musluman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
musluman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2013 Cuma

Peygamberimizin sahabesini nasıl bilirsiniz?

İnsanları Değiştirmek

Peygamberimizin sahabesini nasıl bilirsiniz? Hepsi birer kahraman mıydı meselâ? Hepsi aynı derecede cesur ve savaşçı ya da alim, zahid miydi? Hepsi merhametli ve müşfik ya da ciddi ve vakur muydu? Bir sahabe şablonu var mıdır, her birini içine sığdırabileceğimiz?
Peygamberimiz Müslüman olan her insanı karakteriyle, kişiliğiyle yeni bir kalıba dökmeye çalışmış mıdır? Yoksa "bir dağın yer değiştirdiğine inanın; bir adamın huy değiştirdiğine inanmayın" sözü icabı insandan sadece yaratılıştan gelen özellikleriyle birlikte iyi bir mü'min olmasının bekleneceğini mi işaret etmiştir?
Çekingenleri atak, yumuşak huyluları sert, sakinleri çevik, yavaşları hızlı yapmaya çalışmış mıdır Efendimiz? Yoksa her bir insanı doğal haliyle kabul edip, o halin barındırdığı zenginlikleri İslam için kullanmaya mı teşvik etmiştir?
Meselâ Hassan b. Sabit (ra)'ten bir savaş kahramanı çıkarmaya çalışmak yerine ona "Peygamber Şairi" ünvanını verip kendisini şiirle yerenlere cevap vermesi için "Kalk ya Hassan!" dediğinde onun kılıçların değil, kelimelerin efendisi olduğunu bilmiş ve aynı şekilde herkese iyi oldukları konunun efendisi muamelesi yapmış, böylelikle de gönüllerin efendisi olmuştur Efendimiz.
Hassan b. Sabit (ra) Hendek savaşına gitmeyip kadınlarla birlikte bir kaleye sığındığında O'nun gözünden düşmemiş; hiçbir sahabe O'nun kıymet verdiği biri olabilmek için Allah vergisi fıtratıyla savaşmak zorunda kalmamış. İşte tam da bu nedenle herkes "iyi" olduğu alanda öne çıkmış ve "yıldızlar gibi" olmuşlar. Biz ise "iyi"nin nasıl olacağını Allah'ın yarattığı tabiatta değil; kendi kafamızdaki standartlarda bulmaya çalıştığımızdan iyi ihtimalle "her şeyden biraz-hiçbir şey tam değil" insanlar; kötü ihtimalle ise ucubeler yetiştiriyoruz.
Oysa İslam tek tip insan istemiyor. Dünyanın her insan tipine ihtiyacı var. İyi Müslüman olmak, fıtratlarımızı zorla yeni şekillere sokmaya çalışmak değil, İslam'a canı gönülden teslim olmak ve onun dışında bir yol düşünmemek demektir. Neresinde yer alırsak alalım bu kafilede olmak demektir.
Fatma Bayram


3 Ekim 2013 Perşembe

Abbas Bin Ubâde

Ensarın muhaciri diye tanınan sahabî.

Abbas bin Ubâde, Peygamber efendimizin davetini duyunca, Müslüman olmak için koşarak gelen Medineli ilk 12 kişiden biridir. Birinci Akabe biatında Müslüman olan altı Medineli, ikinci sene yanlarına altı arkadaş daha alıp, oniki kişi olarak Mekkeye geldiler.

Şimdiden yapınız! 
Peygamberimizle gece Akabede görüşmek üzere söz aldılar. Gece olunca buluştular ve aralarında anlaştılar. Hazret-i Abbas bin Ubâde, Peygamber efendimizle yapılan anlaşmayı pekiştirmek için arkadaşlarına dedi ki:
- Ey Hazrecliler! Peygamber efendimizi niçin kabul ettiğinizi biliyor musunuz?

Onlarda: "Evet" cevabını verdiler. Bunun üzerine sözlerine şöyle devam etti:
- Siz Onu, hem sulh, hem de savaş zamanları için kabul edip, Ona tâbi oluyorsunuz. Eğer, mallarınıza bir zarar gelince, akraba ve yakınlarınız helak olunca, Peygamberimizi yalnız ve yardımsız bırakacaksanız, bunu şimdiden yapınız! 



Vallahi, eğer böyle bir şey yaparsanız dünyada ve ahirette helak olursunuz. Eğer davet ettiği şeyde, mallarınızın gitmesine ve yakın akrabalarınızın öldürülmesine rağmen, Peygamberimize bağlı kalacaksanız, Onu tutunuz. Vallahi bu, dünyanız ve ahiretiniz için hayırdır.

Bu sözler üzerine arkadaşları da dediler ki:
- Biz Peygamberimizi, mallarımız ziyan olsa da, yakınlarımız öldürülse de yine tutarız. Ondan hiçbir zaman ayrılmayız. Ölmek var, dönmek yok.

Sonra Peygamber efendimize dönerek sual ettiler:
- Ya Resulallah, biz bu ahdimizi, sözümüzü yerine getirirsek, bize ne vardır, diye sual ettiler.

Peygamberimiz ise; "Cennet" buyurdular.

Bundan sonra sıra ile Peygamberimize biat ettiler ve söz verdiler.

Peygamberimiz Medineli Müslümanlardan şu hususlarda söz aldı:

Allahü teâlâya hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık etmemek, zina etmemek, çocukları öldürmemek, yalan söylememek, iftira etmemek, hayırlı işlere muhalefet etmemek.

Medinelilerin Peygamber efendimize biat ettiği sırada Akabe tepesinden şöyle bir ses duyuldu:
- Ey Minada konaklayanlar! Peygamber ile Müslüman olan Medineliler, sizlerle savaşmak üzere anlaştılar!

Peygamberimiz, bu ses için buyurdu ki:
- Bu Akabenin şeytanıdır.

Sonra seslenene de buyurdular ki:
- Ey Allahü teâlânın düşmanı! İşimi bitirince, senin hakkından gelirim!

Bu şekilde emrolunmadık
Biat eden Medinelilere de buyurdu:
- Siz hemen konak yerlerinize dönün!

Hazret-i Abbas bin Ubâde dedi ki:
- Ya Resulallah, yemin ederim ki, istediğin takdirde, yarın sabah, Minada bulunan kâfirlerin üzerine kılıçlarımızla eğilir, onların hepsini kılıçtan geçiririz.

Peygamber efendimiz memnun oldular, fakat, "Bize, henüz bu şekilde hareket etmemiz emrolunmadı. Şimdilik siz yerlerinize dönünüz" buyurdu.

Hazret-i Abbas bin Ubade, Akabe'de biat ettikten sonra, Peygamberimizden ayrılmamış, Mekke'de kalmıştır. Peygamberimize hicret izni gelince, o da Medine'ye hicret etmiştir. Bu sebeple kendisine, “Ensarın muhaciri” denilmiştir.

Bize buyurun!
Peygamber efendimiz, Mekke'den Medine'ye hicret ettiğinde, herkes Resulullahı misafir etmek istiyordu. Medine halkı, Peygamberimize, görülmemiş bir tezahüratta bulunuyor, herkes, "Bize buyurun ya Resulallah” diyerek evlerine davet ediyorlardı.

Resulullahın Kusva adındaki develeri, sağa sola baka baka ilerlerken, Abbas bin Ubade hazretleri ve Salim bin Avf oğulları, Kusva'nın önüne gerilerek dediler ki:
- Ya Resulallah! Bizim yanımızda kal! Sayıca çokluk, mal ve silah bakımından, düşmanlarına karşı seni koruyup savunacak kuvvet ve kudret bizde var.

Peygamberimiz, gülümseyerek onlara buyurdular ki:
- Allahü teâlâ, onlari size hayırlı ve mübarek kılsın! Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceği ona bildirilmiştir.

Peygamber efendimiz, Mekke'den gelen muhacirlerle, Medineli Müslümanları birbirlerine kardeş yaptılar. Hazret-i Abbas bin Ubade'yi de Hazret-i Osman bin Maz'un ile din kardeşi yaptılar.

Abbas bin Ubade hazretleri, Uhud gazasında, bir ara eshab-ı kiramın dağılmakta olduğunu görünce, dağılan eshab-ı kirama şöyle seslendi:
- Ey kardeşlerim! Bu uğradığımız musibet, Peygamberimize karşı isyanımızın neticesidir. O, sabır ve sebat ederseniz, yardıma kavuşacağınızı size vaad etmişti. Dağılmayınız! Peygamberimizin etrafına geliniz! Eğer bizler, koruyucuların yanında yer almaz da, Resulullaha bir zarar gelmesine sebep olursak, artık Rabbimizin katında bizim için ileri sürülecek bir mazeret bulunmaz!

Şahitlik edeceğim
Bu sözleri söyledikten sonra, iki arkadaşıyla ileri atıldılar. Büyük bir gayretle "Allah Allah" nidalarıyla, önlerine gelenle dövüşmeye başladılar. Peygamber efendimizin uğrunda, Onu korumak için şehit oluncaya kadar kahramanca çarpıştılar. Müşriklerden Süfyan bin Ümeyye, Hazret-i Abbas'ı iki yerinden yaraladı. Akşam üzeri Hazret-i Abbas'ı, kanlar içinde eli, yüzü kesilmiş bir hâlde şehit olmuş buldular.

Peygamberimiz Uhud'da şehit olan eshab-ı kiram için buyurdular ki:
- Vallahi, eshabımla birlikte ben de şehit olup, Uhud dağının bağrında gecelemeyi ne kadar isterdim. Ben, bunların, Allahü teâlânın yolunda hakiki şehit olduklarına kıyamet gününde şahitlik edeceğim.

Hazret-i Abbas bin Ubade, Medineli Hazrec kabilesine mensuptu. Babası; Ubade bin Nadle'dir. Doğum tarihi bilinmemektedir.



2 Ekim 2013 Çarşamba

Cebrail Aleyhisselam Yanlışı Düzeltirdi

Dinimizin emir ve yasaklarınınhepsi Kur’ân-ı kerîmden çıkmaktadır. 
Kur’ân-ı kerîm, bütün Peygamberlere gönderilmiş olan, bütün kitâblardaki ahkâmı ve dahâ fazlasını kendisinde toplamakdadır. Kur’an-ı kerimdeki ahkam üç kısımdır: Birinci kısım, ilim ve akıl sahiblerinin anlıyabileceği açık hükümler. Kur’ân-ı kerîmdeki ikinci kısım ahkâm açıkca anlaşılmaz. İctihâd yolu ile meydâna çıkarılabilir. 

İctihadda, Eshâb-ı kirâmdan biri, Peygamberimize uymayabilirdi. Fakat bu ahkâm, Peygamberimiz zamânında hatâlı ve şübheli olamazdı. Çünkü, Cebrâîl “aleyhisselâm” gelerek, yanlış olan ictihâdlar, Allahü teâlâ tarafından hemen düzeltilir, hak ile bâtıl birbirinden hemen ayrılırdı. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” âhırete teşrîfinden sonra meydâna çıkarılan ahkâm ise, böyle olmayıp, doğru ile yanlış ictihâdlar karışık kaldı. 

Bundan dolayıdır ki, vahy zamanında ictihâd olunan ahkâmı, hem yapmak, hem de inanmak lâzımdır.

Peygamberimizden sonra ictihâd olunan ahkâmı da yapmak lâzım ise de, icmâ’ hâsıl olmıyan ictihâdlarda şübhe etmek, îmânı gidermez. 

Kur’ân-ı kerîmde bulunan ahkâmdan üçüncü kısmı, o kadar derin ve gizlidir ki, bunları anlayıp çıkarmağa insan gücü yetişemiyor. Bunlar, Allahü teâlâ tarafından bildirilmedikçe, anlaşılamaz. Bu da ancak Peygamberimize gösterilmiş, bildirilmişdir. Başkasına bildirilmez. 

Bu ahkâm da, Kur’ân-ı kerîmden çıkarılıyor ise de, Peygamber tarafından açıklanmış olduklarından, bunlara (Sünnet) denir. Birinci ve üçüncü kısm ahkâmda kimse, Peygamberden “sallallahü aleyhi ve sellem” ayrılamaz. Bütün Müslümanların, bunlara inanması ve tâbi’ olması lâzımdır. 

Ahkâm-ı ictihâdiyyede ise, her müctehidin kendi çıkardığı hükme tâbi’ olması lâzımdır. Peygamberimiz uzak memleketlere gönderdiği Eshâb-ı kirâma, karşılaşacakları mes’elelerde, Kur’ân-ı kerîmin hükmü ile hareket etmelerini, Kur’ân-ı kerîmde bulamazlar ise, hadîs-i şerîflerde aramalarını, burada da bulamazlar ise, kendi re’y ve ictihâdları ile amel etmelerini emir buyururdu. 

Kendilerinden dahâ âlim, daha yüksek olsalar bile, başkalarının fikir ve ictihâdlarına tâbi’ olmakdan men’ ederdi. Hiçbir müctehid ve Eshâb-ı kirâmdan hiçbirisi başkalarının ictihâdlarına bozuk demedi. Kendilerine uymıyanlara, fâsık ve sapık gibi kötü şeyler söylemedi. 

28 Eylül 2013 Cumartesi

Cahillerin Dinde Söz Sahibi Olması

Müslümanlar uyanık olmalıdır.
Kıyâmet alâmetlerinin, şimdi çoğu çıkmış, her yere yayılmışdır. Bu alâmetlerden biri, câhiller çoğalacak, ilim adamları azalacakdır. Câhiller, dinde söz sâhibi olup, herkese yanlış yol göstereceklerdir. 

Bunun için Müslümanlar uyanık olmalıdır. Her söze güvenmemelidir. Hutbelerde, kitâblarda ve gazetelerde, “Ehl-i sünnet” âlimlerini ve bunların kitâblarını bildirmeyip, âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden, kendi kafalarına göre ma’nâ çıkaranlara inanmamalıdır. 



Mezhebsizler, yâ bid’at sâhibi sapıkdır, yâhud kâfirdir. Bunların her ikisi de, her zaman din adamı kılığına girerek Müslümanları aldatmışlar, doğru yoldan çıkarmışlardır. Mezhebsizlerin bildirdikleri âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere, Ehl-i sünnet âlimlerinin nasıl ma’nâ verdiklerini aramalı, işin doğrusunu öğrenmelidir. 

Bunun için de, güvenilen, fıkıh “İlm-i hâl” kitâblarını okumalıdır. “Ehl-i sünnet” âlimleri, âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şerîflerin hepsini incelemiş, kılı kırk yararak doğru ma’nâlarını bulmuşlar. Kitâplara yazmışlardır. 

Şimdi biraz arabî bilen din câhilleri, kendilerini müctehid sanıyorlar. Biz fakülteyi de bitirdik, diploma aldık diyerek islâm âlimlerini küçük görüyorlar. Hâlbuki, bir zamanda yaşamış olan müctehidlerin “İcmâ’” ya’nî sözbirliği ile bildirmiş oldukları birşey, dinde zarûrî olan şeylerden ise, ya’nî câhillerin bile işittiği, heryere yayılmış bilgilerden ise, bu şeye inanmak da, uymak da farzdır. 

Böyle icmâ’a inanmıyan kâfir olur. İnanıp da uymıyan, fâsık olur. İcmâ’ ile bildirilmiş olan şey, zarûrî bilinen şeylerden değil ise, buna inanmıyan kâfir olmaz. “Bid’at sâhibi” sapık olur. Uymıyan yine fâsık olur. Günâh işlemiş olur. 

İbni Melek, “Usûl-i fıkh” kitâbında, icmâ’ bahsinde diyor ki, “Bir zamanda yaşamış olan müctehidler, birşeyin nasıl yapılacağında, sözbirliğine varamamış, başka başka söylemişler ise, bunlardan sonra gelen âlimlerin bunların sözlerinden birine uyması lâzımdır. Başka dürlü söylemeleri câiz değildir, bâtıldır. Böyle olduğunu bütün âlimler sözbirliği ile beyân buyurmuşlar, icmâ’ hâsıl olmuşdur”. 


http://gercektarihdeposu.blogspot.com

Öyle bir demokrasi var ki bizde dinsizlik, densizlik, donsuzluk bile serbest.

Daha ne İstiyorlar?

Öyle bir demokrasi var ki bizde dinsizlik, densizlik, donsuzluk bile serbest..

1924’ten bu yana Türkiyede bugünkü kadar demokrasi, çoğulculuk, serbestlik olmamıştır.

Bir adamla bir kadın beraber yaşamaya karar veriyorlar. Nikah mikah yapmadan yaşıyorlar. Çocukları oluyor, nüfusa kayd ediliyor… 

AVM’ler pıtrak gibi açılıyor. Lüks, israf, sefahat… Daha ne istiyorlar? 

Ülkemizde yasaklar da var ama ilericiler, çağdaşlar, ateistler için değil.

İslam medreseleri hala kapalı.
Tasavvuf tekkeleri hala kapalı.
Müslümanların devletten bağımsız bir Din İşleri İdaresi yok, Yahudilerin hahambaşısı gibi bir din liderleri yok.
Bu yaygaracılar daha ne istiyor?

Müslüman Türkiyede Yahudiler cumartesi, Hıristiyanlar pazar günü tatil yapabiliyorlar ama Müslüman çoğunluk cuma günü yapamıyor.
Daha ne istiyorlar? 



Anıtkabir bir Sezar tapınağı gibi. Müslümanı ve münkiri hepsi orada baş eğiyor, bel kırıyor..

Sadece Suudîler ve İranîler bunu yapmıyor.

Daha ne istiyorlar?

Paraların pulların üzerinde Atatürk, her yerde Atatürk heykelleri, resimleri… Atatürk okulları, Atatürk üniversiteleri…Atatürk caddeleri… Sağa bak Atatürk, sola bak Atatürk…
Evet daha ne istiyorlar?

Evet tekrar açık açık soruyorum: Bu memlekette içki, fuhuş, zina, dinsizlik, densizlik, heykel, resmî ideoloji, açık saçıklık, bikini mayo, dans, bale, nikahsız karı koca hayatı, her şey varken, bunca hürriyet ve serbestlik içinde daha istiyorlar, niçin ortalığı velveleye veriyorlar?

Türkiye diktatörlüğe kayıyormuş… Kuyruklu yalan!..

Bendeniz çocukluğumda yaşadım, bizde diktatörlük İsmet zamanında vardı. Hani şu nâm-ı diğer Millî Şef. 1946’ya kadar tek parti vardı.

Seçimlerde oylar açıkta verilirdi, gizli sayılırdı ve yüzde 99,9 tek parti kazanırdı. Bunu tenkit edeni ne yaparlardı ? Anasını ağlatırlardı !


MEHMET ŞEVKET EYGİ Sayin HOCAM elleriniz den operim.

Daha ne istiyorlar
http://gercektarihdeposu.blogspot.com

27 Eylül 2013 Cuma

Kurtuluşun faturasını ödeyen adam

Beni, Milli Mücadeleyi açmak üzere bunca paşa arasından seçip Anadolu’ya gönderen Sultan Vahideddin’dir…

Sultan Mehmed Vahideddin Han’ı, Sevr Antlaşmasını imzalamasından ötürü “Vatan Haini” olarak lanse edenler, lütfen bir zahmet Sevr Antlaşmasının üstüne baksınlar ve padişahın imzasını bulup bana da göstersinler. Gösteremezler çünkü yoktur. Çünkü; Sultan Vahideddin Han, Sevr paçavrasını imzalamamıştır.

Bizim tarihimizde hain yoktur.
Bir gün, Yıldız Sarayında Sultanın çalışma odasından başlayıp bütün sarayı saran meşhur yangın esnasında nöbetçilerden biri saraya bakar ve ağlar. Bu durumu gören Sultan Vahideddin Han nöbetçiye hitaben; “…Ne ağlıyorsun be adam benim memleketim yanıyor. Sarayım yanmış, evim yanmış ne ehemmiyeti var.” der.
6 Asır yaşayan Osmanlı İmparatorluğunun 36. ve son padişahı Sultan Mehmed Vahideddin Han, 4 Ocak 1861’de İstanbul’da doğdu. 16 Mayıs 1926’da San Remo’da Allah’ına kavuştu. 4 aylıkken, Babası Sultan Abdülmecid Han vefat etti, yetim kaldı, 5 yaşında annesi vefat etti, öksüz kaldı. Bakımını üvey annesi ve ağabeyi Sultan Abdülhamid Han üstlendi. Annesiz ve babasız büyüyen Sultan Vahideddin Han, her daim saray nimetlerinden hep en az istifade edendi.


4 yaşında “Âmin Alayları”yla beraber okula başladı. 5 yaşında okuma yazmayı öğrenen her şehzade gibi dinî ve müsbet ilimler ile hemhâl oldu. 10 yaşında başladığı Şehzadeler mektebinden Piyano, musiki, Fransızca gibi derslerden kaçarak gizli gizli halkın kullandığı tramvaylarla İstanbul’un “Fatih” semtindeki medreselere kaçar, burada Farsça, Arapça, Hadis, Kelam, Fıkıh gibi derslere girerdi. Bu sayede döneminin en mühim Fıkıh âlimlerinden biri oldu. Padişahlığı esnasında kendisine sunulan fetvaları usûlden ve esastan bozacak, geri gönderecek ve şeyhülislamlara Fıkıh dersleri verecektir.
Genç denilecek bir yaşta evlendi. Dinî ilimlerde zirveyi yakalamış olan Sultan Vahideddin Han, Edebiyat, Güzel Sanatlar ve Musiki alanında da ciddî çalışmalarda bulundu. Usta denilecek düzeyde piyano ve tambur çalabiliyordu. Bugün T.R.T. repertuarlarında 41 tane piyano ve tambur ile çalınabilen bestesi mevcuttur. Ömrü boyunca hiçbir zaman çok parası olmadı. Hayalini bile kurmadı. Ağabeyi Sultan Abdülhamid Han Hazretlerinin düğün hediyesi olarak verdiği Çengelköy’deki evi dışında hiç gayrimenkulu olmadı. Kendisini tamamen Tasavvuf ve ilim dolu bir hayata gark eden Sultan Vahideddin, 57 yaşında 3 Temmuz 1918’de Ağabeyi Sultan Mehmet Reşad Han’ın vefatı üzerine 4 Temmuz 1918 Perşembe günü sabah 11,30 da taht’a oturdu. Oturduğu an etrafında bulunan herkese;
“— Ben kendimi bu vazife için hazırlamadım. Şaşmış ve korkmuş bir haldeyim. Bana dua ediniz” demiştir.

Sultan Vahdettin Ve Hüzünlü Yıllar
Taht’ta çıkışından 2 ay 26 gün sonra, bir grup cahil maceraperestin hatasından dolayı girdiğimiz 1. Dünya Savaşı’nın faturasını bize kesmek üzere emperyalist güçlerce tezgahlanan “Mondros Ateşkes Antlaşması” imzalandı. 1. dünya savaşının faturasını bize kesmek üzere emperyalist güçlerce tezgahlanan bu antlaşmayı, Sadrazam Tevfik Paşa’ya, meşhur “Bahçe Telgrafı” olarak bilinen telgrafla Mustafa Kemal Paşa tarafından;
“— Muhakkak bu insanı Bahriye Nazırı yapın” diye tavsiye ettiği “Rauf Orbay” imzalamıştır.
Padişah Mehmed Vahideddin Han’ın;
“…Sert ve ülkenin bölünmez bütünlüğünü tehlikeye sokacak maddelerle karşılaşırsan asla imzalama ve derhal geri dön” diye telkin ve ihtarda bulunmasına ve imzalanmasını asla istememesine rağmen, şimdi bazı çehreler ve çevreler bu antlaşmadan dolayı memleketin parçalanmasının faturasını bu zavallı padişahın omuzlarına yüklüyorlar. Halbuki ülkenin parçalanmasına sebep olan bu antlaşmayı imzalayan Rauf Orbay, ilerleyen zamanlarda Meclis Başkanı ve hatta Başbakan bile olacaktır… Tarihin cilvesi denen şey bu olsa gerek.
Bir gün, Yıldız Sarayında Sultanın çalışma odasından başlayıp bütün sarayı saran meşhur yangın esnasında nöbetçilerden biri saraya bakar ve ağlar. Bu durumu gören Sultan Vahideddin Han nöbetçiye hitaben;
“…Ne ağlıyorsun be adam benim memleketim yanıyor. Sarayım yanmış, evim yanmış ne ehemmiyeti var.” der.

İşte tarihe “HAİN” olarak lanse edilen adam…
Sonradan Mustafa Kemal Paşa’nın yanına geçen ve İstanbul’da Ankara hükümetinin casusluğunu yapan Sultan Vahideddin Han’ın emir subayı Neşet Bey, Sakarya Meydan Muharebesinin zaferle neticelenmesi üzerine Sultanın yaşlı gözlerle gökyüzüne bakıp;
“…Allah’ım sana çok şükür” dediğini anlatacaktır. Bu hadiseyi bizlere nakleden Neşet Bey cumhuriyet sonrası Deniz Kuvvetleri Komutanlığına kadar yükselecektir.
İşte tarihe “HAİN” olarak lanse edilen adam…
Saltanat Şurasında Sevr antlaşmasının görüşmeleri esnasında rahatsızlanan ve meclisi terk eden Sultan Mehmed Vahideddin Han, ilerleyen zamanlarda Mustafa Kemal Paşa’nın yanına Anadolu’ya geçen ve İstanbul’da Ankara hükümetinin casusluğunu yapan damadı İsmail Hakkı Okday, Başkâtibi Ali Fuat Bey ve Veliaht Abdülmecid Efendi’nin koluna girip sendeleye sendeleye salonu terk ederken merdivenlerde dengesini kaybeder, ve düşecek gibi olur. Hüngür hüngür ağlayarak;
“— Ya Rabbi bana yardım et, ülkem bölünüyor ve ben sadece ağlıyorum başka da bir şey yapamıyorum” diyecektir.
İşte tarihe “HAİN” olarak lanse edilen adam…
Birgün, içinde Es Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri’nin de bulunduğu, devrin en meşhur alimlerini saraya iftara davet edip onlara;
“…Ankara hükümetinin ve Kuva-i Milliye güçlerinin muzaffer olması için Allah’a dua ediniz demiştir.”
İşte tarihe “HAİN” olarak lanse edilen adam…
Memleketten beş parasız kovulduğu gün Topkapı Sarayında bugün sergilenen imparatorluğun hazinesine elini sürmemiş ve hatta kendisine babasından kalan zümrüt taşlı yüzüğü de parmağından çıkartıp demirbaşa sokup memlekette bırakan Sultan Vahideddin Han, bu hareketi niçin yaptığını soranlara;
“— Bu yüzük de tıpkı diğer hazine parçaları gibi benim değil, bu memleketindir. Yani benim değildir.” demiştir.
İşte tarihe “HAİN” olarak lanse edilen adam…
Sultan Mehmed Vahideddin Han’ı, Sevr Antlaşmasını imzalamasından ötürü “Vatan Haini” olarak lanse edenler, lütfen bir zahmet Sevr Antlaşmasının üstüne baksınlar ve padişahın imzasını bulup bana da göstersinler. Gösteremezler çünkü yoktur. ÇÜNKÜ;
Sultan Vahideddin Han, Sevr paçavrasını imzalamamıştır.
Mehmed Vahideddin Han, yıllar sonra kendisine bu antlaşma hakkında fikrini soran Mevlanzade Rıfat Bey’e;
“…Ben o lanetli Sevr’i elime aldığımda korkunç bir ürpeti ve rahatsızlık duydum. O metni asla imzalamadım İmzalayamazdım da… Çünkü o metin bu milletin İdam fermanı idi. Kafama silah dayasalardı da padişahlıktan istifa edecektim ama yine de imzalamayacaktım.” diyecektir.
16 Mayıs 1926 günü Allah’ın rahmetine kavuşan Sultan Mehmed Vahideddin Han’ın vefatını Adana’daki bir yurt gezisinde öğrenen Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa;
“…Vah vah, Allah Rahmet eylesin. Bir tarih kapandı. Kim isterdi ki böyle olmasını. Çok namuslu bir insan ölmüştür. Eğer isteseydi hazineyi de beraberinde götürür, Avrupa’da o parayla öyle büyük bir ordu kurup üzerimize öyle bir gelirdi ki….” demiştir.
Bazı tanıklar ki bunlardan biri Hasan Rıza Soyak’tır, o gece Mustafa Kemal’in gözlerinden ince ince yaşlar süzüldüğünü anlatacaktır ileriki zamanlarda… Kolay değil bir imparatorluğun son padişahı ölmüştür. Hem de kendisini, memleketi kurtarması için vazifelendiren bir padişah. Derhal odasına çekilir ve kimseyle konuşmaz. Ama Sultan Vahideddin Han için ne düşündüğü, akıttığı göz yaşlarından belli olur. Üzüldüğünü herkes anlamıştır…
Çoğu geceler aç yatardı, ve yine çoğu geceler sadece soğan ekmek yerdi, ama asla Türkiye ve Mustafa Kemal Paşa hakkında en küçük bir hakaret etmedi. Hatta bir gün bahçede oyun oynayan torunu ve oğlu, şarkı babında bir şeyler söylemekte ve araya “Kahrol Mustafa Kemal Paşa” sözlerini serpiştirmektedirler. Bu sözleri duyan sultan, çocukları yanına çağırır ve der ki, “Bir daha böyle sözler söylediğinizi duyarsam kulaklarınızı keserim. Mustafa Kemal Paşa memleketi kurtardı ve ayrıca o benim paşamdır.” demiştir.
Vahideddin Han, 16 Mayıs 1926’da vefat eder, Fakat esnafa olan borç yüzünden evi hacizlidir ve, Vahideddin Han’ın tabutu da bu haczin içindedir. Borçlar ödenene kadar tabut kalkmaz, kalkamaz. En nihayet vefatından tam bir ay sonra kızı ve damadı sultanın borçlarını öder ve son Osmanlı Padişahı Mehmed Vahideddin Han’ın tabutu üzerindeki haciz kalkar.
Düşünün bir ceset, borçları yüzünden tam bir ay boyunca bir evin ortalık yerinde yatıyor. Bu ne hazin bir manzaradır… Üzerindeki haciz kararı kalkan tabut, 15 Haziran 1926’da, evden çıkarılır ve bir trenle Beyrut’a götürülür, 3 Temmuz 1926’da vefatından tam 47 gün sonra, evet yanlış okumadınız vefatından 47 gün sonra Suriye Şam’da Yavuz Selim Camii’nin bahçesine gömülür.
Sessiz sakin kimseye zahmet vermeden bu dünyadan göçüp giden sultanın geriye söylediği şu sözler kalır; “…Ben anlaşılmayı tarihçilere bıraktım. memleketin parçalanmasına engel olamadıysam da, tüm kötülükleri üzerime çekerek ve ankara’ya zaman kazandırarak bir nevi paratoner vazifesi gördüm. ben anlaşılmayı tarihçilere bıraktım.”
Mustafa Kemal Paşa bir gün yanında kendisine hizmet eden Cemal Granda’ya ve Yazı İşleri Müdürü Tevfik Bey’e der ki;
“…Beni, Milli Mücadeleyi açmak üzere bunca paşa arasından seçip Anadolu’ya gönderen Sultan Vahideddin’dir…
Uzun söze ne hacet. Tarih, bir gün her şeyin en doğrusunu herkese gösterecektir.



Sultan Mehmed Vahideddin Hanhttp://gercektarihdeposu.blogspot.com


KAYNAKLAR:
1) Ali Fuat TÜRKGELDİ, Görüp İşittiklerim, T.T.Kurumu, 1984, 3. Baskı s.138-139
2) Lütfi SİMAVİ, Osmanlı Sarayının Son Günleri,s.28, Hürriyet Gaz. Yay, 2. Kitap
3) Hanri BENAZUS, Mustafa Kemal Ve Vahdettin, s.11, Mor Kalem Yay. 2005, 1. Baskı
4) Nevzat Vahdettin, Yıldız’dan San Remo’ya, s.45, Arma Yayınları, 1999, 1. Baskı
5) Mevlanzade Rıfat, Türkiye İnkılabının İç Yüzü, Pınar Yayınları, 2000, 2. Baskı
6) Necip Fazıl KISAKÜREK, Sultan Vahidüddin, Büyük Doğu Yayınları, 1975, 2. Baskı
7) Murat BARDAKÇI, Sultanî Besteler, Pan Yayınları, 1997, 1. Baskı
İlhan Bardakçı, Vahdettin’den Mustafa Kemal’e, 3.baskı, sayfa; 140–141
9) Muzaffer Erendil, Yakınlarından Hatıralar Anekdotlarla Atatürk, sayfa; 98–99
10) Murat Bardakçı, Şahbaba, 4. baskı, sayfa; 412–413

http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Kurtulusun_faturasini_odeyen_adam/14929#.UY_t0aLwlc0

23 Eylül 2013 Pazartesi

Müslüman Kardeşler ya da İhvanül Müslimin Hakkında Nedir Ne degildir Ögrenelim

Askeri darbeyle devrilen Muhammed Mursi'nin bir yıl önceki seçim zaferi, hareketin doğduğu ve onlarca yıl boyunca yasaklı kaldığı Mısır'da Müslüman Kardeşler için bir devrimdi.

Müslüman Kardeşler ya da İhvanül Müslimin, Mısır'ın en eski ve en büyük İslamcı örgütü.
1920'li yıllarda Hasan el Benna tarafından kurulan örgüt, siyaset ve İslami hayır işlerine dayalı modeliyle dünya genelinde. Kuzey Afrika'dan Orta Doğu'ya sayısız İslamcı harekete ilham kaynağı oldu.
Başlangıçtaki amacı İslami değerleri ve çalışmaları yaygınlaştırmak olan hareket, kısa süre sonra siyasileşti.
Özellikle Mısır'da Osmanlı İmparatorluğu'nun çökmesinin ardından İngiliz sömürge yönetimine karşı direnişte ve Batı değerlerine karşı Arap ve Müslüman kimliğinin savunulmasında önemli rol oynadı.
Müslüman Kardeşler geçen yıl Muhammed Mursi'yle iktidara gelene dek, resmen hep yasaklıydı ve sıklıkla baskıya maruz kalıyordu.
Hareket, 1981'den 2011'e dek iktidarda kalan Hüsnü Mübarek'in Ulusal Demokratik Partisi NDP'ye karşı halk muhalefetinde öncü rol oynadı.
Müslüman Kardeşler demokratik prensipleri savunduğunu vurgulasa da, şeriata dayalı bir devletin kurulmasının temel amaçları arasında olduğunu açıkça söylüyor.
Dünya genelinde kullandıkları en ünlü slogan ise "Çözüm İslam’da."

Tarihçe

Hasan el Benna, 1928 yılında Müslüman Kardeşleri kurar kurmaz, ülkenin hemen her yerinde örgütlendi- kimi yerde bir cami, kimi yerde bir okul ya da spor merkezinin idaresini ele aldılar. Müslüman Kardeşlere üye olanların sayısı hızla arttı.
1940'lı yılların sonuna gelindiğinde, örgütün Mısır'da iki milyon destekçisinin olduğuna inanılıyor.
Müslüman Kardeşlerin fikirleri Arap dünyasına da yayıldı.
Hasan el Benna aynı zamanda örgütün silahlı kanadını oluşturdu.

Grup o dönem İngiliz yönetimine karşı mücadelede, bir dizi suikast ve bombalama olayına karıştı.
Mısır hükümeti, Müslüman Kardeşler'i 1948 yılında İngiliz ve Yahudilere yönelik saldırıları nedeniyle feshetti.
Örgüt çok geçmeden Başbakan Mahmud el Nukraşi'nin makamında uğradığı suikaste karışmakla suçlandı.
Nukraşi'nin öldürülmesini kınayan Benna da kimlikleri bilinmeyen, ancak güvenlik güçlerine bağlı olduğu tahmin edilen kişilerce düzenlenen suikaste kurban gitti.
1952 yılında, kendilerini "Hür Subaylar" diye adlandıran bir grubun düzenlediği askeri darbeyle Kral Faruk tahttan indirildi, sömürge rejimi sona erdi.
Müslüman Kardeşler (İhvan el Müslimin), bu dönemde gruba destek verdi. 1970'te cumhurbaşkanlığına getirilen Enver Sedat, bir zamanlar Hür Subaylar'ın örgütle bağlantılarını yürütüyordu.
Başta hükümetle işbirliği içinde olsalar da bu ilişki, kısa süre sonra bozuldu.
Askeri darbeden kısa süre sonra 1954'te Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır'a yönelik suikast girişimi İhvan'la ilişkileri kopardı.
Çok sayıda üyesi hapse atıldı, işkence gördü. Müslüman Kardeşler, gizlice örgütlenmeyi sürdürdü.

Müslüman Kardeşler

Yetkililerle olan anlaşmazlıklar, Müslüman Kardeşler'in ideolojisinde de önemli bir değişikliği getirdi.
Bu değişikliği, örgütün önde gelen üyelerinden Mısırlı düşünür Seyyid Kutub'un yazdıklarında da görmek mümkün.
Kutub'un yazdıklarında, Batı'ya ve radikal bir toplumsal ıslaha ihtiyaç duyduğunu savunduğu 'sözde İslami' topluluklara karşı Cihat yapılması gerektiği belirtiliyordu.

Müslüman Kardeşler

·                                 Mısır'ın en eski ve en büyük İslamcı örgütü
·                                 1928 yılında Hasan Benna tarafından kuruldu
·                                 Dünya çapında İslamcı hareketlere ilham kaynağı oldu
·                                 Hayır işleriyle siyasi aktivizmi aynı potada eritti
·                                 2011'e dek resmen siyasi yasaklı
·                                 Şiddete karşı ve demokratik prensiplerin savunucusu
·                                 İslam hukukuna ya da şeriata dayalı devlet kurmak istiyor
·                                 Sloganı: Çözüm İslam'da
Özellikle 1964'te yayımlanan "Yoldaki İşaretler" adlı eseri ve düşünceleri, İslami Cihad ve El Kaide gibi radikal İslamcı gruplara ilham kaynağı oldu.
Mısır hükümeti 1965 yılında da Müslüman Kardeşlere karşı sıkı önlemler aldı, ardından Seyyid Kutub'un idam edilmesi Kutub'u örgüt üyelerinin ve bölgedeki pek çok kişinin gözünde şehit mertebesine yükseltti.
Müslüman Kardeşler, 1980'li yıllarda siyasal bir harekete dönüşebilmek ve politikada aktif rol alabilmek için çeşitli denemelerde bulundu.
1984 yılında Wafd partisi, 1997 yılında İşçi Partisi ve Liberal Parti ile ittifaka giderek Mısır'ın en güçlü muhalif gücü haline dönüştü.
Müslüman Kardeşler, 2000 yılındaki seçimlerde mecliste 17 sandalye kazanmayı başardı.
Bundan beş yıl sonra, o güne kadarki en iyi seçim sonucunu elde etti. Yasak nedeniyle seçime bağımsız giren Müslüman Kardeşler adayları, meclisteki sandalyelerin yüzde 20'sini kazandı.
Sonuç Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'i sarstı. Hükümet, bir kez daha Müslüman Kardeşler'i çökertmeye yönelik operasyon başlattı, yüzlerce Müslüman Kardeşler üyesi tutuklandı, yeniden örgütlenmeleri önünde engel oluşturabilecek bir takım düzenlemeler yaşama geçirildi.
Mübarek'in lideri olduğu Ulusal Demokratik Parti (NDP) aynı zamanda 2010 Kasım ayındaki parlamento seçimlerinden de muhalefetin daha da güçlü çıkmasını önlemek üzere çalıştı.

Hareketin yükselişi

Müslüman Kardeşler adaylarının ilk turda tek bir sandalye bile kazanamamaları, yaygın usulsüzlük iddialarını beraberinde getirdi.
Örgüt, diğer muhalefet partileriyle seçimlerin ikinci turunu boykot kararı aldı ve NDP, Meclis'teki sandalyelerin yüzde 80'inden fazlasını elde etmek gibi bir durumla baş başa kaldı.

Muhalefete yönelik baskılar, Tunus'ta başlayan ve 'Arap Baharı' diye adlandırılan süreçle birleşince, 2011 yılının Ocak ayında binlerce Mısırlı sokaklara döküldü.
Sokak gösterileri devrimle ve Hüsnü Mübarek'in istifa etmesiyle sonuçlandı.
Mübarek'in istifasından sonra, Şubat 2011'de yapılan ilk parlamento seçimlerinde Müslüman Kardeşler'in kurduğu Özgürlük ve Adalet Partisi, meclisteki sandalyelerin neredeyse yarısını kazandı.
Radikal İslamcı Nur Partisi de seçimde ikinci olunca, İslamcı güçler parlamentonun yüzde 70'ini ele geçirmiş oldu.
Müslüman Kardeşler, daha önce cumhurbaşkanı adayı çıkarmayacaklarını taahhüt etmesine karşın, Nisan 2012'de aday göstereceklerini söylediler.
Bu çelişki, liberaller, laikler ve orduda hareketin fazla güçlenebileceği kaygılarını doğurdu.
Hareketin pekçok muhalifi, Müslüman Kardeşler'in 2007'de yayımladığı bir siyasi bildiriye işaret ediyor. Bildiride yasama ve yürütme organlarına İslam hukuku konusunda tavsiye verecek bir din adamları konseyi kurulması çağrısı yapılıyordu.
Deklarasyonda ayrıca, bazı dini görevler de üstlenecekleri için Müslüman olmayanların ya da kadınların cumhurbaşkanı ya da başbakan olamayacağı vurgulanıyordu.
Aslında Müslüman Kardeşler üyeleri de, bildirideki bu ikinci nokta konusunda bölünmüştü ve daha sonra bazıları ikinci maddenin bağlayıcı olmadığını söylemişti.
Hareketin mensupları ayrıca anayasada da 'Devletin dini İslam ve Şeriat ve başlıca yasa kaynağıdır' ifadesinin bulunduğuna dikkat çekiyordu.
Devrimden bu yana Müslüman Kardeşler liderleri Şeriat uygulanmasından çok, yasalara 'İslami bir çerçeve' kazandırılmasından bahsediyordu.
Mursi de cumhurbaşkanlığı döneminde dini özgürlükleri ve barışçıl gösteri hakkını garanti altına alan 'demokratik, sivil ve çağdaş' bir devlet kurulması gerektiğini söylüyordu.
Mursi ayrıca, Kıpti Hristiyan bir danışman atayacağını ve İslami giyim kurullarının uygulanmayacağını belirtmişti.
Müslüman Kardeşler / İhvanül Müsliminhttp://gercektarihdeposu.blogspot.com



20 Eylül 2013 Cuma

Bunlar Müslümanı imanından eder.

 İmanı korumanın yolları 

Haram olan bakışa; “Güzel kadınlara bakmak veya onlarla tokalaşmak sevaptır.” demek, insanı imanından eder.
“Çalışmak namaz kılmaktan önce gelir veya daha önemlidir.” ya da “Çalışmak için namaz kılmamak haram değildir” gibi sözler, insanı imanından eder.
Kişinin eşine veya sevdiği herhangi birine; “Ben Allâh’a tapdığım gibi sana tapıyorum” ya da “seni Allâh’tan çok seviyorum” demesi onu imanından eder.
“Zalim kader”, “Kader utansın”, “bu kadar keder de adaletsizliktir”, “bu sefer kader yolunu şaşırdı” ya da “Allâh benden başka keder gönderecek kimse bulmuyor” gibi kadere itiraz ve tepki içeren sözleri -öfke halinde bile olsa- söylemek, insanı imanından eder.
Birilerine “Allâh’ın oğlu musun?” veya “Allâh’ın oğlu bile olsan”, “Allâh bile seni kurtaramaz”, “Allah bile beni vazgeçiremez” ya da “Allâh bile inse şunu yapmam” gibi sözler söylemek, insanı imanından eder.


Kâfir olarak can vermiş biri hakkında “Allâh rahmet etsin; Allâh ondan razı olsun ve mekânı cennet olsun” gibi dileklerde bulunulan sözler kullanmak, insanı imanından eder.
Bir Müslümanın dinine, imanına, kitabına, peygamberine veya şeriatına sövmek; onları lanetlemek, buğzetmek veya onlarla alay edip, onları küçümseme anlamındaki her düşünce veya bu yönde söylenen her söz, insanı imanından eder.
Bir Müslümana haksızca söven, onu döven; zulmedip hakkını yiyen ya da haksız olarak onu öldüren kişiye “İyi yaptın.” veya “Helal olsun sana.” demek, insanı imanından eder.
Bir Müslüman hakkında “Malı ve ırzı helaldir.” ya da “Onun öldürülmesi caizdir; haram değildir.” sözlerini söylemek, insanı imanından eder.
İnsanların arasında Allâh’ın haram kıldığı bilinen bir şeye “Helal”dır demek ve helal olan bir şeye “Haram”dır demek, insanı imanından eder.
İslâm’dan başka herhangi bir dine “Hak dindir ve ona saygım var.” gibi bir söz söylemek insanı imanından eder.
İslâm’ın dışındaki bütün din ve inançların, kesinlikle şirk ve küfür içeren din ve inançlar olduklarından şüphe etmek veya bunun hakkında çekimser kalmak gibi bütün düşünce ve sözler, insanı imanından eder.
İslâm dininin simgelerinden olan camii, ezan gibi şeylerin biriyle ya da sakal, misvak ve nafile namazlar gibi Rasulullâh efendimizin sünnetlerinden olan şeylerin herhangi biriyle alay etmek, onları küçümseme yönünde sözler sarf etmek, insanı imanından eder.
Ahiret gününü, ahiretteki gerçekleri, (yeniden dirilme, mahşer, hesap, sevap, azap, sırat, cennet veya kabir azabı vb…) inkâr etmek, yalanlamak, yok saymak, onlarla alay etmek veya onları küçümseme anlamındaki her düşünce veya bu yönde söylenen her söz, insanı imanından eder.

Allâh’tan başkasının ibadete layık veya müstahak olduğunu söylemek -şaka da olsa-, insanı imanından eder.
Bir Müslümana: “Allâh senin dinini, imanını alsın.” ya da “Allâh sana iman üzere ölmeyi nasip etmesin.” demek, insanı imanından eder.
Kâfirin birine: “Allâh sana hidayet ve iman etmeyi nasip etmesin.” diyerek küfre rıza göstermek, insanı imanından eder.
Yahudi ve Hıristiyanlar dâhil, bütün kâfirlerin tapınaklarına “Onlar da Allâh’ın evleridir” demek, insanı imanından eder.
Birine veya birşeye “Allâh’sız” ya da senin “Allâh’ın yoktur” gibi sözler sarf etmek, insanı imanından eder.
Birine “Allâh’ına kadar şöyledir” demek, insanı imanından eder.
Biri veya bir şey hakkında “Allâh bunu yanlışlıkla yarattı” ya da “Bir şeyini unutarak eksik yaratmış” gibi sözler sarfetmek şaka da olsa insanı imandan eder
İman esaslarından “Kader” inancına aykırı olan; “Allah yalnızca hayrı yaratır; şerri yaratmaz”, “herkes kendi kaderini kendisi yaratır, kendisi çizer”, “falanca şey Allah’ın takdiriyle olmamıştır ve olamaz” ya da “her şey Allah’ın takdiriyle değildir” gibi sözler söylemek, insanı imanından eder.
Çirkin sözlerden olan; “Allâh’ımı şaşırttın, Allâh’ımı bıktırdın, Allâh’ını öpeyim, Allâh’ım bize babalık yap” veya “Allâh baba” gibi sözler, şaka dâhil hangi maksatla söylenmiş olursa olsun, insanı imanından eder.
“Seninle cehennem ödüldür ve sensiz cennet sürgündür” gibi sözler; cennetin nimetlerini vecehennemdeki azabı hafife alma ve küçümseme içeren söz ve iddialar şaka da olsa hangi maksatla olursa olsun insanı imandan eder.
Birine “Sen peygamber de olsan sana inanmam” veya “Bir peygamber bile şunu söylese inanmam” gibi sözler söylemek, insanı imanından eder.

Müslüman birini, dinini kastederek “Ey kâfir, ey Yahudi” ve benzeri küfür ve kâfirlerin isimleriyle onu çağırmak, insanı imanından eder
“Ben Müslüman değilim, ben gâvurum, ben Yahudiyim” veya “Ben Hristiyanım” veya “Şu işim olmazsa imandan olayım” ya da “Ben bir yıl veya on yıl sonra İslâm dininden çıkacağım” gibi sözleri ciddi olarak, şaka yaparak, ya da kızgınlıkla bile olsa söylemek; insanı imanından eder.

Kim ki “Canımı sıkmayın ya da üzerime fazla gelmeyin, yoksa imandan çıkarım” ya da “Allâh’a ve peygambere ya da İslâm’a söveceğim” derse, imanından olur.
“Ekmek Kur’an'dan daha kutsaldır” veya “Ekmeğe Kur’an'dan daha fazla saygı göstermek farzdır” gibi anlamları taşıyan sözler, insanı imanından eder.
Cennet ile alay ederek “Ben falan kişiyle cennete bile girmem” ya da “Sensiz cenneti bile istemem” gibi cenneti istememek ya da cehenneme girmekten çekinmemek anlamı içeren bütün sözler -şaka da olsa-, insanı imanından eder.
“Güzel kadınlarla birlikte olmanın zevkini yaşamak, cehenneme girmeye bile değer” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
Kâfir olan birine, küfrüne rağmen “Allâh seni seviyor”, “Allâh senden razıdır” ya da “Allâh senden razı olsun” demek, insanı imanından eder.
Kadere tepki gösterip, itiraz ederek “Allâh’ım, ben sana ne yaptım ki bana bu acıyı verdin” veya “Yalnız bana mı gücün yetiyor” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
Namaz ve diğer farzlarla alay ederek; “Bunlar bana farz değil”, “Ben bunlardan muafım”, “Bunlar bana fayda vermezler” veya “İşim hepsinden önemlidir” gibi sözleri söylemek şaka da olsa, insanı imanından eder.
Bir Müslümana; “Senin dininin, imanının, kitabının, namazının, şeriatının veya senin hayrının içine ederim” demek, insanı imanından eder
Bir kâfirin küfründen veya küfre düşüren sözler ile davranışlarından hoşlanmak ve hoşnut olarak gülmek, insanı imanından eder.
Dünyadaki yaptığı iyilikler ne kadar olursa olsun, Müslüman olmayan birine; “Müslümanlardan daha hayırlıdır, daha efdaldir” veya “Allâh O’nu küfrüne rağmen sever” sözlerini söylemek, insanı imanından eder.
Ölen birine; “Ölümü hak etmemişti”, “Ölüm ona yakışmaz” ya da “Şimdi ölmemesi gerekirdi” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
“Keşke zina, zulüm veya adam öldürmek haram olmasaydı” demek, insanı imanından eder

“Kâfirler cehennemde ebedi kalmazlar” demek, insanı imanından eder.
Yalan söyleyen bir kişinin, Allâh’ı cahil olmakla vasıflandırarak; “Allâh şahittir ki ben yalan söylemiyorum.” sözünü kullanması, onu imanından eder.
Kâfir olarak ölen, bütün veya bazı kâfirlerin; “Dünyadaki yaptıkları iyiliklerin karşılığı olarak cennete girecekler.” veya “Girmek onların da hakkıdır.” demek, insanı imanından eder.
Bir kâfirin İslâm’a girmesini engellemek ya da geciktirmek, insanı imanından eder.
Kur’an-ı, müzik çalarak birlikte okumak, insanı imanından eder.
Haram olan bir şeyin haram olmasıyla alay ederek, onu işleyen; zina yaparken, içki içerken veya haram bir şeyi yerken bereketlenme niyetiyle “Besmele” çeken insan, imandan çıkar
Namaz kılması emredilen kişiye; “Sen namaz kılmakla neyi kazandın ki, bana namaz değil iş lazım.” veya “Namaz kılıp kılmamak önemli değil.” demek, insanı imanından eder.
Kim ki Allâh’tan ya da kıyametten veya ölenin can çekişmesinden, kabir azabından, mahşerden hesaptan, mizandan, sırattan ve cehennemden korkmam derse şaka veya ciddi veya öfke halinde olsa bile imandan olur
Allâh’a itiraz ederek; “Allâh neden beni yarattı?”, “Neden şunu emretti?”, “Neden şunu yasakladı?”, “Neden şunu böyle değil de şöyle yarattı? ” veya “Falanca şeyi yapmamalıydı.” gibi sözleri söylemek, insanı imanından eder.
Her kes tarafından haram olduğu bilinen herhangi bir şeyi işleyene (sevap kazandırma manasında) “helal olsun sana” ya da “iyi yaptın” veya “doğru olanı yaptın” gibi sözleri söylemek insanı imandan eder.
Bundan başka küfürle alakalı olan hükümler konusunda geniş bilgi almak isteyen “İslâm’ın Temel İnançları” ve “Behcettun Nazar” adlı kitaplarıma bakabilir.


17 Eylül 2013 Salı

Federasyon Başkanı ( Müslümanlar İçin Acil İhtiyaç )

 Federasyon Başkanının Özellikleri  "16 Madde"

Birinci madde: Türkiye Müslümanlarının yüzde 70’i 80’i Sünnîdir. Öncelikle bunların      birleşmesi gerekir.

İkinci madde: Sünnîler arasında çeşitlilik vardır ama bunlar birleşmeye mâni değildir.

Üçüncü madde: Başlangıçta gevşek bir birlik oluşturulmalı; cemaat, tarikat, fırka ve hiziplerin iç işlerine,      hizmetlerine, metodlarına karışılmamalıdır.

Dördüncü madde: Birleşme, bir konfederasyon veya federasyon kurularak hayata geçirilebilir.

Beşinci madde: İsmi “Türkiye Maneviyatçı ve Muhafazakâr Dernek, Vakıf ve ruluşlar Federasyonu” olabilir.

Altıncı madde: Federasyonunun genel başkanının on kadar hasleti olmalıdır. Bunların birincisi, başkanlığa hırslı ve talip olmamasıdır. Başkan olmak için içi yanan ve her haltı yiyen bir kimsenin ahlakı ve karakteri düşük demektir ve ondan bir hayır gelmez.


Yedinci madde: Başkan kendisi başkanlığı istemeyecek, altı kişilik bir başkan seçme şûrası ona
gidecek, lütfen kabul buyurunuz, başkan olunuz diyecek, o faziletli zat, hayır ben bu başkanlığa ehil ve layık değilim, gidin başkasını bulunuz diyecek. Şuûra heyeti çok ısrar edecek ve sonunda ba’de’l-istihare çar nâ çar kabuledecektir.

Sekizinci madde: Başlangıçta (mesela) on sekiz dernek, cemaat, vakıf ve tarikat tarafından kurulacak Federasyonun üyeleri bir yıl sonra yüz küsur olacaktır.

Dokuzuncu madde: Gizli kafirler, münafıklar, din sömürücüleri, fanatikler, holiganlar ve yarı mühtediler bu hayırlı Federasyonu baltalamak için akla gelmeyen hileler, engellemeler ve sabotajlar yapacaktır. Bunlara göğüs gerilecektir.

Onuncu madde: Federasyon Genel Başkanı âbid, zâhid, kâmil, muttaqi, muhlis=ihlaslı, firasetli,
fâtin=fetânet sahibi, dirayetli, kiyasetli, müeyyed min indillah, halîm bir zat olacaktır.

On birinci madde: İtikadı sahih olacaktır.

On ikinci madde: Beş vakit namazı cemaat ile kılacaktır.

On üçüncü madde: Serveti varsa başkanlık maaşı almayacaktır. Yoksa yeteri kadar alacaktır ve asla israf etmeyecektir.

On dördüncü madde: Başkan lüks, yeni ve pahalı bir otomobile binmeyecektir.

On beşincisi: Başkanın âqil ve kâmil on iki Müslümandan oluşan bir özel şûrası olacaktır.

On altıncısı: Başkanlığın ateşten bir gömlek olduğunu bilecektir.


Mehmet Şevket Eygi  Hocam elleriniz den Operim.





15 Eylül 2013 Pazar

Gerçek şu ki, dindar Müslümanlar bozuldu:

Bize neler oldu böyle?


Eskiden “dindar Müslüman” olmak bize yetiyordu.
Tüm hayatımızı buna göre yaşıyorduk.

Makamımız, mevkiimiz ve paramızla değil, takvamızla fark ediliyorduk.
Paraya ve sair iktidar nimetlerine kavuştuktan sonra, “ötekiler”e (dinde hassas olmayan kesimlere) benzemeye başladık...
Kılık kıyafet, sakal-bıyık, moda, marka ve gösteriş tutkusu aynı...
Defileler bile yapıyor, “moda” dergileri” çıkarıyor, televizyonlarımızı büyük ölçü de “menhiyat”a kullanıyoruz.
Gerçek şu ki, dindar Müslümanlar bozuldu:
Çoktandır “çağdaş” ve “modern” takılıyoruz.
Geride sadece birkaç farkımız kaldı:


1. Onların kadehinde alkol, bizimkilerde meyve suyu var...
2. Onlar açık, biz (en azından çoğumuz) tesettürlüyüz..
3. Onlar namaz ve oruç gibi ibadetlere lâkayt, biz hâlâ namaz kılıyor, oruç tutuyoruz (inşallah diyelim)...
4. Onlar tatillerini Paris’te filan geçiriyor, biz umre yapıyoruz. Belki şu an aklıma gelmeyen birkaç farkımız daha var, o kadar. Anlayacağınız “tek dünyalılar”dan (ahret inancına uygun yaşamayanlardan) pek farkımız kalmadı!..

Biz de başarıya kilitli yaşıyoruz!..
Biz de para, döviz, faiz, repo, borsa gibi şeyler konuşuyoruz!..
Biz de “Altta kalanın canı çıksın” anlayışıyla hareket ediyoruz!..
Biz de üç-beş kuruş fazla kazanma uğruna, din kardeşlerimizi harcıyoruz!..
Biz de gücün önünde eğiliyor, güçsüzün önünde ceberrutlaşıyoruz!..
Biz de kul hakkı konusunda duyarsız yaşıyoruz!..
Biz de “çalış, kazan” diyerek, merhametimize uzanan elleri geri çeviriyoruz!..
Biz de maniküre-pediküre gidiyor, “moda”yı takip ediyor, “tesettür”ü “modern”leştirmek uğruna kılıktan kılığa giriyoruz!..
Biz de “marka”ya önem veriyor, marka sayesinde değer kazandığımıza inanıyoruz, eleştirildiğimizde de “ye kürküm ye devri” mazeretine sığınıyoruz.
Biz de siyasi gevezelikler üretip oyalanıyoruz!..
Biz de zamanımızı ve kendimizi dünya ötesine geçmeyecek şeylerle tüketiyoruz!
“Sıla-i rahm”ın yerine biz de “tatil”e çıkıyoruz.
Bizim de “moda” anlayışımız var...
Çıplaklığı simgeleyen “mayo” ile örtünmeyi çağrıştıran “tesettür”ü uzlaştırıp “İslami mayo” bile icat etmiş bulunuyoruz!
Şimdilerde ise “İslâmi bisiklet”i tartışıyoruz.
Zaten bir o eksik kalmıştı. İslâmî tatil köylerimiz, İslâmî beş yıldızlı otellerimiz, denizlerimiz, havuzlarımız çoktan hazırdı.
Kıbleye yürümeye çalışırken yön de-ğiştirip “modern havuz”larda meçhule doğru kulaç atmaya başlamıştık. Düğünlerimizi de buna göre yapıyoruz...
Bizim de şarkıcımız-türkücümüz, çengimiz-çalgımız eksik değil. Oynamayanı ne-redeyse “gerici” ilân ediyoruz! Biz de artık ekranda evleniyoruz!
Eskiden aileler görüşür, bir karara vardıktan sonra, gençler görüştürülür, ardın-dan “görücü” seremonisi başlardı.
“Aklı bir karış havada” olmayan büyüklerin ne-zaretinde gerçekleşen evlilikler ölümüne sürerdi. Şimdilerin taze evlileri yıllık program bile yapamıyor:
Çünkü evliliğin bir yıl sürüp sürmeyeceği bile meçhul.
Adına da “Aşk evliliği” diyorlar...
Hevesin adı “aşk” oldu olalı, hevesler kursaklarda kaldı!
Ayrıca aşklar da kirlendi!
Zaten televizyonlardaki evlilik programları evliliği de oyuncağa döndürdü.
Bize neler oldu böyle dostlar, neden dini hükümler “yokmuş gibi” yaşıyoruz?


Yavuz Bahadıroğlu / Yeni Akit / 29 Eylül 2012


hac duasi HAC ayin da okunacak
http://gercektarihdeposu.blogspot.com