itikat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
itikat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2013 Salı

Her müslümanın öğrenmesi, inanması ve tâbi olması lazım olan farzlar 54 farz

54 Farz


Sual: 54 farz hangileridir? 

CEVAP: 
İslam âlimleri, her müslümanın öğrenmesi, inanması ve tâbi olması lazım olan farzlardan elli dört adedini seçmişlerdir. 

54 farz şunlardır:

 1- Allah'ı daima zikretmek. 
 2- Helal kazanılmış elbise giymek 
 3- Abdest almak. 
 4- Beş vakit namaz kılmak. 
 5- Cünüplükten gusletmek. 
 6- Rızk için Allah'a tevekkül (itimad) etmek. 
 7- Helalden yeyip içmek. 
 8- Allah'ın taksimine kanaat etmek. 
 9- Tevekkül etmek. 
10- Kazaya (yani Allah'ın hükmüne) razı olmak. 
11- Nimete karşılık şükretmek. 
12- Belaya sabretmek. 
13- Günahlara tevbe etmek. 
14- İbadetleri ihlas ile yapmak. 
15- Şeytanı düşman bilmek. 
16- Kur'an-ı delil tanımak. 
17- Ölüme hazırlıklı olmak. 
18- İyiliği emredip kötülükten alıkoymak. 

19- Gıybet etmemek, kötü şeyleri dinlememek. 
20- Anaya-babaya iyilik ve itaat etmek. 
21- Akrabayı ziyaret etmek. 
22- Emanete hıyaret etmemek. 
23- Dinin kabul etmiyeceği latifeyi (şakayı) terk etmek. 
24- Allah ve Rasulüne itaat etmek. 
25- Günahtan kaçınıp Allah'a sığınmak. 
26- Allah için sevmek, Allah için buğz etmek. 
27- Her şeye ibretle bakmak. 
28- Tefekkür etmek. (Cenab-ı Hakk'ın kudretini, azametini ve insanın yaratılışdaki gayeyi düşünmek) 
29- İlim öğrenmeye çalışmak 
30- Kötü zandan sakınmak 
31- İstihza (alay) etmemek 
32- Harama bakmamak 
33- Daima doğru olmak 
34- Esef ve ferahı, yani şımarıklık ve azgınlığı terketmek 
35- Sihir yapmamak 
36- Ölçü ve terazisini doğru tartmak 
37- Allah'ın azabından korkmak 
38- Bir günlük nafakası (yiyeceği-içeceği) olmayana sadaka vermek 
39- Allah'ın rahmetinden ümid kesmemek 
40- Nefsinin kötü arzularına tabi olmamak 
41- İçki kullanmamak 
42- Allah'a ve mü'minlere su-i zan etmekten sakınmak 
43- Zekat vermek ve mali cihatta bulunmak 
44- Hayız (adet) zamanlarında ve nifas halinde hanımı ile cinsi mukarenette bulunmamak 
45- Bütün günahlardan; kötülüklerden kalbini temiz tutmak 
46- Yetimin malını haksız olarak yememek, onlara iyilik etmek 
47- Kibirlilik etmemek 
48- Livata (erkekle cinsi münasebet) ve zina yapmamak
49- Beş vakit namazı muhafaza etmek 
50- Zulm ile halkın malını yememek 
51- Allah'a şirk (ortak) koşmamak 
52- Riyadan (gösterişten) sakınmak 
53- Yalan yere yemin etmemek 
54- Verdiği sadakayı başa kakmamak


Kaynak: 
54 farzla ilgili açıklamalarda Salahi Efendi'nin 54 Farz Şerhi isimli eserinden fydalanılmıştır.

http://gercektarihdeposu.blogspot.com/
İslam âlimleri, her müslümanın öğrenmesi, inanması ve tâbi olması lazım olan farzlardan elli dört adedini seçmişlerdir. 


2 Ekim 2013 Çarşamba

Cebrail Aleyhisselam Yanlışı Düzeltirdi

Dinimizin emir ve yasaklarınınhepsi Kur’ân-ı kerîmden çıkmaktadır. 
Kur’ân-ı kerîm, bütün Peygamberlere gönderilmiş olan, bütün kitâblardaki ahkâmı ve dahâ fazlasını kendisinde toplamakdadır. Kur’an-ı kerimdeki ahkam üç kısımdır: Birinci kısım, ilim ve akıl sahiblerinin anlıyabileceği açık hükümler. Kur’ân-ı kerîmdeki ikinci kısım ahkâm açıkca anlaşılmaz. İctihâd yolu ile meydâna çıkarılabilir. 

İctihadda, Eshâb-ı kirâmdan biri, Peygamberimize uymayabilirdi. Fakat bu ahkâm, Peygamberimiz zamânında hatâlı ve şübheli olamazdı. Çünkü, Cebrâîl “aleyhisselâm” gelerek, yanlış olan ictihâdlar, Allahü teâlâ tarafından hemen düzeltilir, hak ile bâtıl birbirinden hemen ayrılırdı. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” âhırete teşrîfinden sonra meydâna çıkarılan ahkâm ise, böyle olmayıp, doğru ile yanlış ictihâdlar karışık kaldı. 

Bundan dolayıdır ki, vahy zamanında ictihâd olunan ahkâmı, hem yapmak, hem de inanmak lâzımdır.

Peygamberimizden sonra ictihâd olunan ahkâmı da yapmak lâzım ise de, icmâ’ hâsıl olmıyan ictihâdlarda şübhe etmek, îmânı gidermez. 

Kur’ân-ı kerîmde bulunan ahkâmdan üçüncü kısmı, o kadar derin ve gizlidir ki, bunları anlayıp çıkarmağa insan gücü yetişemiyor. Bunlar, Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe, anlaşılamaz. Bu da ancak Peygamberimize gösterilmiş, bildirilmişdir. Başkasına bildirilmez. 

Bu ahkâm da, Kur’ân-ı kerîmden çıkarılıyor ise de, Peygamber tarafından açıklanmış olduklarından, bunlara (Sünnet) denir. Birinci ve üçüncü kısm ahkâmda kimse, Peygamberden “sallallahü aleyhi ve sellem” ayrılamaz. Bütün Müslümanların, bunlara inanması ve tâbi’ olması lâzımdır. 

Ahkâm-ı ictihâdiyyede ise, her müctehidin kendi çıkardığı hükme tâbi’ olması lâzımdır. Peygamberimiz uzak memleketlere gönderdiği Eshâb-ı kirâma, karşılaşacakları mes’elelerde, Kur’ân-ı kerîmin hükmü ile hareket etmelerini, Kur’ân-ı kerîmde bulamazlar ise, hadîs-i şerîflerde aramalarını, burada da bulamazlar ise, kendi re’y ve ictihâdları ile amel etmelerini emir buyururdu. 

Kendilerinden dahâ âlim, daha yüksek olsalar bile, başkalarının fikir ve ictihâdlarına tâbi’ olmakdan men’ ederdi. Hiçbir müctehid ve Eshâb-ı kirâmdan hiçbirisi başkalarının ictihâdlarına bozuk demedi. Kendilerine uymıyanlara, fâsık ve sapık gibi kötü şeyler söylemedi. 

28 Eylül 2013 Cumartesi

Cahillerin Dinde Söz Sahibi Olması

Müslümanlar uyanık olmalıdır.
Kıyâmet alâmetlerinin, şimdi çoğu çıkmış, her yere yayılmışdır. Bu alâmetlerden biri, câhiller çoğalacak, ilim adamları azalacakdır. Câhiller, dinde söz sâhibi olup, herkese yanlış yol göstereceklerdir. 

Bunun için Müslümanlar uyanık olmalıdır. Her söze güvenmemelidir. Hutbelerde, kitâblarda ve gazetelerde, “Ehl-i sünnet” âlimlerini ve bunların kitâblarını bildirmeyip, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden, kendi kafalarına göre ma’nâ çıkaranlara inanmamalıdır. 



Mezhebsizler, yâ bid’at sâhibi sapıkdır, yâhud kâfirdir. Bunların her ikisi de, her zaman din adamı kılığına girerek Müslümanları aldatmışlar, doğru yoldan çıkarmışlardır. Mezhebsizlerin bildirdikleri âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere, Ehl-i sünnet âlimlerinin nasıl ma’nâ verdiklerini aramalı, işin doğrusunu öğrenmelidir. 

Bunun için de, güvenilen, fıkıh “İlm-i hâl” kitâblarını okumalıdır. “Ehl-i sünnet” âlimleri, âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şerîflerin hepsini incelemiş, kılı kırk yararak doğru ma’nâlarını bulmuşlar. Kitâplara yazmışlardır. 

Şimdi biraz arabî bilen din câhilleri, kendilerini müctehid sanıyorlar. Biz fakülteyi de bitirdik, diploma aldık diyerek islâm âlimlerini küçük görüyorlar. Hâlbuki, bir zamanda yaşamış olan müctehidlerin “İcmâ’” ya’nî sözbirliği ile bildirmiş oldukları birşey, dinde zarûrî olan şeylerden ise, ya’nî câhillerin bile işittiği, heryere yayılmış bilgilerden ise, bu şeye inanmak da, uymak da farzdır. 

Böyle icmâ’a inanmıyan kâfir olur. İnanıp da uymıyan, fâsık olur. İcmâ’ ile bildirilmiş olan şey, zarûrî bilinen şeylerden değil ise, buna inanmıyan kâfir olmaz. “Bid’at sâhibi” sapık olur. Uymıyan yine fâsık olur. Günâh işlemiş olur. 

İbni Melek, “Usûl-i fıkh” kitâbında, icmâ’ bahsinde diyor ki, “Bir zamanda yaşamış olan müctehidler, birşeyin nasıl yapılacağında, sözbirliğine varamamış, başka başka söylemişler ise, bunlardan sonra gelen âlimlerin bunların sözlerinden birine uyması lâzımdır. Başka dürlü söylemeleri câiz değildir, bâtıldır. Böyle olduğunu bütün âlimler sözbirliği ile beyân buyurmuşlar, icmâ’ hâsıl olmuşdur”. 


http://gercektarihdeposu.blogspot.com

21 Eylül 2013 Cumartesi

Nedir Bu Halil İbrahim bereketi

Bereketin adı

Vaktiyle Birbirini Çok Seven İki Kardeş Varmış.
Büyüğü Halil. Küçüğü ise İbrahim...
Halil, evli çocuklu. İbrahim ise bekârmış...
Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.
Bununla geçinip giderlermiş...
Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.
İkiye ayırmışlar. İş kalmış taşımaya.
Halil, bir teklif yapmış :
İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.
Peki, abi demiş İbrahim...
Ve Halil gitmiş çuval getirmeye... .


O gidince, düşünmüş İbrahim:
Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine
Böyle demiş ve Kendi payından bir miktar atmış onunkine...
Az sonra Halil çıkagelmiş.
Haydi İbrahim. De miş, önce sen doldur da taşı ambara.
Peki abi.
İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.
O gidince, Halil düşünür bu defa: Der ki:
Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.
Ama kardeşim bekâr. O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.
Böyle düşünerek, Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.
Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.
Bu, böyle sürüp gider. Ama birbirlerinden habersizdirler.
Nihayet akşam olur. Karanlık basar.
Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.
Hatta azalmıyor bile. Hak teala bu hali çok beğenir.
Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki...
Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.
Şaşarlar bu işe... Aksine çoğalır buğdayları.
Dolar taşar ambarları.
Bugün "Bereket" denilince, bu kardeşler akla gelir.


Bu bereketin adı: Halil İbrahim bereketidir .

BEREKET VE RIZIK DUASI
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

20 Eylül 2013 Cuma

ŞEHİD OLUNCA KEFEN BULUNAMAMIŞTI

HİCRETİN BEŞİNCİ SENESİ Selmân-ı Fârisî’nin Müslüman Olması ve Hürriyete Kavuşturulması

Medîneli bir yahûdînin kölesi olan Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-, İslâm nîmetiyle perverde oluşunun nice ibretlerle dolu hikâyesini İbn-i Abbâs Hazretleri’ne şöyle anlatmıştır:

“Ben Isbahan’ın Ceyy adlı köyünde yaşayan bir kimse idim. Babam köyümüzün eşrâfındandı. Hayatta en çok sevdiği kimse bendim. Bu aşırı sevgisi sebebiyle beni yanından hiç ayırmaz, kız evlâdı gibi dâimâ evde tutar, dışarı çıkarmazdı. Babamın dîni olan Mecûsîliğe (Ateşperestliğe), kendimi o kadar kaptırmıştım ki, ateşgedeye bakma, ateş yakma işini bile üzerime almıştım. Ateşgededeki ateşin bir an olsun sönmesine izin vermezdim. Babamın büyük bir çiftliği vardı. Kendisi birgün inşaat işiyle uğraşıyordu. Bana:

«–Yavrum! Ben bugün hep inşaatla meşgûl olacağım, çiftliğe gidemeyeceğim. Oraya sen git!» dedi ve yapılması gereken bâzı şeyleri de söyledi. Sonra da bana:


«–Sakın ha, oralarda oyalanıp da beni endişelendirme! Şâyet gecikirsen seni merâk ederim ve bütün işlerim ortada kalır!» dedi.

Çiftliğe gitmek üzere yola çıktım. Bir hristiyan kilisesine rastladım. Seslerini işittim, içeride ibâdet ediyorlardı. Babam beni hep evde tuttuğu için insanların ne hâlde olduklarını bilmezdim. Bu sebeple merak edip, ne yapıyorlar bakayım diye yanlarına vardım. Yaptıklarını seyrettim ve kendi kendime; «Vallâhi bu bizim dînimizden daha hayırlıdır.» dedim. Güneş batıncaya kadar oradan ayrılmadım. Çiftliğe ise hiç uğramadım. Onlara:

«–Bu dînin aslı nerededir?» diye sordum:

«–Şam’dadır.» dediler. Akşamleyin babamın yanına döndüm. Babam işi gücü bir tarafa bırakmış akşama kadar beni aratmış. Yanına vardığımda:

«–Yavrum! Neredeydin? Ben sana ne yapman gerektiğini söylememiş miydim?» dedi.

Ona:

«–Babacığım! Kiliselerinde ibâdet eden bâzı kimselere rastladım. Onların ibâdetlerini gördüm, çok hoşuma gitti. Güneş batıncaya kadar yanlarından ayrılamadım.» dedim.

Babam:

«–Evlâdım, o dinde hayır yoktur. Senin ve atalarının dîni ondan daha hayırlıdır.» dedi.

Babam kaçmamdan korkup ayağıma bir bukağı (kelepçe) vurdu, sonra da beni eve hapsetti. Kilisedeki hristiyanlara:

«–Yanınıza Şam’dan bir ticâret kâfilesi geldiği zaman bana haber verin!» diye adam gönderdim. Şam’dan hristiyan tüccarlar gelince haber verdiler. Ayağımdan demir bukağıyı çıkarıp attım. Onlarla birlikte Şam yolunu tuttum. Oraya varınca:

«–Din adamlarının ilim yönünden en üstünü kimdir?» diye sordum:

«–Kilisedeki piskopostur.» dediler. Yanına gittim ve ona:

«–Ben bu dîne girmek, senin yanında bulunmak, kilisede hizmet etmek, Hristiyanlığı senden öğrenmek ve seninle birlikte ibâdet etmek istiyorum.» dedim.

Bana:

«–Kiliseye gir!» dedi.

Onunla birlikte içeri girdim. Şam Piskoposu kötü bir adamdı. Hristiyanlara sadaka vermelerini emreder, toplanan şeyleri kendisi için biriktirir, yoksullara bir şey vermezdi. Hattâ böylece yedi küp dolusu altın ve gümüş biriktirmişti. Yaptıklarını gördükçe ona son derece kinleniyordum. Nihâyetinde adam öldü. Hristiyanlar onu gömmek için toplandılar. Onlara:

«–Bu, kötü bir adamdı. Sadaka vermenizi emir ve teşvîk eder, getirdiklerinizi kendisi için saklar, yoksullara bir şey vermezdi!» dedim.

Bana:

«–Sen bunu nereden biliyorsun?» diye sordular.

Onlara:

«–Size onun hazînesini gösterebilirim.» dedim.

Gösterdiğim yerden, altın ve gümüş dolu yedi küp çıkardılar. Bunu görünce:

«–Vallâhi biz onu aslâ gömmeyiz.» dediler. Ölüsünü astılar ve taşa tuttular! Onun yerine kiliseye başka bir din adamı getirdiler. Beş vakit namaz kılmayanlar içinde ondan daha fazîletli, onun kadar dünyâyı hiçe sayan, âhirete rağbet eden, gece gündüz ibâdet eden bir kimse görmedim. Sonra bu zât ölüm döşeğine düştü. Kendisine:

«–Ey filân! Ben senin yanında bulundum. Senden önce hiç kimseyi, seni sevdiğim kadar sevmedim! Görüyorsun ki sana Allâh’ın emri gelmiş durumda. Bana ne yapmamı ve kime gitmemi tavsiye edersin?» dedim.

«–Evlâdım! Bugün benim yolumda giden bir kimse bilmiyorum. Sâlih insanlar ölüp gittiler. Yaşayanlar da dînin öteden beri tatbîk edilen hükümlerini değiştirip çoğunu da terk ettiler. Yalnız Musul’da bir zât vardır. O, benim tuttuğum yol üzeredir. Sen onun yanına git!» dedi.

Bu muhterem zât vefât edince Musul’daki dostunun yanına gittim. O ölünce, tavsiyesi üzerine Nusaybin’deki, ondan sonra da Ammûriye (Eskişehir yakınlarında bir yer)’deki zâtın yanına gittim. Ammûriye’de az çok bir şeyler de kazandım. Hattâ biraz davarlarım ve ineklerim de oldu. En sonunda Ammûriyeli din adamına da Allâh’ın emri geldi çattı:

«–Evlâdım! Vallâhi bugün yeryüzündeki insanlardan yanına gitmeni sana emir ve tavsiye edebileceğim, bizim düşüncemizde olan hiç kimse bilmiyorum! Fakat Âhir Zaman Peygamberi’nin gelmesi çok yaklaşmış, gölgesi üzerimize düşmüştür! O Peygamber, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın dîni üzere gönderilecektir. Kendisi Arap topraklarında zuhûr edecek, iki kara taşlık arasındaki hurma bahçeleri bulunan bir yere hicret edecektir. O, hediyeden yer, sadakadan yemez. O’nun iki kürek kemiği arasında da peygamberlik mührü vardır. Eğer o diyarlara gitmeye gücün yeterse git, hemen yola düş!» dedi.

Nihâyet o da öldü. Allâh’ın dilediği kadar bir müddet daha orada oturdum. Sonra Kelb kabîlesinden bâzı tüccarlarla karşılaştım. Onlara:

«–Beni Arap diyârına götürünüz, ben de bunun mukâbilinde şu davarlarımı ve ineklerimi size vereyim.» dedim, kabûl ettiler. Mallarımı onlara verdim ve beni yanlarında götürdüler. Vâdi’l-Kurâ’ya vardığımızda bana zulmettiler, köle olarak bir yahûdîye sattılar. Yahûdînin yanında bir müddet kaldım. Vâdi’l-Kurâ’daki hurma ağaçlarını görünce; «Burası Ammûriye’deki efendimin bana târif ettiği, Âhir Zaman Peygamberi’nin hicret yurdu mu acabâ?» diye ümitlendimse de kalbim buna tam olarak kânî olmadı.

Vâdi’l-Kurâ’da bulunduğum sırada, sâhibimin Kurayzaoğulları’ndan olan amcaoğlu geldi ve beni satın alıp Medîne’ye götürdü. Vallâhi Medîne’yi görür görmez, Ammûriye’deki efendimin târif ettiği, Âhir Zaman Peygamberi’nin hicret edeceği yerin burası olduğunu anladım. Artık Medîne’de oturdum durdum. Hâlbuki Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- peygamber olarak gönderilmiş, Mekke’de bir müddet kalmış. Fakat ben kölelik meşgûliyeti içinde bulunduğumdan O’nun hakkında hiçbir şey işitmemişim. Sonra Medîne’ye hicret edip gelmiş, yine haberim olmamış. Birgün hurma ağacının üstünde çalışıyor, sâhibim ağacın gölgesinde oturuyordu. O sırada amcasının oğlu gelip sâhibime:

«–Ey filân! Allâh Kayleoğulları’nın (Evs ve Hazrec’in) belâsını versin! Vallâhi onlar Kubâ köyünde, Mekke’den yanlarına gelen ve peygamber dedikleri bir zâtın başına toplanmış bulunuyorlar!» dedi.

Bunu işitir işitmez beni öyle bir titreme tuttu ki, neredeyse efendimin üzerine düşecektim:

«–Ne dedin? Ne dedin?» diyerek hemen hurma ağacından indim. Sâhibim kızdı, bana şiddetli bir tokat vurdu ve:

«–Seni ne ilgilendirir? Sen işine bak!» dedi.

Ben de:

«–Bir şey yok! Sâdece onun ne dediğini anlamak istedim.» dedim. Yanımda biriktirmiş olduğum biraz yiyecek vardı. Akşam olunca onları alıp Kubâ’da bulunan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gittim. Kendisine:

«–Senin sâlih bir zât olduğunu işittim. Yanında da muhtaç ve kimsesiz sahâbîlerin varmış! Yanımda sadaka olarak ayırdığım bâzı şeyler vardı. Durumunuzu öğrenince sizi buna daha lâyık gördüm!» diyerek onları kendisine takdîm ettim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:

«–Alınız, bunu yiyiniz!» buyurdu ve ondan yemedi. Kendi kendime; «Bu bir!» dedim. Sonra O’nun yanından ayrılıp yerime döndüm. Yine bir şeyler biriktirdim. O esnâda Allâh Rasûlü de Medîne’ye gelmiş bulunuyordu. Yanına varıp:

«–Senin sadakadan yemediğini gördüm. Bu, sana ikrâm olmak üzere hazırladığım bir hediyedir!» dedim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu defâ ondan yedi ve ashâbına da yemelerini söyledi. Kendi kendime; «Bu iki!» dedim.

Daha sonra Rasûl-i Ekrem Efendimiz Bakîu’l-Garkad’da bulunduğu esnâda yanına vardım. Oraya ashâbından birinin cenâzesi münâsebetiyle gitmişti ve ashâbının arasında oturuyordu. Üzerinde, her tarafını bürüyen iki ihram vardı. Kendisine selâm verdim. Sonra da Ammûriye’deki zâtın bana târif ettiği Peygamberlik Mührü’nü görebilir miyim diye arka tarafına geçtim. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- niyetimi anladı ve sırtından ridâsını sıyırdı. Peygamberlik Mührü’nü görür görmez tanıdım! Üzerine kapandım, öptüm ve ağlamaya başladım. Âlemlerin Efendisi bana:

«–Bu tarafa dön!» buyurdu. Gelip önlerinde oturdum.”

Daha sonra Selmân -radıyallâhu anh-, İbn-i Abbâs Hazretlerine şöyle dedi:

“Ey İbn-i Abbâs! Sana anlattığım gibi başımdan geçenleri Allâh Rasûlü’ne de anlattım. Benim bu kıssamı ashâbının da işitmiş olması, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in pek hoşuna gitti. Kölelik, bu Selmân’ı meşgûl ettiğinden, Bedir ve Uhud Gazveleri’nde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bulunmama imkân vermedi.” (Ahmed, V, 441-444; İbn-i Hişâm; I, 233-242; İbn-i Sa’d, IV, 75-80)

Selmân -radıyallâhu anh-, ömrü boyunca arayışı içinde olduğu Allâh Rasûlü’ne kavuşmuştu. Artık onun yegâne arzusu, dâimâ Peygamber Efendimiz’in yanında olmak, O’nun emrinde bulunmaktı. Nitekim Hazret-i Selmân -radıyallâhu anh-’ın bu iştiyâkını gören Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- birgün ona:

“–Ey Selmân! Kölelikten kurtulmak için efendin ile antlaşma yapsan olmaz mı?” diye sordu. Bunun üzerine Selmân -radıyallâhu anh-, çukurlarını da kazmak şartıyla üç yüz hurma ağacı dikmek ve kırk ukıyye171 altın vermek üzere efendisi ile anlaştı. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ashâbına:

“–Kardeşinize yardım ediniz!” buyurdu. Kimi on, kimi on beş, kimi yirmi fidan olmak üzere, herkes imkânı nisbetinde yardımda bulundu ve Selmân -radıyallâhu anh-’ın ihtiyâcı olan üç yüz hurma fidanı toplandı.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Selmân! Fidanlar için çukurlar kaz! Çukurları bitirdiğin zaman bana haber ver de onları kendi elimle dikeyim.” buyurdu.

Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh- hâdisenin devâmını şöyle anlatır:

“Hurma fidanları için çukurlar kazmaya başladım. Arkadaşlarım da bana yardım ettiler. Bitirince haber verdim, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- fidanların dikileceği yere benimle birlikte geldi. Biz fidanları O’na veriyorduk, O da dikiyordu. Varlığım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Allâh Rasûlü tarafından dikilen hurma fidanlarından bir tâne bile tutmayan fidan olmadı. Böylece ağaç borcumu ödemiş oldum. Fidanlar, senesinde meyve vermeye başladı ve meyvesi yendi.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gazâdan tavuk yumurtası büyüklüğünde bir altın külçesi getirmişti.

«–Selmân ne yaptı?» diye sordu.

Allâh Rasûlü’nün yanına vardığımda bana:

«–Ey Selmân! Şunu al da borcunu öde!» buyurdu.

«–Yâ Rasûlallâh! Üzerimde bulunan o kadar borca, bu kadarcık altın parçası nasıl yetecek?!» dedim.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- altın külçesini eline alıp diline sürdükten sonra:

«–Al bunu! Allâh Teâlâ borcunu bununla ödeyecektir!» buyurdu.

Altını aldım. Alacaklıya ondan tartıp tartıp verdim. Selmân’ın varlığı kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, o altın külçesinden kırk ukıyye tarttım. O (öyle beketliydi ki) şâyet Uhud Dağı’yla tartılmış olsaydı, muhakkak ondan da ağır gelirdi!”

Selmân -radıyallâhu anh- kölelikten kurtulduktan sonra, Hendek Savaşı’na hür olarak katıldı ve bundan sonra hiçbir savaşta Peygamber Efendimiz’in yanında bulunma fırsatını kaçırmadı.172

Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-, her hâli ile o kadar güzel bir nümûne şahsiyet ve câzibe merkezi bir zât hâline geldi ki, Ensâr da Muhâcirler de:

“–Selmân bizdendir.” diyerek onu paylaşamaz oldular.

Bunun üzerine Varlık Nûru Efendimiz:

“–Selmân bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir.” buyurarak o mübârek sahâbîsini lutufların en güzeliyle taltîf etti. (İbn-i Hişâm, III, 241)

Bu mübârek sahâbî, ömrü boyunca İslâm ahlâkının güzelliklerini yansıtan nice zirve davranışlar sergileyerek, mü’minlere numûne-i imtisâl bir şahsiyet oldu.

Nitekim onun fazîletini aksettiren bir misâl şöyledir:

İslâm Devleti, yapılan fetihlerle geniş bir coğrafyaya hâkim olunca, vaktiyle bir yahûdînin kölesi olan Selmân -radıyallâhu anh-, Medâin bölgesine vâli tâyin edildi. O sırada Şam’dan Teymoğulları kabîlesine mensup bir zât Medâin’e geldi. Yanında bir yük de incir getirmişti. Selmân -radıyallâhu anh-’ın sırtında gâyet mütevâzî bir aba vardı. Şamlı zât, Hazret-i Selmân’ı tanımıyordu. Onu bu hâlde görünce:

“–Gel şunu taşı!” dedi. Selmân -radıyallâhu anh- da gitti, yükü sırtlandı. Halk kendisini görünce tanıdı. Adama:

“–Senin yükünü taşıyan bu zât, vâlidir!” dediler.

Şamlı derhâl:

“–Seni tanıyamadım.” diyerek özür diledi ve sırtındaki yükü almaya davrandı. Selmân ise:

“–Zararı yok, yükü evine götürene kadar sırtımdan indirmeyeceğim.” dedi. (İbn-i Sa’d, IV, 88)


http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Bunlar Müslümanı imanından eder.

 İmanı korumanın yolları 

Haram olan bakışa; “Güzel kadınlara bakmak veya onlarla tokalaşmak sevaptır.” demek, insanı imanından eder.
“Çalışmak namaz kılmaktan önce gelir veya daha önemlidir.” ya da “Çalışmak için namaz kılmamak haram değildir” gibi sözler, insanı imanından eder.
Kişinin eşine veya sevdiği herhangi birine; “Ben Allâh’a tapdığım gibi sana tapıyorum” ya da “seni Allâh’tan çok seviyorum” demesi onu imanından eder.
“Zalim kader”, “Kader utansın”, “bu kadar keder de adaletsizliktir”, “bu sefer kader yolunu şaşırdı” ya da “Allâh benden başka keder gönderecek kimse bulmuyor” gibi kadere itiraz ve tepki içeren sözleri -öfke halinde bile olsa- söylemek, insanı imanından eder.
Birilerine “Allâh’ın oğlu musun?” veya “Allâh’ın oğlu bile olsan”, “Allâh bile seni kurtaramaz”, “Allah bile beni vazgeçiremez” ya da “Allâh bile inse şunu yapmam” gibi sözler söylemek, insanı imanından eder.


Kâfir olarak can vermiş biri hakkında “Allâh rahmet etsin; Allâh ondan razı olsun ve mekânı cennet olsun” gibi dileklerde bulunulan sözler kullanmak, insanı imanından eder.
Bir Müslümanın dinine, imanına, kitabına, peygamberine veya şeriatına sövmek; onları lanetlemek, buğzetmek veya onlarla alay edip, onları küçümseme anlamındaki her düşünce veya bu yönde söylenen her söz, insanı imanından eder.
Bir Müslümana haksızca söven, onu döven; zulmedip hakkını yiyen ya da haksız olarak onu öldüren kişiye “İyi yaptın.” veya “Helal olsun sana.” demek, insanı imanından eder.
Bir Müslüman hakkında “Malı ve ırzı helaldir.” ya da “Onun öldürülmesi caizdir; haram değildir.” sözlerini söylemek, insanı imanından eder.
İnsanların arasında Allâh’ın haram kıldığı bilinen bir şeye “Helal”dır demek ve helal olan bir şeye “Haram”dır demek, insanı imanından eder.
İslâm’dan başka herhangi bir dine “Hak dindir ve ona saygım var.” gibi bir söz söylemek insanı imanından eder.
İslâm’ın dışındaki bütün din ve inançların, kesinlikle şirk ve küfür içeren din ve inançlar olduklarından şüphe etmek veya bunun hakkında çekimser kalmak gibi bütün düşünce ve sözler, insanı imanından eder.
İslâm dininin simgelerinden olan camii, ezan gibi şeylerin biriyle ya da sakal, misvak ve nafile namazlar gibi Rasulullâh efendimizin sünnetlerinden olan şeylerin herhangi biriyle alay etmek, onları küçümseme yönünde sözler sarf etmek, insanı imanından eder.
Ahiret gününü, ahiretteki gerçekleri, (yeniden dirilme, mahşer, hesap, sevap, azap, sırat, cennet veya kabir azabı vb…) inkâr etmek, yalanlamak, yok saymak, onlarla alay etmek veya onları küçümseme anlamındaki her düşünce veya bu yönde söylenen her söz, insanı imanından eder.

Allâh’tan başkasının ibadete layık veya müstahak olduğunu söylemek -şaka da olsa-, insanı imanından eder.
Bir Müslümana: “Allâh senin dinini, imanını alsın.” ya da “Allâh sana iman üzere ölmeyi nasip etmesin.” demek, insanı imanından eder.
Kâfirin birine: “Allâh sana hidayet ve iman etmeyi nasip etmesin.” diyerek küfre rıza göstermek, insanı imanından eder.
Yahudi ve Hıristiyanlar dâhil, bütün kâfirlerin tapınaklarına “Onlar da Allâh’ın evleridir” demek, insanı imanından eder.
Birine veya birşeye “Allâh’sız” ya da senin “Allâh’ın yoktur” gibi sözler sarf etmek, insanı imanından eder.
Birine “Allâh’ına kadar şöyledir” demek, insanı imanından eder.
Biri veya bir şey hakkında “Allâh bunu yanlışlıkla yarattı” ya da “Bir şeyini unutarak eksik yaratmış” gibi sözler sarfetmek şaka da olsa insanı imandan eder
İman esaslarından “Kader” inancına aykırı olan; “Allah yalnızca hayrı yaratır; şerri yaratmaz”, “herkes kendi kaderini kendisi yaratır, kendisi çizer”, “falanca şey Allah’ın takdiriyle olmamıştır ve olamaz” ya da “her şey Allah’ın takdiriyle değildir” gibi sözler söylemek, insanı imanından eder.
Çirkin sözlerden olan; “Allâh’ımı şaşırttın, Allâh’ımı bıktırdın, Allâh’ını öpeyim, Allâh’ım bize babalık yap” veya “Allâh baba” gibi sözler, şaka dâhil hangi maksatla söylenmiş olursa olsun, insanı imanından eder.
“Seninle cehennem ödüldür ve sensiz cennet sürgündür” gibi sözler; cennetin nimetlerini vecehennemdeki azabı hafife alma ve küçümseme içeren söz ve iddialar şaka da olsa hangi maksatla olursa olsun insanı imandan eder.
Birine “Sen peygamber de olsan sana inanmam” veya “Bir peygamber bile şunu söylese inanmam” gibi sözler söylemek, insanı imanından eder.

Müslüman birini, dinini kastederek “Ey kâfir, ey Yahudi” ve benzeri küfür ve kâfirlerin isimleriyle onu çağırmak, insanı imanından eder
“Ben Müslüman değilim, ben gâvurum, ben Yahudiyim” veya “Ben Hristiyanım” veya “Şu işim olmazsa imandan olayım” ya da “Ben bir yıl veya on yıl sonra İslâm dininden çıkacağım” gibi sözleri ciddi olarak, şaka yaparak, ya da kızgınlıkla bile olsa söylemek; insanı imanından eder.

Kim ki “Canımı sıkmayın ya da üzerime fazla gelmeyin, yoksa imandan çıkarım” ya da “Allâh’a ve peygambere ya da İslâm’a söveceğim” derse, imanından olur.
“Ekmek Kur’an'dan daha kutsaldır” veya “Ekmeğe Kur’an'dan daha fazla saygı göstermek farzdır” gibi anlamları taşıyan sözler, insanı imanından eder.
Cennet ile alay ederek “Ben falan kişiyle cennete bile girmem” ya da “Sensiz cenneti bile istemem” gibi cenneti istememek ya da cehenneme girmekten çekinmemek anlamı içeren bütün sözler -şaka da olsa-, insanı imanından eder.
“Güzel kadınlarla birlikte olmanın zevkini yaşamak, cehenneme girmeye bile değer” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
Kâfir olan birine, küfrüne rağmen “Allâh seni seviyor”, “Allâh senden razıdır” ya da “Allâh senden razı olsun” demek, insanı imanından eder.
Kadere tepki gösterip, itiraz ederek “Allâh’ım, ben sana ne yaptım ki bana bu acıyı verdin” veya “Yalnız bana mı gücün yetiyor” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
Namaz ve diğer farzlarla alay ederek; “Bunlar bana farz değil”, “Ben bunlardan muafım”, “Bunlar bana fayda vermezler” veya “İşim hepsinden önemlidir” gibi sözleri söylemek şaka da olsa, insanı imanından eder.
Bir Müslümana; “Senin dininin, imanının, kitabının, namazının, şeriatının veya senin hayrının içine ederim” demek, insanı imanından eder
Bir kâfirin küfründen veya küfre düşüren sözler ile davranışlarından hoşlanmak ve hoşnut olarak gülmek, insanı imanından eder.
Dünyadaki yaptığı iyilikler ne kadar olursa olsun, Müslüman olmayan birine; “Müslümanlardan daha hayırlıdır, daha efdaldir” veya “Allâh O’nu küfrüne rağmen sever” sözlerini söylemek, insanı imanından eder.
Ölen birine; “Ölümü hak etmemişti”, “Ölüm ona yakışmaz” ya da “Şimdi ölmemesi gerekirdi” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
“Keşke zina, zulüm veya adam öldürmek haram olmasaydı” demek, insanı imanından eder

“Kâfirler cehennemde ebedi kalmazlar” demek, insanı imanından eder.
Yalan söyleyen bir kişinin, Allâh’ı cahil olmakla vasıflandırarak; “Allâh şahittir ki ben yalan söylemiyorum.” sözünü kullanması, onu imanından eder.
Kâfir olarak ölen, bütün veya bazı kâfirlerin; “Dünyadaki yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak cennete girecekler.” veya “Girmek onların da hakkıdır.” demek, insanı imanından eder.
Bir kâfirin İslâm’a girmesini engellemek ya da geciktirmek, insanı imanından eder.
Kur’an-ı, müzik çalarak birlikte okumak, insanı imanından eder.
Haram olan bir şeyin haram olmasıyla alay ederek, onu işleyen; zina yaparken, içki içerken veya haram bir şeyi yerken bereketlenme niyetiyle “Besmele” çeken insan, imandan çıkar
Namaz kılması emredilen kişiye; “Sen namaz kılmakla neyi kazandın ki, bana namaz değil iş lazım.” veya “Namaz kılıp kılmamak önemli değil.” demek, insanı imanından eder.
Kim ki Allâh’tan ya da kıyametten veya ölenin can çekişmesinden, kabir azabından, mahşerden hesaptan, mizandan, sırattan ve cehennemden korkmam derse şaka veya ciddi veya öfke halinde olsa bile imandan olur
Allâh’a itiraz ederek; “Allâh neden beni yarattı?”, “Neden şunu emretti?”, “Neden şunu yasakladı?”, “Neden şunu böyle değil de şöyle yarattı? ” veya “Falanca şeyi yapmamalıydı.” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
Her kes tarafından haram olduğu bilinen herhangi bir şeyi işleyene (sevap kazandırma manasında) “helal olsun sana” ya da “iyi yaptın” veya “doğru olanı yaptın” gibi sözleri söylemek insanı imandan eder.
Bundan başka küfürle alakalı olan hükümler konusunda geniş bilgi almak isteyen “İslâm’ın Temel İnançları” ve “Behcettun Nazar” adlı kitaplarıma bakabilir.


19 Eylül 2013 Perşembe

Ilımlı islam, ılımlı müslüman ne demektir? Bu sözleri dillendirenler neyi ima etmek istiyorlar

Bismillahirrahmanirrahim

Ilımlı İslam, batılı güçlerin yürüttüğü bir yozlaştırma politikasıdır.

Ilımlı İslam, İslam ülkelerinde radikal İslami hareketlerle ilişkili istikrarsızlık ve bunun getireceği siyasi sonuçların, Amerikan ve Batı karşıtlığı hareketlerine, güvenlik zafiyetlerine ve olası menfaat kayıplarına sebep olmasının önüne geçmek için ABD düşünce kuruluşlarında geliştirilip hükümet tarafından desteklenen modernist İslam yorumudur.

Unutmayalım ki tek kurtuluş yolu gerçek İslâm’dır. Din sömürücüsü münafıklar ve arivistler gerçek İslâm’ın yerine uydurma, düzmece bir ılımlı, ehlî, light İslâm çıkartmak istiyor.

İki türlü İslâm Modeli sunulmuştur dünyaya: Ilımlı İslâm, Vahşî İslâm… Irak tarafı vahşi İslam, Türk tarafı ılımlı İslâm.



Bu maksatla iki metot kullanmaktadırlar; aşırı ve ılımlı İslâm. Medya vasıtasıyla bu iki kavramı Müslüman ülkelerde yaygın hale getirerek, İslâm dinini tahrip etmek istemektedirler. \"İslâmi terör\", \"İslâm terörü\" gibi kavramlarla yüce dinimizi karalamak ve böylece insanları İslam dininden uzaklaştırmak için çalışmaktadırlar.

Bu maksatla İslâm dinini iyi bilen ve Müslüman görünen ajanlar tarafından din cahili Müslüman gençler terörist olarak eğitilerek, \"Cihad\" sloganıyla harekete geçirip katliam yaptırmak suretiyle \"terör\" ile \"İslam\" kavramlarını birleştirmek istemişlerdir. Bunun için hem Müslüman, hem de Batılı ülkelerde katliamlar yaptırmaktadırlar.

İslâm\'ın temel prensibi: \"Yaratıcıya hürmet ve saygı; yaratılmışlara şefkat ve merhamettir.\" Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz, İslâm\'ın prensipleri de bütün âlem için bir rahmettir.1

Light (ılımlı, yumuşatılmış) İslâm tabirini kullananlar şer güçlerin karşısında \"yenilmişlik psikolojisi\"ne kapılmış olanlardır. İslâm sert ve katı bir din değildir ki, yumuşatılmak ihtiyacı duyulsun. Asıl yumuşatılması gerekenler, ALLAH\'ın son dini olan İslâm\'ı terör ve şiddetle birlikte telaffuz edenlerdir. Çünkü onlar, davranış ve söylemleriyle terör havası estirmekte, huzur ve barışın önünü kesmek istemektedirler.

İlımlı İslâm (light İslam) metodu, aşırı veya radikal İslâm metodunun zıddıdır. \"Papalığın Dinlerarası Diyolog Projesi\" nin esası budur. Müslüman ülkelerde Müslümanlar o hale getirilmelidir ki, yaşayışları gayri müslim gibi olsun, sadece isimleri Müslüman ismi olarak kalsın. \"
Ilımlı İslâm metodunda ilk hedef, emir ve yasaklara itaatsizlik, nihai hedef, inkârdır. Ilımlı Müslüman olanların sadece inançları değil, yaşayışları da bozulmaktadır.

\"Hoşgörü\', \'ılımlı\', \'Light İslâm\' adını verdikleri bu modelde; emir ve yasağı olmayan, tatlıya, tuzluya karışmayan, haftada bir Cuma\'ya giden, bayram namazlarını kılan, cenazesi camiden kalkan ve Müslüman mezarlığına gömülen Müslüman tipi esas alınmaktadır. Bu yolla, dinin dinamik değerleri, emir ve yasakları yok edilerek, ilahi olmayan, tamamen insan düşüncesine dayalı felsefi, ahlaki bir sistem geliştirmek istiyorlar.

Şu husus da göz önünden hiç uzak tutulmamalıdır ki, İslâm dinini yıkmak, Müslümanları silmek isteyen agresif ve harbî kafirler de, reforme edilmiş ılımlı, light; Şeriat ve fıkıh ahkamından arındırılmış, bir çeşit beşeri bir hümanizma veya ideoloji haline dönüştürülmüş yepyeni bir İslâm istiyorlar, bunun için büyük paralar harcıyorlar.

Ilımlı İslam: “ALLAH ne der” yerine, “ABD ne der” kaygısını taşımaktır.

Dikkatli olalım. Kâfirlere yaranmak için dinde reform, dinden tâviz vermek, ılımlı ve light bir İslâm türetmek, fıkhı ve Şeriatı kaldırarak ilâhî dini beşerî bir hümanizma ve ideolojiye döndürmek gibi batıl ve sapık fikirler red ve cerh edilmelidir.

Biz Ehl-i sünnet Müslümanları İslâm dininin ilahî olduğuna, O’nun hükümlerinin yanlış olmadığına, ALLAH Teâlâ’nın ve Resûlünün bildirmiş olduğu kesin, muhkem hükümlerin Kıyamete kadar bakî ve geçerli olduğuna; dinde reform yapılamayacağına; Müslümanların dini kendilerine uydurmak yerine, kendilerini dine uydurmaları gerektiğine inanırız. Bir kısım reformcular ve yenilikçiler ise, Kur’ân-ı Kerim’deki ve Sünnet’teki bazı kesin hükümlerin “tarihsel” olduğunu ve bunların artık zamanımızda hükümlerinin kalmadığını iddia ederler. Bu bir tesadüf müdür?

İslâm dini, Kur\'an-ı Kerîm\'e ve hadis-i şeriflere dayanan, Hak ve meşru mezhepleriyle istikrara kavuşmuş bir dindir. İslamiyet\'in ılımlı, modern, gerici gibi sıfatlarla birlikte kullanılması yanlıştır.



(1) Bak. Enbiya Sûresi: 107 

Selam Ve Dua ile
Soruyu cevaplayan Mehmet Talu Hocam

Enbiya 107: (Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.
Selimiye Camii
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

15 Eylül 2013 Pazar

Gerçek şu ki, dindar Müslümanlar bozuldu:

Bize neler oldu böyle?


Eskiden “dindar Müslüman” olmak bize yetiyordu.
Tüm hayatımızı buna göre yaşıyorduk.

Makamımız, mevkiimiz ve paramızla değil, takvamızla fark ediliyorduk.
Paraya ve sair iktidar nimetlerine kavuştuktan sonra, “ötekiler”e (dinde hassas olmayan kesimlere) benzemeye başladık...
Kılık kıyafet, sakal-bıyık, moda, marka ve gösteriş tutkusu aynı...
Defileler bile yapıyor, “moda” dergileri” çıkarıyor, televizyonlarımızı büyük ölçü de “menhiyat”a kullanıyoruz.
Gerçek şu ki, dindar Müslümanlar bozuldu:
Çoktandır “çağdaş” ve “modern” takılıyoruz.
Geride sadece birkaç farkımız kaldı:


1. Onların kadehinde alkol, bizimkilerde meyve suyu var...
2. Onlar açık, biz (en azından çoğumuz) tesettürlüyüz..
3. Onlar namaz ve oruç gibi ibadetlere lâkayt, biz hâlâ namaz kılıyor, oruç tutuyoruz (inşallah diyelim)...
4. Onlar tatillerini Paris’te filan geçiriyor, biz umre yapıyoruz. Belki şu an aklıma gelmeyen birkaç farkımız daha var, o kadar. Anlayacağınız “tek dünyalılar”dan (ahret inancına uygun yaşamayanlardan) pek farkımız kalmadı!..

Biz de başarıya kilitli yaşıyoruz!..
Biz de para, döviz, faiz, repo, borsa gibi şeyler konuşuyoruz!..
Biz de “Altta kalanın canı çıksın” anlayışıyla hareket ediyoruz!..
Biz de üç-beş kuruş fazla kazanma uğruna, din kardeşlerimizi harcıyoruz!..
Biz de gücün önünde eğiliyor, güçsüzün önünde ceberrutlaşıyoruz!..
Biz de kul hakkı konusunda duyarsız yaşıyoruz!..
Biz de “çalış, kazan” diyerek, merhametimize uzanan elleri geri çeviriyoruz!..
Biz de maniküre-pediküre gidiyor, “moda”yı takip ediyor, “tesettür”ü “modern”leştirmek uğruna kılıktan kılığa giriyoruz!..
Biz de “marka”ya önem veriyor, marka sayesinde değer kazandığımıza inanıyoruz, eleştirildiğimizde de “ye kürküm ye devri” mazeretine sığınıyoruz.
Biz de siyasi gevezelikler üretip oyalanıyoruz!..
Biz de zamanımızı ve kendimizi dünya ötesine geçmeyecek şeylerle tüketiyoruz!
“Sıla-i rahm”ın yerine biz de “tatil”e çıkıyoruz.
Bizim de “moda” anlayışımız var...
Çıplaklığı simgeleyen “mayo” ile örtünmeyi çağrıştıran “tesettür”ü uzlaştırıp “İslami mayo” bile icat etmiş bulunuyoruz!
Şimdilerde ise “İslâmi bisiklet”i tartışıyoruz.
Zaten bir o eksik kalmıştı. İslâmî tatil köylerimiz, İslâmî beş yıldızlı otellerimiz, denizlerimiz, havuzlarımız çoktan hazırdı.
Kıbleye yürümeye çalışırken yön de-ğiştirip “modern havuz”larda meçhule doğru kulaç atmaya başlamıştık. Düğünlerimizi de buna göre yapıyoruz...
Bizim de şarkıcımız-türkücümüz, çengimiz-çalgımız eksik değil. Oynamayanı ne-redeyse “gerici” ilân ediyoruz! Biz de artık ekranda evleniyoruz!
Eskiden aileler görüşür, bir karara vardıktan sonra, gençler görüştürülür, ardın-dan “görücü” seremonisi başlardı.
“Aklı bir karış havada” olmayan büyüklerin ne-zaretinde gerçekleşen evlilikler ölümüne sürerdi. Şimdilerin taze evlileri yıllık program bile yapamıyor:
Çünkü evliliğin bir yıl sürüp sürmeyeceği bile meçhul.
Adına da “Aşk evliliği” diyorlar...
Hevesin adı “aşk” oldu olalı, hevesler kursaklarda kaldı!
Ayrıca aşklar da kirlendi!
Zaten televizyonlardaki evlilik programları evliliği de oyuncağa döndürdü.
Bize neler oldu böyle dostlar, neden dini hükümler “yokmuş gibi” yaşıyoruz?


Yavuz Bahadıroğlu / Yeni Akit / 29 Eylül 2012


hac duasi HAC ayin da okunacak
http://gercektarihdeposu.blogspot.com