peygamber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
peygamber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2013 Pazar

Hz. Peygamber'in Tebliğ ve Terbiye Metodu

Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır.

"Hz. Peygamber’in kendisinden öğüt isteyen bir sahabiye defalarca, “Kızma, kızma, kızma” diyerek tavsiyede bulunması, onun tebliğinin ve öğretiminin temel esasının öfkelenmeme olduğunu göstermektedir."


Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûl-i Ekrem’in İslam’ı tebliğ etme ve insanları terbiye metodu, Kur’ân’ın tayin ettiği ve sınırlarını çizdiği ilkeler doğrultusunda gerçekleşmiştir. Onun davetinin ve taliminin temeli, hikmete, güzel öğüde, merhamet ve yumuşaklık prensiplerine dayanıyordu.
Kur’ân ona tebliğ konusunda şu öneride bulunmuştur: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et…” (Nahl, 16/125) Ayette geçen “hikmet” kavramı çeşitli anlamlara gelmektedir. Hikmet, sözde ve fiilde doğruyu tutturmak, varlıkların özündeki manaları ve Allah’ın emrini anlamak, varlık düzenindeki her şeyi yerli yerine koymak, doğru ve güzel işlere yönelmektir. Allah’ın emirlerini düşünmek ve ona uymaktır. Doğru ve hızlı karar verebilmektir. Allah’a itaattir. Doğruya iletmektir. (Geniş bilgi için bkz. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul, 1971, II. 205–215)

İnsanın gücü nispetinde Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmasıdır. (Râzî, Fahruddin Muhammed b. Ömer er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb (Tefsîru’l-Kebîr), Beyrut 1990, VIII, 60)

Hikmet kelimesine yüklenen anlamlar çerçevesinde düşünüldüğünde Hz. Peygamber, en güzel, en hızlı, en verimli şekilde tebliğini sürdürmüştür. Sözü ve özü ile tam bir uyum içerisinde tebliğ vazifesini icra etmiştir. Rasûl-i Ekrem,“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz. Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” (Saff, 61/2–3) ayetlerinde bildirilen esaslara bağlı kalmış, Allah tarafından vahyedilen kuralları öncelikle nefsinde ve aile içerisinde hayata geçirmiştir. Zira o tebliğin başarılı olmasının, tebliğcinin hâl ve hareketlerinin söyledikleri ile uyum içerisinde olmasına bağlı olduğunu biliyordu.
Hz. Peygamber’in tebliğdeki başarısını Kur’ân-ı Kerîm, onun muamelelerinde insanlara merhametli olmasına ve yumuşak davranmasına bağlamıştır. “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmran, 3/159) Görüldüğü gibi Hz. Peygamber’in risalet görevindeki başarısı, onun yufka yüreğe, müşfik bir kalbe ve tatlı bir dile sahip olması ile irtibatlandırılmıştır. Rasûl-i Ekrem, bu sayede insanları etrafında toparlamayı başarmış, kendisini ve tebliğ ettiği dini sevdirebilmiştir. Onun tebliğ ve terbiye metodunu şu hadis veciz bir şekilde anlatmaktadır:

“Ey Aişe! Allah refiktir. Yumuşak davranmayı sever. Sert davranış karşılığında vermediğini, yumuşaklık karşılığında verir. Allah bütün işlerde yumuşak davrananları sever.” (Buhari, Daavat, 59; İsti’zan, 22; Müslim, Birr, 77; Ebu Davud, Edeb, 11; Tirmizi, İsti’zan, 12)

Eğitim ve öğretimin temelini sevgi oluşturmaktadır. Yumuşak ve yumuşak üsluplarla verilecek eğitimin, daha etkili ve kalıcı olduğu bilinmektedir. Kendisinin kolaylaştırıcı bir muallim olarak gönderildiğini (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 328; İbn Mace, Mukaddime, 17) söyleyen Hz. Peygamber’in, yukarıdaki açıklaması, çağdaş eğitim sistemlerinin de en önemli kuralı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hz. Peygamber’in kendisinden öğüt isteyen bir sahabeye defalarca, “Kızma, kızma, kızma.” (Buhari, Edeb, 76; Tirmizi, Birr, 73) diyerek tavsiyede bulunması, onun tebliğinin ve öğretiminin temel esasının öfkelenmeme olduğunu göstermektedir.


Hz. Peygamber insanları Allah yoluna davet ederken, Kur’ân’ın kendisine tebliğ konusunda yüklediği sorumluluğu yerine getirebilmek için son derece nazik ve sevecen bir tavırla hareket etmiştir. Onun bu metodunun insanlar üzerindeki muazzam etkisi aşağıdaki misalde bariz bir şekilde görülmektedir.

Hz. Peygamber insanları Allah yoluna davet ederken, Kur’ân’ın kendisine tebliğ konusunda yüklediği sorumluluğu yerine getirebilmek için son derece nazik ve sevecen bir tavırla hareket etmiştir.


Bir genç Hz. Peygamber’den, “Ey Allah’ın Rasûlü! Zina etmeme müsaade et.” diyerek izin ister. Olaya şahit olan ashab-ı kiramın, gencin bu tavrına canları sıkılır, onu azarlar ve susturmaya çalışırlar. Bunun üzerine Hz. Peygamber gençten kendisine yaklaşmasını ister. Genç Hz. Peygamber’in yanına oturur. Hz. Peygamber, gence herhangi bir kimsenin, annesi, kızı, kız kardeşi, halası ve teyzesi ile zina etmesini hoş karşılayıp karşılamayacağını sorar. Genç, böyle bir duruma hoşnutluk göstermeyeceğini söyleyince Hz. Peygamber, “İnsanlar da, annesi, kızı, kız kardeşi, halası ve teyzesi ile birilerinin zina yapmasını istemez.” buyurur. Daha sonra Hz. Peygamber, elini gencin üzerine koyarak onun hakkında şöyle dua eder: “Allah’ım! Onun günahlarını bağışla. Kalbini temizle, namusunu koru.”Genç bu hadiseden sonra böyle olumsuz ve kötü şeylere iltifat etmez. (Ahmed b. Hanbel, V, 257)
Görüldüğü gibi ashab-ı kiram, Rasûlullah (sav)’a karşı adaba mugayir hareketinden dolayı genci susturmak isterken Hz. Peygamber onu azarlamamış, rencide etmemiş, son derece anlayışlı davranmıştır. Aksine Rasûl-i Ekrem, Allah’ın haram kıldığı bir fiili yapmak için kendisinden ruhsat isteyen genci, empati yöntemi ile irşat etmeye çalışmıştır. Rasûlullah (sav)’ın bu tebliğ ve terbiye metodu yerini bulmuş ve gencin daha sonra böyle bir düşünce ve tavırdan vazgeçtiği bildirilmiştir. Günümüzde İslam’ı tebliğ etmek, anlatmak ve kitlelere ulaştırmak için Peygamber’in yöntemini uygulamaya ne kadar muhtaç olduğumuzu vurgulamaya bile gerek yoktur.
Hz. Peygamber’in kendisine hakaret edenlere, yakışıksız söz söyleyenlere ve onu adaletsiz davranmakla suçlayanlara bile gayet anlayışlı davrandığını görmekteyiz. Bir ganimet dağıtımı esnasında kendisine adaletli davranmasını ve Allah’tan korkmasını söyleyen bir kimseye “Ben adaletli davranmazsam kim davranır? Ben yeryüzündeki insanların Allah’tan korkmaya en layık olanı değil miyim?” buyurmuştur. Hz. Ömer (ra) ve Halid b. Velid (ra), Rasûlullah (sav)’ın adaletini ve takvasını sorgulamaya çalışan ve terbiye sınırlarını aşan bu şahsı cezalandırmaya hazır olduklarını ifade etmişlerdir. Ancak Hz. Peygamber, böyle bir harekete karşı çıkmış, “Belki ileride namaz kılan bir kimse olur.” diyerek Hz. Ömer ve Hz. Halid b. Velid (ra)’in teşebbüslerine ruhsat vermemiştir. Ashab-ı kiramdan bazıları kendisine “Nice namaz kılanlar var ki, kalbinde olmayanı söyler.” dediğinde Hz. Peygamber, “Ben insanların kalplerini açmak, karınlarını yarmak için emrolunmadım” buyurarak hiç kimsenin kalbinden geçen duyguları ve niyetleri sorgulamakla görevli olmadığını söylemiştir. Söz konusu çirkin sözleri söyleyen şahsın ikiyüzlü (münafık) olduğuna hadiste ayrıca işaret edilmiştir ki, (Müslim, Zekât, 142–148) buna rağmen Hz. Peygamber, onu cezalandırma yolunu tercih etmemiştir. Bu uygulama Hz. Peygamber’in engin bir merhamete, İslam’ı tebliğ etmek ve onun güzelliğini göstermek için üstün bir sabra ve fedakârlığa sahip olduğuna işaret etmektedir.

“Halkın, benim ashabımı öldürttüğümü söylemelerinden Allah’a sığınırım” buyurarak İslam’ı tebliğ etmek uğrunda asılsız yakıştırmalara, iftiralara ve incitici dedikodulara tahammülün ne demek olduğunu şahsında göstermiştir.

Rasûl-i Ekrem’in terbiye ve tebliğ yöntemi karşı tarafı incitmeme, gönlünü kırmama ve rencide etmeme temeline dayanıyordu. Bir gün evinde bulunduğu sırada bir sahabi selam vermeden yanına girmek için izin ister. Bunun üzerine Hz. Peygamber, hizmetçisine, “Dışarı çık. Ona izin istemesini öğret. Ona, ‘esselamü aleyküm edhulü?’ (selam sizin üzerinize olsun içeri girebilir miyim?), demesini söyle” buyurur. Dışarıda beklemekte olan sahabi, Peygamber’in sözlerini işitir ve aynen bu sözleri uygular ve neticede Hz. Peygamber’in izni ile içeri girer. (Ahmed b. Hanbel, V, 369; Buhari, Edeb, 38, 48; Ebu Davud, Edeb, 138) Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber, bir başkasının evine girmek için nasıl hareket edileceğini gelen misafirine onu incitmeden öğretmek istiyor. Bunun için de hizmetçisini görevlendiriyor. Misafir, olayı izlemekte ve Rasûlullah (sav)’ın hizmetçisine verdiği talimatı duymaktadır. Can kulağı ile meseleyi dinleyen sahabi hizmetçinin kendisine daha henüz talimatı bildirmeden ne yapacağını kavrıyor ve uygulayarak Allah Rasûlü (sav)’nün yanına girmekle müşerref oluyor.
Hz. Peygamber bir kimse hakkında hoşlanmadığı bir şeyi duyunca, “İnsanlara ne oluyor ki, böyle böyle söylüyorlar?” diyerek genele yönelik tenkit yapar ve uyarıda bulunur, şahsın ismini zikretmezdi. (Ebu Davud, Edeb, 6) Hz. Enes’in anlattığına göre, üstü başı kirden sararmış birisi Hz. Peygamber’in yanına girdi. Söz konusu şahıs Hz. Peygamber’in yanından ayrılınca Rasûl-i Ekrem “Yıkanmasını emretseniz iyi olur.” (Ebu Davud, Edeb, 6) buyurmuştur. Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, bir kimsede hoşlanmadığı bir şey görse yüzüne vurmaz, onu insanlar arasında utandırmaz ve gayet yumuşak üslupla davranırdı. Bazen de dolaylı olarak terbiye etmeyi ve tebliğde bulunmayı tercih ederdi.

Hz. Peygamber, bir kimsede hoşlanmadığı bir şey görse yüzüne vurmaz, onu insanlar arasında utandırmaz ve gayet yumuşak üslupla davranırdı.


Bedir Savaşı’nın gerçekleştiği sırada Peygamber Efendimiz’in amcası Abbas henüz Müslüman olmamıştı. Savaş Müslümanların zaferi ile neticelenmişti. Hz. Peygamber gömleksiz bir şeklide esirlerin arasında bulunan amcasına acımış, ona gömlek aramaya koyulmuştu. Abbas uzun boylu bir kimse olduğu için onun bedenine uyan gömlek ancak münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selül’de bulunmuştu. Hz. Peygamber, Abdullah b. Übey’den gömleği alarak amcasını giydirmişti. Abdullah b. Übey vefat edince Hz. Peygamber, bu münafığın Müslüman olan oğlu Abdullah’ın gönlünü hoş tutmak ve Bedir günü yaptığı iyiliğe karşılık olmak üzere kefenlenmesi için kendi gömleğini verdi. Hz. Peygamber, “Benim gömleğim bu şahsı Allah’ın azabından kurtarmak için ona hiçbir fayda sağlayamaz. Benim yaptığım bu uygulama ile onun kavminden bin kişinin Müslüman olmasını ümit ediyorum.” buyurmuştur. Rasûlullah (sav)’in bu uygulamasından dolayı Hazreç kabilesinden bin kişinin Müslüman olduğu ve yaptıkları nifak fiilinden tövbe ettikleri bildirilmiştir. (bkz. Kurtubi, Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensari, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1995, c. IV, cz. VIII, 143, 144) Günümüzde yukarıda zikredilen nebevi metotla İslam’ı tebliğ etmenin zarureti ortadadır. Hz. Peygamber’in yukarıdaki uygulaması, tebliğ ve irşadın temeli kabul edildiği takdirde, çok faydalı ve köklü çözümlerin gerçekleşeceği unutulmamalıdır.

http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Hz. Peygamber, bir kimsede hoşlanmadığı bir şey görse yüzüne vurmaz, 

onu insanlar arasında utandırmaz 

ve gayet yumuşak üslupla davranırdı.

5 Ekim 2013 Cumartesi

ŞÜKREDENLER ve SABREDENLER

Ashab-ı Kiram Kuvvetli Bir İmana ve Tam Bir Teslimiyete Sahiptiler


Hifa Hatun (Radıyallahu anha) menkıbesi anlatılan fakat hayatı hakkında malumat verilmeyen kadın sahabelerden biridir. Medineli ve ensardan olduğu anlaşılmaktadır. Kabilesi ve doğum tarihi bilinmemektedir. Medine-i Münevvere’de güzelliği ile ün salmış bir kadındı. Bir gün Rasulullah efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna gelip şöyle söyledi:
“Ya RasulALLAH! Bana, beni cennete götürecek bir iş öğret!”
Rasulullah efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem):
“Önce biriyle evlen. Bununla dinin yarısını emniyete alırsın.” buyurdu.
“Ya RasulALLAH! Benim dengim kim olur? Beni Habeş Necaşisi (kral) istedi, ben onu istemedim. Ubeydullah yüz deve ve başka şeyler de verdi, onu da kabul etmedim. Lakin siz ahirette kurtuluşumun evlilikten geçtiğini buyurdunuz. Siz kimi münasip görürseniz onunla evlenmeye razıyım.” dedi.
Hifa Hatun’un (Radıyallahu anha) siz kimi
münasip görürseniz razıyım sözünün altında, gönlünden Peygamber efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) kendisini müminlerin annelerinden kılacağı ümidi vardı. Lakin Rasulullah efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) böyle bir niyeti yoktu. Onu gücendirmek de istemiyordu.
“Yarın sabah mescide en evvel kim gelirse onunla evlendireceğim.” buyurdu.
Onunla evlenmek isteyen sahabeleri de ümitsizliğe düşürmek istemediğinden böyle bir yol takip etmeyi uygun görmüştü.
Ertesi gün hiç biri erken uyanamadı. Allah (Celle Celalühü) onlara uykudayken uyanma imkanı bahşetmedi.
Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) kimin geleceğini bekleyiverirken aniden Süheyb isimli, fakir, siyah renkli, görünüşü güzel olmayan, uzun boylu, zayıf ve ince yapılı olan sahabe geldi. Hifa Hatun (Radıyallahu anha) ise zengin, güzel ve rağbet edilen biriydi. Namazdan sonra Hifa Hatun’u (Radıyallahu anha) çağırdı, durumu bildirdi. O da buna razı oldu. Hiç itiraz etmedi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) hutbe okudu, nikahlarını akdetti.
“Süheyb, kalk ve bu hanımın için bir şeyler al!” buyurdu.
Lakin Süheyb (Radıyallahu anh), dünyalığı olmadığını söyleyince Hifa Hatun (Radıyallahu anha), kendi servetinden on bin dirhem gümüşlük bir kese getirtti. Onları Süheyb’e (Radıyallahu anh) verdiler. O da gerekli şeyleri alıverdi. Sonra Rasulullah efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)
“Ey Süheyb! Hanımının elini tut, onu evine götür!” buyurdu.
Bu sefer Süheyb (Radıyallahu anh) dedi ki, “Ya RasulALLAH! Benim evim mesciddir. Hangi eve götüreyim?” Süheyb’in (Radıyallahu anh) bu cevabını işiten Hifa Hatun (Radıyallahu anha),
“Filan yerdeki hazır konağı sana bağışladım. Kalk beni oraya götür.” dedi.
Onun bu alicenap tavrı ve hareketi Rasulullah efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) çok hoşuna gitti ve ona dua etti. Sahabe de onun bu hareketini çok takdir ettiler ve onu övdüler.
Karı ve koca kalktılar ve birlikte konağa gittiler. Akşam olunca yemeklerini yediler. Rablerine hamd ettiler. Nihayet yatma vakti gelince, Hifa Hatun (Radıyallahu anha):
“Ey Süheyb! Bil ki, ben sana nimetim, sen bana mihnetsin. Sen bu nimete şükür, ben bu mihnete sabır için, gel bu geceyi ibadet ve taatle geçirelim. Sen şükrediciler, ben sabrediciler sevabına kavuşayım. Çünkü Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Cennette yüksek çardak vardır. Bunda yalnız şükredenler ve sabredenler bulunur’ buyurdu.” dedi.
O gece ikisi de ibadet ve taatle meşgul oldular. Sabah namazını eda için Süheyb (Radıyallahu anh) mescide geldi. Cebrail (Aleyhisselam) onların gerekli hallerini Rasulullah efendimize (Sallallahu aleyhi ve sellem) bildirdi. Cennet ve Cemal-i İlahi ile onlara müjde verdi. Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem):
 “Ey Süheyb! Geceki halini, sen mi anlatırsın, ben mi söyleyeyim?” buyurdu.
Süheyb, “Ya RasulALLAH! Siz söyleyiniz.” dedi.
Rasulullah efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) durumlarını, yaptıklarını bildirdi. Ve sonra
“Siz cennetliksiniz ve Allah’u Teala’yı göreceksiniz” müjdesini verdi.
Süheyb (Radıyallahu anh) sevincinden ve Cenab-ı Hakk’ın didarı müjdesine kavuşmak şevkinden başını secdeye koydu ve
“Ya Rabbi! Eğer beni mağfiret etmişsen, günahlara bulaşmadan ruhumu kabz et!” dedi.
Allah’ u Teala, onun ruhunu secdede iken kabz etti. Orada bulunan tüm sahabeler buna ağladılar.
Rasulullah efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem):
 “Daha şaşılacak şey, Hifa’nın da bu anda ruhunu Hakk’a teslim etmiş olmasıdır.” buyurdular.
Hakikaten o esnada Hifa Hatun’un da (Radıyallahu anha) Hakk’a yürüdüğünden kimsenin şüphesi olmadı. Muhbir-i sadık efendimizin her haber verdiği doğruydu.
Nitekim bu da böyle oldu. Sahabe-i Kiram efendilerimiz her ikisinin de cenaze işlemlerini yaptıktan sonra ikisini de Cennet’ül Baki’ye yan yana defnettiler. Başları ucuna iki tahta koydular. Tahtalardan birine;
“Bu,  Allah’u Teala’nın nimetine şükür edenin kabridir.” diye yazdılar. Öbürüne de;
“Bu,  Allah’u Teala’nın mihnetine sabredenin kabridir.” ibaresini yazdılar.
Bu olay ile bir kere daha anlaşılmıştır ki Ashab-ı Kiram, kuvvetli bir imana ve tam bir teslimiyete sahip idiler. Allah (Celle Celalühü) hepsinden razı olsun!

Kaynak : Rıyad-un-nasıhin sh. 225


Ya Rabbi! Bizi, nimetlere şükreden, belalara sabreden ve 
Rasulullah’ın emir ve yasaklarına uymaya gayret eden salih kullarından eyle! Amin

http://tahirhakyolunda.blogspot.com

30 Eylül 2013 Pazartesi

Mazlumun Bedduası

Sana bir dava getirilip arz edildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?

İslam âlimleri, ictihad etme ehliyeti olanın ictihad etmesinin lazım olduğunu şu meşhur hadis-i şeriften çıkarmışlardır: Peygamber Efendimiz, bir gün sabah namazını kıldırdıktan sonra cemaate yüzünü döndürüp “Hanginiz Yemen’e hazırlanıp gider?” diye sordu. Muaz bin Cebel hazretleri kalkıp “Ben giderim ya Resulallah!” dedi. Peygamberimiz “Ey Muaz! Bu vazife, senindir!” buyurdu. 

Muaz bin Cebel, Kadılık, Hakimlik yapacak, halka İslamiyeti, Kur’an okumayı öğretecek, Yemen ülkesinde tahsil edilen zekat ve sadakaları da vazifelilerinden teslim alacaktı. 


Peygamber Efendimiz, Muaz bi Cebel hazretlerini bu vazifelerle Yemen’e gönderirken “Sana bir dava getirilip arz edildiği zaman nasıl ve neye göre hüküm verirsin?” diye sordu. 

Muaz bin Cebel “Allahın Kitabındaki hükümlere göre hüküm veririm!” dedi.Peygamberimiz “Eğer Allahın Kitabında dayanacağın açık bir hüküm olmazsa? Neye göre hüküm verirsin? diye sordu 

Muaz bin Cebel “Resulullahın o husustaki hükümlerine Sünnetine göre hüküm veririm!” dedi.Peygamberimiz “Eğer, Resulullahın hükümlerinde Sünnetinde de dayanacak bir hüküm bulunmazsa, ne yaparsın?” diye sordu 

Muaz bin Cebel “O zaman, ben de tereddüd etmeden kendi görüşüme göre ictihad eder, hüküm veririm!” dedi 

Bunun üzerine, Peygamberimiz, elini Muaz bin Cebel’in göğsünü sığayarak “Hamd olsun o Allah’a ki, Resulullahın Elçisini , Resulullahın hoşnud olacağı şeye muvaffak kıldı.” buyurdu.

Sonra şu tavsiyelerde bulundu: 

“Sen, Kitap ehli olan bir kavme gidiyorsun.Onları, Allahdan başka ilah bulunmadığına, benim de, Resulullah olduğuma şehadet getirmeğe davet et! Eğer, bu hususta sana itaat ederlerse, kendilerine bildir ki: Allah onlara, her gün ve gecede, beş vakit namaz farz kılmıştır.Eğer, sana bu hususta da, itaat ederlerse, onlara bildir ki: Allah, kendilerine, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek bir zekat farz kılmıştır. Eğer, sana bu hususta da, itaat ederlerse, sakın, mallarının en kıymetlilerini alma! Mazlumun bedduasından sakın! Çünkü, bu dua ile yüce Allah arasında perde yoktur! Allah için tevazu göster. Allah, seni yükseltir. Sakın, iyice bilmedikçe, hüküm verme! Sana, müşkil, karmaşık gelen işi ehline sor, danış, utanma! En sonra ictihad et! ” buyurdu. 


Bakara 153
http://gercektarihdeposu.blogspot.com


20 Eylül 2013 Cuma

ŞEHİD OLUNCA KEFEN BULUNAMAMIŞTI

HİCRETİN BEŞİNCİ SENESİ Selmân-ı Fârisî’nin Müslüman Olması ve Hürriyete Kavuşturulması

Medîneli bir yahûdînin kölesi olan Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-, İslâm nîmetiyle perverde oluşunun nice ibretlerle dolu hikâyesini İbn-i Abbâs Hazretleri’ne şöyle anlatmıştır:

“Ben Isbahan’ın Ceyy adlı köyünde yaşayan bir kimse idim. Babam köyümüzün eşrâfındandı. Hayatta en çok sevdiği kimse bendim. Bu aşırı sevgisi sebebiyle beni yanından hiç ayırmaz, kız evlâdı gibi dâimâ evde tutar, dışarı çıkarmazdı. Babamın dîni olan Mecûsîliğe (Ateşperestliğe), kendimi o kadar kaptırmıştım ki, ateşgedeye bakma, ateş yakma işini bile üzerime almıştım. Ateşgededeki ateşin bir an olsun sönmesine izin vermezdim. Babamın büyük bir çiftliği vardı. Kendisi birgün inşaat işiyle uğraşıyordu. Bana:

«–Yavrum! Ben bugün hep inşaatla meşgûl olacağım, çiftliğe gidemeyeceğim. Oraya sen git!» dedi ve yapılması gereken bâzı şeyleri de söyledi. Sonra da bana:


«–Sakın ha, oralarda oyalanıp da beni endişelendirme! Şâyet gecikirsen seni merâk ederim ve bütün işlerim ortada kalır!» dedi.

Çiftliğe gitmek üzere yola çıktım. Bir hristiyan kilisesine rastladım. Seslerini işittim, içeride ibâdet ediyorlardı. Babam beni hep evde tuttuğu için insanların ne hâlde olduklarını bilmezdim. Bu sebeple merak edip, ne yapıyorlar bakayım diye yanlarına vardım. Yaptıklarını seyrettim ve kendi kendime; «Vallâhi bu bizim dînimizden daha hayırlıdır.» dedim. Güneş batıncaya kadar oradan ayrılmadım. Çiftliğe ise hiç uğramadım. Onlara:

«–Bu dînin aslı nerededir?» diye sordum:

«–Şam’dadır.» dediler. Akşamleyin babamın yanına döndüm. Babam işi gücü bir tarafa bırakmış akşama kadar beni aratmış. Yanına vardığımda:

«–Yavrum! Neredeydin? Ben sana ne yapman gerektiğini söylememiş miydim?» dedi.

Ona:

«–Babacığım! Kiliselerinde ibâdet eden bâzı kimselere rastladım. Onların ibâdetlerini gördüm, çok hoşuma gitti. Güneş batıncaya kadar yanlarından ayrılamadım.» dedim.

Babam:

«–Evlâdım, o dinde hayır yoktur. Senin ve atalarının dîni ondan daha hayırlıdır.» dedi.

Babam kaçmamdan korkup ayağıma bir bukağı (kelepçe) vurdu, sonra da beni eve hapsetti. Kilisedeki hristiyanlara:

«–Yanınıza Şam’dan bir ticâret kâfilesi geldiği zaman bana haber verin!» diye adam gönderdim. Şam’dan hristiyan tüccarlar gelince haber verdiler. Ayağımdan demir bukağıyı çıkarıp attım. Onlarla birlikte Şam yolunu tuttum. Oraya varınca:

«–Din adamlarının ilim yönünden en üstünü kimdir?» diye sordum:

«–Kilisedeki piskopostur.» dediler. Yanına gittim ve ona:

«–Ben bu dîne girmek, senin yanında bulunmak, kilisede hizmet etmek, Hristiyanlığı senden öğrenmek ve seninle birlikte ibâdet etmek istiyorum.» dedim.

Bana:

«–Kiliseye gir!» dedi.

Onunla birlikte içeri girdim. Şam Piskoposu kötü bir adamdı. Hristiyanlara sadaka vermelerini emreder, toplanan şeyleri kendisi için biriktirir, yoksullara bir şey vermezdi. Hattâ böylece yedi küp dolusu altın ve gümüş biriktirmişti. Yaptıklarını gördükçe ona son derece kinleniyordum. Nihâyetinde adam öldü. Hristiyanlar onu gömmek için toplandılar. Onlara:

«–Bu, kötü bir adamdı. Sadaka vermenizi emir ve teşvîk eder, getirdiklerinizi kendisi için saklar, yoksullara bir şey vermezdi!» dedim.

Bana:

«–Sen bunu nereden biliyorsun?» diye sordular.

Onlara:

«–Size onun hazînesini gösterebilirim.» dedim.

Gösterdiğim yerden, altın ve gümüş dolu yedi küp çıkardılar. Bunu görünce:

«–Vallâhi biz onu aslâ gömmeyiz.» dediler. Ölüsünü astılar ve taşa tuttular! Onun yerine kiliseye başka bir din adamı getirdiler. Beş vakit namaz kılmayanlar içinde ondan daha fazîletli, onun kadar dünyâyı hiçe sayan, âhirete rağbet eden, gece gündüz ibâdet eden bir kimse görmedim. Sonra bu zât ölüm döşeğine düştü. Kendisine:

«–Ey filân! Ben senin yanında bulundum. Senden önce hiç kimseyi, seni sevdiğim kadar sevmedim! Görüyorsun ki sana Allâh’ın emri gelmiş durumda. Bana ne yapmamı ve kime gitmemi tavsiye edersin?» dedim.

«–Evlâdım! Bugün benim yolumda giden bir kimse bilmiyorum. Sâlih insanlar ölüp gittiler. Yaşayanlar da dînin öteden beri tatbîk edilen hükümlerini değiştirip çoğunu da terk ettiler. Yalnız Musul’da bir zât vardır. O, benim tuttuğum yol üzeredir. Sen onun yanına git!» dedi.

Bu muhterem zât vefât edince Musul’daki dostunun yanına gittim. O ölünce, tavsiyesi üzerine Nusaybin’deki, ondan sonra da Ammûriye (Eskişehir yakınlarında bir yer)’deki zâtın yanına gittim. Ammûriye’de az çok bir şeyler de kazandım. Hattâ biraz davarlarım ve ineklerim de oldu. En sonunda Ammûriyeli din adamına da Allâh’ın emri geldi çattı:

«–Evlâdım! Vallâhi bugün yeryüzündeki insanlardan yanına gitmeni sana emir ve tavsiye edebileceğim, bizim düşüncemizde olan hiç kimse bilmiyorum! Fakat Âhir Zaman Peygamberi’nin gelmesi çok yaklaşmış, gölgesi üzerimize düşmüştür! O Peygamber, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın dîni üzere gönderilecektir. Kendisi Arap topraklarında zuhûr edecek, iki kara taşlık arasındaki hurma bahçeleri bulunan bir yere hicret edecektir. O, hediyeden yer, sadakadan yemez. O’nun iki kürek kemiği arasında da peygamberlik mührü vardır. Eğer o diyarlara gitmeye gücün yeterse git, hemen yola düş!» dedi.

Nihâyet o da öldü. Allâh’ın dilediği kadar bir müddet daha orada oturdum. Sonra Kelb kabîlesinden bâzı tüccarlarla karşılaştım. Onlara:

«–Beni Arap diyârına götürünüz, ben de bunun mukâbilinde şu davarlarımı ve ineklerimi size vereyim.» dedim, kabûl ettiler. Mallarımı onlara verdim ve beni yanlarında götürdüler. Vâdi’l-Kurâ’ya vardığımızda bana zulmettiler, köle olarak bir yahûdîye sattılar. Yahûdînin yanında bir müddet kaldım. Vâdi’l-Kurâ’daki hurma ağaçlarını görünce; «Burası Ammûriye’deki efendimin bana târif ettiği, Âhir Zaman Peygamberi’nin hicret yurdu mu acabâ?» diye ümitlendimse de kalbim buna tam olarak kânî olmadı.

Vâdi’l-Kurâ’da bulunduğum sırada, sâhibimin Kurayzaoğulları’ndan olan amcaoğlu geldi ve beni satın alıp Medîne’ye götürdü. Vallâhi Medîne’yi görür görmez, Ammûriye’deki efendimin târif ettiği, Âhir Zaman Peygamberi’nin hicret edeceği yerin burası olduğunu anladım. Artık Medîne’de oturdum durdum. Hâlbuki Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- peygamber olarak gönderilmiş, Mekke’de bir müddet kalmış. Fakat ben kölelik meşgûliyeti içinde bulunduğumdan O’nun hakkında hiçbir şey işitmemişim. Sonra Medîne’ye hicret edip gelmiş, yine haberim olmamış. Birgün hurma ağacının üstünde çalışıyor, sâhibim ağacın gölgesinde oturuyordu. O sırada amcasının oğlu gelip sâhibime:

«–Ey filân! Allâh Kayleoğulları’nın (Evs ve Hazrec’in) belâsını versin! Vallâhi onlar Kubâ köyünde, Mekke’den yanlarına gelen ve peygamber dedikleri bir zâtın başına toplanmış bulunuyorlar!» dedi.

Bunu işitir işitmez beni öyle bir titreme tuttu ki, neredeyse efendimin üzerine düşecektim:

«–Ne dedin? Ne dedin?» diyerek hemen hurma ağacından indim. Sâhibim kızdı, bana şiddetli bir tokat vurdu ve:

«–Seni ne ilgilendirir? Sen işine bak!» dedi.

Ben de:

«–Bir şey yok! Sâdece onun ne dediğini anlamak istedim.» dedim. Yanımda biriktirmiş olduğum biraz yiyecek vardı. Akşam olunca onları alıp Kubâ’da bulunan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gittim. Kendisine:

«–Senin sâlih bir zât olduğunu işittim. Yanında da muhtaç ve kimsesiz sahâbîlerin varmış! Yanımda sadaka olarak ayırdığım bâzı şeyler vardı. Durumunuzu öğrenince sizi buna daha lâyık gördüm!» diyerek onları kendisine takdîm ettim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:

«–Alınız, bunu yiyiniz!» buyurdu ve ondan yemedi. Kendi kendime; «Bu bir!» dedim. Sonra O’nun yanından ayrılıp yerime döndüm. Yine bir şeyler biriktirdim. O esnâda Allâh Rasûlü de Medîne’ye gelmiş bulunuyordu. Yanına varıp:

«–Senin sadakadan yemediğini gördüm. Bu, sana ikrâm olmak üzere hazırladığım bir hediyedir!» dedim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu defâ ondan yedi ve ashâbına da yemelerini söyledi. Kendi kendime; «Bu iki!» dedim.

Daha sonra Rasûl-i Ekrem Efendimiz Bakîu’l-Garkad’da bulunduğu esnâda yanına vardım. Oraya ashâbından birinin cenâzesi münâsebetiyle gitmişti ve ashâbının arasında oturuyordu. Üzerinde, her tarafını bürüyen iki ihram vardı. Kendisine selâm verdim. Sonra da Ammûriye’deki zâtın bana târif ettiği Peygamberlik Mührü’nü görebilir miyim diye arka tarafına geçtim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- niyetimi anladı ve sırtından ridâsını sıyırdı. Peygamberlik Mührü’nü görür görmez tanıdım! Üzerine kapandım, öptüm ve ağlamaya başladım. Âlemlerin Efendisi bana:

«–Bu tarafa dön!» buyurdu. Gelip önlerinde oturdum.”

Daha sonra Selmân -radıyallâhu anh-, İbn-i Abbâs Hazretlerine şöyle dedi:

“Ey İbn-i Abbâs! Sana anlattığım gibi başımdan geçenleri Allâh Rasûlü’ne de anlattım. Benim bu kıssamı ashâbının da işitmiş olması, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in pek hoşuna gitti. Kölelik, bu Selmân’ı meşgûl ettiğinden, Bedir ve Uhud Gazveleri’nde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bulunmama imkân vermedi.” (Ahmed, V, 441-444; İbn-i Hişâm; I, 233-242; İbn-i Sa’d, IV, 75-80)

Selmân -radıyallâhu anh-, ömrü boyunca arayışı içinde olduğu Allâh Rasûlü’ne kavuşmuştu. Artık onun yegâne arzusu, dâimâ Peygamber Efendimiz’in yanında olmak, O’nun emrinde bulunmaktı. Nitekim Hazret-i Selmân -radıyallâhu anh-’ın bu iştiyâkını gören Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün ona:

“–Ey Selmân! Kölelikten kurtulmak için efendin ile antlaşma yapsan olmaz mı?” diye sordu. Bunun üzerine Selmân -radıyallâhu anh-, çukurlarını da kazmak şartıyla üç yüz hurma ağacı dikmek ve kırk ukıyye171 altın vermek üzere efendisi ile anlaştı. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ashâbına:

“–Kardeşinize yardım ediniz!” buyurdu. Kimi on, kimi on beş, kimi yirmi fidan olmak üzere, herkes imkânı nisbetinde yardımda bulundu ve Selmân -radıyallâhu anh-’ın ihtiyâcı olan üç yüz hurma fidanı toplandı.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Selmân! Fidanlar için çukurlar kaz! Çukurları bitirdiğin zaman bana haber ver de onları kendi elimle dikeyim.” buyurdu.

Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh- hâdisenin devâmını şöyle anlatır:

“Hurma fidanları için çukurlar kazmaya başladım. Arkadaşlarım da bana yardım ettiler. Bitirince haber verdim, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- fidanların dikileceği yere benimle birlikte geldi. Biz fidanları O’na veriyorduk, O da dikiyordu. Varlığım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Allâh Rasûlü tarafından dikilen hurma fidanlarından bir tâne bile tutmayan fidan olmadı. Böylece ağaç borcumu ödemiş oldum. Fidanlar, senesinde meyve vermeye başladı ve meyvesi yendi.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gazâdan tavuk yumurtası büyüklüğünde bir altın külçesi getirmişti.

«–Selmân ne yaptı?» diye sordu.

Allâh Rasûlü’nün yanına vardığımda bana:

«–Ey Selmân! Şunu al da borcunu öde!» buyurdu.

«–Yâ Rasûlallâh! Üzerimde bulunan o kadar borca, bu kadarcık altın parçası nasıl yetecek?!» dedim.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- altın külçesini eline alıp diline sürdükten sonra:

«–Al bunu! Allâh Teâlâ borcunu bununla ödeyecektir!» buyurdu.

Altını aldım. Alacaklıya ondan tartıp tartıp verdim. Selmân’ın varlığı kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, o altın külçesinden kırk ukıyye tarttım. O (öyle beketliydi ki) şâyet Uhud Dağı’yla tartılmış olsaydı, muhakkak ondan da ağır gelirdi!”

Selmân -radıyallâhu anh- kölelikten kurtulduktan sonra, Hendek Savaşı’na hür olarak katıldı ve bundan sonra hiçbir savaşta Peygamber Efendimiz’in yanında bulunma fırsatını kaçırmadı.172

Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-, her hâli ile o kadar güzel bir nümûne şahsiyet ve câzibe merkezi bir zât hâline geldi ki, Ensâr da Muhâcirler de:

“–Selmân bizdendir.” diyerek onu paylaşamaz oldular.

Bunun üzerine Varlık Nûru Efendimiz:

“–Selmân bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir.” buyurarak o mübârek sahâbîsini lutufların en güzeliyle taltîf etti. (İbn-i Hişâm, III, 241)

Bu mübârek sahâbî, ömrü boyunca İslâm ahlâkının güzelliklerini yansıtan nice zirve davranışlar sergileyerek, mü’minlere numûne-i imtisâl bir şahsiyet oldu.

Nitekim onun fazîletini aksettiren bir misâl şöyledir:

İslâm Devleti, yapılan fetihlerle geniş bir coğrafyaya hâkim olunca, vaktiyle bir yahûdînin kölesi olan Selmân -radıyallâhu anh-, Medâin bölgesine vâli tâyin edildi. O sırada Şam’dan Teymoğulları kabîlesine mensup bir zât Medâin’e geldi. Yanında bir yük de incir getirmişti. Selmân -radıyallâhu anh-’ın sırtında gâyet mütevâzî bir aba vardı. Şamlı zât, Hazret-i Selmân’ı tanımıyordu. Onu bu hâlde görünce:

“–Gel şunu taşı!” dedi. Selmân -radıyallâhu anh- da gitti, yükü sırtlandı. Halk kendisini görünce tanıdı. Adama:

“–Senin yükünü taşıyan bu zât, vâlidir!” dediler.

Şamlı derhâl:

“–Seni tanıyamadım.” diyerek özür diledi ve sırtındaki yükü almaya davrandı. Selmân ise:

“–Zararı yok, yükü evine götürene kadar sırtımdan indirmeyeceğim.” dedi. (İbn-i Sa’d, IV, 88)


http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Dikkat edin İslam bir dairedir.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz şöyle buyurdu:


“Dikkat edin İslam bir dairedir. Döndüğü müddetçe siz de kitapla(Kuran/Sünnet) beraber o dairenin içinde dönünüz. Dikkat edin, kitap ile sultanlık (din ve devlet işleri) birbirinden ayrılacak. Dikkat edin, onlar (bizden olmayanlar olsa gerek) sizin başınıza emir (idareci) olacak. Sizin aleyhinize olan, kendilerinin lehine olan şekilde hükmedecekler.

Eğer onları dinlemezseniz sizi öldürecekler, itaat ederseniz sizi sapıtacaklar. Onlara karşı Meryem oğlu İsa (aleyhisselam)’ın arkadaşlarının davrandığı gibi davranın. Onlar ki testerelerle biçildiler, çarmıha gerildiler ama yine de davalarından vazgeçmediler. Allah’a itaat ederek ölüm, Allah’a isyan ederek yaşamaktan daha hayırlıdır.”

(Hadis alimlerinden İmam Taberani Mu’cemu’l Kebir, Mu’cemu’s Sağir ve Şamiin isimli eserlerinde rivayet etti.)

Peygamber efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem) ikazına bakar mısınız? Subhanallah. Işittik ve itaat ettik ya Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem).


http://gercektarihdeposu.blogspot.com

17 Eylül 2013 Salı

Ebu Bekr-i Sıddık

Peygamberlerden sonra insanların en üstünü.

Hazret-i Ebû Bekir, daha Müslüman olmamıştı. Çok te’sîrinde kaldığı bir rü’yâ gördü. Gökten dolunay inip, Kâ’be-i muazzamaya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalar Mekke’deki her evin üzerine düşmüş, sonra da tekrar bir araya gelip göğe yükselmişti. Fakat, kendi evine düşen ay parçası evde kalmış tekrar göğe yükselmemişti. Hazret-i Ebû Bekir, evin kapısını kapayarak, ay parçasının çıkmasına mâni olmuştu.

Kavminden Peygamber gelecek
Sabahleyin heyecanla uyanan Hazret-i Ebû Bekir, hemen bir Yahûdî âlimine gidip, rü’yâsını anlattı. O da dedi ki:
- Bu rü’yâ karışık rü’yâlardan biridir. Bunun ta’bîri yapılamaz.
Fakat bu söz O’nu tatmin etmemişti. Devamlı bu rü’yânın ta’bîrini düşünüyordu.

Bir zaman sonra ticâret maksadıyla gittiği yerde, râhip Bahîra’ya rü’yâsını anlattı. Rü’yâ Bahîra’nın çok dikkatini çekti. Bunun için Hazret-i Ebû Bekir’e sordu: 


- Sen nerelisin?
- Kureyş’tenim.
- Tamam. Şimdi rü’yânı ta’bîr edeyim. Mekke’de, bu kavimden bir peygamber gelecek, O’nun hidâyet nûru her yere yayılacak. Sen, O hayatta iken O’nun vezîri, vefâtından sonra da Halîfesi olacaksın!.
Hazret-i Ebû Bekir ne yapacağını şaşırmış hâldeyken, râhip Bahîra sözlerine şöyle devam etti:
- Şimdi sen hemen memleketine dön! O’na ulaş! O’na vahiy gelmeye başladığında, git herkesten önce O’na îmân et!

Hazret-i Ebû Bekir bu ta’bîri kimseye anlatmadı. Peygamber efendimiz, peygamberliğini teblîğe başlayınca sordu:
- Peygamberlerin, peygamber olduklarına dâir delîlleri vardır. Senin delîlin nedir?
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Peygamberliğime delîl, o rü’yâdır ki, bir Yahûdî âliminden ta’bîrini istedin. O âlim, “Karışık bir rü’yâdır, i’tibâr edilmez” dedi. Sonra râhib Bahîra, doğru ta’bîr etti. Yâ Ebâ Bekr, seni Allahü teâlâya ve Resûlüne îmân etmeğe da’vet ederim.

Bunun üzerine, Hazret-i Ebû Bekir, kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Zaten bir gece önce şöyle düşünmüştü:

Aklıma yatmıyor
“Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç aklıma yatmıyor. Zîrâ hiçbir zarar ve fayda vermeye kâdir olmayan bir heykele tapınmak, ibâdet etmek akıllıca bir iş değildir. Bu kadar muazzam bir kâinâtın bir yaratıcısı olması lâzımdır. Fakat bunu kendi aklım ile bulmam mümkün değildir. Yarın gidip durumu Muhammed aleyhisselâma anlatayım. Bu durumu ancak O’na arz edebilirim. Zîrâ, olgun ve akıllı, doğru görüşlü, hiç yalan söylemiyen bir kimsedir. Herkes O’ndan Muhammed-ül emîn diye bahsetmektedir. O, ne yapmamı isterse ona göre hareket ederim.”

Resûlullah efendimiz de, aynı gece, Hazret-i Ebû Bekir’i İslâm’a da’veti düşünmüştü. Sabah olunca her ikisi de aynı düşünce ile birbirlerinin evine gitmek üzere evlerinden çıktılar. Yolda karşılaştıklarında, “Sözleşmeden birleştik” dediler.

Hazret-i Ebû Bekir, Peygamber efendimizin huzurlarında Müslüman olur olmaz, hemen yakın arkadaşları hatırına geldi:
- Yâ Resûlallah, müsâade ederseniz, yakın arkadaşlarımı da huzûrunuza getirip, onların da Müslüman olmalarını arzû ediyorum. Onların da ebedî saâdete kavuşmalarını istiyorum, diyerek arkadaşlarına koştu.

Arkadaşlarım dediği, Hazret-i Osman, Hazret-i Talhâ bin Ubeydullah, Hazret-i Zübeyr, Hazret-i Abdurrahmân bin Avf, Hazret-i Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Hazret-i Ebû Ubeyde bin Cerrâh gibi, ileride Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden ve Cennetle müjdelenenlerden olacak kimselerdi.

Gelin îmân edin
Hazret-i Ebû Bekir, yeni Müslüman olmasının aşk ve şevkiyle, Mescid-i Harâma vardığında, dayanamayıp, müşrikler tarafına dönerek seslendi:
- Bütün kâinâtın yaratıcısı olan Allahü teâlâyı bırakıp, niçin gidip, bu âciz putlara tapıyor, onlara yüz sürüyorsunuz. Gelin, Allaha ve O’nun resûlü Muhammed aleyhisselâma îmân edin!

Bunun üzerine müşrikler, hep birlikte üzerine yürüdüler. Kendisini çok fecî şekilde dövdüler. Kabîlesinden gelen ba’zı kimseler, kendisini baygın bir hâlde evine götürdüler.

Hazret-i Ebû Bekir, uzun bir süre kendisine gelemedi. Ayılması için yapılan bütün gayretlerden bir netîce alınamıyordu. Artık, ümitsiz bir şekilde başında beklemeye başladılar. Nihâyet akşam üstü biraz kendine gelir gibi oldu. Gözünü açar açmaz, ağzından çıkan ilk kelâm şu oldu:
- Resûlullah, ne yapıyor, O ne hâldedir? O’na bir şey oldu mu?
Annesi Ümmülhayr sevinç içinde dedi ki:
- Yavrum, bir şey arzû eder misin, yiyip içmek ister misin?
- Anneciğim, ben Resûlullaha bir şey oldu mu diye soruyorum. O’nun hakkında bana bilgi getirmediğin takdîrde, ne bir lokma yerim, ne de bir şey içerim.
- Evlâdım, vallahi, O’nun hakkında bir bilgim yok. Onun için sana cevap veremiyorum. Sen biraz ye, kendine gel. Sonra O’nun durumunu öğrenirsin.
- Hayır anne!. Sen Ümm-i Cemil’e git ve de ki: Oğlum Ebû Bekir, senden Resûlullahı soruyor. Acaba ne hâldedir?

Annesi de îmân etti
Annesi hemen gidip, Ümm-i Cemil’e durumu anlattı.
Daha sonra, annesi ve Ümm-i Cemil’in yardımıyla, yavaş yavaş Hazret-i Erkam’ın evine vardı. Peygamber efendimizi sağ sâlim görünce çok sevindi, Resûlullaha sarıldı. Artık bütün ağrılarını unutmuştu. Peygamber efendimize dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Bu benim annem Selmâ’dır. Ona duâ etmenizi istiyorum. O da hidâyete kavuşsun!

Peygamber efendimiz duâ buyurdu. Böylece annesi de, îmân ile şereflendi ve ilk Müslümanlardan oldu.

Resûlullah efendimiz Mi’râca çıktıktan sonra, ertesi gün, Kâ’be yanında mi’râcını anlatınca, işiten müşrikler, inkâr edip, alay etmeye başladılar. Müslüman olmaya niyetli olanlar da vazgeçtiler.

Müşrikler, “Tamam, bu defa bir koz yakaladık” diyerek Hazret-i Ebû Bekir’e gidip sordular:
- Ey Ebâ Bekr! Sen çok defa Kudüs’e gidip geldin. İyi bilirsin. Mekke’den Kudüs’e gidip gelmek, ne kadar zaman sürer?
- İyi biliyorum. Bir aydan fazla.

Mi'râcınız mübârek olsun!
Kâfirler bu söze sevindi. “Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur” dediler. Gülerek, alay ederek ve Hazret-i Ebû Bekir’in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek, “Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor” diyerek, Ebû Bekir’e sevgi, saygı gösterdiler.

Hazret-i Ebû Bekir, Resûlullahın mübârek adını işitince;
- Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir, deyip içeri girdi.

Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyorlar ve bir taraftan da diyorlardı ki:
- Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekir’e de sihir yapmış.

Hazret-i Ebû Bekir hemen giyinip, Resûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Mi’râcınız mübârek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle ve kalbleri alan, rûhları çeken tatlı sözlerini işitmekle ni’metlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana fedâ olsun!

Böylece Hazret-i Ebû Bekir, o gün tereddüde düşen Müslümanların tereddütlerini giderdi, diğerlerinin ma’nevîyatlarını güçlendirdi. Böyle tereddütsüz îmân etmesinden dolayı Resûlullah, o gün Hazret-i Ebû Bekir’e Sıddîk dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.

Beraber hicret ederiz
Mekke’de müşriklerin, Müslümanlara yaptıkları baskılar ve işkenceler üzerine, Müslümanların çoğu, Resûlullah efendimizin izniyle Medîne’ye hicret etti. Hazret-i Ebû Bekir de hicret için izin istediğinde, Resûl-i ekrem buyurdu ki:
- Sabreyle. Ümîdim odur ki; Allahü teâlâ bana da izin verir. Beraber hicret ederiz.
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Böyle ihtimâl var mıdır?
- Evet vardır.

Peygamber efendimizin bu cevapları, Hazret-i Ebû Bekir’i sevindirmişti.Bunun üzerine Hazret-i Ebû Bekir hazırlıklara başladı. Hicret için iki deve satın aldı ve o günü beklemeye başladı. Artık Mekke’de sadece; sevgili Peygamberimiz ile Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ali, fakîrler, hastalar, ihtiyârlar ve müşriklerin hapse attığı mü’minler kalmıştı.

Diğer taraftan Medîneli Müslümanlar, ya’nî Ensâr, hicret eden Mekkelileri ya’nî Muhâcirleri çok iyi karşılayıp, misâfir ettiler. Aralarında kuvvetli bir birlik meydana geldi.

Resûlullah efendimiz, hicret gecesi, Allahü teâlânın emriyle evinde Hazret-i Ali’yi bırakıp, müşriklerin üzerine toprak saçarak uzaklaşıp, Hazret-i Ebû Bekir’in evine gitti. Hazret-i Ebû Bekir’e buyurdu ki:
- Hicret etmeme izin verildi.
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk heyecanla sordu:
- Mübârek ayağınızın tozuna yüzümü süreyim yâ Resûlallah! Ben de beraber miyim?
Efendimiz cevap verdiler:
- Evet...
Anam-babam fedâ olsun

Hazret-i Ebû Bekir sevincinden ağladı. Gözyaşları arasında dedi ki:
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Develer hazır. Hangisini murâd ederseniz, onu kabûl buyurunuz.
- Benim olmayan deveye binmem. Ancak bedeliyle alırım.
Bu kesin emir karşısında mecbur kalan Hazret-i Ebû Bekir, devenin bedelini söyledi.

Hazret-i Ebû Bekir, Abdullah bin Üreykıt isminde, kılavuzluğu ile meşhûr olan zâtı çağırıp, yol göstermesi için ücretle tuttu ve develeri üç gün sonra Sevr dağındaki mağaraya getirmesini emretti.

Safer ayının 27’si perşembe günü, Peygamber efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk, yanlarına bir miktar yiyecek alarak yola çıktılar. İzleri belli olmasın diye parmaklarına basarak gidiyorlardı. Hazret-i Ebû Bekir, Resûlullahın çevresinde, ba’zan sola, ba’zan sağa, öne, arkaya gidiyordu. Peygamberimiz, niçin böyle yaptığını sorunca dedi ki:
- Etraftan gelecek bir tehlikeyi önlemek için. Eğer bir zarar gelirse önce bana gelsin. Canım yüksek zâtınıza fedâ olsun yâ Resûlallah!
- Yâ Ebâ Bekr! Başıma gelecek bir musîbetin, benim yerime, senin başına gelmiş olmasını ister misin?
- Evet yâ Resûlallah! Seni hak dinle, hak peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, gelecek bir musîbetin, senin yerine, benim başıma gelmesini isterim.

Mağara kapısı önüne geldiklerinde, Hazret-i Ebû Bekir dedi ki:
- Allah için yâ Resûlallah, içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem değmesin.

Ayağını yılan soktu
Sonra içeri girip, süpürüp temizledi. Sağında, solunda irili ufaklı birçok delikler vardı. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı, fakat biri açık kaldı. Onu da ökçesi ile kapayıp, Resûlullahı içeri da’vet eyledi.

Peygamber efendimiz içeri girdi ve mübârek başını Hazret-i Ebû Bekir’in kucağına koyup uyudu. O zaman, Hazret-i Sıddîk’ın ayağını yılan soktu. Resûlullahın uyanmaması için sabredip, hiç hareket etmedi. Fakat gözyaşı Resûlullahın mübârek yüzüne damlayınca buyurdu ki:
- Ne oldu yâ Ebâ Bekr?
- Ayağım ile kapattığım delikten, bir yılan ayağımı soktu.
Resûlullah efendimiz, Ebû Bekir’in yarasına, iyi olması için mübârek ağzının yaşından sürünce, acısı hemen dindi, şifâ buldu.

Resûlullah efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk içerde iken, müşrikler, iz takip ederek mağaranın önüne geldiler. Mağaranın ağzının bir örümcek tarafından örüldüğünü ve iki güvercinin de yuva yaptığını gördüler. İz sürücü Kürz bin Alkama dedi ki:
- İşte burada iz kesildi.
Müşrikler dediler ki:
- Eğer, onlar buraya girmiş olsalardı, kapının üzerindeki örümcek ağının yırtılmış olması lâzım gelirdi. Bu örümcek, ağını, Muhammed doğmadan önce örmüştür.

İçeri bakmadan geri döndüler
Müşrikler kapı önünde münâkaşa ederken, içeride Hazret-i Ebû Bekir endişeye kapıldı. Kâinâtın sultânı efendimiz buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Bekir! Üzülme! Şüphesiz Allahü teâlâ bizimledir.
Müşrikler içeri bakmadan geri döndüler.

Mağarada üç gece kalıp, pazartesi gecesi yola çıktılar. Eylül ayının 20 ve Rebî’ul-evvelin 8. pazartesi günü Medîne’de Kubâ köyüne geldiler. O gün, Müslümanların Hicrî şemsî sene başlangıcı oldu.

Hazret-i Ebû Bekir, hazerde ve seferde Resûlullahtan hiç ayrılmadı. Ona her zaman arkadaşlık etti. Her zaman, malını, canını fedâ etmeye hazır hâlde yanında beklerdi.

Bedir savaşında bir ara, İslâm askeri zorlanmaya başladı. Bunun üzerine, Peygamber efendimiz, Sa’d ve Sa’îd hazretlerini gönderdi. Sonra Hazret-i Ebû Zer’i gönderdi. Daha sonra da Hazret-i Ömer’i gönderdi. Bir saat geçtiği hâlde, zorlanma devam ediyordu. Bunu gören, Hazret-i Ebû Bekir, kılıcını çekip atına binmek isteyince, Peygamber efendimiz elinden tutup buyurdu:
- Yanımdan ayrılma yâ Ebâ Bekr! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor.

Peygamber efendimiz, Hazret-i Ebû Bekir’i ağlarken görünce buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Bekir, ağlama! Arkadaşlığı ve malı, bana, senden daha bereketli olanı yoktur.

Hazret-i Ebû Bekir'in îmânı
Hazret-i Ebû Bekir, diline hâkim olmak, lüzûmsuz hiçbir şey konuşmamak için mübârek ağzına taş koyardı. Mecbûr kalmadıkça aslâ dünya kelâmı konuşmazdı. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Ebû Bekir’in îmânı, bütün mü’minlerin îmânı ile tartılsa, Ebû Bekir’in îmânı ağır gelir.)

Peygamber efendimizin ilk halîfesi ve peygamberlerden sonra insanların en üstünü olmak fazîleti, üstünlüğü, sadece Hazret-i Ebû Bekir’e nasîb olmuştur. O, dîni kuvvetlendirmek, Peygamber efendimizi memnûn etmek için malını vermekte, düşmana karşı cihâd etmekte, hep önde olmuştur.

Hadîd sûresinde meâlen buyuruldu ki:
(Mekke-i mükerremenin fethinden önce, malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihten sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti va’detti.)

Bu âyet-i kerîmenin, Hazret-i Ebû Bekir’in fazîletini ve derecesinin yüksekliğini gösterdiğini âlimlerimiz söz birliği ile bildirmişlerdir.

Tevbe sûresinde de, önce îmâna gelenlerden, her fazîlette öne geçenlerden, Allahü teâlânın râzı olduğu bildirilmiştir.

Allah ve Resulünü bıraktım
Tebük gazâsında, Resûlullah, herkesin yardım yapmasını emir buyurunca, herkes malının bir kısmını getirip verdi. Hazret-i Ömer, her zaman en çok yardımı yapan Hazret-i Ebû Bekir’i, bu defa geçeyim diye, malının yarısını alıp getirdi. Sonra Hazret-i Ebû Bekir de malını getirip teslîm etti. Peygamber efendimiz sordu:
- Yâ Ömer, evine ne kadar mal bıraktın?
- Yâ Resûlallah, bu kadar da eve bıraktım.

Sonra Hazret-i Ebû Bekir’e dönüp sordu:
- Yâ Ebâ Bekr, sen evine ne bıraktın?
- Yâ Resûlallah, evime bir şey bırakmadım. Tamamını buraya getirdim. Onlara Allah ve Resûlünü bıraktım.

Resûlullah efendimiz Hazret-i Ömer’e dönerek buyurdu ki:
- İkinizin arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark kadardır.

Hazret-i Ebû Bekir’in, Peygamber efendimizin vefâtından sonra da çok büyük hizmetleri oldu. Zîrâ Peygamber efendimiz vefât edince, Eshâb-ı kirâmın aklı başından gitti. Mescidde ağlaşmaya başladılar. Hiç kimsenin inanası gelmiyordu.

Hele Hazret-i Ömer tamamen kendinden geçmiş bir hâlde idi. Peygamber efendimizin mübârek yüzüne bakıp diyordu ki:
- Resûlullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır.

Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de söylemesini istemiyordu. Dışarı çıkıp dedi ki:
- Kim “Resûlullah öldü” derse, kılıcımla boynunu vururum!

Resûlullah da vefât edecektir
Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Abbâs’ın Eshâb-ı kirâm arasında bir ağırlığı vardı. Eshâb-ı kirâmı ancak bunlar teskin edebilirdi. Bunun için beraber mescide gittiler. Hazret-i Ebû Bekir buyurdu ki: - Ey insanlar! Resûlullahın, “Ben vefât etmiyeceğim” dediğini içinizde duyan var mı?
- Hayır, böyle bir söz duymadık.
Sonra Hazret-i Ömer’e dönüp sordu:
- Yâ Ömer, bu husûsta sen bir şey duydun mu?
- Hayır duymadım.
Sonra Eshâb-ı kirâma dönüp buyurdu ki:
- Hiç kimse, Resûlullahın vefât etmiyeceğini söyliyemez. Cenâb-ı Hakka yemîn ederim ki, Resûlullah ölümü tatmış bulunmaktadır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde, “Muhakkak, sen de öleceksin, onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Resûlullah, İslâmiyetin bütün hükümleri tamamlandıktan sonra, aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip, defin işlerini tamamlayalım.

Sonra, Hazret-i Abbâs da buna benzer konuşmalar yaptı. Böylece Eshâb-ı kirâmın aklı başlarına geldi.

Sevgili Peygamberimiz bir gün Eshâb-ı kirâm ile sohbet ederken, “Şehîdliğin fazîletlerini” anlatıyorlardı. Şehîdlerin şefâ’ati hakkında buyurdu ki:
- Kıyâmet gününde şehîdler, mahşer yerine gelirlerken, orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar. Onlar, çocukları, akrabâları ve dostlarından 70 bin kişiye şefâ’at ederler.

Gazânız mübârek olsun
Bu sözleri işiten Hazret-i Nevfel, Resûlullah efendimizden, şehîd olmak için duâ istedi. Resûlullah efendimiz de duâ ettiler.

Bir müddet sonra, muhârebeye çıkıldı. Peygamber efendimiz de aralarında bulunuyordu. Bu muhârebe Hazret-i Nevfel’in duâsından sonraki ilk muhârebe idi. Ve bu muhârebede Hazret-i Nevfel şehîd düşerek, arzûsuna kavuştu.

Peygamber efendimiz ve Eshâbı, muhârebeden dönüyorlardı. Karşılamaya gelenler arasında, Hazret-i Nevfel’in hanımı, çocukları ve yaşlı annesi vardı.

Yaşlı annesi, “Gazânız mübârek olsun” dedikten sonra Resûlullaha, oğlunu sordu. Peygamber efendimizin gözleri nemlendi. Oğlunun şehîdlik haberini vermeye mübârek kalbi dayanamadı. Elleriyle arkayı işâret edip, yoluna devam etti.

Hazret-i Nevfel’in annesi, Peygamber efendimizin hemen arkasından gelen, Allahın arslanı Hazret-i Ali’ye de aynı şekilde oğlunu sordu. O da şehîdlik haberini veremeyip, arkayı işâret etti.

Yaşlı kadın daha sonra, Hazret-i Ömer’e ve Hazret-i Osman’a rastladı. Onlara da oğlunun durumunu sordu. Onlar da cevap veremeyip Resûlullahın yaptığı gibi arkayı işâret ettiler.

En son gelen Hazret-i Ebû Bekir idi. Kadıncağız büyük bir ümitle sevgili Peygamberimizin azîz arkadaşına yaklaşarak aynı şeyleri sordu.

Hazret-i Ebû Bekir kendi kendine düşündü:
“Yâ Rabbî! Ne kadar zor bir durumdayım. Eğer doğruyu söylersem, mahzun kalbleri üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan sevgili Peygamberimiz çekindi. O’na nasıl aykırı davranabilirim. Sen bana öyle bir şey ilhâm et ki, bu gariplerin yüreği daha fazla yanmasın Allahım!”

Yâ Allah!. Yâ Nevfel!.
Daha sonra, Hazret-i Ebû Bekir, bütün kalbiyle:
- Yâ Allah!. Yâ Nevfel!. diye bağırdı.

İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi bir atlı, yıldırım hızıyla yanlarına yetişerek dedi ki:
- Buyur yâ Sıddîk, beni mi çağırdın?
Bu atlı, Hazret-i Nevfel’den başkası değildi.

Sonra, Cebrâil aleyhisselâm gelip, Peygamber efendimize şunları söyledi:
- Yâ Resûlallah! Hak teâlânın selâmı var. “Eğer Peygamberin mağara arkadaşı Sıddîk, bir kere daha (ALLAH) deseydi, yüceliğim hakkı için, bütün şehîdleri diriltirdim. Çünkü, Ebû Bekir, câhiliyye devrinde bile yalan söylememiştir” buyurdu.

Bu hâdiseden sonra, Hazret-i Nevfel senelerce yaşadı. Nihâyet, “Yemâme” cenginde tekrar şehîdlik şerbetini içti.


Hazret-i Ebû Bekir
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

15 Eylül 2013 Pazar

Bilin ki, korkaklar hayatı yaşadıklarını zannederken de korkularını yaşarlar.

Peygamberlerimizin hayatlarını okuyor musunuz?..

Şimdiye kadar okumuş olsanız dahi yeniden okuyun. Evinizde, elinizde yoksa hemen bir tane edinin.

Bakın bakalım, aralarında, ekmek derdine kapılıp inancından, itikadından taviz verenler var mı?..
Ölüm gelmeden ölmeye yatanlar var mı?
Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyen var mı?
İtle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmayı tercih eden var mı?
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın tekerlemesine sığınan var mı?
Maslahat icabı inançlarından, ilkelerinden taviz veren var mı?
Yok...
Nasıl inanmışlarsa öyle yaşamışlar.
Baskı ise baskı, zulümse zulüm, katlanmışlar.
Şiddet karşısında bile itidalden uzaklaşmamışlar, suhulet ve sükûnetle tebliğlerini yapmışlar.
Hatırlayın: Hazret-i İbrahimin karşısında Nemrud vardı...


Hazret-i Musanın karşısında Firavun vardı...
Hazret-i İsanın karşısında Roma despotları vardı...
Hazret-i Âlişan Efendimizin karşısında ise başta Ebu Cehil olmak üzere Mekkenin tüm müşrikleri, tüm kuvvet ve kudret sahipleri vardı...
Nemrud, Hazret-i İbrahimi ateşe attı: Ateş gülistana döndü.
Firavun, Hazret-i Musayı Nil Nehrinde boğmaya kalktı, ordusuyla birlikte kendisi boğuldu.
Roma despotları Hazret-i İsayı öldürdüklerini zannettiler, Hazret-i İsa semaya alındı.
Ebucehil, Hazret-i Âlişan Efendimizi doğduğu şehirden kovdu, ama kısa bir süre sonra muzaffer olarak aynı şehre dönmesini engelleyemedi.
Onlar başkalarına değil, Allaha teslimdiler. Allaha teslim oldukları için kaybettikleri zamanlarda bile kazanıyorlardı.
Baskılar şiddetlendikçe inançlarına sarılıyor, inançlarında diriliyorlardı.
Samimiydiler...
Dürüsttüler...
Yüreklerinin en derin yerlerine kadar imanlıydılar ve inançlarında sebat etmeye kararlıydılar.
Tarih onların yaşama biçiminin haklılığını tescil etti.
Tarih bizim tabansızlığımızı da tescil ediyor. Bakalım gelecek nesiller nezdinde beraat edebilecek miyiz?

Rahmetin tecellisini hak etmeye çalışmak için korkularımızdankurtulmamız şart...
Korkularımızdankurtulmak demek, prangalardan kurtulmak demektir!
Çünkü korkularımız, ruhumuzu ve beynimizi kilitleyen prangalardır!
Kaldı ki, korkunun ecele faydası yoktur...
Öyleyse umutla ve cesaretle yürümeye devam.
Bilin ki, korkaklar hayatı yaşadıklarını zannederken de korkularını yaşarlar.

Yavuz Bahadıroğlu / Yeni Akit / 16 Temmuz 2012
Dualarimizi kabul et
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Hz Ömer derki söyleyecek bir şey yok bu suçun cezası idam


Hz.Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler, derler ki 


-Ey halife bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin. 
Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek: 
-Söyledikleri doğrumu diye sorar. 
Suçlanan genç derki evet doğru bu söz üzerine Hz Ömer: 
-Anlat bakalım nasıl oldu diye sorar.
Bunun üzerine genç anlatmaya başlar,derki :
-Ben bulunduğum kasaba da hali vakti yerinde olan bir insanım ailemle beraber gezmeye çıktık kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Hayvanlarımın arasın da bir güzel atım varki dönen bir defa daha bakıyor hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyva koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş 
attı  atım oracıkta öldü, nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım babası öldü, kaçmak istedim, fakat arkadaşlar beni yakaladı,durum bundan ibaret,dedi. 
Bu söz üzerine Hz Ömer söyleyecek bir şey yok bu suçun cezası idam,
madem suçunu da kabul ettin...
Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:
-Efendim bir özrüm var, ben memleketinde zengin bir insanım babam rahmetli olma dan bana epey bir altın bıraktı, gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah indin'de sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün için de yerime birini bulurum der.
Hz Ömer dayanamaz derki:
-Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki? der,
Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar derki,
-Bu zat benim yerime kalır, o zat Amr İbni As'dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr'a dönerek
-Ey Amr delikanlıyı duydun, der.
O yüce sahabe:
-Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest bırakılır.
Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur, Medine'nin ileri gelenleri Hz Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceğini, dolayısıyla Amr'ın idamın yerine, maktülün diyetinin verilmesini teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz, derler.
Hz Ömer kendinden beklenen cevabı verir, derki,
-Bu kefil babam olsa fark etmez, cezayı infaz ederim.
Amr tam bir teslimiyet içerisinde derki,
-Biz de sözümüzün arkasındayız.
Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür.
Hz Ömer gence dönerek derki,
-Evladım gelmeme gibi önemli bir fırsatın vardı neden geldin.
Genç vakurla başını kaldırır ve:
-Ahde vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim, der.
Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr'a derki,
-Ey Amr sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu da onun yerine kefil oldun?
Amr :
-Bu kadar insanın içerisinden beni seçti, insanlık öldü dedirtmemek için kabul ettim der.
Sıra gençlere gelir derler ki,
-Biz bu davadan vazgeçiyoruz, bu sözün üzerine Hz. Ömer :
-Ne oldu biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?
Gençlerin cevabı dehşetlidir :
- Merhametsiz insan kalmadı demeyesiniz diye.


Hazreto Omer Adaleti
http://gercektarihdeposu.blogspot.com



Biz nasıl Müslümanlarız ? İyi Müslümanlar mı, kötü Müslümanlar mı?


Bir kısmımız aç gecelerken, bir kısmımız tok sabahlıyor. 


İslâm ilim, irfan, hikmet dinidir. Biz bunlarla yeteri kadar meşgul olmuyor, tahsiline çalışmıyoruz. Günde saatlerce tv seyrediyoruz ama kaçta kaçımız faydalı, değerli kitapları mütalaa ediyoruz ?

Kaçta kaçımız ehliyetli hoca ve üstadlardan faydalı ilimleri ders olarak okuyor?

Dedikodu, polemik, çekişme, horoz döğüşü oldu mu ilgileniyoruz ama bize ebedî saadet kazandıracak ilimlere ve uygulamaya yönelmiyoruz.

Dinimiz bize “kâfirleri taklit etmeyin, onları dost ve velî (idareci) edinmeyin” diyor ama biz, kâfirleri öylesine taklid ediyoruz ki, onlar sıçan deliğine girseler biz de peşlerinden gireceğiz

Allah"a iman etmiş bulunuyoruz ama O"nunla ezelde yapmış olduğumuz ahd ve misaka hıyanet ediyoruz. Allah"ın kesin emir ve yasaklarına uygun şekilde yaşamıyoruz. 

“Onlar namazı terk ettiler ve şehvetlerine uydular” ayetinde anlatılanlara benzer bir durumdayız.

Bir kısmımız hem namazı terk etmişler ve şehvetlerine uymuşlar.

Bir kısmımız ise namaz kılar gibi görünüyoruz ama dünya şehvetlerine batmış vaziyetteyiz.

Dinimizin temel farzlarından olan “İyiliği emretmek ve kötülüğü önlemek” farizasını terk etmişiz.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu farzı terk eden bir ümmetin azaba duçar olacağını haber veriyor, aldırdığımız yok.

Dinimiz ve mukaddesatımız ticaret ve rant konusu olmuş, dehşetli bir din sömürüsü yapılıyor ve biz bunu önlemek için etkili bir şekilde çalışmıyoruz.

Dinimiz lüksü, israfı, aşırı tüketimi, aşırı konforu, gösterişi, gururu, kibri, saçıp savurmayı yasakladığı halde bizim bir kısmımız bu pisliklere gırtlağına kadar batmıştır. Onları uyarması gerekenler bu uyarı hizmetini yapmıyor.

Müslümanların bir kısmı çok zengin, bir kısmı ise çok fakir. Niçin çok zenginler bir araya gelip de fakirlere ticaret, üretim, marifet, hırfet, sanat ve zanaat öğretecek bir teşkilat kurmuyor ?

Allah mü"minleri kardeş kılmıştır. Biz sudan sebeplerle, şeytanî gerekçelerle iman kardeşlerimize düşman oluyoruz.

İçi ateş dolu bir uçurumun kenarındayız. Patlamaya hazırlanan bir volkanın üzerindeyiz. Hâlâ yan gelip yatıyoruz, tedbir almıyoruz, kendimize gelmiyoruz..

Mehmet Şevket Eygi

muslumanlar kardestir
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

islamin diregi namaz
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

10 Eylül 2013 Salı

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Vedâ haccında

VEDÂ HUTBESİ

(9 Zilhicce l0 H./8 Mart 632 M. Cuma)
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Vedâ haccında, 9 Zilhicce Cuma günü zevâlden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vâdisi'nin ortasında 124 bin Müslümanın şahsında bütün insanlığa şöyle hitab etti:

"Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah'dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür."


"Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.  İnsanlar! Bugünleriniz nasıl  mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.
Ashabım!  Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizi yaptıklarınızdan  dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar,bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.
Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. Lakin  anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nın kan davasıdır.
Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
Ey mü'minler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç   şaşırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin sünnetidir.
Mü'minler!  Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman'ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar  kardeştirler. Bir Müslüman'a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.
Ey insanlar!  Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır.
Ey insanlar!  Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında  en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.  Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine  suçlanamaz.
Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:
-  Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
-  Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.
-  Zina etmeyeceksiniz.
-  Hırsızlık yapmayacaksınız.
İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz? "
Sahabe-i Kiram birden söyle dediler:
"Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şahadet ederiz!"
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şahadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve söyle buyurdu:
"Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! "
Ey insanlar Rabbiniz birdir Babaniz da birdir hepiniz adem'IN COCUKLARISINIZ
http://gercektarihdeposu.blogspot.com