, kulüpler, ordu yani devleti devlet yapan ne varsa bir tarafında kesinlikle GİZLİ ŞİFRE vardı!
Şifre bölmeyi, bozmayı, birbirine düşmeyi, ayrılmayı ve çatışmayı körüklüyordu!
Uzaktan kumanda ile yönetilen ülkede bu nedenle hiç dert bitmiyordu! Çünkü TUŞLARA basan yabancıydı!
Türk değildi!
Tepki de çekse, tamamen anlaşılmasa da açıklanan PAKET Londra'nın elinden kumandayı alma çabasıdır!
Tabii Kraliçe gelip burada düğmeye basıyor değil!
Adamları var!
Kimler mi?
Bir örnekle anlatmaya çalışalım...
Rockefeller ailesi Amerika için çok önemlidir! Paranın ve gücün sembolüdür! Yüzyılın başlarına kadar gider gücünün tarihi...
Paul Warburg, ünlü bir Musevi ailenin üyesidir!
Amerikan Merkez Bankası'nın özelleşmesine inanır! Bunun için Kongre'de alışılmadık şekilde kulise başlar. Hatır sayılır siyasetçileri İKNA edip Wilson'ı "Tamam!" demeye iter! Başkan onayladıktan sonra Federal Reserve Bank, 12 bölgeye ayrılır! Artık para politikası Warburg ailesinin elindedir!
Warburglar kısa bir süre sonra tekrar düğmeye bastı ve RESERVE BANK'ları özelleştirdi! Artık başka ortaklar da işin içindeydi.
Devlet bunlardan borç alıyor ve sadece faizi ödemek için çalışıyordu!
Özelleştirme ile birlikte Rockefeller ve Schiff gibi başka aileler de söz sahibi oluyordu!
Ancak bütün bu operasyonların merkezi Londra'ydı!
Kendileri SEFARAD bir Musevi olsa da Rockefeller'lar hep PROTESTAN klişesini kullandı! Ancak Kudüs, İngiltere hakimiyetindeyken bile müze ve sanat yoluyla Londra'nın gözüne girmeyi başardı! Orada bir ailenin ilgisi çekildi. O aile Rothschildler'di!
Kontak sağlandıktan sonra ve Rothschildler "tamam" dedikten sonra gerisi kolaydı!
19. Yüzyılın başında Rothschild tröstü Amerika'da bazı bankalar kurdu ve satın aldı! İlk banka THE CITY BANK adını taşıyordu! Bu banka daha sonra NATIONAL CITY BANK ismini aldı.
50 yıl boyunca Moses Taylor tarafından yönetildi! Taylor geride 70 milyon dolar bırakarak öldü! Yerine oğlu Percy geçti.
Kısa bir süre sonra William Rockefeller bankaya ortak oldu! Yeni patron ilk iş olarak Percy'i ikna edip bankanın başına James Stillman'ı getirdi! Stillman'ın babası Don Carlos Londra'da uzun yılar Rothschild ailesinin emrinde çalışmış güvenilir bir isimdi!
Londra artık Amerika'ya girmişti!
Ama görünen sahip Rockefeller'di!
Rothschild ve Warburglar'ın sahip olduğu dev bir şirket vardı!
Adı KUHN LOEB'ti! Bu şirket Rockefeller'ı Amerika'da rakipsiz bırakmak için çok zaman kaybetmedi! Rothschildler sahibi oldukları The National City Bank of Cleveland aracılığıyla petrol taşımacılığı yapan Rockefeller'e büyük iyilik yaptı!
Kara ve deniz yollarını elinde tutan Kuhn Loeb'un Rockefeller'a yaptığı indirim (neredeyse parasız hizmet verdi) ailenin bütün rakiplerini batırmasına neden oldu! Petrol de taşımacılık da artık Rockefeller ailesinin elindeydi!
Musevi aklı devreye girmiş ve aradaki denizlere rağmen Londra'yı dünyanın merkezinde tutmaya devam etmişti!
Petrolde Rockefeller TRÖST haline gelse de kimse "Dur!" diyemiyordu! Aile başını alıp gidiyordu! Standart Oil'i kurup genişletiyordu! Exxon, Texaco, Socal, Gulf ve Mobil kontrol altına giriyordu!
Tabela AMERİKAN, ancak arkada Musevi aileler ve Londra vardı!
Hep dediğim gibi Londra ülkeleri yarattığı ZENGİN ailelerle yönetirdi!
Metod buydu! Çünkü paranın aşamayacağı bir engel yoktu onlara göre!
İnanışları böyleydi!
Sefarad olan Rockefeller'lar, Aşkenazi olan Rothschildler tarafından hormonlanıp büyütülüyor ve BEYAZ SARAY dışındaki en güçlü adam haline getiriliyordu!
Film gibi ama gerçek bu!
Bu ailelerin istemediği olmazsa başınız kesinlikle ağrıyacak demektir!
İşte bakın BEYAZ AMERİKA tarafından göreve getirilen Obama şimdi para sıkıntısıyla devleti elden kaçırmak üzere!
Türkiye'de yaşanan mücadelenin bir benzeri orada yaşanıyor!
Baronlar Obama'ya parayla meydan okuyor! Sosyal güvenlik yasasını bloke ettirince 1 milyon kişi fiilen bir anda işsiz kaldı! Beyaz Saray'daki 1265 çalışanın 829'u evine gitti!
Durum bu kadar kritik yani! Birileri Obama'ya "Başkan da olsan güç bizde!" mesajı veriyor!
Burası da tıpkı bizdeki gibi!
Nasıl Rockefeller ailesini var ettilerse bizde de buna benzer organizasyonlar içine uzun zaman önce girdiler!
İstedikleri her yasanın çıkması ve ülkenin yörüngelerinden sapmaması için yerli görünümle SERMAYE oluşturuldu!
Kontrol bu güç tarafından yapıldı! Yani BAYİLİKLE Türkiye'yi yönettiler!
Paranın açmadığı kapı yoktu! Onlar da gereğini yapıyorlardı!
Bizdeki kontrol mekanizması PERA'da yapılan zirveyle başladı!
İstanbul'da gizli imzalar atıldıktan sonra Türkiye bu ailelerin istediği şekilde yönetildi!
Sol da sağ da bunların kontrolündeydi!
Zaten en büyük SOL'cu YALIDA oturuyordu!
Türkiye yıllardır masallarda bile görülmeyecek gerçeküstü kavramlarla, yalanlarla yönetildi!
Üç-beş klişe cümleyle hem askeri hem laik kesimi kullandılar!
Kimsenin aklına soru sormak gelmedi! "Laiklik elden gidiyor!" denildiğinde kimin ne kazandığına bakmıyorduk!
Ülkede FİNANS İSTİHBARATI yapacak bir kurum yoktu! Bir masa bulunmuyordu!
Parayı onlara bıraktığımız için de sabah akşam dayak yiyorduk!
Kimseye bir düşmanlığımız olmamalıydı ancak ülkemizi de korumalıydık!
Uganda'da, Nijerya'da yaptıklarını Türkiye'de hayata geçirememeleri gerekiyordu! Ama neredeyse oradakilerden çok daha kolay operasyon yiyorduk!
Filmi gören bir AKIL yoktu!
Olanlar da bin bir eziyet içinde bırakılmıştı! Ülke kendi evlatlarına sahip çıkamıyordu! Bu kadar acizdik!
Şimdi PAKETLE onların kurduğu oyun bitecek!
Sıkıntıları büyük!
Birileri ortaya çıkıp "Nerede TÜRKLER!"diye haykırıyor!
Türkler burada da emirlerinden çıkmadığınız BARONLAR nerede?
Bakın "TÜRK" sözü öne çıkarılarak küçük kalmamız sağlandı!
IRK temeline dayanan hiçbir devlet büyük olamaz!
Türk aklı devrede, görün artık bunu!
Ankara size her dakika mucize gösteremez ki!
Ergün Diler
3 Ekim 2013 Perşembe
Masonluk, Yahudiliğin gizli faaliyet gösteren bir örgütüdür.
ŞEYTANIN VARLIĞINI BİLEN ŞEYTANA HİZMET EDENLERİN OLACAĞINI TAHMİN ETMEKTE ZORLANMAZ.
KAYNAKLARIYLA MASONLUK
Uluslararası bir menfaat kuruluşu. Bünyesine özel vasıflı ve seçkin insanları alarak geniş bir teşkilatlanma içerisine giren masonlar, dünyanın hemen her yerinde seslerini ve etkilerini duyurmuşlardır.
Masonluk, Yahudiliğin gizli faaliyet gösteren bir örgütüdür. Bütün rütbelerini, sembollerini muharref Tevrat'tan almıştır. Giriş törenleri Tevrat doktrinine uygun olarak yapılır.
Masonlar, Yahudilerle olan bağlarını sürekli inkâr etmekte ve onlarla hiçbir ilişkilerinin olmadığını iddia etmektedirler. Eğer Yahudilerle olan bağları anlaşılırsa, toplum tarafından hoş karşılanmayacaklardır. Bunun yerine kendilerini bir hayır kurumu, bir kardeşlik, yardımlaşma cemiyeti olarak topluma lanse etmeye çalışmaktadırlar.
Masonlar yalnızca üyelerine mahsus olarak çıkarttıkları Mimar Sinan, Türk Mason Dergisi, Akasya, Büyük Şark gibi dergilerde, Yahudilerle olan bağlarını açıkça ifade etmektedirler. "Ritüellerimizde Tevrat'tan sayısız alıntılar mevcuttur"
(Mimar Sinan, Sayı 47, s. 39).
Tevrat'ın, Yahudi ırkının bir ideoloji ve doktrin kitabı olduğunu öncelikle belirtmekte fayda vardır. Bu ideolojinin siyaset sahnesindeki ismi Siyonizmdir. Siyonizm, Masonluk hep Tevrat'tan kaynaklanan felsefenin uygulamadaki örnekleridir.
Bozulmuş ve değiştirilmiş Tevrat'ta Yahudi ırkının dünya milletlerine yapması emredilen vahşet ve katliam şekilleri ayrıntılı bir biçimde belirtilirken, gizli, dikkat çekmeyecek yöntemler de detaylarıyla anlatılmış, çeşitli yollar gösterilmiştir. Bu yöntemler uygulandığında milletler içten çökertilecek ve ne hedef alınan milletler bunu farkedebilecek, ne de olayların arkasında bir Yahudinin ismi duyulacaktır.
Sadece kendi gizli kaynaklarında Yahudilikle ilişkileri anlaşılan Masonluk, işte Yahudiliğin Tevrat'ın telkinlerini aynen benimseyen ve gizli faaliyet gösteren kollarından biridir.
Masonlar, Yahudilikle olan alâkalarını gizli tutmayı lüzumlu görmektedirler. Çünkü Siyonizm ile aynı amacın güdüldüğünü anlatarak faaliyet göstermek yerine, yardım kuruluşlarını paravan yapıp hayırsever kişiler görünümü altında bu amaca hizmet etmek kendileri açısından daha verimli sonuçlar doğurmaktadır.
Masonluk, esas itibariyle Yahudi olmayan birtakım insanları bir gizli dernek çatısı altında toplayıp, eğiterek, onları herhangi bir sahada Yahudiliğe ve Yahudilik ideallerine hizmet eder hale getirmek için verilen bir tedris usulüdür.
Siyonistler, Yahudilik kavramıyla beraber, Siyonizm hedeflerinin insanları ilk planda ürkütebileceğini düşünerek kendi tanımlamalarıyla, toplum içerisinde başarılı olmuş, meslek sahibi, zengin, saygılı kişilerle, kardeşlik, dostluk, barış gibi insanlara sıcak gelen kavramlarla Masonluk bünyesinde ve Rotary, Lions, Liones gibi kulüpler aracılığıyla çalışmalarını sürdüregelmişlerdir. Böylece hem Siyonist hedefleri ilk planda öne çıkarmamış olmak ve hem de Yahudi olmayan insanlar vasıtasıyla Yahudilik ideallerine hizmet ettirmiş olmak amacını gerçekleştirmişlerdir (Ali Uğur, Masonluk, Soruşturma Dış Politika dergisi, s. 3).
Ütopist mahiyette insanlık, dünya vatandaşlığı, enternasyonalizm gibi kozmopolit ilkeleri benimsediğini iddia eden, ancak aynı teşkilat mensuplarını kardeş gören ve teşkilat içindekilere yardımcı olan; inanç ve vicdan hürriyeti mücadelesinde bulunmakla beraber, Masonluk imanını benimsetmek isteyen; umumiyetle liberal, kapitalist, kendi inancına uymak şartıyla imtiyazlı; oligarşik olmakla beraber sözde demokrat görünen; ehliyet, liyakat, fazilet esaslarına, Mason kardeşliğini tercih eden; malî imkânları ve elemanları geniş bir teşkilata sahip, disiplinli, otoriter, beynelmilel hüviyetteki bu kurum, gizli, esrarengiz birtakım gelenek ve sembollere sahip bulunuyor. Bu sembollerin köklerinin (üçgen, nur, altı köşeli yıldız, akasya, duvarcılık, hiram-mabet şekli vs.) eski Mısır ve Yahudi geleneklerine dayandığı Masonluk yayınlarında belirtilmiştir. Masonluk, insanlığı bir bütün olarak görmek istemesine rağmen yalnız birbirini kardeş tanıması, ehliyet, liyakat vb. vasıflar yerine locaya mensup olduğu için himaye görmesi, bir tehlike anında veya bir yardım isteğinde kendi milletine karşı da olsa, loca mensubunun yardımına yönelinmesi, kozmopolit mahiyeti, biricik hakikatin yalnız Masonluk ilkelerinde görülmesi, zaman zaman din ve milliyet aleyhindeki tutumu dolayısiyle, localarda Yahudilerin, dönmelerin bilhassa önemli mevkilerde bulunması gibi sebeplerle, itirazlara uğramış ve Yahudi emellerine, ülkülerine vasıta olduğu İsrail devletinin kurulması için bir araç olarak kullanıldığı ve Yahudiliğin beynelmilel himayesinin arka planda bulunduğu ileri sürülerek tenkid edilmiştir (Ömer Rıza Doğrul, Eski Mısır'da Masonluk İzleri, Selâmet Mahfilinde Dört Konferans, İstanbul 1930, s. 4).
1717'de kökleri çok eski olduğu halde İngilterede kurulup geliştirilen Masonluk, İngiltere Yahudileri yanında, İngiliz Emperyalizminin sömürgeciliğinin yanında, her tarafta ajanlar, sempatizanlar, aldatılanlar, yanıltılanlar elde ederek gelişmiş ve İngiliz uyduluğuna bilerek bilmeyerek hizmete sevkedilmişlerdir. Aynı şekilde Amerika'da da Mason localarına Yahudiler kesinlikle hâkimdir. Orada da ticarî, iktisadî, siyâsî mevki sahip olmak isteyenler onun desteğine muhtaç hale getirilmişlerdir.
1822-1884 yıllarında ilân edilen Anayasa ve arkasından yapılan seçimler sırasında meclis tutanakları gözden geçirilirse, Rumların, Ermenilerin ve diğer azınlıkların nasıl çıkar ve bölünme doğrultusunda gayret sarfettikleri anlaşılır. Bu konuda önemli rolü bulunan Mithat Paşa'nın kimliği bir hayli enteresandır. Macaristanlı bir hahamın oğlu olan Mithat Paşa, Türk devletinde yenilikler yapmağa başlamıştır. Yahudi prensiplerine dayanan mektepler açtırmış ve mekteplerde ihtilacı doktrinleri öğretmiştir. Mithat Paşa, Jön Türkler partisini kurmuştur. Bütün Avrupa'da kendi sırdaşı olan Simon Deutch'un talimatıyla yapılmıştır. Sultan Abdülaziz'in katli, Mithat Paşa'nın gözü önünde gerçekleştirilmiştir (Kemal Fedai Coşkuner, Yakın Tarihimiz ve Siyonizm, Orta Doğu, 10 Ocak 1976).
3 Kasım 1839 Sultan Abdülmecid'in tecrübesizliğinden istifade eden Mustafa Reşit Paşa'nın gayretiyle Tanzimat Fermanı ilân edildi. Bunun üzerine yabancı kuruluşlar, azınlıklar kuvvetlendi. Bu hareketi benimseyenlerce buna "Tanzimatı Hayriye" adı takıldı. Kozmopolitlik, yabancı etkisi ve aşağılık duygusu yayıldı. Bu sebeple buna "Tanzimatı Şerriyye" diyenler de vardır. Tanzimatı ilân eden Mustafa Reşit Paşa, İskoçya Mason locasına mensup bir kimseydi (Prof. Dr. Hikmet Tanyu, Siyonizm ve Türkler, İstanbul Bilge Yayınları, s. I, 281)
Masonluktaki Tanrı anlayışı Deist bir anlayıştır. Deizm ise İslâmlık, Hristiyanlık, Musevilik gibi semavî dinlerdeki Allah inancına bir reaksiyon olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlayışa göre, kainatı aşan bir varlık vardır. Fakat insanoğlu bu varlığı tam manasıyla bilemez. Onun için bu varlığa yakarılmaz, ondan birşey istenmez ve onun insanları sevmesi, imtihan etmesi beklenemez. Böyle olunca ahiret düşüncesi ve öldükten sonra dirilmek fikri de iptal edilmiş oluyor. Deist anlayışı biraz daha ileri götürdüğümüzde Ateizm noktasına gelirsiniz. Zaten özellikle Fransız locasına kayıtlı masonlarda bu anlayış yaygındır (Yesevizade, Soruşturma, Masonluk, Dış Politika, sayı 3, s. 109).
Sion kelimesi "Allah'ın krallığı" manasına gelir. Tevrat'taki üstün ırkla alâkalı ayetler Siyonizm fikrinin temellerini teşkil etmektedir.
Yahudilerin Allah'ın seçmiş olduğu millet olduğu yolundaki söylentilerin kaynağı Tevrat'ta çeşitli bablar içerisinde yer almaktadır. Bunlardan iki tanesi aşağıdaki şekildedir:
"Ben dedim: Siz ilâhlarsınız ve hepiniz Yüce Allah'ın oğullarısınız. Kalk, ey Allah (ey oğullarım) yeryüzüne hükmet. Zira, milletlerin hepsine sen varis olacaksın" (Mezmur Bab. 82, Âyet. 6-8 s. 598).
"Çünkü sen Allah'ın Rabbe Mukaddes bir kavimsin. Allahın Rab, yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendisine has kavim olmak üzere seni seçti" (Tesniye Bab. 7, Âyet 6 s. 184).
Yukarıdaki sapık ve ahlâk dışı sözde Tevrat ayetlerine daha yüzlercesini eklemek mümkündür. Bütün bunlar da göstermektedir ki, Masonluk; azmış ve gözü dönmüş Yahudinin Siyonist menfaatleri doğrultusunda ülkelerin yetişkin insanlarını kendine hizmet ettirerek ideallerini gerçekleştirmek yolundadır.
Şamil İslam Ansiklopedisi
SİYÂSİLER
Sabancılar
Koç grubu
Karamehmet
Uzan grubu
Rahşan Ecevit
İsmail Cem
Tansu Çiller
Şükrü Sina Gürel
Ercan Karakaş
Bülent Tanla
Coşkun Kırca
Kemal Derviş
Câvid Bey
Nuri Conker
Ahmet İsvan
Osman Kibar
Hayrettin Erkmen
Turan Güneş
Sebâti Ataman
Emre Gönensay
Naim Talû
Salih Bozok
Aka Gündüz
Turhan Kapanlı
Mithad Şükrü Bleda
Sümer Oral
Ali Dinçer
Ekrem Alican
Cem Kozlu
Fatin Rüştü Zorlu
Sabiha Sertel
Ş. Hüsnü Değmer
Kıbrıslı Kâmil Paşa
Ahmed Vefik Paşa
Faik Nüzhet
Tayyibe Gülek
Süleyman Demirel
SİNEMA-TİYATRO
Haldun Dormen
Hulûsi Kentmen
Ayhan Işık
Kenan Işık
Aziz Rutkay
Doğa Rutkay
Aziz Basmacı
Yıldız Kenter
Müşfik Kenter
Leyla Gencer
Halûk Bilginer
Memduh Yükman
TELEVİZYON
Ali Kırca
Ali Baransel
M. Ali Birand
Murat Birsel
Deniz Arman
BÜROKRASİ
Gazi Erçel
Metin Yalman
Osman Olcay
Osman Kulin
Sadun Terem
Kaya Toperi
Gaazi Yaşargil
S. Kâni İrtem
Onur Öymen
Özdem Sanberk
Hüseyin Poroy
GAZETECİLER
Güneri Civaoğlu
Cüneyt Arcayürek
Ahmed Emin Yalman
Nazlı Ilıcak
Cengiz Çandar
Canan Barlas
Altan Öymen
Örsan Öymen
Abdi İpekçi
Nail Güreli
Güngör Mengi
Yusuf Ziya Ortaç
Ali Sirmen
Aydin Emeç
Çetin Emeç
Ülkü Arman
Sedat Simâvî
Erol Simâvî
Ali Nâci Karacan
Nadir Nâdi Abalıoğlu
Yunus Nâdi Abalıoğlu
Ali Gevgilli
Ruhat Mengi
Leyla Umar
İlker Sarıer
Hasan Tahsin
Murat Birsel
Fazlı Necib
Necmi Tanyolaç
Yılmaz Çetiner
Ertuğrul Özkök
Emin Çölaşan
EĞLENCE
Sezen Aksu
Nilüfer
Burak Kut
Neco
Sibel Egemen
Ciğdem Talu
Egemen Bostancı
Murat Arkan
Perran Kutman
Harika Avcı
Ozan Orhon
Işıl Özışık
SERBEST MESLEK
Atilla Dorsay
Cemil İpekçi
Uğur Civelek
Yıldırım Mayruk
Muvaffak Benderli
KARİKATÜRİSTLER
Cemal Nadir Güler
Semih Poroy
Ali Ulvi Ersoy
Altan Erbulak
Tekin Aral
Oğuz Aral
Piyale Madra
Bedri Koraman
SANAYİCİ - İŞADAMI
Nejat Eczacıbaşı
Bülent Eczacıbaşı
Feyyaz Berker
Feyyaz Tokar
Cem Boyner
Ali Koçman
Dinç Bilgin
Can Paker
Ömer Çavuşoğlu
Halil Bezmen
Dilber Ailesi
Rona Yırcalı
Selahattin Göktuğ
Fuad Sâdıkoğlu
Ferdi Vardarman
Öner Akgerman
M. Cemil Merzeci
Ziya Taşkent
Cem Uzan
Ali Koç
YAZARLAR
Hâlide Edip Adıvar
Orhan Pamuk
Yaşar Kemal
Muazzez Berkand
Nâzım Hikmet Ran
Azra Erhat
Vedat Nedim Tör
Yaşar Nâbi Nayır
Celal Sâhir Erozan
Emil Galip Sandalcı
Ali Cânip Yöntem
A. Hamid Tarhan
Şinasî
ÜNIVERSİTE
Kemal Gürüz
Kemal Alemdaroğlu
Nermin Abadan-Unat
Sulhi Dönmezer
Talât Halman
Gündüz Gedikoğlu
Eser Karakaş
H.Veldet Velidedeoğlu
Sıddık Sâmi Onar
İlhan Arsel
Sâhir Erman
Bülent Tanör
Nur Serter
Tunç Erem
ASKERLER
Çevik Bir
Ali Fuad Cebesoy
Am. Sait Halman
Tuğg. Halit Göktuğ
Yarb. Selim Soley
Tümg. Ömer Z. Dorman
Kur.Alb. Osman Köksal
Tümg. Sırrı Öktem
Gen. Cahid Tokgöz
Gen. Zeki Soydemir
Güven Erkaya
Refik Tulga
KAYNAKLARIYLA MASONLUK
Uluslararası bir menfaat kuruluşu. Bünyesine özel vasıflı ve seçkin insanları alarak geniş bir teşkilatlanma içerisine giren masonlar, dünyanın hemen her yerinde seslerini ve etkilerini duyurmuşlardır.
Masonluk, Yahudiliğin gizli faaliyet gösteren bir örgütüdür. Bütün rütbelerini, sembollerini muharref Tevrat'tan almıştır. Giriş törenleri Tevrat doktrinine uygun olarak yapılır.
Masonlar, Yahudilerle olan bağlarını sürekli inkâr etmekte ve onlarla hiçbir ilişkilerinin olmadığını iddia etmektedirler. Eğer Yahudilerle olan bağları anlaşılırsa, toplum tarafından hoş karşılanmayacaklardır. Bunun yerine kendilerini bir hayır kurumu, bir kardeşlik, yardımlaşma cemiyeti olarak topluma lanse etmeye çalışmaktadırlar.
Masonlar yalnızca üyelerine mahsus olarak çıkarttıkları Mimar Sinan, Türk Mason Dergisi, Akasya, Büyük Şark gibi dergilerde, Yahudilerle olan bağlarını açıkça ifade etmektedirler. "Ritüellerimizde Tevrat'tan sayısız alıntılar mevcuttur"
(Mimar Sinan, Sayı 47, s. 39).
Tevrat'ın, Yahudi ırkının bir ideoloji ve doktrin kitabı olduğunu öncelikle belirtmekte fayda vardır. Bu ideolojinin siyaset sahnesindeki ismi Siyonizmdir. Siyonizm, Masonluk hep Tevrat'tan kaynaklanan felsefenin uygulamadaki örnekleridir.
Bozulmuş ve değiştirilmiş Tevrat'ta Yahudi ırkının dünya milletlerine yapması emredilen vahşet ve katliam şekilleri ayrıntılı bir biçimde belirtilirken, gizli, dikkat çekmeyecek yöntemler de detaylarıyla anlatılmış, çeşitli yollar gösterilmiştir. Bu yöntemler uygulandığında milletler içten çökertilecek ve ne hedef alınan milletler bunu farkedebilecek, ne de olayların arkasında bir Yahudinin ismi duyulacaktır.
Sadece kendi gizli kaynaklarında Yahudilikle ilişkileri anlaşılan Masonluk, işte Yahudiliğin Tevrat'ın telkinlerini aynen benimseyen ve gizli faaliyet gösteren kollarından biridir.
Masonlar, Yahudilikle olan alâkalarını gizli tutmayı lüzumlu görmektedirler. Çünkü Siyonizm ile aynı amacın güdüldüğünü anlatarak faaliyet göstermek yerine, yardım kuruluşlarını paravan yapıp hayırsever kişiler görünümü altında bu amaca hizmet etmek kendileri açısından daha verimli sonuçlar doğurmaktadır.
Masonluk, esas itibariyle Yahudi olmayan birtakım insanları bir gizli dernek çatısı altında toplayıp, eğiterek, onları herhangi bir sahada Yahudiliğe ve Yahudilik ideallerine hizmet eder hale getirmek için verilen bir tedris usulüdür.
Siyonistler, Yahudilik kavramıyla beraber, Siyonizm hedeflerinin insanları ilk planda ürkütebileceğini düşünerek kendi tanımlamalarıyla, toplum içerisinde başarılı olmuş, meslek sahibi, zengin, saygılı kişilerle, kardeşlik, dostluk, barış gibi insanlara sıcak gelen kavramlarla Masonluk bünyesinde ve Rotary, Lions, Liones gibi kulüpler aracılığıyla çalışmalarını sürdüregelmişlerdir. Böylece hem Siyonist hedefleri ilk planda öne çıkarmamış olmak ve hem de Yahudi olmayan insanlar vasıtasıyla Yahudilik ideallerine hizmet ettirmiş olmak amacını gerçekleştirmişlerdir (Ali Uğur, Masonluk, Soruşturma Dış Politika dergisi, s. 3).
Ütopist mahiyette insanlık, dünya vatandaşlığı, enternasyonalizm gibi kozmopolit ilkeleri benimsediğini iddia eden, ancak aynı teşkilat mensuplarını kardeş gören ve teşkilat içindekilere yardımcı olan; inanç ve vicdan hürriyeti mücadelesinde bulunmakla beraber, Masonluk imanını benimsetmek isteyen; umumiyetle liberal, kapitalist, kendi inancına uymak şartıyla imtiyazlı; oligarşik olmakla beraber sözde demokrat görünen; ehliyet, liyakat, fazilet esaslarına, Mason kardeşliğini tercih eden; malî imkânları ve elemanları geniş bir teşkilata sahip, disiplinli, otoriter, beynelmilel hüviyetteki bu kurum, gizli, esrarengiz birtakım gelenek ve sembollere sahip bulunuyor. Bu sembollerin köklerinin (üçgen, nur, altı köşeli yıldız, akasya, duvarcılık, hiram-mabet şekli vs.) eski Mısır ve Yahudi geleneklerine dayandığı Masonluk yayınlarında belirtilmiştir. Masonluk, insanlığı bir bütün olarak görmek istemesine rağmen yalnız birbirini kardeş tanıması, ehliyet, liyakat vb. vasıflar yerine locaya mensup olduğu için himaye görmesi, bir tehlike anında veya bir yardım isteğinde kendi milletine karşı da olsa, loca mensubunun yardımına yönelinmesi, kozmopolit mahiyeti, biricik hakikatin yalnız Masonluk ilkelerinde görülmesi, zaman zaman din ve milliyet aleyhindeki tutumu dolayısiyle, localarda Yahudilerin, dönmelerin bilhassa önemli mevkilerde bulunması gibi sebeplerle, itirazlara uğramış ve Yahudi emellerine, ülkülerine vasıta olduğu İsrail devletinin kurulması için bir araç olarak kullanıldığı ve Yahudiliğin beynelmilel himayesinin arka planda bulunduğu ileri sürülerek tenkid edilmiştir (Ömer Rıza Doğrul, Eski Mısır'da Masonluk İzleri, Selâmet Mahfilinde Dört Konferans, İstanbul 1930, s. 4).
1717'de kökleri çok eski olduğu halde İngilterede kurulup geliştirilen Masonluk, İngiltere Yahudileri yanında, İngiliz Emperyalizminin sömürgeciliğinin yanında, her tarafta ajanlar, sempatizanlar, aldatılanlar, yanıltılanlar elde ederek gelişmiş ve İngiliz uyduluğuna bilerek bilmeyerek hizmete sevkedilmişlerdir. Aynı şekilde Amerika'da da Mason localarına Yahudiler kesinlikle hâkimdir. Orada da ticarî, iktisadî, siyâsî mevki sahip olmak isteyenler onun desteğine muhtaç hale getirilmişlerdir.
1822-1884 yıllarında ilân edilen Anayasa ve arkasından yapılan seçimler sırasında meclis tutanakları gözden geçirilirse, Rumların, Ermenilerin ve diğer azınlıkların nasıl çıkar ve bölünme doğrultusunda gayret sarfettikleri anlaşılır. Bu konuda önemli rolü bulunan Mithat Paşa'nın kimliği bir hayli enteresandır. Macaristanlı bir hahamın oğlu olan Mithat Paşa, Türk devletinde yenilikler yapmağa başlamıştır. Yahudi prensiplerine dayanan mektepler açtırmış ve mekteplerde ihtilacı doktrinleri öğretmiştir. Mithat Paşa, Jön Türkler partisini kurmuştur. Bütün Avrupa'da kendi sırdaşı olan Simon Deutch'un talimatıyla yapılmıştır. Sultan Abdülaziz'in katli, Mithat Paşa'nın gözü önünde gerçekleştirilmiştir (Kemal Fedai Coşkuner, Yakın Tarihimiz ve Siyonizm, Orta Doğu, 10 Ocak 1976).
3 Kasım 1839 Sultan Abdülmecid'in tecrübesizliğinden istifade eden Mustafa Reşit Paşa'nın gayretiyle Tanzimat Fermanı ilân edildi. Bunun üzerine yabancı kuruluşlar, azınlıklar kuvvetlendi. Bu hareketi benimseyenlerce buna "Tanzimatı Hayriye" adı takıldı. Kozmopolitlik, yabancı etkisi ve aşağılık duygusu yayıldı. Bu sebeple buna "Tanzimatı Şerriyye" diyenler de vardır. Tanzimatı ilân eden Mustafa Reşit Paşa, İskoçya Mason locasına mensup bir kimseydi (Prof. Dr. Hikmet Tanyu, Siyonizm ve Türkler, İstanbul Bilge Yayınları, s. I, 281)
Masonluktaki Tanrı anlayışı Deist bir anlayıştır. Deizm ise İslâmlık, Hristiyanlık, Musevilik gibi semavî dinlerdeki Allah inancına bir reaksiyon olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlayışa göre, kainatı aşan bir varlık vardır. Fakat insanoğlu bu varlığı tam manasıyla bilemez. Onun için bu varlığa yakarılmaz, ondan birşey istenmez ve onun insanları sevmesi, imtihan etmesi beklenemez. Böyle olunca ahiret düşüncesi ve öldükten sonra dirilmek fikri de iptal edilmiş oluyor. Deist anlayışı biraz daha ileri götürdüğümüzde Ateizm noktasına gelirsiniz. Zaten özellikle Fransız locasına kayıtlı masonlarda bu anlayış yaygındır (Yesevizade, Soruşturma, Masonluk, Dış Politika, sayı 3, s. 109).
Sion kelimesi "Allah'ın krallığı" manasına gelir. Tevrat'taki üstün ırkla alâkalı ayetler Siyonizm fikrinin temellerini teşkil etmektedir.
Yahudilerin Allah'ın seçmiş olduğu millet olduğu yolundaki söylentilerin kaynağı Tevrat'ta çeşitli bablar içerisinde yer almaktadır. Bunlardan iki tanesi aşağıdaki şekildedir:
"Ben dedim: Siz ilâhlarsınız ve hepiniz Yüce Allah'ın oğullarısınız. Kalk, ey Allah (ey oğullarım) yeryüzüne hükmet. Zira, milletlerin hepsine sen varis olacaksın" (Mezmur Bab. 82, Âyet. 6-8 s. 598).
"Çünkü sen Allah'ın Rabbe Mukaddes bir kavimsin. Allahın Rab, yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendisine has kavim olmak üzere seni seçti" (Tesniye Bab. 7, Âyet 6 s. 184).
Yukarıdaki sapık ve ahlâk dışı sözde Tevrat ayetlerine daha yüzlercesini eklemek mümkündür. Bütün bunlar da göstermektedir ki, Masonluk; azmış ve gözü dönmüş Yahudinin Siyonist menfaatleri doğrultusunda ülkelerin yetişkin insanlarını kendine hizmet ettirerek ideallerini gerçekleştirmek yolundadır.
Şamil İslam Ansiklopedisi
Asagida ismen tanidiginiz masonlar listesi.
SİYÂSİLER
Sabancılar
Koç grubu
Karamehmet
Uzan grubu
Rahşan Ecevit
İsmail Cem
Tansu Çiller
Şükrü Sina Gürel
Ercan Karakaş
Bülent Tanla
Coşkun Kırca
Kemal Derviş
Câvid Bey
Nuri Conker
Ahmet İsvan
Osman Kibar
Hayrettin Erkmen
Turan Güneş
Sebâti Ataman
Emre Gönensay
Naim Talû
Salih Bozok
Aka Gündüz
Turhan Kapanlı
Mithad Şükrü Bleda
Sümer Oral
Ali Dinçer
Ekrem Alican
Cem Kozlu
Fatin Rüştü Zorlu
Sabiha Sertel
Ş. Hüsnü Değmer
Kıbrıslı Kâmil Paşa
Ahmed Vefik Paşa
Faik Nüzhet
Tayyibe Gülek
Süleyman Demirel
SİNEMA-TİYATRO
Haldun Dormen
Hulûsi Kentmen
Ayhan Işık
Kenan Işık
Aziz Rutkay
Doğa Rutkay
Aziz Basmacı
Yıldız Kenter
Müşfik Kenter
Leyla Gencer
Halûk Bilginer
Memduh Yükman
TELEVİZYON
Ali Kırca
Ali Baransel
M. Ali Birand
Murat Birsel
Deniz Arman
BÜROKRASİ
Gazi Erçel
Metin Yalman
Osman Olcay
Osman Kulin
Sadun Terem
Kaya Toperi
Gaazi Yaşargil
S. Kâni İrtem
Onur Öymen
Özdem Sanberk
Hüseyin Poroy
GAZETECİLER
Güneri Civaoğlu
Cüneyt Arcayürek
Ahmed Emin Yalman
Nazlı Ilıcak
Cengiz Çandar
Canan Barlas
Altan Öymen
Örsan Öymen
Abdi İpekçi
Nail Güreli
Güngör Mengi
Yusuf Ziya Ortaç
Ali Sirmen
Aydin Emeç
Çetin Emeç
Ülkü Arman
Sedat Simâvî
Erol Simâvî
Ali Nâci Karacan
Nadir Nâdi Abalıoğlu
Yunus Nâdi Abalıoğlu
Ali Gevgilli
Ruhat Mengi
Leyla Umar
İlker Sarıer
Hasan Tahsin
Murat Birsel
Fazlı Necib
Necmi Tanyolaç
Yılmaz Çetiner
Ertuğrul Özkök
Emin Çölaşan
EĞLENCE
Sezen Aksu
Nilüfer
Burak Kut
Neco
Sibel Egemen
Ciğdem Talu
Egemen Bostancı
Murat Arkan
Perran Kutman
Harika Avcı
Ozan Orhon
Işıl Özışık
SERBEST MESLEK
Atilla Dorsay
Cemil İpekçi
Uğur Civelek
Yıldırım Mayruk
Muvaffak Benderli
KARİKATÜRİSTLER
Cemal Nadir Güler
Semih Poroy
Ali Ulvi Ersoy
Altan Erbulak
Tekin Aral
Oğuz Aral
Piyale Madra
Bedri Koraman
SANAYİCİ - İŞADAMI
Nejat Eczacıbaşı
Bülent Eczacıbaşı
Feyyaz Berker
Feyyaz Tokar
Cem Boyner
Ali Koçman
Dinç Bilgin
Can Paker
Ömer Çavuşoğlu
Halil Bezmen
Dilber Ailesi
Rona Yırcalı
Selahattin Göktuğ
Fuad Sâdıkoğlu
Ferdi Vardarman
Öner Akgerman
M. Cemil Merzeci
Ziya Taşkent
Cem Uzan
Ali Koç
YAZARLAR
Hâlide Edip Adıvar
Orhan Pamuk
Yaşar Kemal
Muazzez Berkand
Nâzım Hikmet Ran
Azra Erhat
Vedat Nedim Tör
Yaşar Nâbi Nayır
Celal Sâhir Erozan
Emil Galip Sandalcı
Ali Cânip Yöntem
A. Hamid Tarhan
Şinasî
ÜNIVERSİTE
Kemal Gürüz
Kemal Alemdaroğlu
Nermin Abadan-Unat
Sulhi Dönmezer
Talât Halman
Gündüz Gedikoğlu
Eser Karakaş
H.Veldet Velidedeoğlu
Sıddık Sâmi Onar
İlhan Arsel
Sâhir Erman
Bülent Tanör
Nur Serter
Tunç Erem
ASKERLER
Çevik Bir
Ali Fuad Cebesoy
Am. Sait Halman
Tuğg. Halit Göktuğ
Yarb. Selim Soley
Tümg. Ömer Z. Dorman
Kur.Alb. Osman Köksal
Tümg. Sırrı Öktem
Gen. Cahid Tokgöz
Gen. Zeki Soydemir
Güven Erkaya
Refik Tulga
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










