namaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
namaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2013 Salı

Her müslümanın öğrenmesi, inanması ve tâbi olması lazım olan farzlar 54 farz

54 Farz


Sual: 54 farz hangileridir? 

CEVAP: 
İslam âlimleri, her müslümanın öğrenmesi, inanması ve tâbi olması lazım olan farzlardan elli dört adedini seçmişlerdir. 

54 farz şunlardır:

 1- Allah'ı daima zikretmek. 
 2- Helal kazanılmış elbise giymek 
 3- Abdest almak. 
 4- Beş vakit namaz kılmak. 
 5- Cünüplükten gusletmek. 
 6- Rızk için Allah'a tevekkül (itimad) etmek. 
 7- Helalden yeyip içmek. 
 8- Allah'ın taksimine kanaat etmek. 
 9- Tevekkül etmek. 
10- Kazaya (yani Allah'ın hükmüne) razı olmak. 
11- Nimete karşılık şükretmek. 
12- Belaya sabretmek. 
13- Günahlara tevbe etmek. 
14- İbadetleri ihlas ile yapmak. 
15- Şeytanı düşman bilmek. 
16- Kur'an-ı delil tanımak. 
17- Ölüme hazırlıklı olmak. 
18- İyiliği emredip kötülükten alıkoymak. 

19- Gıybet etmemek, kötü şeyleri dinlememek. 
20- Anaya-babaya iyilik ve itaat etmek. 
21- Akrabayı ziyaret etmek. 
22- Emanete hıyaret etmemek. 
23- Dinin kabul etmiyeceği latifeyi (şakayı) terk etmek. 
24- Allah ve Rasulüne itaat etmek. 
25- Günahtan kaçınıp Allah'a sığınmak. 
26- Allah için sevmek, Allah için buğz etmek. 
27- Her şeye ibretle bakmak. 
28- Tefekkür etmek. (Cenab-ı Hakk'ın kudretini, azametini ve insanın yaratılışdaki gayeyi düşünmek) 
29- İlim öğrenmeye çalışmak 
30- Kötü zandan sakınmak 
31- İstihza (alay) etmemek 
32- Harama bakmamak 
33- Daima doğru olmak 
34- Esef ve ferahı, yani şımarıklık ve azgınlığı terketmek 
35- Sihir yapmamak 
36- Ölçü ve terazisini doğru tartmak 
37- Allah'ın azabından korkmak 
38- Bir günlük nafakası (yiyeceği-içeceği) olmayana sadaka vermek 
39- Allah'ın rahmetinden ümid kesmemek 
40- Nefsinin kötü arzularına tabi olmamak 
41- İçki kullanmamak 
42- Allah'a ve mü'minlere su-i zan etmekten sakınmak 
43- Zekat vermek ve mali cihatta bulunmak 
44- Hayız (adet) zamanlarında ve nifas halinde hanımı ile cinsi mukarenette bulunmamak 
45- Bütün günahlardan; kötülüklerden kalbini temiz tutmak 
46- Yetimin malını haksız olarak yememek, onlara iyilik etmek 
47- Kibirlilik etmemek 
48- Livata (erkekle cinsi münasebet) ve zina yapmamak
49- Beş vakit namazı muhafaza etmek 
50- Zulm ile halkın malını yememek 
51- Allah'a şirk (ortak) koşmamak 
52- Riyadan (gösterişten) sakınmak 
53- Yalan yere yemin etmemek 
54- Verdiği sadakayı başa kakmamak


Kaynak: 
54 farzla ilgili açıklamalarda Salahi Efendi'nin 54 Farz Şerhi isimli eserinden fydalanılmıştır.

http://gercektarihdeposu.blogspot.com/
İslam âlimleri, her müslümanın öğrenmesi, inanması ve tâbi olması lazım olan farzlardan elli dört adedini seçmişlerdir. 


5 Ekim 2013 Cumartesi

Kur'an'ın en yüce ayeti; Ayetü’l-Kürsi

Kur'an'ın en yüce ayeti; Ayetü’l-Kürsi (Bakara suresinin 255. Ayeti)

Ebu Ümamete’l-Bahili (Radıyallahu anh) dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: 

“Her kim, her namazın peşinde Ayetü’l-Kürsi’yi okursa, onunla cennete girmek arasında ancak ölüm vardır.” 

(Nesai, Amelu’l-Yevme ve’l-Leyle: 100) 

videoyu izlemek icin tiklayin http://gercektarihdeposu.blogspot.com/2013/10/kurann-en-yuce-ayeti-ayetul-kursi.html
Ayetü’l-Kürsihttp://gercektarihdeposu.blogspot.com





2 Ekim 2013 Çarşamba

Cebrail Aleyhisselam Yanlışı Düzeltirdi

Dinimizin emir ve yasaklarınınhepsi Kur’ân-ı kerîmden çıkmaktadır. 
Kur’ân-ı kerîm, bütün Peygamberlere gönderilmiş olan, bütün kitâblardaki ahkâmı ve dahâ fazlasını kendisinde toplamakdadır. Kur’an-ı kerimdeki ahkam üç kısımdır: Birinci kısım, ilim ve akıl sahiblerinin anlıyabileceği açık hükümler. Kur’ân-ı kerîmdeki ikinci kısım ahkâm açıkca anlaşılmaz. İctihâd yolu ile meydâna çıkarılabilir. 

İctihadda, Eshâb-ı kirâmdan biri, Peygamberimize uymayabilirdi. Fakat bu ahkâm, Peygamberimiz zamânında hatâlı ve şübheli olamazdı. Çünkü, Cebrâîl “aleyhisselâm” gelerek, yanlış olan ictihâdlar, Allahü teâlâ tarafından hemen düzeltilir, hak ile bâtıl birbirinden hemen ayrılırdı. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” âhırete teşrîfinden sonra meydâna çıkarılan ahkâm ise, böyle olmayıp, doğru ile yanlış ictihâdlar karışık kaldı. 

Bundan dolayıdır ki, vahy zamanında ictihâd olunan ahkâmı, hem yapmak, hem de inanmak lâzımdır.

Peygamberimizden sonra ictihâd olunan ahkâmı da yapmak lâzım ise de, icmâ’ hâsıl olmıyan ictihâdlarda şübhe etmek, îmânı gidermez. 

Kur’ân-ı kerîmde bulunan ahkâmdan üçüncü kısmı, o kadar derin ve gizlidir ki, bunları anlayıp çıkarmağa insan gücü yetişemiyor. Bunlar, Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe, anlaşılamaz. Bu da ancak Peygamberimize gösterilmiş, bildirilmişdir. Başkasına bildirilmez. 

Bu ahkâm da, Kur’ân-ı kerîmden çıkarılıyor ise de, Peygamber tarafından açıklanmış olduklarından, bunlara (Sünnet) denir. Birinci ve üçüncü kısm ahkâmda kimse, Peygamberden “sallallahü aleyhi ve sellem” ayrılamaz. Bütün Müslümanların, bunlara inanması ve tâbi’ olması lâzımdır. 

Ahkâm-ı ictihâdiyyede ise, her müctehidin kendi çıkardığı hükme tâbi’ olması lâzımdır. Peygamberimiz uzak memleketlere gönderdiği Eshâb-ı kirâma, karşılaşacakları mes’elelerde, Kur’ân-ı kerîmin hükmü ile hareket etmelerini, Kur’ân-ı kerîmde bulamazlar ise, hadîs-i şerîflerde aramalarını, burada da bulamazlar ise, kendi re’y ve ictihâdları ile amel etmelerini emir buyururdu. 

Kendilerinden dahâ âlim, daha yüksek olsalar bile, başkalarının fikir ve ictihâdlarına tâbi’ olmakdan men’ ederdi. Hiçbir müctehid ve Eshâb-ı kirâmdan hiçbirisi başkalarının ictihâdlarına bozuk demedi. Kendilerine uymıyanlara, fâsık ve sapık gibi kötü şeyler söylemedi. 

30 Eylül 2013 Pazartesi

KIYAMETE KADAR İslamiyet Her Devre Hitap Eder

Bu ve bunun gibi emrin öncesini, safhalarını bilmeyen doğru hüküm verebilir mi? 

İctihad yapabilecek özellikler ve üstünlükler, ancak Eshâb-ı kirâmda ve sonra, ikiyüz sene içinde yetişen, bazı büyüklerde bulunabildi. Daha sonraları, fikirler, reyler dağılıp, bid’atler çıkıp yayıldı. Böyle üstün kimseler azala azala, dörtyüz sene sonra, bu şartları hâiz kimse, yanî mutlak müctehid olarak meşhûr olan görülmedi. 

Hicretten dörtyüz sene sonra, müctehide ihtiyâc da kalmadı. Çünkü, Allahü teâlâ ve O"nun Resûlü Muhammed aleyhisselâm, kıyâmete kadar hayât şekillerinde ve fen vâsıtalarında yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin hepsine şâmil olan ahkâmın hepsini bildirdiler. Müctehidler de, bunların hepsini anlayıp, açıkladılar. 

Sonra gelen âlimler, bu ahkâmın, yeni hâdiselere nasıl tatbîk edileceklerini, tefsîr ve fıkh kitâblarında bildirirler. “Müceddid” denen bu âlimler kıyâmete kadar mevcûddur. Bunlar da ahkamın yeni hadiselere nasıl tatbik edileceğini bildirdiler. 


“Fen vâsıtaları değişdi. Yeni hâdiselerle karşılaşıyoruz. Din adamları toplanarak yeni tefsîrler yazılmalı, yeni ictihâdlar yapılmalıdır” diyerek, nasslara ilâveler, değişiklikler yapmak lâzım olduğunu savunanların islâm düşmanı oldukları anlaşılır. 

İctihadın inceliklerini bilmeyen, bu konuda ehil olmayan, Kur”an-ı kerimden, Hadis-i şeriflerden hüküm çıkarmaya çalışırsa yanılır; kendini de başkalarını da helak sürükler. Çünkü, pek çok ayet-i kerime sonra nesh edildi, hükmü kaldırıldı. Pek çok hükümde içki yasağında olduğu gibi ayet-i kerimelerde tedricen bildirildi. Bu incelikleri bilmeyen nasıl hüküm verecek? 

İmâm-ı Muhammedin “Siyer-i kebîr” kitâbının tercemesi, seksenikinci sahîfesinde buyuruyor ki: Cihâd emri yavaş yavaş geldi. İslâmiyyetin başlangıcında müşriklerle karşılaşmamak, onlardan uzak kalmak, onlara yumuşak davranmak emir olundu. Sonra, ikinci emir gelerek, kâfirlere yumuşak ve güzel sözlerle islâmiyyeti bildir! “Ehl-i kitâb” denilen yahûdîlerle hıristiyanlara yumuşak, güzel karşılık ver denildi. Üçüncü emir ile harb etmeğe yalnız izin verildi. Dördüncü emir ile kâfirler size eziyyet verince, onlarla harb ediniz, diyerek, karşı koymak farz oldu. Medînede islâm devleti teşekkül edince, beşinci olarak, dört aydan başka zamanlarda harb ediniz emri geldi. Altıncı olarak gelen âyet-i kerîmede devletin, her zaman harb etmesi emir olundu.” 

Bu ve bunun gibi emrin öncesini, safhalarını bilmeyen doğru hüküm verebilir mi? 

NAMAZ iSLAMIN DiREGI
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

21 Eylül 2013 Cumartesi

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem 'ın 10 Nasihati

ALLAH Celle Celalühu izni ile 1000. Paylaşım

1) BESMELE Resûlullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular: - Besmelesiz baslanan her is, hicbir netice vermez. - Herhangi bir müskül ve güclüge rastlarsan Allah'in ismini an, Besmele cek: "Bismillâhirrahmanirrahim ve lâhavle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyilâzîm" cümlesini tekrarlar. ALLAH seni her musibetten ve belâdan kurtarir. 

2) HAMD VE SÜKÜR Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular:  -"Elhamdü lillah= Allah'a hamdolsun" demek en büyük tessekkürdür. Bunu söylemeyen sükretmemis olur. 


3) SALAVÂTI SERIFE Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular: - Isteklerin olmasini isteyen bana cokca salat ve selam göndersin. (Zorluklarin basarilmasi, rizkin bollugu ve istege ulasmak icin en iyi salat ve selamdir.) 

4) IMAN-IBADET Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular: - ALLAH ibadetsiz imani, imansiz ibadeti ve isi kabul etmez. 

5) NAMAZ Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular: - Namaz; küfür ile insanlik arasinda bir perdedir. Onu terkedenler küfre yaklasmis olurlar. - iman sahibi ile imansiz arasinda bir fark vardir'ki o da namazdir. Namazini terkeden bir iman sahibi digerinden farksiz olur. 

6) KUR'AN OKUMAK Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular: - Sizden birisi ALLAH ile konusmayi ve ona yakin olmayi seviyorsa, tam bir kalb süküneti icinde Kur'an okusun. - Ümmetimin en makbul ibadeti bakarak Kur'an okumaktir. 

7) IHLAS SÛRESI Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular: - Bin kere "Ihlas" okuyan bir iman sahibi kendini cehennem atesinden kurtarmis olur. 

8-YÂSIN-I SERIF Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular: - Her gece "Yasin" okumaya devam eden bir kimse sehit olarak ölür. - Bir kimse ana ve babasinin yahut onlardan bir tanesinin cuma günü kabrini ziyaret edip "Yasin" okusa büyük günahlari affolunur

9) YATAGA YATARKENResûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular: - Yataga yatarken önce "1 Fatiha" sonra "3 Ihlas" surelerini okuyan bir kimse uykusunda ölümden baska her musibetten korunmus olur. 

10) GENCLER Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular: - ALLAH, genc tövbekarlari sever - Gencligini taat ve ibadet yolunda harcayanlari Hak Teala cok sever. - Gencliginde ibadet edenlerin; ihtiyarliginda ibadete baslayanlar üzerindeki üstünlügü; halka nazaran peygamberlerin üstünlügü derecesindedir. - Allah; genc yaslarinda ibadet edenleri meleklerine göstererek sevincini ilan eyler. - Cenab-ı Hakk'in indinde tövbekar genclerden sevgili bir sey yoktur.

20 Eylül 2013 Cuma

ŞEHİD OLUNCA KEFEN BULUNAMAMIŞTI

HİCRETİN BEŞİNCİ SENESİ Selmân-ı Fârisî’nin Müslüman Olması ve Hürriyete Kavuşturulması

Medîneli bir yahûdînin kölesi olan Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-, İslâm nîmetiyle perverde oluşunun nice ibretlerle dolu hikâyesini İbn-i Abbâs Hazretleri’ne şöyle anlatmıştır:

“Ben Isbahan’ın Ceyy adlı köyünde yaşayan bir kimse idim. Babam köyümüzün eşrâfındandı. Hayatta en çok sevdiği kimse bendim. Bu aşırı sevgisi sebebiyle beni yanından hiç ayırmaz, kız evlâdı gibi dâimâ evde tutar, dışarı çıkarmazdı. Babamın dîni olan Mecûsîliğe (Ateşperestliğe), kendimi o kadar kaptırmıştım ki, ateşgedeye bakma, ateş yakma işini bile üzerime almıştım. Ateşgededeki ateşin bir an olsun sönmesine izin vermezdim. Babamın büyük bir çiftliği vardı. Kendisi birgün inşaat işiyle uğraşıyordu. Bana:

«–Yavrum! Ben bugün hep inşaatla meşgûl olacağım, çiftliğe gidemeyeceğim. Oraya sen git!» dedi ve yapılması gereken bâzı şeyleri de söyledi. Sonra da bana:


«–Sakın ha, oralarda oyalanıp da beni endişelendirme! Şâyet gecikirsen seni merâk ederim ve bütün işlerim ortada kalır!» dedi.

Çiftliğe gitmek üzere yola çıktım. Bir hristiyan kilisesine rastladım. Seslerini işittim, içeride ibâdet ediyorlardı. Babam beni hep evde tuttuğu için insanların ne hâlde olduklarını bilmezdim. Bu sebeple merak edip, ne yapıyorlar bakayım diye yanlarına vardım. Yaptıklarını seyrettim ve kendi kendime; «Vallâhi bu bizim dînimizden daha hayırlıdır.» dedim. Güneş batıncaya kadar oradan ayrılmadım. Çiftliğe ise hiç uğramadım. Onlara:

«–Bu dînin aslı nerededir?» diye sordum:

«–Şam’dadır.» dediler. Akşamleyin babamın yanına döndüm. Babam işi gücü bir tarafa bırakmış akşama kadar beni aratmış. Yanına vardığımda:

«–Yavrum! Neredeydin? Ben sana ne yapman gerektiğini söylememiş miydim?» dedi.

Ona:

«–Babacığım! Kiliselerinde ibâdet eden bâzı kimselere rastladım. Onların ibâdetlerini gördüm, çok hoşuma gitti. Güneş batıncaya kadar yanlarından ayrılamadım.» dedim.

Babam:

«–Evlâdım, o dinde hayır yoktur. Senin ve atalarının dîni ondan daha hayırlıdır.» dedi.

Babam kaçmamdan korkup ayağıma bir bukağı (kelepçe) vurdu, sonra da beni eve hapsetti. Kilisedeki hristiyanlara:

«–Yanınıza Şam’dan bir ticâret kâfilesi geldiği zaman bana haber verin!» diye adam gönderdim. Şam’dan hristiyan tüccarlar gelince haber verdiler. Ayağımdan demir bukağıyı çıkarıp attım. Onlarla birlikte Şam yolunu tuttum. Oraya varınca:

«–Din adamlarının ilim yönünden en üstünü kimdir?» diye sordum:

«–Kilisedeki piskopostur.» dediler. Yanına gittim ve ona:

«–Ben bu dîne girmek, senin yanında bulunmak, kilisede hizmet etmek, Hristiyanlığı senden öğrenmek ve seninle birlikte ibâdet etmek istiyorum.» dedim.

Bana:

«–Kiliseye gir!» dedi.

Onunla birlikte içeri girdim. Şam Piskoposu kötü bir adamdı. Hristiyanlara sadaka vermelerini emreder, toplanan şeyleri kendisi için biriktirir, yoksullara bir şey vermezdi. Hattâ böylece yedi küp dolusu altın ve gümüş biriktirmişti. Yaptıklarını gördükçe ona son derece kinleniyordum. Nihâyetinde adam öldü. Hristiyanlar onu gömmek için toplandılar. Onlara:

«–Bu, kötü bir adamdı. Sadaka vermenizi emir ve teşvîk eder, getirdiklerinizi kendisi için saklar, yoksullara bir şey vermezdi!» dedim.

Bana:

«–Sen bunu nereden biliyorsun?» diye sordular.

Onlara:

«–Size onun hazînesini gösterebilirim.» dedim.

Gösterdiğim yerden, altın ve gümüş dolu yedi küp çıkardılar. Bunu görünce:

«–Vallâhi biz onu aslâ gömmeyiz.» dediler. Ölüsünü astılar ve taşa tuttular! Onun yerine kiliseye başka bir din adamı getirdiler. Beş vakit namaz kılmayanlar içinde ondan daha fazîletli, onun kadar dünyâyı hiçe sayan, âhirete rağbet eden, gece gündüz ibâdet eden bir kimse görmedim. Sonra bu zât ölüm döşeğine düştü. Kendisine:

«–Ey filân! Ben senin yanında bulundum. Senden önce hiç kimseyi, seni sevdiğim kadar sevmedim! Görüyorsun ki sana Allâh’ın emri gelmiş durumda. Bana ne yapmamı ve kime gitmemi tavsiye edersin?» dedim.

«–Evlâdım! Bugün benim yolumda giden bir kimse bilmiyorum. Sâlih insanlar ölüp gittiler. Yaşayanlar da dînin öteden beri tatbîk edilen hükümlerini değiştirip çoğunu da terk ettiler. Yalnız Musul’da bir zât vardır. O, benim tuttuğum yol üzeredir. Sen onun yanına git!» dedi.

Bu muhterem zât vefât edince Musul’daki dostunun yanına gittim. O ölünce, tavsiyesi üzerine Nusaybin’deki, ondan sonra da Ammûriye (Eskişehir yakınlarında bir yer)’deki zâtın yanına gittim. Ammûriye’de az çok bir şeyler de kazandım. Hattâ biraz davarlarım ve ineklerim de oldu. En sonunda Ammûriyeli din adamına da Allâh’ın emri geldi çattı:

«–Evlâdım! Vallâhi bugün yeryüzündeki insanlardan yanına gitmeni sana emir ve tavsiye edebileceğim, bizim düşüncemizde olan hiç kimse bilmiyorum! Fakat Âhir Zaman Peygamberi’nin gelmesi çok yaklaşmış, gölgesi üzerimize düşmüştür! O Peygamber, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın dîni üzere gönderilecektir. Kendisi Arap topraklarında zuhûr edecek, iki kara taşlık arasındaki hurma bahçeleri bulunan bir yere hicret edecektir. O, hediyeden yer, sadakadan yemez. O’nun iki kürek kemiği arasında da peygamberlik mührü vardır. Eğer o diyarlara gitmeye gücün yeterse git, hemen yola düş!» dedi.

Nihâyet o da öldü. Allâh’ın dilediği kadar bir müddet daha orada oturdum. Sonra Kelb kabîlesinden bâzı tüccarlarla karşılaştım. Onlara:

«–Beni Arap diyârına götürünüz, ben de bunun mukâbilinde şu davarlarımı ve ineklerimi size vereyim.» dedim, kabûl ettiler. Mallarımı onlara verdim ve beni yanlarında götürdüler. Vâdi’l-Kurâ’ya vardığımızda bana zulmettiler, köle olarak bir yahûdîye sattılar. Yahûdînin yanında bir müddet kaldım. Vâdi’l-Kurâ’daki hurma ağaçlarını görünce; «Burası Ammûriye’deki efendimin bana târif ettiği, Âhir Zaman Peygamberi’nin hicret yurdu mu acabâ?» diye ümitlendimse de kalbim buna tam olarak kânî olmadı.

Vâdi’l-Kurâ’da bulunduğum sırada, sâhibimin Kurayzaoğulları’ndan olan amcaoğlu geldi ve beni satın alıp Medîne’ye götürdü. Vallâhi Medîne’yi görür görmez, Ammûriye’deki efendimin târif ettiği, Âhir Zaman Peygamberi’nin hicret edeceği yerin burası olduğunu anladım. Artık Medîne’de oturdum durdum. Hâlbuki Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- peygamber olarak gönderilmiş, Mekke’de bir müddet kalmış. Fakat ben kölelik meşgûliyeti içinde bulunduğumdan O’nun hakkında hiçbir şey işitmemişim. Sonra Medîne’ye hicret edip gelmiş, yine haberim olmamış. Birgün hurma ağacının üstünde çalışıyor, sâhibim ağacın gölgesinde oturuyordu. O sırada amcasının oğlu gelip sâhibime:

«–Ey filân! Allâh Kayleoğulları’nın (Evs ve Hazrec’in) belâsını versin! Vallâhi onlar Kubâ köyünde, Mekke’den yanlarına gelen ve peygamber dedikleri bir zâtın başına toplanmış bulunuyorlar!» dedi.

Bunu işitir işitmez beni öyle bir titreme tuttu ki, neredeyse efendimin üzerine düşecektim:

«–Ne dedin? Ne dedin?» diyerek hemen hurma ağacından indim. Sâhibim kızdı, bana şiddetli bir tokat vurdu ve:

«–Seni ne ilgilendirir? Sen işine bak!» dedi.

Ben de:

«–Bir şey yok! Sâdece onun ne dediğini anlamak istedim.» dedim. Yanımda biriktirmiş olduğum biraz yiyecek vardı. Akşam olunca onları alıp Kubâ’da bulunan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gittim. Kendisine:

«–Senin sâlih bir zât olduğunu işittim. Yanında da muhtaç ve kimsesiz sahâbîlerin varmış! Yanımda sadaka olarak ayırdığım bâzı şeyler vardı. Durumunuzu öğrenince sizi buna daha lâyık gördüm!» diyerek onları kendisine takdîm ettim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:

«–Alınız, bunu yiyiniz!» buyurdu ve ondan yemedi. Kendi kendime; «Bu bir!» dedim. Sonra O’nun yanından ayrılıp yerime döndüm. Yine bir şeyler biriktirdim. O esnâda Allâh Rasûlü de Medîne’ye gelmiş bulunuyordu. Yanına varıp:

«–Senin sadakadan yemediğini gördüm. Bu, sana ikrâm olmak üzere hazırladığım bir hediyedir!» dedim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu defâ ondan yedi ve ashâbına da yemelerini söyledi. Kendi kendime; «Bu iki!» dedim.

Daha sonra Rasûl-i Ekrem Efendimiz Bakîu’l-Garkad’da bulunduğu esnâda yanına vardım. Oraya ashâbından birinin cenâzesi münâsebetiyle gitmişti ve ashâbının arasında oturuyordu. Üzerinde, her tarafını bürüyen iki ihram vardı. Kendisine selâm verdim. Sonra da Ammûriye’deki zâtın bana târif ettiği Peygamberlik Mührü’nü görebilir miyim diye arka tarafına geçtim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- niyetimi anladı ve sırtından ridâsını sıyırdı. Peygamberlik Mührü’nü görür görmez tanıdım! Üzerine kapandım, öptüm ve ağlamaya başladım. Âlemlerin Efendisi bana:

«–Bu tarafa dön!» buyurdu. Gelip önlerinde oturdum.”

Daha sonra Selmân -radıyallâhu anh-, İbn-i Abbâs Hazretlerine şöyle dedi:

“Ey İbn-i Abbâs! Sana anlattığım gibi başımdan geçenleri Allâh Rasûlü’ne de anlattım. Benim bu kıssamı ashâbının da işitmiş olması, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in pek hoşuna gitti. Kölelik, bu Selmân’ı meşgûl ettiğinden, Bedir ve Uhud Gazveleri’nde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bulunmama imkân vermedi.” (Ahmed, V, 441-444; İbn-i Hişâm; I, 233-242; İbn-i Sa’d, IV, 75-80)

Selmân -radıyallâhu anh-, ömrü boyunca arayışı içinde olduğu Allâh Rasûlü’ne kavuşmuştu. Artık onun yegâne arzusu, dâimâ Peygamber Efendimiz’in yanında olmak, O’nun emrinde bulunmaktı. Nitekim Hazret-i Selmân -radıyallâhu anh-’ın bu iştiyâkını gören Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün ona:

“–Ey Selmân! Kölelikten kurtulmak için efendin ile antlaşma yapsan olmaz mı?” diye sordu. Bunun üzerine Selmân -radıyallâhu anh-, çukurlarını da kazmak şartıyla üç yüz hurma ağacı dikmek ve kırk ukıyye171 altın vermek üzere efendisi ile anlaştı. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ashâbına:

“–Kardeşinize yardım ediniz!” buyurdu. Kimi on, kimi on beş, kimi yirmi fidan olmak üzere, herkes imkânı nisbetinde yardımda bulundu ve Selmân -radıyallâhu anh-’ın ihtiyâcı olan üç yüz hurma fidanı toplandı.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Selmân! Fidanlar için çukurlar kaz! Çukurları bitirdiğin zaman bana haber ver de onları kendi elimle dikeyim.” buyurdu.

Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh- hâdisenin devâmını şöyle anlatır:

“Hurma fidanları için çukurlar kazmaya başladım. Arkadaşlarım da bana yardım ettiler. Bitirince haber verdim, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- fidanların dikileceği yere benimle birlikte geldi. Biz fidanları O’na veriyorduk, O da dikiyordu. Varlığım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Allâh Rasûlü tarafından dikilen hurma fidanlarından bir tâne bile tutmayan fidan olmadı. Böylece ağaç borcumu ödemiş oldum. Fidanlar, senesinde meyve vermeye başladı ve meyvesi yendi.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gazâdan tavuk yumurtası büyüklüğünde bir altın külçesi getirmişti.

«–Selmân ne yaptı?» diye sordu.

Allâh Rasûlü’nün yanına vardığımda bana:

«–Ey Selmân! Şunu al da borcunu öde!» buyurdu.

«–Yâ Rasûlallâh! Üzerimde bulunan o kadar borca, bu kadarcık altın parçası nasıl yetecek?!» dedim.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- altın külçesini eline alıp diline sürdükten sonra:

«–Al bunu! Allâh Teâlâ borcunu bununla ödeyecektir!» buyurdu.

Altını aldım. Alacaklıya ondan tartıp tartıp verdim. Selmân’ın varlığı kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, o altın külçesinden kırk ukıyye tarttım. O (öyle beketliydi ki) şâyet Uhud Dağı’yla tartılmış olsaydı, muhakkak ondan da ağır gelirdi!”

Selmân -radıyallâhu anh- kölelikten kurtulduktan sonra, Hendek Savaşı’na hür olarak katıldı ve bundan sonra hiçbir savaşta Peygamber Efendimiz’in yanında bulunma fırsatını kaçırmadı.172

Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-, her hâli ile o kadar güzel bir nümûne şahsiyet ve câzibe merkezi bir zât hâline geldi ki, Ensâr da Muhâcirler de:

“–Selmân bizdendir.” diyerek onu paylaşamaz oldular.

Bunun üzerine Varlık Nûru Efendimiz:

“–Selmân bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir.” buyurarak o mübârek sahâbîsini lutufların en güzeliyle taltîf etti. (İbn-i Hişâm, III, 241)

Bu mübârek sahâbî, ömrü boyunca İslâm ahlâkının güzelliklerini yansıtan nice zirve davranışlar sergileyerek, mü’minlere numûne-i imtisâl bir şahsiyet oldu.

Nitekim onun fazîletini aksettiren bir misâl şöyledir:

İslâm Devleti, yapılan fetihlerle geniş bir coğrafyaya hâkim olunca, vaktiyle bir yahûdînin kölesi olan Selmân -radıyallâhu anh-, Medâin bölgesine vâli tâyin edildi. O sırada Şam’dan Teymoğulları kabîlesine mensup bir zât Medâin’e geldi. Yanında bir yük de incir getirmişti. Selmân -radıyallâhu anh-’ın sırtında gâyet mütevâzî bir aba vardı. Şamlı zât, Hazret-i Selmân’ı tanımıyordu. Onu bu hâlde görünce:

“–Gel şunu taşı!” dedi. Selmân -radıyallâhu anh- da gitti, yükü sırtlandı. Halk kendisini görünce tanıdı. Adama:

“–Senin yükünü taşıyan bu zât, vâlidir!” dediler.

Şamlı derhâl:

“–Seni tanıyamadım.” diyerek özür diledi ve sırtındaki yükü almaya davrandı. Selmân ise:

“–Zararı yok, yükü evine götürene kadar sırtımdan indirmeyeceğim.” dedi. (İbn-i Sa’d, IV, 88)


http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Bunlar Müslümanı imanından eder.

 İmanı korumanın yolları 

Haram olan bakışa; “Güzel kadınlara bakmak veya onlarla tokalaşmak sevaptır.” demek, insanı imanından eder.
“Çalışmak namaz kılmaktan önce gelir veya daha önemlidir.” ya da “Çalışmak için namaz kılmamak haram değildir” gibi sözler, insanı imanından eder.
Kişinin eşine veya sevdiği herhangi birine; “Ben Allâh’a tapdığım gibi sana tapıyorum” ya da “seni Allâh’tan çok seviyorum” demesi onu imanından eder.
“Zalim kader”, “Kader utansın”, “bu kadar keder de adaletsizliktir”, “bu sefer kader yolunu şaşırdı” ya da “Allâh benden başka keder gönderecek kimse bulmuyor” gibi kadere itiraz ve tepki içeren sözleri -öfke halinde bile olsa- söylemek, insanı imanından eder.
Birilerine “Allâh’ın oğlu musun?” veya “Allâh’ın oğlu bile olsan”, “Allâh bile seni kurtaramaz”, “Allah bile beni vazgeçiremez” ya da “Allâh bile inse şunu yapmam” gibi sözler söylemek, insanı imanından eder.


Kâfir olarak can vermiş biri hakkında “Allâh rahmet etsin; Allâh ondan razı olsun ve mekânı cennet olsun” gibi dileklerde bulunulan sözler kullanmak, insanı imanından eder.
Bir Müslümanın dinine, imanına, kitabına, peygamberine veya şeriatına sövmek; onları lanetlemek, buğzetmek veya onlarla alay edip, onları küçümseme anlamındaki her düşünce veya bu yönde söylenen her söz, insanı imanından eder.
Bir Müslümana haksızca söven, onu döven; zulmedip hakkını yiyen ya da haksız olarak onu öldüren kişiye “İyi yaptın.” veya “Helal olsun sana.” demek, insanı imanından eder.
Bir Müslüman hakkında “Malı ve ırzı helaldir.” ya da “Onun öldürülmesi caizdir; haram değildir.” sözlerini söylemek, insanı imanından eder.
İnsanların arasında Allâh’ın haram kıldığı bilinen bir şeye “Helal”dır demek ve helal olan bir şeye “Haram”dır demek, insanı imanından eder.
İslâm’dan başka herhangi bir dine “Hak dindir ve ona saygım var.” gibi bir söz söylemek insanı imanından eder.
İslâm’ın dışındaki bütün din ve inançların, kesinlikle şirk ve küfür içeren din ve inançlar olduklarından şüphe etmek veya bunun hakkında çekimser kalmak gibi bütün düşünce ve sözler, insanı imanından eder.
İslâm dininin simgelerinden olan camii, ezan gibi şeylerin biriyle ya da sakal, misvak ve nafile namazlar gibi Rasulullâh efendimizin sünnetlerinden olan şeylerin herhangi biriyle alay etmek, onları küçümseme yönünde sözler sarf etmek, insanı imanından eder.
Ahiret gününü, ahiretteki gerçekleri, (yeniden dirilme, mahşer, hesap, sevap, azap, sırat, cennet veya kabir azabı vb…) inkâr etmek, yalanlamak, yok saymak, onlarla alay etmek veya onları küçümseme anlamındaki her düşünce veya bu yönde söylenen her söz, insanı imanından eder.

Allâh’tan başkasının ibadete layık veya müstahak olduğunu söylemek -şaka da olsa-, insanı imanından eder.
Bir Müslümana: “Allâh senin dinini, imanını alsın.” ya da “Allâh sana iman üzere ölmeyi nasip etmesin.” demek, insanı imanından eder.
Kâfirin birine: “Allâh sana hidayet ve iman etmeyi nasip etmesin.” diyerek küfre rıza göstermek, insanı imanından eder.
Yahudi ve Hıristiyanlar dâhil, bütün kâfirlerin tapınaklarına “Onlar da Allâh’ın evleridir” demek, insanı imanından eder.
Birine veya birşeye “Allâh’sız” ya da senin “Allâh’ın yoktur” gibi sözler sarf etmek, insanı imanından eder.
Birine “Allâh’ına kadar şöyledir” demek, insanı imanından eder.
Biri veya bir şey hakkında “Allâh bunu yanlışlıkla yarattı” ya da “Bir şeyini unutarak eksik yaratmış” gibi sözler sarfetmek şaka da olsa insanı imandan eder
İman esaslarından “Kader” inancına aykırı olan; “Allah yalnızca hayrı yaratır; şerri yaratmaz”, “herkes kendi kaderini kendisi yaratır, kendisi çizer”, “falanca şey Allah’ın takdiriyle olmamıştır ve olamaz” ya da “her şey Allah’ın takdiriyle değildir” gibi sözler söylemek, insanı imanından eder.
Çirkin sözlerden olan; “Allâh’ımı şaşırttın, Allâh’ımı bıktırdın, Allâh’ını öpeyim, Allâh’ım bize babalık yap” veya “Allâh baba” gibi sözler, şaka dâhil hangi maksatla söylenmiş olursa olsun, insanı imanından eder.
“Seninle cehennem ödüldür ve sensiz cennet sürgündür” gibi sözler; cennetin nimetlerini vecehennemdeki azabı hafife alma ve küçümseme içeren söz ve iddialar şaka da olsa hangi maksatla olursa olsun insanı imandan eder.
Birine “Sen peygamber de olsan sana inanmam” veya “Bir peygamber bile şunu söylese inanmam” gibi sözler söylemek, insanı imanından eder.

Müslüman birini, dinini kastederek “Ey kâfir, ey Yahudi” ve benzeri küfür ve kâfirlerin isimleriyle onu çağırmak, insanı imanından eder
“Ben Müslüman değilim, ben gâvurum, ben Yahudiyim” veya “Ben Hristiyanım” veya “Şu işim olmazsa imandan olayım” ya da “Ben bir yıl veya on yıl sonra İslâm dininden çıkacağım” gibi sözleri ciddi olarak, şaka yaparak, ya da kızgınlıkla bile olsa söylemek; insanı imanından eder.

Kim ki “Canımı sıkmayın ya da üzerime fazla gelmeyin, yoksa imandan çıkarım” ya da “Allâh’a ve peygambere ya da İslâm’a söveceğim” derse, imanından olur.
“Ekmek Kur’an'dan daha kutsaldır” veya “Ekmeğe Kur’an'dan daha fazla saygı göstermek farzdır” gibi anlamları taşıyan sözler, insanı imanından eder.
Cennet ile alay ederek “Ben falan kişiyle cennete bile girmem” ya da “Sensiz cenneti bile istemem” gibi cenneti istememek ya da cehenneme girmekten çekinmemek anlamı içeren bütün sözler -şaka da olsa-, insanı imanından eder.
“Güzel kadınlarla birlikte olmanın zevkini yaşamak, cehenneme girmeye bile değer” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
Kâfir olan birine, küfrüne rağmen “Allâh seni seviyor”, “Allâh senden razıdır” ya da “Allâh senden razı olsun” demek, insanı imanından eder.
Kadere tepki gösterip, itiraz ederek “Allâh’ım, ben sana ne yaptım ki bana bu acıyı verdin” veya “Yalnız bana mı gücün yetiyor” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
Namaz ve diğer farzlarla alay ederek; “Bunlar bana farz değil”, “Ben bunlardan muafım”, “Bunlar bana fayda vermezler” veya “İşim hepsinden önemlidir” gibi sözleri söylemek şaka da olsa, insanı imanından eder.
Bir Müslümana; “Senin dininin, imanının, kitabının, namazının, şeriatının veya senin hayrının içine ederim” demek, insanı imanından eder
Bir kâfirin küfründen veya küfre düşüren sözler ile davranışlarından hoşlanmak ve hoşnut olarak gülmek, insanı imanından eder.
Dünyadaki yaptığı iyilikler ne kadar olursa olsun, Müslüman olmayan birine; “Müslümanlardan daha hayırlıdır, daha efdaldir” veya “Allâh O’nu küfrüne rağmen sever” sözlerini söylemek, insanı imanından eder.
Ölen birine; “Ölümü hak etmemişti”, “Ölüm ona yakışmaz” ya da “Şimdi ölmemesi gerekirdi” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
“Keşke zina, zulüm veya adam öldürmek haram olmasaydı” demek, insanı imanından eder

“Kâfirler cehennemde ebedi kalmazlar” demek, insanı imanından eder.
Yalan söyleyen bir kişinin, Allâh’ı cahil olmakla vasıflandırarak; “Allâh şahittir ki ben yalan söylemiyorum.” sözünü kullanması, onu imanından eder.
Kâfir olarak ölen, bütün veya bazı kâfirlerin; “Dünyadaki yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak cennete girecekler.” veya “Girmek onların da hakkıdır.” demek, insanı imanından eder.
Bir kâfirin İslâm’a girmesini engellemek ya da geciktirmek, insanı imanından eder.
Kur’an-ı, müzik çalarak birlikte okumak, insanı imanından eder.
Haram olan bir şeyin haram olmasıyla alay ederek, onu işleyen; zina yaparken, içki içerken veya haram bir şeyi yerken bereketlenme niyetiyle “Besmele” çeken insan, imandan çıkar
Namaz kılması emredilen kişiye; “Sen namaz kılmakla neyi kazandın ki, bana namaz değil iş lazım.” veya “Namaz kılıp kılmamak önemli değil.” demek, insanı imanından eder.
Kim ki Allâh’tan ya da kıyametten veya ölenin can çekişmesinden, kabir azabından, mahşerden hesaptan, mizandan, sırattan ve cehennemden korkmam derse şaka veya ciddi veya öfke halinde olsa bile imandan olur
Allâh’a itiraz ederek; “Allâh neden beni yarattı?”, “Neden şunu emretti?”, “Neden şunu yasakladı?”, “Neden şunu böyle değil de şöyle yarattı? ” veya “Falanca şeyi yapmamalıydı.” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
Her kes tarafından haram olduğu bilinen herhangi bir şeyi işleyene (sevap kazandırma manasında) “helal olsun sana” ya da “iyi yaptın” veya “doğru olanı yaptın” gibi sözleri söylemek insanı imandan eder.
Bundan başka küfürle alakalı olan hükümler konusunda geniş bilgi almak isteyen “İslâm’ın Temel İnançları” ve “Behcettun Nazar” adlı kitaplarıma bakabilir.


19 Eylül 2013 Perşembe

Ilımlı islam, ılımlı müslüman ne demektir? Bu sözleri dillendirenler neyi ima etmek istiyorlar

Bismillahirrahmanirrahim

Ilımlı İslam, batılı güçlerin yürüttüğü bir yozlaştırma politikasıdır.

Ilımlı İslam, İslam ülkelerinde radikal İslami hareketlerle ilişkili istikrarsızlık ve bunun getireceği siyasi sonuçların, Amerikan ve Batı karşıtlığı hareketlerine, güvenlik zafiyetlerine ve olası menfaat kayıplarına sebep olmasının önüne geçmek için ABD düşünce kuruluşlarında geliştirilip hükümet tarafından desteklenen modernist İslam yorumudur.

Unutmayalım ki tek kurtuluş yolu gerçek İslâm’dır. Din sömürücüsü münafıklar ve arivistler gerçek İslâm’ın yerine uydurma, düzmece bir ılımlı, ehlî, light İslâm çıkartmak istiyor.

İki türlü İslâm Modeli sunulmuştur dünyaya: Ilımlı İslâm, Vahşî İslâm… Irak tarafı vahşi İslam, Türk tarafı ılımlı İslâm.



Bu maksatla iki metot kullanmaktadırlar; aşırı ve ılımlı İslâm. Medya vasıtasıyla bu iki kavramı Müslüman ülkelerde yaygın hale getirerek, İslâm dinini tahrip etmek istemektedirler. \"İslâmi terör\", \"İslâm terörü\" gibi kavramlarla yüce dinimizi karalamak ve böylece insanları İslam dininden uzaklaştırmak için çalışmaktadırlar.

Bu maksatla İslâm dinini iyi bilen ve Müslüman görünen ajanlar tarafından din cahili Müslüman gençler terörist olarak eğitilerek, \"Cihad\" sloganıyla harekete geçirip katliam yaptırmak suretiyle \"terör\" ile \"İslam\" kavramlarını birleştirmek istemişlerdir. Bunun için hem Müslüman, hem de Batılı ülkelerde katliamlar yaptırmaktadırlar.

İslâm\'ın temel prensibi: \"Yaratıcıya hürmet ve saygı; yaratılmışlara şefkat ve merhamettir.\" Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz, İslâm\'ın prensipleri de bütün âlem için bir rahmettir.1

Light (ılımlı, yumuşatılmış) İslâm tabirini kullananlar şer güçlerin karşısında \"yenilmişlik psikolojisi\"ne kapılmış olanlardır. İslâm sert ve katı bir din değildir ki, yumuşatılmak ihtiyacı duyulsun. Asıl yumuşatılması gerekenler, ALLAH\'ın son dini olan İslâm\'ı terör ve şiddetle birlikte telaffuz edenlerdir. Çünkü onlar, davranış ve söylemleriyle terör havası estirmekte, huzur ve barışın önünü kesmek istemektedirler.

İlımlı İslâm (light İslam) metodu, aşırı veya radikal İslâm metodunun zıddıdır. \"Papalığın Dinlerarası Diyolog Projesi\" nin esası budur. Müslüman ülkelerde Müslümanlar o hale getirilmelidir ki, yaşayışları gayri müslim gibi olsun, sadece isimleri Müslüman ismi olarak kalsın. \"
Ilımlı İslâm metodunda ilk hedef, emir ve yasaklara itaatsizlik, nihai hedef, inkârdır. Ilımlı Müslüman olanların sadece inançları değil, yaşayışları da bozulmaktadır.

\"Hoşgörü\', \'ılımlı\', \'Light İslâm\' adını verdikleri bu modelde; emir ve yasağı olmayan, tatlıya, tuzluya karışmayan, haftada bir Cuma\'ya giden, bayram namazlarını kılan, cenazesi camiden kalkan ve Müslüman mezarlığına gömülen Müslüman tipi esas alınmaktadır. Bu yolla, dinin dinamik değerleri, emir ve yasakları yok edilerek, ilahi olmayan, tamamen insan düşüncesine dayalı felsefi, ahlaki bir sistem geliştirmek istiyorlar.

Şu husus da göz önünden hiç uzak tutulmamalıdır ki, İslâm dinini yıkmak, Müslümanları silmek isteyen agresif ve harbî kafirler de, reforme edilmiş ılımlı, light; Şeriat ve fıkıh ahkamından arındırılmış, bir çeşit beşeri bir hümanizma veya ideoloji haline dönüştürülmüş yepyeni bir İslâm istiyorlar, bunun için büyük paralar harcıyorlar.

Ilımlı İslam: “ALLAH ne der” yerine, “ABD ne der” kaygısını taşımaktır.

Dikkatli olalım. Kâfirlere yaranmak için dinde reform, dinden tâviz vermek, ılımlı ve light bir İslâm türetmek, fıkhı ve Şeriatı kaldırarak ilâhî dini beşerî bir hümanizma ve ideolojiye döndürmek gibi batıl ve sapık fikirler red ve cerh edilmelidir.

Biz Ehl-i sünnet Müslümanları İslâm dininin ilahî olduğuna, O’nun hükümlerinin yanlış olmadığına, ALLAH Teâlâ’nın ve Resûlünün bildirmiş olduğu kesin, muhkem hükümlerin Kıyamete kadar bakî ve geçerli olduğuna; dinde reform yapılamayacağına; Müslümanların dini kendilerine uydurmak yerine, kendilerini dine uydurmaları gerektiğine inanırız. Bir kısım reformcular ve yenilikçiler ise, Kur’ân-ı Kerim’deki ve Sünnet’teki bazı kesin hükümlerin “tarihsel” olduğunu ve bunların artık zamanımızda hükümlerinin kalmadığını iddia ederler. Bu bir tesadüf müdür?

İslâm dini, Kur\'an-ı Kerîm\'e ve hadis-i şeriflere dayanan, Hak ve meşru mezhepleriyle istikrara kavuşmuş bir dindir. İslamiyet\'in ılımlı, modern, gerici gibi sıfatlarla birlikte kullanılması yanlıştır.



(1) Bak. Enbiya Sûresi: 107 

Selam Ve Dua ile
Soruyu cevaplayan Mehmet Talu Hocam

Enbiya 107: (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
Selimiye Camii
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

17 Eylül 2013 Salı

Zilhice Ayı'nın ilk On Gününün Fazileti

Zilhice Ayı'nın ilk On Gününün Fazileti 

Fecr süresinin 2. ayeti kerimesinde Rabbimiz:
 “On geceye yemin olsun” buyurarak, bu gecelere yemin etmiş ve kıymetine işaret etmiştir.
        Buradaki on geceden murat, Zilhicce ayının ilk on gecesi yani Kurban Bayramı’ndan önceki on gecedir. Mevla Teala’nın “on gün” değil de “on gece” buyurması ise, günlerinin dokuz olmasındandır, zira onuncu gün bayram günüdür. 

 Geceler ise önce geldiğinden on gece tamam oluyor. Nitekim Araplar geceyi zikrederler, günün tamamını yani gündüzü ile beraber kastederler. İşte bu on günler içerisinde de en faziletli olanlar, “Terviye, Arefe ve Nahr (Kurban Bayramı) günüdür. 

Halk arasında “on günler” diye bilinen bu günler, Huccac-ı Kiram’ın mukaddes beldelerde hac göreviyle meşgul oldukları çok kıymetli günlerdir.  Öyle ki, bu on günlerde yapılan ibadet kadar hiçbir günde yapılan ibadet Allah’a daha sevimli gelmez. 

Nitekim bir Hadisi Şerifte Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:  "Allah-u Tela’nın indinde Zilhiccenin ilk on gününden daha makbul ve amellerin Allâh-u Te'âlâ'ya daha sevimli olduğu başka bir gün yoktur. Bunun üzerine Ashab-ı kiram: "Ya Resülellah! Bunun benzeri bir gün Allah yolunda cihadda da yok mudur?" diye sorduklarında, buyurdular ki: "Onda da yoktur. Ancak bir kimse ki, malıyla ve canıyla Allah yolunda cihada çıkıp da (şehid olup) hiçbir şeyle dönmeyen kimse müstesna." Selef-i Salihin  üç tane “on gün”e tazim eder ve saygı gösterirlerdi. 

Bunlar; Zilhicce Ayının ilk on günü, Muharrem ayının ilk on günü ve Ramazan ayının son on günüdür. Fakat birçok hadisi şeriften anlaşıldığı üzere, içinde “Terviye, Arefe ve Kurban Bayramı” günlerinin bulunduğu Zülhicce ayının ilk on günü, diğer iki on günden daha kıymetlidir.   On günlerin faziletiyle alakalı olarak İbni Ömer (Radıyallahü anhüma)’dan rivayet edilen bir Hadisi Şerifte Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdular:  “Allah katında şu on günden daha büyük ve kendisinde yapılan ibadet daha sevimli olan hiçbir gün yoktur.
 O günlerde tehlil, tesbih, tekbir ve tahmidi çoğaltın.”  Said b. Cübeyr (Radıyallâhu Anh): “Bu on gecelerde lambalarınızı söndürmeyin.” buyurmuştur yani uyanık olun, ibadetle geçirin demek istemiştir. Kendisi de bu günler girdiğinde öylesine ibadet ederdi ki, tahammül sınırlarını zorlar adeta dayanamayacak hâle gelirdi.  Ayrıca bu on gecelerde hizmetçisine dahi uyanık kalmasını emreder, bu gecelerde ibadet yapması gerektiğini ona hoşça anlatır ve tavsiye ederdi. 

Ebu Derda (Radıyallahü anh) der ki: “Zülhiccenin ilk günlerinde çok dua ediniz. Çok istiğfar ediniz. Çokça sadaka veriniz.  Çünkü Ben Resulüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den ‘Zülhiccenin ilk günün sevabından mahrum kalanlara yazıklar olsun’ dediğini işittim. Özellikle Zülhiccenin dokuzuncu (yani arefe) günü oruç tutmayı ihmal etmeyiniz. Çünkü bu günün orucunda hiç kimsenin sayamayacağı kadar çok hayır vardır.   
Bu günlerde oruç tutmak konusunda Ebu Derda (Radıyallahü anh) şöyle demiştir: “Zülhiccenin ilk on günü oruç tutmaya, çok dua etmeye, istiğfar ve sadakaya devam edin. Çünkü Resülüllah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den işittim şöyle diyordu: “Bu günler Beytullahı, Mescidi Haramı ve kıymetli beldeleri ziyaret günleridir.”  Hafsa anamızın şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Dört şey vardır ki Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onları terk etmedi. Bunlar; Fecirden evvel iki rekat namaz. Her aydan üç gün oruç, Aşure günü orucu ve Zilhiccenin ilk on günü orucu” Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh)dan rivayet edilen bir hadîs-i şerîfte Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:  “Bu on günlerdeki herbir günün orucu bir yıllık oruca (sevapca) denktir.

 Ondaki herbir gecenin kıyamı (ibadetle ihya edilmesi) Kadir gecesinin kıyamına (ihyasına) denktir.  Tabi bu on günlerde oruç tutmak, hacda olmayanlara müstehabtır yoksa hacılara değildir. Bilakis hac vecibelerini ve rükunlarını eda etmekten aciz kalma tehlikesi olduğundan hucca-ı kiramın oruç tutmasında mekruhiyet bile söz konusudur. Bir adam Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)e: “Ya Resulellah! Arefe günü  orucu hakkında ne buyurursunuz?” diye sordu.  Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap verdi: “Arefe günü tutulan orucun, geçmiş ve gelecek yılın günahlarına keffaret olacağını Allah’ın rahmetinden ümid ediyorum."İmamı Nevevi (Rahimehullah) keffareti ümid edilen günahların, günahı seğairden olduğunu belirtmiştir. 

Gelecek senenin günahına kefaret olması ise, Mevla Teala’nın kişiyi günahlardan koruyacak olmasıdır. Ya da şayet bir günah işlerse, geçmiş senenin kefareti kadar kendisine sevap ve rahmet ihsan edilir demektir. Zilhicce ayının ilk on gününde Yüce Allah’tan Peygamberlerine nice ikramlar ihsan edilmiştir. Bu manada gelen pek çok rivayetler vardır.  Rivayet edilir ki: Mevla Teala Adem (Aleyhisselam)’ın tövbesini  bu on günler içindeki Arefe Gününde yani hacıların Arafatta vakfede olduğu gün kabul buyurmuştur. … 

Adem (Aleyhisselam) ile Havva anamız cennetten yeryüzüne indirildiğinde, Adem babamız Hindistan’ın Serendip adalarına, Havva anamız ise Cidde’ye indirilmiştir.  Onların yeryüzünde ilk buluşması yine Arefe günü olmuştur. Buluştukları güne Arefe, karşılaştıkları yere ise Arafat denilmiştir.  Yine bu on günlerde İbrahim (Aleyhisselam) Halil (Mevla Teala’nın dostu) olmuştur. Nitekim: “Allah (Celle celalühü) İbrahim’i Halil edindi.” (4/125) buyurulmuş, Nemrud’un ateşi onu yakmamış, kurban ettiği oğlu İsmail (Aleyhisselam) bir koç fidye karşılığında bu günlerde kesilmekten kurtulmuştur.

 Kabeyi Muazzama’yı İbrahim ve İsmail (Aleyhimesselam) bu on günlerde yapmaya başlamıştır.  Fetih süresindeki: “Andolsun ki o ağacın altında Seninle biat ettiklerinde Allah müminlerden razı olmuştur...” ayeti kerimesinde geçen biat, “Rıdvan Biatı”dır ki, bu dahi Zülhiccenin on günleri içinde vaki olmuştur. Musa (Aleyhisselam)a on günlük bir ihsan yapılmıştır. Mevla Teala bu ihsanı bize şu ayeti kerimeyle haber veriyor: “Musa ile otuz gece sözleştik ve buna on (gün) daha kattık.  Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceye tamamlandı." (Araf 142.)  Müfessirler, bu ayeti kerimede geçen “on gün” ifadesi için “Zülhice ayının ilk on günüdür.” demişlerdir.  

Şöyle ki: “Allah-u Teala Musa (Aleyhisselam)’a münacaat sözü vermişti. Bunun üzerine Musa (Aleyhisselam) otuz gün oruç tuttu. Oruç tuttuğundan dolayı ağzının kokusu değişti. O kokuyu izale etmek için bir misvak edindi, ağzını misvakladı ve bu kokuyu giderdi.  Bunun üzerine Mevla Teala: “Ey Musa! Bilmez misin ki, Benim katımda oruçlunun ağız kokusu misk kokusundan daha güzeldir?” buyurdu. Bu koku tekrar hasıl olsun diye on gün daha oruç tutmasını emretti. Tefsir alimleri: “Musa (Aleyhisselam) otuz günlük orucunu Zülkade ayında tuttu. Buna Zülhicce ayının ilk on günü eklendi.” demişlerdir.   Yine rivayet edilir ki; “Mevla Teala, Musa (Aleyhisselam) ile bu on günlerde tekellüm buyurdu, Kendine yakın kıldı ve bu on günlerde “on emri” Ona bildirdi”  Denilmiştir ki; Bir kimse bu on günleri ibadet ve taatle değerlendirirse Mevla Tela o kişiye on ikramda bulunur. Şöyle ki:          Ömrü uğurlu ve bereketli olur.     Malında bereket olur, kat kat arar.-         Allah-u Tela onun çoluk çocuğunu korur.Günahlarına keffaret olur. Yaptığı iyiliklere kat kat sevap alır. Ölüm halini kolay eder Kabrindeki karanlık günlerine aydınlık verir.  Mizanda iyilik tarafını ağır bastırır.Ahirette düşük hallerden rezil ve zelil olmaktan kurtarır. Cennetteki derecelerini yükseltir.     Mevla Teala Hazretleri bu on günleri en güzel şekilde değerlendirip, Kurban Bayramına ulaşabilmeyi cümlemize nasip eylesin. Şimdiden Kurban Bayramınız mübarek olsun.   

  Fi Emanillah!   

Mustafa ÖZŞİMŞEKLER
Mustafa ÖZŞİMŞEKLER Hocahttp://gercektarihdeposu.blogspot.com



Ebu Bekr-i Sıddık

Peygamberlerden sonra insanların en üstünü.

Hazret-i Ebû Bekir, daha Müslüman olmamıştı. Çok te’sîrinde kaldığı bir rü’yâ gördü. Gökten dolunay inip, Kâ’be-i muazzamaya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalar Mekke’deki her evin üzerine düşmüş, sonra da tekrar bir araya gelip göğe yükselmişti. Fakat, kendi evine düşen ay parçası evde kalmış tekrar göğe yükselmemişti. Hazret-i Ebû Bekir, evin kapısını kapayarak, ay parçasının çıkmasına mâni olmuştu.

Kavminden Peygamber gelecek
Sabahleyin heyecanla uyanan Hazret-i Ebû Bekir, hemen bir Yahûdî âlimine gidip, rü’yâsını anlattı. O da dedi ki:
- Bu rü’yâ karışık rü’yâlardan biridir. Bunun ta’bîri yapılamaz.
Fakat bu söz O’nu tatmin etmemişti. Devamlı bu rü’yânın ta’bîrini düşünüyordu.

Bir zaman sonra ticâret maksadıyla gittiği yerde, râhip Bahîra’ya rü’yâsını anlattı. Rü’yâ Bahîra’nın çok dikkatini çekti. Bunun için Hazret-i Ebû Bekir’e sordu: 


- Sen nerelisin?
- Kureyş’tenim.
- Tamam. Şimdi rü’yânı ta’bîr edeyim. Mekke’de, bu kavimden bir peygamber gelecek, O’nun hidâyet nûru her yere yayılacak. Sen, O hayatta iken O’nun vezîri, vefâtından sonra da Halîfesi olacaksın!.
Hazret-i Ebû Bekir ne yapacağını şaşırmış hâldeyken, râhip Bahîra sözlerine şöyle devam etti:
- Şimdi sen hemen memleketine dön! O’na ulaş! O’na vahiy gelmeye başladığında, git herkesten önce O’na îmân et!

Hazret-i Ebû Bekir bu ta’bîri kimseye anlatmadı. Peygamber efendimiz, peygamberliğini teblîğe başlayınca sordu:
- Peygamberlerin, peygamber olduklarına dâir delîlleri vardır. Senin delîlin nedir?
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Peygamberliğime delîl, o rü’yâdır ki, bir Yahûdî âliminden ta’bîrini istedin. O âlim, “Karışık bir rü’yâdır, i’tibâr edilmez” dedi. Sonra râhib Bahîra, doğru ta’bîr etti. Yâ Ebâ Bekr, seni Allahü teâlâya ve Resûlüne îmân etmeğe da’vet ederim.

Bunun üzerine, Hazret-i Ebû Bekir, kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Zaten bir gece önce şöyle düşünmüştü:

Aklıma yatmıyor
“Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç aklıma yatmıyor. Zîrâ hiçbir zarar ve fayda vermeye kâdir olmayan bir heykele tapınmak, ibâdet etmek akıllıca bir iş değildir. Bu kadar muazzam bir kâinâtın bir yaratıcısı olması lâzımdır. Fakat bunu kendi aklım ile bulmam mümkün değildir. Yarın gidip durumu Muhammed aleyhisselâma anlatayım. Bu durumu ancak O’na arz edebilirim. Zîrâ, olgun ve akıllı, doğru görüşlü, hiç yalan söylemiyen bir kimsedir. Herkes O’ndan Muhammed-ül emîn diye bahsetmektedir. O, ne yapmamı isterse ona göre hareket ederim.”

Resûlullah efendimiz de, aynı gece, Hazret-i Ebû Bekir’i İslâm’a da’veti düşünmüştü. Sabah olunca her ikisi de aynı düşünce ile birbirlerinin evine gitmek üzere evlerinden çıktılar. Yolda karşılaştıklarında, “Sözleşmeden birleştik” dediler.

Hazret-i Ebû Bekir, Peygamber efendimizin huzurlarında Müslüman olur olmaz, hemen yakın arkadaşları hatırına geldi:
- Yâ Resûlallah, müsâade ederseniz, yakın arkadaşlarımı da huzûrunuza getirip, onların da Müslüman olmalarını arzû ediyorum. Onların da ebedî saâdete kavuşmalarını istiyorum, diyerek arkadaşlarına koştu.

Arkadaşlarım dediği, Hazret-i Osman, Hazret-i Talhâ bin Ubeydullah, Hazret-i Zübeyr, Hazret-i Abdurrahmân bin Avf, Hazret-i Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Hazret-i Ebû Ubeyde bin Cerrâh gibi, ileride Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden ve Cennetle müjdelenenlerden olacak kimselerdi.

Gelin îmân edin
Hazret-i Ebû Bekir, yeni Müslüman olmasının aşk ve şevkiyle, Mescid-i Harâma vardığında, dayanamayıp, müşrikler tarafına dönerek seslendi:
- Bütün kâinâtın yaratıcısı olan Allahü teâlâyı bırakıp, niçin gidip, bu âciz putlara tapıyor, onlara yüz sürüyorsunuz. Gelin, Allaha ve O’nun resûlü Muhammed aleyhisselâma îmân edin!

Bunun üzerine müşrikler, hep birlikte üzerine yürüdüler. Kendisini çok fecî şekilde dövdüler. Kabîlesinden gelen ba’zı kimseler, kendisini baygın bir hâlde evine götürdüler.

Hazret-i Ebû Bekir, uzun bir süre kendisine gelemedi. Ayılması için yapılan bütün gayretlerden bir netîce alınamıyordu. Artık, ümitsiz bir şekilde başında beklemeye başladılar. Nihâyet akşam üstü biraz kendine gelir gibi oldu. Gözünü açar açmaz, ağzından çıkan ilk kelâm şu oldu:
- Resûlullah, ne yapıyor, O ne hâldedir? O’na bir şey oldu mu?
Annesi Ümmülhayr sevinç içinde dedi ki:
- Yavrum, bir şey arzû eder misin, yiyip içmek ister misin?
- Anneciğim, ben Resûlullaha bir şey oldu mu diye soruyorum. O’nun hakkında bana bilgi getirmediğin takdîrde, ne bir lokma yerim, ne de bir şey içerim.
- Evlâdım, vallahi, O’nun hakkında bir bilgim yok. Onun için sana cevap veremiyorum. Sen biraz ye, kendine gel. Sonra O’nun durumunu öğrenirsin.
- Hayır anne!. Sen Ümm-i Cemil’e git ve de ki: Oğlum Ebû Bekir, senden Resûlullahı soruyor. Acaba ne hâldedir?

Annesi de îmân etti
Annesi hemen gidip, Ümm-i Cemil’e durumu anlattı.
Daha sonra, annesi ve Ümm-i Cemil’in yardımıyla, yavaş yavaş Hazret-i Erkam’ın evine vardı. Peygamber efendimizi sağ sâlim görünce çok sevindi, Resûlullaha sarıldı. Artık bütün ağrılarını unutmuştu. Peygamber efendimize dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Bu benim annem Selmâ’dır. Ona duâ etmenizi istiyorum. O da hidâyete kavuşsun!

Peygamber efendimiz duâ buyurdu. Böylece annesi de, îmân ile şereflendi ve ilk Müslümanlardan oldu.

Resûlullah efendimiz Mi’râca çıktıktan sonra, ertesi gün, Kâ’be yanında mi’râcını anlatınca, işiten müşrikler, inkâr edip, alay etmeye başladılar. Müslüman olmaya niyetli olanlar da vazgeçtiler.

Müşrikler, “Tamam, bu defa bir koz yakaladık” diyerek Hazret-i Ebû Bekir’e gidip sordular:
- Ey Ebâ Bekr! Sen çok defa Kudüs’e gidip geldin. İyi bilirsin. Mekke’den Kudüs’e gidip gelmek, ne kadar zaman sürer?
- İyi biliyorum. Bir aydan fazla.

Mi'râcınız mübârek olsun!
Kâfirler bu söze sevindi. “Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur” dediler. Gülerek, alay ederek ve Hazret-i Ebû Bekir’in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek, “Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor” diyerek, Ebû Bekir’e sevgi, saygı gösterdiler.

Hazret-i Ebû Bekir, Resûlullahın mübârek adını işitince;
- Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir, deyip içeri girdi.

Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyorlar ve bir taraftan da diyorlardı ki:
- Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekir’e de sihir yapmış.

Hazret-i Ebû Bekir hemen giyinip, Resûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Mi’râcınız mübârek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle ve kalbleri alan, rûhları çeken tatlı sözlerini işitmekle ni’metlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana fedâ olsun!

Böylece Hazret-i Ebû Bekir, o gün tereddüde düşen Müslümanların tereddütlerini giderdi, diğerlerinin ma’nevîyatlarını güçlendirdi. Böyle tereddütsüz îmân etmesinden dolayı Resûlullah, o gün Hazret-i Ebû Bekir’e Sıddîk dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.

Beraber hicret ederiz
Mekke’de müşriklerin, Müslümanlara yaptıkları baskılar ve işkenceler üzerine, Müslümanların çoğu, Resûlullah efendimizin izniyle Medîne’ye hicret etti. Hazret-i Ebû Bekir de hicret için izin istediğinde, Resûl-i ekrem buyurdu ki:
- Sabreyle. Ümîdim odur ki; Allahü teâlâ bana da izin verir. Beraber hicret ederiz.
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Böyle ihtimâl var mıdır?
- Evet vardır.

Peygamber efendimizin bu cevapları, Hazret-i Ebû Bekir’i sevindirmişti.Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir hazırlıklara başladı. Hicret için iki deve satın aldı ve o günü beklemeye başladı. Artık Mekke’de sadece; sevgili Peygamberimiz ile Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ali, fakîrler, hastalar, ihtiyârlar ve müşriklerin hapse attığı mü’minler kalmıştı.

Diğer taraftan Medîneli Müslümanlar, ya’nî Ensâr, hicret eden Mekkelileri ya’nî Muhâcirleri çok iyi karşılayıp, misâfir ettiler. Aralarında kuvvetli bir birlik meydana geldi.

Resûlullah efendimiz, hicret gecesi, Allahü teâlânın emriyle evinde Hazret-i Ali’yi bırakıp, müşriklerin üzerine toprak saçarak uzaklaşıp, Hazret-i Ebû Bekir’in evine gitti. Hazret-i Ebû Bekir’e buyurdu ki:
- Hicret etmeme izin verildi.
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk heyecanla sordu:
- Mübârek ayağınızın tozuna yüzümü süreyim yâ Resûlallah! Ben de beraber miyim?
Efendimiz cevap verdiler:
- Evet...
Anam-babam fedâ olsun

Hazret-i Ebû Bekir sevincinden ağladı. Gözyaşları arasında dedi ki:
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Develer hazır. Hangisini murâd ederseniz, onu kabûl buyurunuz.
- Benim olmayan deveye binmem. Ancak bedeliyle alırım.
Bu kesin emir karşısında mecbur kalan Hazret-i Ebû Bekir, devenin bedelini söyledi.

Hazret-i Ebû Bekir, Abdullah bin Üreykıt isminde, kılavuzluğu ile meşhûr olan zâtı çağırıp, yol göstermesi için ücretle tuttu ve develeri üç gün sonra Sevr dağındaki mağaraya getirmesini emretti.

Safer ayının 27’si perşembe günü, Peygamber efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk, yanlarına bir miktar yiyecek alarak yola çıktılar. İzleri belli olmasın diye parmaklarına basarak gidiyorlardı. Hazret-i Ebû Bekir, Resûlullahın çevresinde, ba’zan sola, ba’zan sağa, öne, arkaya gidiyordu. Peygamberimiz, niçin böyle yaptığını sorunca dedi ki:
- Etraftan gelecek bir tehlikeyi önlemek için. Eğer bir zarar gelirse önce bana gelsin. Canım yüksek zâtınıza fedâ olsun yâ Resûlallah!
- Yâ Ebâ Bekr! Başıma gelecek bir musîbetin, benim yerime, senin başına gelmiş olmasını ister misin?
- Evet yâ Resûlallah! Seni hak dinle, hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, gelecek bir musîbetin, senin yerine, benim başıma gelmesini isterim.

Mağara kapısı önüne geldiklerinde, Hazret-i Ebû Bekir dedi ki:
- Allah için yâ Resûlallah, içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem değmesin.

Ayağını yılan soktu
Sonra içeri girip, süpürüp temizledi. Sağında, solunda irili ufaklı birçok delikler vardı. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı, fakat biri açık kaldı. Onu da ökçesi ile kapayıp, Resûlullahı içeri da’vet eyledi.

Peygamber efendimiz içeri girdi ve mübârek başını Hazret-i Ebû Bekir’in kucağına koyup uyudu. O zaman, Hazret-i Sıddîk’ın ayağını yılan soktu. Resûlullahın uyanmaması için sabredip, hiç hareket etmedi. Fakat gözyaşı Resûlullahın mübârek yüzüne damlayınca buyurdu ki:
- Ne oldu yâ Ebâ Bekr?
- Ayağım ile kapattığım delikten, bir yılan ayağımı soktu.
Resûlullah efendimiz, Ebû Bekir’in yarasına, iyi olması için mübârek ağzının yaşından sürünce, acısı hemen dindi, şifâ buldu.

Resûlullah efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk içerde iken, müşrikler, iz takip ederek mağaranın önüne geldiler. Mağaranın ağzının bir örümcek tarafından örüldüğünü ve iki güvercinin de yuva yaptığını gördüler. İz sürücü Kürz bin Alkama dedi ki:
- İşte burada iz kesildi.
Müşrikler dediler ki:
- Eğer, onlar buraya girmiş olsalardı, kapının üzerindeki örümcek ağının yırtılmış olması lâzım gelirdi. Bu örümcek, ağını, Muhammed doğmadan önce örmüştür.

İçeri bakmadan geri döndüler
Müşrikler kapı önünde münâkaşa ederken, içeride Hazret-i Ebû Bekir endişeye kapıldı. Kâinâtın sultânı efendimiz buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Bekir! Üzülme! Şüphesiz Allahü teâlâ bizimledir.
Müşrikler içeri bakmadan geri döndüler.

Mağarada üç gece kalıp, pazartesi gecesi yola çıktılar. Eylül ayının 20 ve Rebî’ul-evvelin 8. pazartesi günü Medîne’de Kubâ köyüne geldiler. O gün, Müslümanların Hicrî şemsî sene başlangıcı oldu.

Hazret-i Ebû Bekir, hazerde ve seferde Resûlullahtan hiç ayrılmadı. Ona her zaman arkadaşlık etti. Her zaman, malını, canını fedâ etmeye hazır hâlde yanında beklerdi.

Bedir savaşında bir ara, İslâm askeri zorlanmaya başladı. Bunun üzerine, Peygamber efendimiz, Sa’d ve Sa’îd hazretlerini gönderdi. Sonra Hazret-i Ebû Zer’i gönderdi. Daha sonra da Hazret-i Ömer’i gönderdi. Bir saat geçtiği hâlde, zorlanma devam ediyordu. Bunu gören, Hazret-i Ebû Bekir, kılıcını çekip atına binmek isteyince, Peygamber efendimiz elinden tutup buyurdu:
- Yanımdan ayrılma yâ Ebâ Bekr! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor.

Peygamber efendimiz, Hazret-i Ebû Bekir’i ağlarken görünce buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Bekir, ağlama! Arkadaşlığı ve malı, bana, senden daha bereketli olanı yoktur.

Hazret-i Ebû Bekir'in îmânı
Hazret-i Ebû Bekir, diline hâkim olmak, lüzûmsuz hiçbir şey konuşmamak için mübârek ağzına taş koyardı. Mecbûr kalmadıkça aslâ dünya kelâmı konuşmazdı. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Ebû Bekir’in îmânı, bütün mü’minlerin îmânı ile tartılsa, Ebû Bekir’in îmânı ağır gelir.)

Peygamber efendimizin ilk halîfesi ve peygamberlerden sonra insanların en üstünü olmak fazîleti, üstünlüğü, sadece Hazret-i Ebû Bekir’e nasîb olmuştur. O, dîni kuvvetlendirmek, Peygamber efendimizi memnûn etmek için malını vermekte, düşmana karşı cihâd etmekte, hep önde olmuştur.

Hadîd sûresinde meâlen buyuruldu ki:
(Mekke-i mükerremenin fethinden önce, malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihten sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti va’detti.)

Bu âyet-i kerîmenin, Hazret-i Ebû Bekir’in fazîletini ve derecesinin yüksekliğini gösterdiğini âlimlerimiz söz birliği ile bildirmişlerdir.

Tevbe sûresinde de, önce îmâna gelenlerden, her fazîlette öne geçenlerden, Allahü teâlânın râzı olduğu bildirilmiştir.

Allah ve Resulünü bıraktım
Tebük gazâsında, Resûlullah, herkesin yardım yapmasını emir buyurunca, herkes malının bir kısmını getirip verdi. Hazret-i Ömer, her zaman en çok yardımı yapan Hazret-i Ebû Bekir’i, bu defa geçeyim diye, malının yarısını alıp getirdi. Sonra Hazret-i Ebû Bekir de malını getirip teslîm etti. Peygamber efendimiz sordu:
- Yâ Ömer, evine ne kadar mal bıraktın?
- Yâ Resûlallah, bu kadar da eve bıraktım.

Sonra Hazret-i Ebû Bekir’e dönüp sordu:
- Yâ Ebâ Bekr, sen evine ne bıraktın?
- Yâ Resûlallah, evime bir şey bırakmadım. Tamamını buraya getirdim. Onlara Allah ve Resûlünü bıraktım.

Resûlullah efendimiz Hazret-i Ömer’e dönerek buyurdu ki:
- İkinizin arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark kadardır.

Hazret-i Ebû Bekir’in, Peygamber efendimizin vefâtından sonra da çok büyük hizmetleri oldu. Zîrâ Peygamber efendimiz vefât edince, Eshâb-ı kirâmın aklı başından gitti. Mescidde ağlaşmaya başladılar. Hiç kimsenin inanası gelmiyordu.

Hele Hazret-i Ömer tamamen kendinden geçmiş bir hâlde idi. Peygamber efendimizin mübârek yüzüne bakıp diyordu ki:
- Resûlullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır.

Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de söylemesini istemiyordu. Dışarı çıkıp dedi ki:
- Kim “Resûlullah öldü” derse, kılıcımla boynunu vururum!

Resûlullah da vefât edecektir
Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Abbâs’ın Eshâb-ı kirâm arasında bir ağırlığı vardı. Eshâb-ı kirâmı ancak bunlar teskin edebilirdi. Bunun için beraber mescide gittiler. Hazret-i Ebû Bekir buyurdu ki: - Ey insanlar! Resûlullahın, “Ben vefât etmiyeceğim” dediğini içinizde duyan var mı?
- Hayır, böyle bir söz duymadık.
Sonra Hazret-i Ömer’e dönüp sordu:
- Yâ Ömer, bu husûsta sen bir şey duydun mu?
- Hayır duymadım.
Sonra Eshâb-ı kirâma dönüp buyurdu ki:
- Hiç kimse, Resûlullahın vefât etmiyeceğini söyliyemez. Cenâb-ı Hakka yemîn ederim ki, Resûlullah ölümü tatmış bulunmaktadır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Resûlullah, İslâmiyetin bütün hükümleri tamamlandıktan sonra, aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.

Sonra, Hazret-i Abbâs da buna benzer konuşmalar yaptı. Böylece Eshâb-ı kirâmın aklı başlarına geldi.

Sevgili Peygamberimiz bir gün Eshâb-ı kirâm ile sohbet ederken, “Şehîdliğin fazîletlerini” anlatıyorlardı. Şehîdlerin şefâ’ati hakkında buyurdu ki:
- Kıyâmet gününde şehîdler, mahşer yerine gelirlerken, orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar. Onlar, çocukları, akrabâları ve dostlarından 70 bin kişiye şefâ’at ederler.

Gazânız mübârek olsun
Bu sözleri işiten Hazret-i Nevfel, Resûlullah efendimizden, şehîd olmak için duâ istedi. Resûlullah efendimiz de duâ ettiler.

Bir müddet sonra, muhârebeye çıkıldı. Peygamber efendimiz de aralarında bulunuyordu. Bu muhârebe Hazret-i Nevfel’in duâsından sonraki ilk muhârebe idi. Ve bu muhârebede Hazret-i Nevfel şehîd düşerek, arzûsuna kavuştu.

Peygamber efendimiz ve Eshâbı, muhârebeden dönüyorlardı. Karşılamaya gelenler arasında, Hazret-i Nevfel’in hanımı, çocukları ve yaşlı annesi vardı.

Yaşlı annesi, “Gazânız mübârek olsun” dedikten sonra Resûlullaha, oğlunu sordu. Peygamber efendimizin gözleri nemlendi. Oğlunun şehîdlik haberini vermeye mübârek kalbi dayanamadı. Elleriyle arkayı işâret edip, yoluna devam etti.

Hazret-i Nevfel’in annesi, Peygamber efendimizin hemen arkasından gelen, Allahın arslanı Hazret-i Ali’ye de aynı şekilde oğlunu sordu. O da şehîdlik haberini veremeyip, arkayı işâret etti.

Yaşlı kadın daha sonra, Hazret-i Ömer’e ve Hazret-i Osman’a rastladı. Onlara da oğlunun durumunu sordu. Onlar da cevap veremeyip Resûlullahın yaptığı gibi arkayı işâret ettiler.

En son gelen Hazret-i Ebû Bekir idi. Kadıncağız büyük bir ümitle sevgili Peygamberimizin azîz arkadaşına yaklaşarak aynı şeyleri sordu.

Hazret-i Ebû Bekir kendi kendine düşündü:
“Yâ Rabbî! Ne kadar zor bir durumdayım. Eğer doğruyu söylersem, mahzun kalbleri üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan sevgili Peygamberimiz çekindi. O’na nasıl aykırı davranabilirim. Sen bana öyle bir şey ilhâm et ki, bu gariplerin yüreği daha fazla yanmasın Allahım!”

Yâ Allah!. Yâ Nevfel!.
Daha sonra, Hazret-i Ebû Bekir, bütün kalbiyle:
- Yâ Allah!. Yâ Nevfel!. diye bağırdı.

İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi bir atlı, yıldırım hızıyla yanlarına yetişerek dedi ki:
- Buyur yâ Sıddîk, beni mi çağırdın?
Bu atlı, Hazret-i Nevfel’den başkası değildi.

Sonra, Cebrâil aleyhisselâm gelip, Peygamber efendimize şunları söyledi:
- Yâ Resûlallah! Hak teâlânın selâmı var. “Eğer Peygamberin mağara arkadaşı Sıddîk, bir kere daha (ALLAH) deseydi, yüceliğim hakkı için, bütün şehîdleri diriltirdim. Çünkü, Ebû Bekir, câhiliyye devrinde bile yalan söylememiştir” buyurdu.

Bu hâdiseden sonra, Hazret-i Nevfel senelerce yaşadı. Nihâyet, “Yemâme” cenginde tekrar şehîdlik şerbetini içti.


Hazret-i Ebû Bekir
http://gercektarihdeposu.blogspot.com