6 Ocak 2004 Salı

Geçmişin İzlerini Takip Ederken

Anadolu, bereketli topraklarında yüzyıllardan günümüze kadar ulaşmış sayısız medeniyetlerin izleri ile doludur. Bir izi takip ederek çıktığım yolculukta , böylesine derin ve görkemli bir medeniyetle karşılaşacağımı tahmin bile edemezdim.

I.Ö. 2000 yılında kurulan ve 400 yıldan uzun süren, antik dünyanın süper güçleri arasında yerini alan HİTİT İMPARATORLUĞU , Ankara’nın 160 km. doğusunda, Çorum iline bağlı Boğazkale (Boğazköy) ilçesinde yer alan başkent HATUŞA orta Anadolu’daki küçük bir şehrin İ.Ö. 1700’lerde sonu gelmiş gibiydi. ‘’ Hattuş şehrini geceleyin yaptığım bir saldırı ile aldım. Yerine yaban otu ektim. Benden sonra her kim kral olur ve Hattuş’u yeniden iskan ederse Gökyüzünün Fırtına Tanrısı’nın laneti üzerine olsun!’’

Kuşşara şehrinin kralı Anitta bu dileğini bir tablet üzerine çiviyazısıyla yazdırdı. Ancak, Hatti Krallığı’nın ve başkenti Hattuş’un yerle bir edilişi üzerinden yüz yıl bile geçmeden, yine Kuşşara kökenli bir soylu, sonradan uzun bir süre, antik dünyanın ‘’süper gücü’’ olarak varlığını sürdürecek bir imparatorluğun merkezi haline getirdi. Kral Hattuşili, Hattuşlu anlamına gelen bu adı Hattuş kentini yeniden kurup kendine başkent yaptığı sırada almış olmalıydı. Hattuşili, II. Labarna olarak da bilinir. İ.Ö. 1650-1620 arasında hüküm süren Hitit kralı, Kuşşara yerine Hattuşa’yı (Boğazköy) başkent yaptıktan sonra Hattuşalı anlamına gelen Hattuşili adını almıştır. Yakınlarına ve pankus’a (genel kurul) hitap ettiği veda konuşmasında geçmişteki siyasal çekişmeleri değerlendirdi; torunu I. Murşuli’yi yerine geçirdi, ayrıca ailesine ve haklına erdem ve ılımlığı öğütledi. Hititçe ve Akad dilinde yazılmış bu vasiyetname Eski Hitit Dönemi’nin siyasal tarihine ilişkin önemli bir kaynaktır. Büyük kral unvanı yalnızca Hattuşa’da oturan kralların sahip olduğu unvandı. I. Murşili krallığın gücünü Anadolu dışına taşıyarak Halep şehrini aldı. Fırat boyunda ilerleyerek Babil’e kadar geldi ve buradaki Hammurabi hanedanlığına son verdi. İç huzursuzluklar ve dışardan gelen baskılar zamanla krallığı zayıflattı. Ege Bölgesinde Arzavallılar bağımsızlıklarını ilan etti ve Kilikşa ile orta Toros’larda Kizzuvatna’da da ayrı bir hanedanlık kurulması ile ticaret ve bol ganimet getiren istilalar için Suriye yolu Hititlere kapanmış oldu. İ.Ö.15. y.y. ortalarında I. Tudhaliya ve oğlu I. Arnuvanda dönemi Büyük Hitit Krallığı dönemidir. Kizuvatna’nın alınmasıyla ilgili olmalı. Çünkü, Kizzuvatna uzun süre Hititlerin doğu komşusu Mitanni Krallığı’nın etkisinde kalmıştı. Bu dönemde Hitit soyluları, yabancı kültleri ve mitosları kendi dinlerine kattı. Bir süre sonra yine salgın hastalıklar ve düşman saldırıları, özellikle kuzeyden gelen Kaşka akınları devleti zayıflatmaya başladı. Başkent Hattuşa, İ.Ö. 1400’lerde düşman saldırısı sonucu büyük bir yangın geçirdi. İ.Ö. 14. y.y. ortalarında genç ve dinamik I. Şupiluliuma’nın tahta çıkısıyla durum yeniden değişti. Yeni kral güçlü bir lider ve zeki bir politikacıydı. Güneydoğudaki komşusu Mittani Krallığı’nı yıktı ve kuzey Suriye’yi yeniden Hitit egemenliğine kattı. İ.Ö. 13 y.y. ortalarında Hitit İmparatorluğu en geniş ve gücünün en parlak dönemini yaşadı. Başkent Hattuşa’da yapılaşmada da en parlak örneklerini verdi. Anıtsal Aslanlı Kapı bu dönemde yapılmıştır. Bu kapı başkent Hattuşa’yı çevreleyen surların üç önemli kapısından biridir. Kuzey Suriye’ nin alınması ile bölgedeki sınırlar değişti ve doğu Akdeniz’de gücünü kanıtlamak isteyen Mısır ile sürekli sürtüşme yaşanmasına sebep oldu. İ.Ö.1275 yılında Büyük Kral II. Muvattali’ye bağlı Hitit ordusu ile Mısır Firavunu II. Ramses’in ordularının Kuzey Suriye’de , Orontes (Asi) Nehri kıyısındaki Kadeş’te (Tell Nebi Mend) savaşta doruk noktasına çıktı. Mısır kaynaklarına göre Kadeş Savaşı’na giden Hitit ordusunda 3500 araba ve 17 bin yaya asker bulunuyordu. Bu savaşın galibi ne Hitit’ler, ne de Mısır’lılardı. Savaş sonunda Hitit Kralı II. Hattuşili, Kraliçe Puduhepa ve Mısır Firavunu II. Ramses’in imzaladığı (İ.Ö. 1259) barış antlaşması, dünyanın en eski ilk yazılı anlaşması olduğundan dolayı önemlidir. Antlaşmanın Hitit arşivlerindeki kopyası 1906 yılında yapılan kazıda bulunmuştur. Bu belgenin bir kopyası da Mısır’daki Ramesseum’un ve Karnak Tapınağı’nın duvarlarına Mısır hiyeroglifi ile yazılmıştır. Kil tablet üzerine çiviyazısı ile Akadca yazılıp Boğazköy’deki Hitit arşivlerine konmuş kopyası, İstanbul’da Eski Şark Eserleri Müzesi’nde sergileniyor. Bu belgenin II.Ramses’e gönderildiği bilinen, ancak henüz bulunamayan aslı ise gümüş bir levha üzerine yazılmıştır.

Hattuşa’da Sfenksli Kapı yakınlarında bronz bir tablet bulundu. Ağırlığı 5 kg. olan çiviyazılı bronz tablet, Hititlerin komşularıyla ilişkilerine açıklık getirmesinin yanı sıra İ.Ö.2000 Anadolu’sunun tarihicoğrafyasına ışık tutan önemli bir belgedir. Bu antlaşmada Tudhaliya , Kurunta’ya ve evlatlarına Tarhuntaşşa Krallığı’nın hükümdarlığını ve ileride bir başka bölgenin de hükümdarlığını vaat ediyordu. Ancak kendisinin tüm Hatti ülkesi üzerindeki ‘’Büyük Krallığa ‘’ özenmemesini şart koşuyordu. Bütün bunlar İ.Ö. 13 y.y. Hitit Devletinin yıkılmasında payı olan huzursuzları belgeliyor.

İ.Ö.12.y.y. başlarında Mısır’da , Doğu Akdeniz ve Ege’de huzursuzlukların, göçlerin ve savaşların olduğu, Yakındoğu’da Tunç çağlarının sona erdiği dönemde Anadolu'daki Hitit Devleti de çöktü. İklim değişikliklerinden dolayı yaşanan kuraklıklar sonucunda kıtlık yaşandı. Taht kavgaları ve dış baskılar bu çöküşün nedenleri olarak görülür. Çekirdek bölge olarak tanımlayabileceğimiz İç Anadolu’da, Kızılırmak kavisi içinde ise Hitit Devletinin çöküşünden sonra, Demir Çağı’nın başlarında ‘’Karanlık Çağ’’ adı verilen dönem başlıyor. Bu dönemde bölgede, olasılıkla yarı göçebe boyların seyrek yerleşimleri söz konusudur.

Hittite Gate

HATTUŞA (BOĞAZKALE) ; Anadolu’da imparatorluk kurmuş Hitit’lerin başkentini, Boğazkale’de görünenler , Budaközü Ovası’nın bir ucunda yükselen engebeli arazi üzerinde, yaklaşık 2 km. alana yayılan 13. y.y. Hitit şehrinin kalıntılarıdır. Bunlar arasında surlar, Kral Kapısı, Aslanlı Kapı, Yerkapı gibi anıtsal kapılar, kral sarayının bulunduğu Büyükkale, Büyük Tapınak, Tapınak Mahallesi sayılabilir. İki bölümden oluşan ve çok geniş bir alanı kaplayan Hattuşa’da, Aşağı Şehir ile Yukarı Şehir’in en yüksek noktası arasında (2 km. mesafede) 300 mt. yükseklik farkı vardır. Kurulduğu alanı doğudan ve batıdan sınırlayan, Büyükkaya (doğuda) ve Yazır (batıda) derelerinin aktığı iki derin vadi, özellikle de doğudaki sarp kayalık şehre doğal korunma sağlıyordu. Dış tehlikelere karşı ideal bir konuma sahip başkentin ve buradaki kral sarayının (Büyükkale) etrafı sağlam ve yüksek sur duvarlarıyla çevriliydi. Hattuşa’da bugüne kadar varlığı saptanan 12 potern (tünel) bulunuyor. Şehrin savunmasında rol oynadığı düşünülen, ancak işlevleri henüz netlik kazanmayan poternlerden yalnızca biri geçit veriyor. Yerkapı’ya adını veren bu poternin uzunluğu 71 mt.dir. Şehrin güney ucunda, arazinin en yüksek kesiminde bulunan Yerkapı, Hattuşa’nın en etkileyici kalıntılarından biri. Sur, buraya yapay şekilde oluşturulmuş, 20 mt, yüksekliğinde bir sırt üzerinden geçmektedir. Büyük bir işgücü kullanılarak buraya yığılan toprağın oluşturduğu, dış yüzü kireçtaşından düzgün taş bloklarla kaplı bu yükselti kesik bir piramidi andırır. Bir savaşçı burayı birkaç saniyede tırmanabilir. Burası savunma amaçlı değil kültle ilgili törenlerin yapıldığı yer olarak düşünüyor. Üsten geçen surda sfenkslerle bezeli bir kapı, bunun hemen altında da bugün bile içinden yürüyerek geçilebilen Yerkapı poterni yer alır.

Hititler, özellikle anıtsal yapıların yüksek ve geniş duvarlarının sağlamlılığı için gelişmiş bir teknik kullanılıyordu. İşlenmemiş taşlarla örülen temel duvarları, bu temelin üzerinde, dış yüzlerde büyük blok taşların kullanıldığı, aradaki boşluğun küçük moloz taşlarla doldurulduğu kaide üzerinde, arası kerpiç tuğla ve molozla doldurulmuş ahşap kafesin oluşturduğu üstyapı bulunuyor. Duvarlar ise sıvalı ve kısmen boya bezemelidir.

Büyük Tapınak, İ.Ö. 13.y.y. Büyük Kral III. Hattuşili tarafından yaptırıldığı düşünülüyor. Aşağı Şehir’in ortasında yer alan yapı, çevresindeki depo odalarıyla birlikte 14 bin 500 metrekarelik alanı kapsar. Bu tapınaktan günümüze temel taşlar ve temel üstü kaideler ulaşmış durumda. Tapınak büyük bir iç avluya bağlı iki kült adasından oluşan merkezi bir yapıdır. Ülkenin en büyük tanrısı Gökyüzünün Fırtına Tanrısı Teşup ile Arinna’nın Güneş Tanrıçası Hepat’ta adanmış olduğunu düşünülüyor. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan merdiven sahanlığı ,merkezi avlulu kült binasını çevreleyen depo odalarını yapının iki yada üç katlı olduğunu gösteriyor. Binanın üst yapısının ahşap destekli kerpiç olduğu ve bir yangın geçirdiği saptandı. Alt kattaki depolarda hepsi de boş bulunan yüzlerce büyük küpte (pithos) olasılıkla tahıl, baklagil, şarap, yağ gibi gıda maddeleri saklanıyordu. Bu küplerin hacimleri iki bin litre kapasitelidir. Ayrıca kilden ve madenden yapılmış kaplar, mobilyalar, müzik aletleri ,taşınabilir tanrı betimleri, bayraklar,rahip ve rahibelerin kıyafetleri, törenlerde kullanılan pek çok eşya depolanmıştır. Şehrin en büyük çiviyazılı tablet arşivi ise tapınağın güneydoğusundaki depoda bulunmuştur.

Büyükkaya üzerinde kazılan 11 silonun en büyüğü yaklaşık 400 metreküp kapasiteli depo 1400 kişinin bir yıllık tahıl ihtiyacını karşılayabilirdi. Başkentin ihtiyacı olan tahıl burada topluca depolanıyordu. Derinlikleri iki metreyi bulan , tabanları taş döşeli bu büyük çukurların dibi saman tabakası ile örtülür, samanlar üzerine konan tahıl yükseldikçe kenarlar da samanla kaplanırdı. En üste saman ve üzerine toprak örtülürdü. Bu yöntemle tahıl birkaç yıl bozulmadan saklanırdı. Saman tabakaları nemi önlerken, farelerinde ürüne ulaşmasını engelliyordu. Toprak tabakası ise ürünün hava alıp bozulmamasını sağlamaktadır.

Hititler de ,o dönem yaşayan pek çok toplum gibi bin tanrılı halktır. Yendikleri komşuların tanrılarını kızdırıp gazaplarına uğramaktansa, armağan ve dualarla saygılarını dile getirip panteonlarına, yani kendi tanrıları arasına almayı gelenek haline getirmişlerdir. Hitit inancında, özellikle komşu Mitanni ülkesinde yaşayan hurilerin etkisi önemli bulunmaktadır. Her şehrin baştanrısı, her kralın bir korucu tanrısı vardı. Ülkenin en büyük iki tanrısı Göklerin Fırtına Tanrısı Teşup ile Güneş Tanrısı Hepat’tı. Boğa ,Hititlerin en büyük tanrısı Teşup’un kutsal hayvanı ve simgesidir. Hattuşa’da bulunan yazılı belgeler, Anadolu’da aynı dönemde (İ.Ö.2000) Hint-Avrupa dillerinin en eskisi Hititçeden başka, yine aynı grubuna ait Luvi, Pala , Hurrice, Hattice, Akadca olduğunu gösteriyor. Hepside çiviyazısıyla yazılan bu dillerde her işaret bir heceyi simgeler. Hititlerin kullandığı başka bir yazıda Luvi dilinde yazılan ve hiyeroglif denen resim yazısıydı. Hattuşa’da 25 bin çiviyazılı tabletin bulunmasından sonra, Tokat_Maşat Höyük’te (Tabigga) , Çorum-Ortaköy’de (Şapinuva) ve Sivas-Kuşaklı’da (Sarissa) tablet arşivleri bulunmuştur.

YAZILIKAYA; Boğazköy’ün 2 km. kuzeydoğusunda yer alan, sivri kalker kayalıkların oluşturduğu Yazılıkaya, büyülü bir mekan duygusu uyandırır. Bu kayalar arasında doğal şekilde oluşmuş galeriler,arkeologlar tarafından A ve B odası olarak adlandırılır. Dik kaya yüzeyleri kabartmalarla bezenmiştir. Anadolu’nun bilinen ilk açık hava tapınağında kabarma figürlerinin (tanrı ve tanrıça) yanlarında hiyeroglif adı yazılıdır. A odasındaki ana sahnede, Hititlerin en büyük tanrı çift ve ailesinin betimlendiği , ortada baş tanrı Hava/Fırtına Tanrısı Teşup, karşısında eşi Güneş Tanrısı Hepat, Hepat’ın arkasında baştanrı çiftinin çocukları ve torunları canlandırılır. Tanrıca Hepat’ın arkasında , bu ana sahneye doğru ilerleyen tanrıçalar alayı, Teşup’un arkasında tanrılar alayı yer alır. Tanrılar alayının son grubu ise 12 yer altı tanrısıdır. Bu kabarmaların arasında, diğerlerinden ayrı bir grupta bulunan tanrı gibi dağların üzerine basar gibi duran figür Büyük Kral IV.Tudbali olduğu hiyeroglif yazılardan okunmuştur. B odası adı verilen galeride IV. Tudbaliya’nın hiyeroglif yazı ile yazılmış adı dikkat çeker. Bu kralı koruyan tanrısı Şarumma’nın himayesinde gösterilen büyük boy kabartmanın bulunduğu galerinin, II.Şuppiliuma zamanında babası IV.Tadbaliya için ‘’ölü kültü tapınağı’’ olarak düzenlendiği tahmin ediliyor. Yere batmış kılıç ile simgelenen Yer altı Tanrısı Nergal’in büyük boyutlu bir kabartması da yine aynı bölümde yer alır. Aynı zamanda bu kutsal alanlarda dini törenler yapılırdı. Dualar okunur,müzik aletleri eşliğinde ilahiler söylenir,tütsüler yakılır,canlı ve cansız adaklar getirilip kurban törenleri yapılırdı Hititlerde tanrılara sunu kapları içinde çeşitli sıvıların kurban olarak sunulması bir gelenekti.

ALACAHÖYÜK; Yerleşim İ.Ö.4000 ortasında başladığı höyükte yapılan kazılarda ortaya çıkmıştır. İlk Tunç Çağı yani Hitit öncesi döneme ait 14 Prens Mezarı bulunmuştur. Şehir surları, Sfenksli Kapı, tapınak,saray kompleksi ve kabartmalar görülmeye değer. Büyük ulusal kazımızın Alacahöyük’te başlamasında Atatürk’ün yakın ilgi ve desteği vardır. Atatürk’e bu teşebbüsümüz söylendiği zaman; ‘’ başlayınız, paranız yetişmezse ben veririm,fakat muvaffak olmalısınız’’ demiştir. Alacahöyük bakır devrinin altın,gümüş,bakır eşyaları ve güneş kursları ile müzelerimizi zenginleştiren , Anadolu tarihine yepyeni ufuklar açan bir saha olmuştur. Alacahöyük kazısının başarılı sonuçları ve arkeoloji Atatürk’ün Meclis’te yaptığı yıllık konuşmada da yer alır. ‘’Tarih Kurumunun Alacahöyük’te yaptığı kazılar neticesinde meydana çıkarttığı 5005 yüz senelik maddi Türk tarih belgeleri, cihan kültür tarihini yeni baştan tetkik ve tamik ettirecek mahiyettetir.’’ (1.Kasım.1936)

ŞAPİNUVA (ORTAKÖY); Arkeolojik kazılar sonucunda Çorum’un Ortaköy ilçesi sınırları içinde bulunan Şapinuva, Hitit devletinin önemli şehirlerinden biri ve bir din merkezidir. Bir plato üzerindeki yapay teraslara yerleşen şehir, uzun süre yerleşim alanı oldu. Şapinuva buluntuları arasında anıtsal yapıların temelleri ve sayıları 2500’ü geçen çiviyazısı tablet parçaları bulunmuştur. Bu eserlerin bir kısmı Çorum Müze’sinde sergileniyor.

Hititler, kimdir? Anadolu’ya nereden gelmişlerdir? Dilleri Hint-Avrupa dil gurubuna giriyordu ama adlarını bile bu yeni ülkede aldılar, geldiklerinde Anadolu’da bulunan yerel Hatti kültürünü benimseyip kendi kurdukları krallığı da ‘’Hatti Ülkesi’’ adını veren bu halkın, Kafkasya’dan geldiğine ilişkin zayıf bulgular bulunuyor ama yapılan kazı çalışmaları bu konuyu aydınlatmaya yeterli olamamıştır.

Hattuşa , şehrinde yüksek bir tepede etrafınıza bakarken , günümüze kalan kalıntıları görürsünüz. Tertemiz masmavi gökyüzüyle beraber, esen sert rüzgar Hititlerin yaşamını size ulaştırır. Şu an ayağınızı bastığınız bu topraklarda, İlk Tunç Çağı’nda, İ.Ö. 17.y.y. yaşamış bir medeniyet vardı... Ne kadar cesur ve güçlülerdi. Bu zor iklim şartlarında her işlerini kendileri yaptılar ve bir medeniyet yarattılar. Onlardan geriye kalan eserleri müzelerde gezerken, altın ve bakırı kendileri işlemiş taslar,takılar,heykeller,güneş kursları yapmışlar. 400 yıl bu topraklarla bütünleşip yaşayan bu medeniyet bizlere izlerini bırakarak zaman içindeki yolculuklarına çıktılar. Unesco’un Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Hattuşa kazıları Anadolu’nun derin geçmişini aydınlatmaya devam ediyor.

Atlas Dergisi (1999- sayı:74 ) Jürgen-Ayşe Baykal Seeher ‘in yazısından ve diğer kaynaklardan özetleyerek hazırladım.

Nurperi Ünsal
Tue Jan 6, 2004 fotoGezi

22 Aralık 2003 Pazartesi

KONYA'YI GEZERKEN

Heracles Tomb at Konya

İnsanlık tarihinin ilk yerleşim merkezi ve geniş tarihi birikimi ile bir çok medeniyetin yaşam merkezi olan KONYA, İç Anadolu Bölgesinin orta kısmında yer alır. Ankara, Konya arası dört saat sürüyor. Konya’ya giderken uçsuz bucaksız sarı dünya Cihanbeyli Ovası’nı geçersiniz. Ufuk çizgisine kadar sarı buğday tarlaları sağ ve sol tarafınızdadır. Tüm dünyayı besleyebilecekmiş hissine kapılırsınız, altın sarısı bereket tarlalarını seyrederken.

Malazgirt Zaferi’nden önce Konya’ya ilk gelen Türk akıncıları Selçuklu’lardır. Konya’yı Kutlamışoğlu Sultan Süleyman Şah fethetti. 1074 ‘te başkenti İznik olan Anadolu Selçuklu Devleti, İznik’i kaybedince 1097 yılında başkenti Konya’ya taşıdı. Başkent olmasından sonra mimari açıdan çok etkilenen kent , Selçuklu’lardan sonra Karaman Oğulları’nın en büyük şehri oldu. Fatih ,1470’te dördüncü eyalet olarak Karaman eyaletini, merkez olarakta Konya’yı seçer. Sırasıyla, Fatih’in oğulları Şehzade Mustafa, Şehzade Cem , II. Beyazıt’ın oğulları Şehzade Abdullah, Şehzade Şehenşah, oğlu Şehzade Mehmet Şah eyaleti yönettiler. 17. y.y.’da eyalet , 80 bin km. büyüklüğe ulaştı ve Tanzimat döneminde Karaman yerine Konya adıyla anılmaya başladı. Uzun süre başkentlik yapması nedeniyle Türk mimarisinin önemli eserleri günümüze kadar ulaşmıştır.

Konya, düm düz bir ovada yer alır. Yokuş ve gecekondu yoktur şehirde. Sokaklar temiz ve moderndir. Dükkanları, pastahaneleri, parkları hemen fark edersiniz. Üsten raylı sistemin ilk uygulandığı illerimizden biridir. Şehrin her tarafına raylı sistemle rahatça ulaşabilirsiniz. Meram Bağları kentin yaz aylarını geçirdiği bir semttir. Meram’da harika villalar , geniş bahçelerin içinde yer alır. Dışardan bakınca boş zannedersiniz ama yazın en kalabalık semttir. Çay bahçeleri, lokantaları, piknik yerleri,hamamı ve tarihi köprüsü ile dinlenilecek yerdir Meram Bağları. Konya’da alt geçitlere ‘’battı ,çıktı’’ denilir.

MEVLANA müzesini anlatmadan önce , Mevlana’nın hayatı hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. Mevlana (1207-1273) Afganistan sınırları içinde yer alan Horasan yöresi, Belh şehrinde doğmuştur. Çeşitli illeri dolaştıktan sonra ailece Karaman’da (Larende) Subaşı Emir Musa’nın yaptırdığı medreseye yerleştiler. O yıllarda Selçuklu Devletinin başkenti Konya, hükümdarı Alaeddin Keykubat’tır. Hükümdar Mevlana’nın babası Sultanül-Ulema (bilgelerin sultanı) Bahaeddin Veled’i Konya’ya davet eder. Altunapa (İplikçi) Medresesi tahsis edilir. 1231 yılında ölen babası için mezar yeri olarak günümüzde Mevlana Müzesi olan Mevlana Dergahı (Selçuklu Sarayı’nın gül bahçesi) seçilir. Bütün talebeler ve müridler Mevlana’nın çevresinde toplanırlar. Mevlana büyük bir bilim ve din bilgini olur. Mevlana ‘nın ölüm günü, yeniden doğuş günü olarak kabul edilir ve ‘’Şeb-i Arus’’ (düğün günü) törenleriyle kutlanır.

MEVLANA MÜZESİ; 6500 m2 iken, Gül Bahçesi olarak düzenlenen bölümlerle 18.000 m2 alanı kapsar. Müze avlusuna ‘’Dervişan Kapısından’’ girilir. Mevlana ve aile fertlerine ait ana bina üzeri ‘’Kubbe-i Harda’’ (yeşil kubbe) denilen 4 kalın sütün üzerine, mimar Tebrizli Bedrettin tarafından yaptırılmıştır. Kapıdan adımınızı atınca, sanki içiride mıknatıs gibi güçlü bir kuvvet sizi içeriye doğru çeker. Mistik ortamda sessizce etrafınızı incelerken, muazzam bir huzur kaplar içinizi. Antre bölümünde kapının üzerinde yeşil fon üzerine , altın sarısı ile yazılmış dualar yer alır. Tavan sade mini kubbelerden oluşur. Duvarda büyük ve küçük harflerle yazılmış dualar yer alır. Kapının yanında bakırdan yapılmış, üzeri işlemeli ‘’Nisan Tası’’ bulunur. Bu kapıdan geçince türbeye girilir. Türbenin içi, muhteşem sanat şaheseridir. Öylesine süslenmiştir ki, minik bir düz alan yoktur. Vitraylı camlar ayrı güzellik katar. Her tarafı yağ kandilleri süsler. Başınızı kaldırıp tavana bakınca, bazı kubbeler kabartma, bazıları da harika
motiflerle türbe duvarları ile bütünleşmiştir. Burada ışık loştur. Türbe bölümünden salona geçilirken yan yana sıralanmış değişik şekillerde yağ kandillerini fark edersiniz. Yeşil daire desenli cam kandil, birbirinin içinden geçen kalın mermer zincirli kandil, alt kısmı sarı , kırmızı desenli beyaz cam kandillerin altından geçersiniz. Salonda el yazmalı Kuran’lar, hat sanatına ait eserler sergilenir. Müzenin diğer bölümlerinde mevleviliğe ait kumaş,halı,müzik aletleri sergilenmekte. Mevlevi yaşamını anlatan bölümde, heykellerden yapılmış, ‘’Mevlevi Sofrası’’ , ‘’Kazancı Dede’’ gibi bölümler yer alır. Ayrıca 9116 basma, 3705 el yazma eserlerden oluşan kütüphane bulunur.

SELÇUKLU KÖŞKÜ; Sultan Kılıçaslan II (1156-1192) devrinde yapılmıştır ve Sultan Alaaddin Keykubat I. zamanında onartılıp genişletilmiştir. İki katlı olarak inşa edilen köşkün duvarları çini motifleri ile süslenmiştir.

KARATAY MÜZESİ (MEDRESESİ); Emir Celaleddin Karatay tarafından 1251 yılında yaptırılmıştır Selçuklu ve Osmanlı çini eserleri sergilenmektedir.

İNCE MİNARE MÜZESİ; Selçuklu veziri Sahip Ata Fahrettin Ali tarafından 1254 yılında yaptırılmış olan müzede Beylikler ve Selçuklular dönemine ait taş, ahşap eserler sergilenir.

ATATÜRK MÜZESİ; Atatürk’e ait eşya,belgeler,elbiseler ve fotograflar sergilenir.

İNCE MİNARE (DARÜL HADİS) ; Selçuklu sultanı İzzettin Keykavus II devrinde Hüseyin oğlu Fahrettin Ali tarafından ‘’Hadis ilmi’’ okutulmak için 1258-1279 yıllarında yaptırımışıtr.

ARKEOLOJİ MÜZESİ; Neolitik, Erken Bronz, Hitit, Frig, Grek, Roma,Bizans devirlerine ait eserler sergilenir.

ALAADDİN CAMİİ; Selçuklu eserlerinin en eskisi olup Sultan Rüknettin I tarafından 1219 yaptırılmıştır.

Çeşitli medeniyetlerin yaşadığı Konya’ya 60 km uzaklıkta Çatalhöyük’te arkeoljik kazılar devam etmektedir. En erken yerleşim katı M.Ö.5500 yıllarına kadar uzanır. İnsanlık tarihinde ilk yerleşke, ilk ev mimarisi, ilk kutsal yapı Çatalhöyük’te yapılmıştır. Çumra Çatalhöyük, sadece ülkemizin değil, dünya ölçüsünde yemek kültürünün ilk defa başladığı, ateşin kullanıldığı,yerleşik hayata geçildiği, vahşi hayvan saldırılarına karşı ortak savunmanın yapıldığı yerdir. Neolitik, Erbaba, Karahöyük Kalkolitik,Alaaddin Tepesi,Eski Tunç Devri merkezleridir. Tarih devirlerinde Hititler, Lidyalılar, Persler, Büyük İskender, Selevkoslar, Bergama Krallığı ve Roma kent ve çevresine hakim olmuştur. Buradan çıkartılan eserler Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir.

EFLATUN PINAR HİTİT ANITI; Beyşehir’e 22 km. uzaklıktadır. Kutsal Hitit Anıtı, göğü taşıyan ve yerle gök arasında ilişki kuran Tanrıları tasvir eder.

KİLİSTRA ANTİK KENTİ; Hatunsaray ilçesinin 16 km. kuzey batısındadır. 7. y.y. ‘da Kapadokya benzeri yumuşak kayalar oyularak, kaya yerleşkesi yapılmıştır. Şapel,Sümbül Kilise, Büyük Su Sarnıçı kazılar sonucu ortaya çıkartılmıştır.

Aynı zamanda göller cenneti olan Konya’da, Karapınar ilçesini 18 km. mesafede , çift volkan patlaması ile oluşan bir krater gölü olan Meke Gölü yer alır. Etrafında Acı Göl, Çırak Göl, Meyik Göl gibi bir çok krater gölü bulunur. Ilgın (Çavuşlu) Gölü, su ürünleri bakımından önemlidir. Ereğli Gölü, sazlıklarında 200’ün üzerinde kuş türü yaşar. Beyşehir Gölü, yurdumuzun üçüncü büyük gölüdür. Milli Park olan gölümüz, su ürünleri açısından değeri yüksektir. Yunak Gölü, Akşehir Gölü ve Yerköprü Şelalesi en önemlileridir.

Kentimizde, Balatini ve Körükini Mağaraları (Beyşehir), Büyük Düden Mağarası (Derebucak), Tınaztepe Mağarası ( Seydişehir) bulunmaktadır. Ayrıca anıt ağaçlar kapsamında, Beyşehir’de Titrek Kavak 100 yaşında 25 m. ve 8 m. çevresi ile kent merkezinde fosil Ardıç 500 yaşında 4.5 m çevre genişliğine sahiptir.

Geniş mutfak kültürüne sahip Konya mutfağından, etli pide, fırın kebabı, tandır, çeşitli börekler ve Petek Pastanesinin pastaları seçtiklerim.

Mevlana, ‘’ her gün bir yere konup göçmek, akarsu gibi bulanmamak, donmaktan kurtulmak ne hoştur’’ der. Yeni gittiğim bir yere ön yargılardan uzaklaşarak gitmeyi tercih ediyorum. Böylece her şey sizin keşfetmenizi , gezinin her dakikasını değerlendirmenizi sağlıyor. Arkadaşınız daha önce gitmiş olabilir, beyenmemiş olabilir, sizi etkilemesine izin vermeyin,lütfen. Sizin bakış açınız tabiki farkı olacaktır. Başkalarının gözünden kaçan noktaları siz bulabilirsiniz. Konya bir güne sığmayacak kadar geniş tarih ve kültüre sahip bir ilimiz. Yeni gezilerde buluşmak ümidi ile.......

Ağaç, ayak ve kanatla hareket etse,
Ne testerenin derdi ne de baltanın darbesini çekerdi.
Güneş, kanatlarıyla her gece gitmese,
Dünya sabahları nasıl aydınlanırdı?
Acı su denizinden ufuklara girmese,
Sel ve yağmurla gülistanın hayatı nereden gelirdi?
Damla kendi vatanına gidip döndü,
Bir sedefe tesadüf edip inci oldu.
Yusuf, babasından ayrılıp ağlaya ağlaya seyahate çıkmadı mı?
Seyahat saadet, mülk ve zafer kazanmadı mı?
Mustafa, Medine tarafına seyahat yapmadı mı?
Orada saltanat bulup yüz diyarın sultanı olmadı mı?
Ve eğer ayağın yoksa kendi içine seyahat seç,
Yahut maden gibi eserin şualarını kabul et!
Kendinden kendine seyahat yap ey hoca ,
Çünkü böyle bir seyahatten dolayı toprak, altın madeni oluyor....

MEVLANA (SEYAHAT ŞİİRİN’DEN)

Eğer tren yolculuğunu tercih ederseniz İstanbul Haydarpaşa Garından Meram Ekspresi kalkıyor. Havayolu ve karayolunu da tercih edebilirsiniz.

NOT: Şeb-i Aruz törenleri 10- 17 Aralık tarihlerinde yapılmaktadır.

Nurperi Ünsal.
Tue Dec 23, 2003 fotoGezi

13 Aralık 2003 Cumartesi

Abant'ta Sonbahar



En sevdiğim mevsimler ilkbahar ve sonbahardır. Doğa bahar aylarında tüm cömertliği ile güzelliklerini bizlerle paylaşır. Yine içimdeki sesi dinleyerek, sarı sonbaharı hissedebilmek arzusuyla ABANT’a gitmek için yola çıktım. Yeşillikler içinde saklanmış Bolu’ya geldiğimizde sol tarafımızda bulunan ilin üzeri tamamen sis bulutları ile kaplanmıştı.

Abant levhasından dönünce, yeşil dünyaya aniden dalıyormuş hissine kapılırsınız. Sağ ve sol tarafınız yemyeşil çamlarla kaplıdır. Elinizi uzatsanız dalları yakalayacak kadar yakındır ağaçlar. Bu yeşilliğin içinde aniden masmavi gölü görürsünüz. Etrafı yeşil dağlarla çevrili, masmavi göl. Durup onunla gözgöze gelirsiniz. Gökyüzünün rengine göre değişen gölün rengi, yaz mevsimindeki gibi pırıl pırıl parlayan mavi renginde. Çünkü bugün hava harika bir sonbahar günü, içimizi ısıtan güneş her tarafa neşe ve mutluluk yaymakta. Otobüsten inip hemen doğaya koşarak fotoğraf çekmeye başlıyorum. Doğa tüm güzelliğiyle karşımızda. Yeşil çam ağaçlarının arasında sarı dalları ile parlayan ağaçlar, yeşil bir çalının arkasında kıpkırmızı yapraklarıyla fotoğraf karelerimizi süslüyorlar. Bu ağaçların altını kaplayan yeşil bitkilerin üzerini sonbahar yaprakları kaplamış. Kuru yaprakların arasından beyaz ve sarı renkli papatyalar, leylak rengi yabani çiğdemler fışkırmış. Hayret edersiniz sonbahar mı, yoksa ilkbahar mı diye !

Bolu’nun 35 km. güneyinde bulunan Abant Gölü, denizden 1328 mt. yükseklikte. Tektonik kayma ile oluşmuş krater gölü. 1350 hektar alana sahip. Bilinen en derin yeri 17 mt., çevresi 7 km. Çevresini kaplayan dağlar yer yer 1800 mt. yüksekliğe ulaşıyor. Çam, kayın, gürgen, ağaçları ile kaplı olan dağlar göl ile bütünleşmiş.

Dağlara doğru çıkıp , arkanıza bakınca yeşil, sarı, kırmızı, kahverengi ağaçların arasından masmavi göl "yanıma gel..." dercesine bakar size. Yanına gidince bazı yerlerin yarı bataklık olduğunu fark edersiniz. Burası, sarı cılız sazlıklarla kaplıdır. Sonra yol kenarından gölle beraber yürümeye başlarsınız. Hafif esen rüzgarın etkisiyle hareketlenen göl suları, kıyıya mini dalgalarla yaklaşır. Suda kurumuş nilüfer yaprakları hafif hafif dalgalanır. Eğilip bakınca , suların içinde köke doğru yeni sürgün veren mini nilüfer yapraklarını fark edersiniz. Tüm doğa şimdiden hazırlık yapmıştır ilkbahara... Ördekler de ailece bu şenliğe katılır. Yürüdüğünüz yol hafifçe sağa doğru döner. Sağ tarafınızda yer alan , koyu yeşil yüksek çam ağaçlarının arasından güneş yol bulup toprağa inememiştir. Bu nedenle ağaçların arası koyu bir gölgeye bürünmüştür. Sol tarafınızda bulunan ağaçların arasından göl kenarında yürürken , ilerdeki patikadan gölün kenarına inerseniz, göl sularının nasıl berrak ve temiz olduğunu fark edersiniz. Dipteki kumları görürsünüz. Burası harika piknik alanıdır. Yaz aylarında gelen arkadaşlar karşıdaki sazlıkların içinde beyaz atların olduğunu söylediler. Göl etrafında tam daire çizerek yürümek isterseniz bir buçuk saatinizi ayırmanız gerekir.

Abant Gölü her mevsim size başka süprizler hazırlar. Dört mevsim geldiğim Abant, kışında beyaz ve yeşildir. Kışın üç ayını yüzeyi buz tutmuş, sütbeyazı karlarla geçiren gölün etrafındaki yeşil çamlar, beyazla ebrulidir. Etrafta bulunan otellerin çatılarından kalın buzlar sarkar. Bu beyaz dünyada gölün etrafını kızakla gezmek ayrı güzellikler yaşamanıza sebep olur. Tabiat ana Abant’a dört mevsim insanları kendine çeksin , monotonluktan sıkılan biz insanlar onu fark etsin, keşfetsin diye ağaçların arasına sırlarla saklamıştır......

Abant Gölü’ne girişte sağda bulunan alışveriş merkezinden, çevre köylerde yapılan peynir, böğürtlen, kuşburnu, ahududu reçeli , tereyağ, kurufasulye, ev tarhanası ve erişte alabilirsiniz.

Nurperi Ünsal
fotoGezi-subscribe@yahoogroups.com

19 Eylül 2003 Cuma

bir anadolu gezisi : Yedigöller

Yedigöller'de Sonbahar Ormanı

Mevsimlerin değişmesi ile, doğada yeniden yapılanma başlar. Doğadaki bu değişim her zaman mükemmellik içinde gerçekleşir. Baharla birlikte cıvıl cıvıl olan doğa, sessiz sedasız kışa hazırlanırken, kuşların neşeli kahkahaları ve derelerin coşku dolu sesleri azalır, yerini yağmurun nemine ve rüzgarın sesine bırakır. Yeşil ağaçlar kendi türlerine göre farklı renklere bürünür her sonbahar. Bu renklerle donanmış, her rengin bin bir tonuna sahip milyonlarca ağaçtan oluşan Yedigöller sonbaharda başka bir şiirsellikle kışa hazırlanır.

Yedigöller

Ankara-İstanbul karayolunun 152. Km. Yeniçağ ve 190 . km. Bolu ilinin kuzeyinden ayrılan yollarla ulaşılır Yedigöller’e. Kış aylarında Bolu-Yeniçağ yolu genellikle kapalı olduğundan ulaşım Yeniçağ-Mengen-Yazıcık üzerinden gerçekleştirilir.

Doğanın mucizesi olan 2900 hektarlık alanı kaplayan Yedigöller , 1965 yılında milli park ilan edildi. Burada bulunan gölleri oluşturan faktörler; volkanik kayaçlarda oluşan sahada zaman zaman taban göçükleri, yer hareketlerine sebep olmakta, sürüklenmeye müsait arazi yapısına sahip olmasıdır. Göller kayan kütlelerin, vadilerin önlerini kapaması sonucunda suların birikmesi ile oluşmuştur. Aralarında 50-60 mt yükseklik farkı olan göllerin bazılarında dipten birbirleriyle bağlantısının olduğu bilinmektedir. Yedigöller’ e ilk girişte arabadan inip sağ ve solunuzda bulunan vadiye bakınca, bu vadinin taban çökmesi nedeniyle oluştuğunu görürsünüz. Tıpkı orman denizini andıran kayın, meşe, karaağaç, kızılağaç, karaçam, köknar, sarıçam, ıhlamur, gürgen, köknar, fındık, üvez, alıç ağaçları zengin bitki örtüsünü oluşturur.

Autumn on the Lake

Bu yeşil dünyaya ilkbahar yada sonbahar mevsiminde gelirseniz, size belki başka hiçbir yerde görmeniz mümkün olmayacak güzelliklerini sergiler. Yedigöller’e inerken en iyisi arabadan inip, göllere kadar yürümektir. Bol oksijenli, temiz havada yokuş aşağı inerken, sonbahar güneşinin ağaçların üzerindeki dansını hayatınız boyunca unutamazsınız. Kapankaya manzara seyir yerine geldiğinizde karşılaştığınız manzara karşısında kendi nefesinizi bile duymazsınız. Karşıdaki dağları tamamen örten ağaçların sunduğu renk senfonisi, yeşilin, altın sarısının, kızılın, morun, kahverenginin birbiriyle uyumunu hiçbir yerde göremezsiniz. Sağ tarafınızda bulunan dağın üst kısmandan aşağıya doğru yavaş yavaş akan sisi görünce içinizden "Şimdi bu güzellikler sisle saklanacak" diye endişelenirsiniz ama doğa sizin korkunuzu hissetmiştir sanki: Sağ tarafınızı kaplayan sis bulutları, sol tarafınızdaki dağların güzelliğine dokunmaz.

Yeşil çam ağaçlarının arasında bulunan sarı, kahverengi, kırmızı, turuncu renkli ağaçların üzerine sanki birileri gökten boya dökmüştür. Uzaklarda mavi göller küçücük gözükür. Hangi ressam doğayı böyle harika renklere boyayabilir, bu muhteşem peyzajı tuval üzerine aktarabilir bilinmez. Ama burada duygularınız birbirine karışır, hayranlık, sevinç, şaşkınlık, mutluluk!...

Yol kenarında bulunan levhanın yanındaki patikadan devam edince, Karaçam (Pinus Nigra) Anıt Ağacını görürsünüz. 500 yaşında olan anıt ağacın boyu 30 mt., çapı 1.74.mt , çevresi de 5.50 mt.’ dir.

Yedigöller’i görebilmek, onu hissedebilmek, bu mükemmellik içinde milyonlarca ağaç ve yaprağın arasında kaybolmak. Günlük yaşamdan kopmak, bu huzur verici ortamda ayaklarınızın altında ki sarı halının üzerinde yürürken çıtırdayan dallar, çisildeyen yağmura eşlik eden ağaç okyanusunda kaybolan sadece sesini duyduğunuz kuş cıvıltılarının arasında olmak ancak Yedigöller’de gerçekleşir. Kasım güneşi her tarafı aydınlatırken, yolun solunda bulunan ağaçların altın sarısı rengi pırıl pırıl parlarken, sağ taraftakiler kahverenginin her tonuna bürünmüştür. Zaman bir yerlere saklanmıştır. Aramanız boşunadır, bir süre bulamazsınız zamanı... Aslında her şey kendi zamanını yaşar, bir çıtırtının, kuş sesinin, rüzgarın fısıltısının, yaprağın yere düşüşünün ve hatta kendi ayak sesiniz bile öylece oluşur ve kendi zamanı içinde kaybolur...

Rengarenk ağaçların hepsinde farklı bir anlam ve güzellik saklıdır. Güneşin doğayla yaptığı renk şakalarını, kuşların ve derelerin sesleri sizi çılgın şehir hayatından çok uzaklara götürür. Descartes’in dediği gibi "tabiatın bana öğrettiği her şey bir gerçeği içerir." İşte burada sadece gerçekleri yaşarsınız. Bu düşüncelerle vadinin tabanına, derinliklere yürürken henüz rüyanız bitmemiştir. Sonbaharda olağanüstü renklere bürünen doğada, göllere akan mini çağlayanların oluşturduğu sevimli göllere ulaşırken yol kenarında bulunan ağaçların köklerini görürsünüz, iki ayrı renk toprağın üzerindedir milyonlarca ağaç. Alt katman mat gridir, hemen üstünde ise koyu kahverengi yumuşak toprağı görürsünüz. Burada sık sık heyelan olduğu biliniyor. Bir hafta önce gördüğünüz ağaçların yer değiştirdiğini veya mini çağlayanların aniden ortaya çıktığını fark edince biraz telaşlanırsınız sonra her şeyi unutarak doyumsuz manzaraya dalarsınız. Büyükgöl, Küçükgöl, Deringöl, İncegöl, Nazlıgöl, Sazlıgöl, Seringöl olmak üzere yedi gölden oluşur. Hepsi ayrı güzellikte olan göllerin etrafı doğanın renk sandığının cömertliği sayesinde büyülü bir atmosfer oluşturur. Her rengin bin bir tonu göl sularına yansıyarak izlemeye doyum olmayan manzaralar sunar doğa severlere.

"Şu dünya bir gelindir yeşil kızıl donanmış.
Kişi yeni geline bakar bakar doyamaz
"
diyen Yunus Emre’nin dizelerini doğrularcasına.....

Yedigöller Milli Park içinde avlanmak yasaktır. Zengin bitki örtüsü, kuşlar, geyik, tilki, domuz, sincap, karaca gibi yaban hayvanlarına ev sahipliği yapar. Ülkemizin ilk kültür alabalığı üretme istasyonu 1969’da burada kuruldu. Olta balıkçılığı, kampçılık, piknik, yürüyüş, fotoğraf çekebileceğiniz milli parkta bulunan dubleks villalardan oluşan 31 yataklı dinlenme tesislerinde kalmak için Orman Bölge Müdürlüğünden rezervasyon yaptırmanız gerekir.

"Çiçek bir şölen yaşamda,
Renklerin en büyük orkestrası,
Dursuz – duraksız çalar her insanda,
Sevinci, aldanıyı, ölümü ve yası."
. . . Özdemir Asaf
Yazı: Nurperi Ünsal

Fotoğraflar: voyageAnatolia.blogspot.com

Yansımalar: Sonbahar Ormanı

21 Ağustos 2003 Perşembe

Bir Anadolu Gezisi: Bursa

Bursa Kozahan: Reflections of 1001 Nights

Bir kent düşünün, her köşesi binlerce yıllık kültür mirası ile iç içe, yüzyıllarca medeniyetlere kucak açmış, yaşamını, tarihini, başarılarını günümüze kadar ulaştırmayı başarmış... Eskiden tarım ve kültür kenti iken, 1326 yılında başkent olmasıyla beraber uçsuz bucaksız imparatorluk topraklarının merkezi olan Bursa, kendini anlatmak isterse nasıl anlatır?

Türkiye’nin beşinci büyük kenti olan Bursa, Güney Marmara bölgesinde yer alır. Doğal zenginlikleri, yeşil dokusu, şifalı suları, yaz ve kış turizmi, mimari özellikleri, benzerine az rastlanan bir kültür ve tarih mirasına sahiptir. 2l arkeolojik, 1 doğal , 3 kentsel sit alanına, 2042 adet korunması gereken anıtsal yapıya sahip olan kent, yeşil dokusu ile Yeşil Bursa" olarak tanıtır kendini. Kent, Uludağ eteklerine kurulmuştur. İlk hırıstiyan keşişlerin inzivaya çekildikleri yerleşim yerlerinden biridir. Tarihte "Bithynian Olympos", Osmanlı döneminde "Keşiş Dağı" diye anılan Uludağ jeomorfolojik yapısı, doğal bitki toplulukları ve kış sporlarına uygunluğu nedeniyle Türkiye’nin en büyük kış turizm merkezidir. 7500 yatak kapasitesi olan otellere sahiptir. Deniz seviyesinden 2534 m. yüksekliği olan Uludağ’ın en yüksek tepeleri Zirvetepe, Kuşaklıkaya, Şahinkaya’dır. Zirveye yaklaştıkça, ortalama 2000 m.'de buzul taşlar içinde Kilimligöl, Karagöl, Aynalıgöl yer alır. Ender rastlanan Apollon kelebeklerinin barındığı yerdir Uludağ. Teleferik semtinden teleferiğe binerek dağa çıkmak ayrı bir heyecandır. Arabayı tercih ederseniz her virajı döndüğünüzde dağla yeniden tanışıyormuş gibi hissedersiniz kendinizi. İlkbaharla beraber tüm doğa çiçek şenliğine davet eder. Kirazlı yayla ve Sarıalan mevkileri, yaz aylarında trekking, doğa sporları, kamp ve piknik yapmak için olağan üstü güzelliklerini sunar. Dört mevsim Uludağ’ın sunduğu güzellikleri yaşamak onu tanımak demektir.

Bursa bölgesinin tarihi M.Ö. 3500 yıllarını kapsayan kalkolitik döneme kadar uzanır. Frig, Roma, Bizans dönemlerini yaşayan kent daha sonra Selçuklu ve Osmanlı egemenliğine girmiştir. Osmanlı Devletinin kuruluşu sırasında önemli hizmetleri bulunan Türk Ahi Şeyh Edebali’nin zaman zaman konuğu olan Osman Gazi onun evinde misafir olduğu bir gecede rüyasında; "Edebali’ nin koynundan çıkan bir ayın kendi koynuna girdiğini ve kendi göbeğinden çıkan ağacın gölgesinin tüm dünyayı kapladığını" görür. Bu rüyayı yorumlayan Edebali, Tanrı’nın Osmanoğulları’na sultanlık verdiğini söyler ve kızı Bala Hatun’u da Osman Bey’e nikahlar. "Oğul" hitabıyla başlayan bir nasihatnameyi Osman Bey’e bırakır. Osman Gazi’nin kuşattığı fakat alınışını göremediği Bursa, oğlu Orhan Gazi tarafından 1326 yılında alınır. Aynı yıl Osmanlı başkenti olur. Daha sonra başkent Edirne’ye alınsa da kent önemini her zaman korur. Bursa’yı gezerken geçmişten geleceğe yolculuk yaparsınız. Tarihi dokusu sizi geçmişe götürürken, aslında siz bugünü yaşarsınız. Ufak taşlı Bursa sokaklarında gezerken, parklarında oturup kenti seyrederken, çınarların gölgesinde çayınızı yudumlarken geçmişten bir fısıltı duyarsınız.

Kapalı Çarşı çeşitli hanlardan oluşan alışveriş merkezidir. Kuyumcuları, meşhur havlucuları, ayakkabıcıları ile ne ararsanız bulabilirsiniz. Çarşının hemen yanında çınarların arasında yer alır Ulu Cami. 1396-1400 yıllarında Yıldırım Bayezid tarafından, tamamı kesme taştan, çok kalın ve yüksek duvarlarla 12 ağır dört köşeli paye üzerine, pandantiflerle 20 kubbeli olarak inşa edilmiştir. Çok kubbeli camilerin en klasik örneği olan caminin zengin ve ferah mekanı ile bütün Türk camileri içinde en büyük ölçüye sahiptir. (318 m2) İçinde bulunan şadırvandaki su sesi hoş bir müzik oluşturur. Ön cephedeki kitabe ve şebekeli tacı ile minber Selçuklu üslubundan Osmanlı üslubuna geçişin şaheseridir.

Inside Ottoman Mosque

Ulu Camiinin doğusunda yer alan Orhan Camii ve Külliyesi, Osmanlı külliyelerinin ilk örneklerindendir. 1339-1340 yıllarında Orhan gazi tarafından yaptırılan külliye, cami, medrese, imaret, mektep, hamam ve handan (Emir Han) oluşur.

Bursa’da yürüyerek, istediğiniz her yere gidebilirsiniz. Hep beraber yürüyerek kenti keşfedelim isterseniz. Ulu Cami’den çıkınca hemen ilerde harika çay bahçesi olan parkı görürsünüz. Parkın arkasındaki sokağı devam edince çeyiz mağazaları, aktarların olduğu çarşıya girersiniz. Çarşamba günü kurulan pazarında kentin verimli topraklarında yetişen leziz sebzeler, meyvelerin taze görünüşü iştahınızı açar. Ulu Cami’den düz ilerlerseniz sağ ve sol tarafınızda bankalar, PTT, mağazalar yer alır. Tabii Kafkas Pastanesine uğramadan olmaz. Bursa’nın ünlü kestane şekerleri burada imal edilip, satılır. Atatürk Heykelinin bulunduğu semtin adı Heykel, kentin merkezidir. 1867’den beri hizmet veren Heykel Meydanının yan tarafındaki Ünlü Caddesinde bulunan Kebapçı İskender en meşhurudur. Lezzetli döner üzerine hazırlanmış domates sosu, közde pişmiş yeşil biberi, yoğurdu ve tereyağı ile iskenderi her yerde tadabilirsiniz. Ama burada yediğiniz iskenderin farkını hemen anlarsınız. Heykelin karşısında bulunan Ahmet Vefik Paşa tiyatrosu tiyatro severleri bekler.

Yolumuza düz devam ediyoruz ve Setbaşı semtine geliyoruz. Setbaşında caddenin sağ ve sol tarafında mağazalar, pastaneler, çay bahçesi yer alır. Yolun ortasında bulunan köprünün altından çay akmaktadır. Sağ tarafınıza bakınca yemyeşil Uludağ’ın hemen yanınızda olduğunu görürsünüz. Çocukluğumda Setbaşı’nda yürürken bu kadar kalabalık olmadığını hatırlıyorum. Yol ayrımında bulunan çınar ağacı tüm ihtişamı ile yolun ortasında duruyor. Yol yapımı sırasında çınarı kesmek istemişler, kesmeye gelen kişilerin sakat kaldığı biliniyor. Sonunda kepçe getirmişler fakat nafile kepçenin de eğildiği söyleniyor. Bu ulu çınar her şeye rağmen sırlarını kimseye anlatmadan yaşamına devam ediyor.

Yol ayrımının sol tarafından devam ediyoruz, bu sokakta eskiden revaniye dükkanı bulunurdu. Şöyle bir tabak hayal edin; on cm. kalınlığındaki revaniyenin üzerinde taze beyaz kaymak bulunuyor... Bursa’nın en meşhur tatlıcısı artık yok! Bulunduğumuz semt Yeşil, eski cumbalı evlerin korunduğu bir mahalle. Birçoğu restore edilen evler çınar ağaçlarıyla beraber harika görüntü sunar. Turistik eşya satan mağazalar haline getirilen eski evlerin hemen yanında Bursa ile bütünleşen Yeşil Türbe yer alır. Osmanlı türbe mimarisinin en güzel örneklerindendir. Mermer merdivenlerle çıkılan sekizgen yapıyı, yüksek bir kasnağa oturan kurşun kaplı kubbe örtmektedir. Yeşil renkli çini süslemeleri ile eşsiz bir görünümü olan türbe tümüyle çini ile kaplı olan mihrabı bir şaheserdir. Ceviz ağacından geçme tekniği ile yapılmış, geometrik motiflerle süslü ve kitabeli kapı Osmanlı ahşap işçiliğinin en güzel örneğidir. Ne yazık ki bu sanat harikası yapı şu an harap bir vaziyette Kültür Bakanlığının ilgisini beklemektedir.

Hemen karşısında bulunan Yeşil Camii; 1419-1420 yıllarında Çelebi Sultan Mehmet tarafından yaptırılan caminin süslemeleri, 1424 yılında II. Murat döneminde bitirilmiştir. Süslemede kullanılan yeşil firuze ve çinilerden dolayı Yeşil Camii olarak tanınır. Mimarı Hacı İvaz Paşa’ dır. Bursa’nın en önemli Osmanlı dönemi yapılarından olup, cami mimarisinden çok süslemeleri ile ünlüdür. Çini süslemeler camiinin en önemli özelliğidir.

Caminin arkasında bulunan Yeşil Çay Bahçesinde oturunca tüm kent ayaklarınızın altındaymış gibi görünür. Gece ise ışıltıların eşliğinde seyredersiniz kenti. Çocukken bu bahçede servis yapan amca, turistlerin de eğlencesi idi. Tüm bahçede kaç tane çay içilecekse "çaaaaaayyyyyyyyyyy 40" diye seslenirdi çay ocağına. Çocukken çok eğlenceli gelirdi. Ayrıca Ramazan’larda sürahi ya da ibrik şeklinde poğaçalar yapılırdı fırınlarda. Şimdi hepsi hatıralarda kaldı ne yazık ki... Daha içerlere ilerleyen yol Şible semtine ulaştırır. Burada dar sokaklarda eski cumbalı evler koruma altına alınmış. Çoğunda el tezgahları bulunurdu. İpek dokumaları ile ünlü Bursa’da Şible sokaklarından geçerken dokuma tezgahlarının sesleri duyulurdu. Artık onlarda yoklar...

Yürümeye devam edince Emir Sultan semtine geliriz. Ünlü bir bilgin olan Emir Sultan, 1391 yılında Bursa’ya gelmiş ve Yıldırım Bayezıt’ ın kızı Hundi Fatma Hatun ile evlenmiş. Emir Sultan Camii ve türbesi, karısı tarafından II. Murat devrinde yapılmıştır.

Şimdi geri dönerek, tekrar Ulu Cami önüne gelip, karşısından yukarı doğru çıkan yolu takip ediyoruz. Bu yol bizi Muradiye semtine ulaştırır. Muradiye Külliyesi; büyük bir parkın içinde yer alır. Sultan II. Murat tarafından 1424-1426 yıllarında yaptırılan külliye, cami, medrese, imaret, hamam ve 12 türbeden oluşur.

Muradiye’den, Tophane semtine geçeriz. Bursa çay bahçeleri ve parklar bakımından zengindir. Hemen hemen her semtte bir park bulunur. Parkın içinde bulunan Osman ve Orhan Gazi türbeleri kentte tepeden bakar. Parkın hemen yanında küçük çıkmaz bir sokak "ressamlar sokağı" olarak bilinir. Bursa’lı ressamlar yapmış oldukları resimleri burada sergilerler...

Pyramid of Light in the Dark

Yine Ulu Camii’nin önündeyiz. Yolumuza sol taraftan devam edelim. Cam piramitten yapılmış Zafer Plazayı gezmeden olmaz. Burası Ankara Karum alışveriş merkezini anımsatır. Karşıya geçip yolumuza devam edince Altıparmak semtine geliriz. Yüksek binaların yer aldığı semtte ana caddenin üzerinde bankalar, mağazalar, kuaför salonları yer alır. Bu arada kentte bulunan bayan kuaför salonlarının %95’ini hanımlar çalıştırır. İlk zamanlar alışamadım ama titiz çalışmalarını görünce saçlarımı güvenle ellerine teslim ettim.

Kültür Park Bursa’nın simgesidir. Büyük bir alanı kaplayan park yeşilliklerin içinde size şehirden uzaklardaymışsınız hissini verir. Park içinde bulunan Arkeoloji Müzesi, Prehistorik Çağ Eserleri ve Sikkeler, Taş Eserler, Seramik, Cam, Madeni Eşya ve Sanat Galerileri olmak üzere dört salondan meydana gelir.

Hacivat ve Karagöz heykelini geçince semtin adı Çekirge olur. Bu semt, Ankara’nın Gazi Osman Paşa semtini anımsatır. Lüks binalar, mağazalar, oteller ile birdenbire geçmişten kalan izler sizi bırakır. Ünlü Armutlu ve Kükürtlü kaplıcaları bu semttedir. Uludağ’a çıkmak için buradan ayrılan yoldan gitmeniz gerekir. Zaten Çekirge Uludağ’ın eteğinde olduğundan dört bir tarafındaki yollar yokuştur. Ayrıca Türkiye’nin ilk ve tek Ormancılık Müzesi, Çekirge Caddesi üzerinde Saatçi Köşkü olarak bilinen yapıda 1989’dan beri hizmet vermektedir. Müzede bitki, hayvan fosilleri, ormancılıkla ilgili araç - gereçlerden oluşan 2000 eser yer alır.

Kentin her tarafında gördüğümüz çınar ağaçları ayrı bir güzellik katar. Dip çevresi 12 m. olan 563 yaşında Osman Gazi çınarı, 568 yaşındaki İnkaya çınarı, 21.5 m. çevreli Kavaklı Camii çınarı anıt ağaçların bazılarıdır. Geniş gövdeli, yüksek ve kalın dallarında koyu yeşil yapraklı çınarların altında oturup çayınızı yudumlarken kentin tarihinin onda gizli olduğunu bilirsiniz. Rüzgarla beraber hışırdayan dalları bir şeyler fısıldar ama gürültüden duyamazsınız. Düşünün beş yüz küsur yıldır oradalar. Neler gördüler bilinmez ama tüm heybetleri ile yıllara meydan okumanın onurunu yaşarlar.

Dusk at Lake

Kentin belli başlı semtlerini gezdikten sonra biraz da çevresini gezelim. Bursa’da yaşarsanız hiç sıkılmazsınız. Her hafta sonu için ayrı bir gezi programı yapabilirsiniz. Yazın plajı, mesire yerleri, kışın kayak sporları ile ender rastlanan alternatifler sunar kent bize. Sahilde en yakın Kurşunlu, Mudanya, Trilye (Zeytinbağı) yer alır. Bursa’dan 30 dakika uzaklıkta yeşillikler içinde, ilerleyen yol sizi denize ulaştırır. Kurşunlu - Mudanya arası 30 dakikadır. Sahil kenarından ilerleyen yolun sol tarafı yeşil örtü, sağ tarafı mavi örtüyle kaplıdır. Mudanya eski tarihi dokusunu korumakla beraber, betonlaşmadan nasibini almıştır. Tarihi yapıların bir bölümü restore edilmiş. Tahir Paşa Konağı, Halil Ağa Evi gibi, Kurtuluş Savaşı sırasında imzalan Mudanya Ateşkes antlaşmasının yapıldığı binada restorasyon çalışmaları halen devam ettiğinden gezemiyoruz. Etrafta limon, zeytin ve mandalina ağaçlarını sıkça görürsünüz.

Sahil kenarında uzun yürüyüşler yaptığımız Mudanya’ya 10 dakika mesafede bulunan Trilye’ye geçiyoruz. Burada yeşil ve mavi birbiriyle kucaklaşmıştır. Kırmızı kiremitli evler ayrı bir güzellik katar Trilye’ ye. Sahilde yan yana sıralanmış balık lokantalarında her zaman taze levrek, çupra, barbun, tekir, kalamar, karides bulabilirsiniz. Taş mektebi, kiliseleri, camileri, Rum evleri ile tarih dokusunu koruyan Trilye’ de denizden gelen rüzgar hiç eksilmez. Ünlü Trilye zeytininin tadına bakmadan Bursa’ya dönmek olmaz.

Flight of Seagull

Genellikle on yıl ya da daha önce gittiğimiz yerlerde çok büyük değişiklikler olduğunu fark ederiz. Zaten yaşam değişimler sürecidir ama eskiden kalan güzellikleri, gelecek nesillere aktarmak gerektiğini düşünüyorum. Bu da çok zor olmasa gerek. Biraz özen ve ilgiyle her şey gerçekleşebilir. Cumhuriyetin ilanı ile kültür, sanat, sanayi ve ziraat merkezi olan kent hızla büyümüştür. Bu da betonlaşmayı beraberinde getirdi. Bursa ovasını binalar kapladı. Ünlü şeftali bahçeleri neredeyse yok olmak üzere. Uludağ’a çıkan yol kenarına yapılan villalar ormanlık alanların kaybolmaya başladığının göstergesi. Şehre tepeden bakınca ovanın ve dağ eteklerinin betonla kaplandığını üzülerek görürsünüz. Camiler, tarihi eserler etrafına yapılan binaların arasında sıkışıp kalmışlardır. Geçmişten geleceğe köprü oluşturan Yeşil Bursa, korkarım yakın bir gelecekte beton Bursa diye anılacak. Ne yazık ki; betonlar oksijen sağlamıyor ve meyva vermiyor. Şeftaliyi, kestaneyi artık resimlerde göreceğiz. Aklıma Cree kızılderilerinin kehaneti geliyor. "Son ağaç kesildiğinde, son ırmak kuruduğunda, son balık öldüğünde paranın yenemeyeceğini anlayacaksınız!!!"

Bunları yapmadan dönmeyin:

- Cumalı kızık (Uludağ eteklerinde Osmanlı köyü) gezmeden,
- Ankara- Bursa yolunda Mezit’ler mevkiinde fotoğraf çekmeden,
- İnegöl Oylat Kaplıcaları’na uğramadan,
- İnegöl yolunda Orhan lokantasında inegöl köfte yemeden,
- Özdilek havlu fabrikasının satış mağazasına uğramadan,

Watch Tower

Yazı: Nurperi Ünsal, Fotoğraflar: voyageAnatolia.blogspot.com

7 Ağustos 2003 Perşembe

bir anadolu gezisi: Fethiye



Öyle bir yer düşünün ki ; fantezi hikayeleri olan antik kentleri, gerdanlıkta yer alan pırlanta gibi koyları, dağların arasına gizlenmiş doğa harikası vadileri ile siz isteseniz de , istemesiniz de başınızı döndürecek bir yer . Tabii ki burası FETHİYE....

En önemli tatil ve turizm merkezi olan Fethiye koyları, denizi, vadileri, sahilleri, kültürü ve tarihi ile bir tatil cennetidir. Çıldırtıcı turkuaz denizi, çıldırtıcı yeşil sedir (katran) ormanlarıyla mıknatıs gibi çeker kendisine doğa severleri. Akdeniz’in içinde irili ufaklı adaların serpiştiği Fethiye Körfezi, arkası çam ormanlarıyla çevrili kuzeye açık bir koyda yer alır. Etrafını pırlanta taneleri gibi koylar çevrelemiştir. Mavi yolculuğa çıkan doğa severleri sürprizleri ile hayran bırakır. Sayılı günler hızla geçer gider ama hafızalarda bir ömür boyu kalmayı başarır. Fethiye ilçesi, çarşısı, cafeleri, marinası, lüks otelleri ile herkese dolu dolu tatil yaşatır. Fethiye’nin antik dönemdeki adı Telmessos. Anadolu’nun en eski uygarlığı Likya’nın en önemli kentidir. M.Ö. 4. yy. kadar uzanan Likya medeniyetindeki efsaneye göre; Tanrı Apollon Finike kralı Agernor’un küçük kızına aşık olur. Küçük bir köpek kılığına girerek sevdirir kendini, çekingen kral kızına. Bu birleşmeden doğan oğluna Telmessos adını verir. Kent M.Ö. 547’de Pers kralı Harpagos’un tüm Likya ve Karya kentleriyle birlikte Telmessos’uda ele geçirmesiyle Perslerin 1. Satraplığını oluşturur. M.Ö. 344-333 kışında Asya seferine çıkan Büyük İskender tarafından ele geçirilen kent, bir rivayete göre; kendi isteği ile B. İskender’e teslim olmuştur. M.Ö. 189 Bergama krallığına geçen kent , M.Ö. 133’de Likya Federasyonuna bağlanmıştır. 8 y.y. kentin adı, Bizans İmparatoru II. Anastasios’un onuruna Anastasipolis olarak değiştirilmiştir. 1284 yılında Menteşe oğullarına geçen kent 1424 yılında Osmanlı topraklarına katılmasıyla Mekri (uzak şehir) adını alır. 1934’de Şehit Pilot Fethi Bey’in anısına ‘’FETHİYE’’ adı verilir. Likya uygarlığının en görkemli örneklerinden biri olan Amyntas kral mezarı ilçe yamacına oyulduğu dağın heybetiyle bütünleşir. İyon stilinde ve tapınak tipindeki bu mezarın önünde iki ayrı bitişik sütunlu sağanlığa, dört basamakla çıkılır. Soldaki sütunun orta kısmında M.Ö. 4. y.y. alfebesi ile ‘’ Hermepias Oğlu Amintas’’ yazılıdır. İlçenin içinde ve çevresinde kaya tipi ve lahit mezarlara rastlanır. Lahit mezarların en güzel örneği belediye binasının doğusunda yer alır.

Fethiye denilince ilk akla gelen, dünyanın en güzel lagünlerinden biri olan ÖLÜ DENİZ’ dir. Fethiye’den Ölüdeniz’e çamlar arasından giden yol 14 km ‘dir. Yol bitiminde çıldırtıcı mavi deniz aniden önünüze çıkar. Burası Belkızı koyudur. Koyun içinden uzanan kumsalı yürüdüğünüzde muhteşem Ölüdeniz’i görürsünüz. Dibi beyaz kumla kaplı bu sahilde, deniz turkuvaz mavisidir. Bu sahilde oturup güneşin batışını seyretmek ayrı bir zevktir. Sırtını Baba Dağı’na yaslayan Ölüdeniz’in çeşitli efsanelerinden biri şöyledir; ‘’ baba,oğul tekneleriyle Akdeniz’in fırtınasından birine yakalanırlar. Oğul, kıyıya yaklaşırlarsa sığınabilecekleri bir koy olduğunu söyler. Baba ise kıyıda sarp kayaların olduğunu inatla söyler. Tekne kayalıklara iyice yaklaştığında kavgada şiddetlenir. Sinirlenen baba kürek darbesi ile oğlunu denize atar. Sabah olup fırtına dindiğinde baba dağların arasında kıpırtısız duran koyu görür.’’

SAKLI KENT KANYONU ; Fethiye’nin sıcağından kaçıp dinlenmek için idealdir. Kanyon 17 km. dir. Kanyon girişini, keçisi buraya kaçan bir çobanın tesadüfen bulduğu söylenir. Buradaki dağ sanki çok keskin bir kılıç ile ikiye ayrılmış gibidir. İçinden büyük bir coşkuyla akan beyaz köpüklü Eşen Çayının sesi girişten duyulur. Eşen Çayı , kanyonun 100 m. içinden patlayarak çıkar yeryüzüne. Dik granit kayaların duvarlarına yapılmış ahşap dar köprü sizi içeriye ulaştırmaya yardımcı olur. Köprünün altından akan çaya bakınca, onunla beraber akıp gitmek istersiniz. Kanyon içinde yeryüzüne çıkan kaynak büyük gürültü ile akıp çayla birleşir. Yanınızdaki arkadaşınızın sesini güçlükle duyarsınız. Başınızı kaldırdığınızda her tarafınız siyah granit kayalarla kaplı olduğunu görürsünüz. Eğer isterseniz kanyonun daha iç kısımlarına yolculuğa devam edersiniz. Kanyon girişinde sağ ve sol tarafınızda çeşitli dinlenme yerleri vardır. Tahtadan yapılmış geniş iskelelerin üzerinde oturup, iskelenin altınından akan çayın sesini dinleyerek öğlen yemeğinizi yiyebilirsiniz.

KAYAKÖY; Fethiye’den 7 km. uzaklıktaki Hisarönü köyüne giderseniz Kayaköye ulaşırsınız. Aslında burası hayal köy gibidir. Yamaca doğru , birbirinin önünü kesmeden yapılan bir veya iki katlı gri , 2000’ne yakın binalardan meydana gelmiş boş bir köydür. Yılların sessizliği ve hüznü ile karşılar sizi. Bu köy eski Rum yerleşimi. 1922’de Kurtuluş Savaşı sonrası ‘’Mübadele’’ ile köyün sakinleri Yunanistan’a yerleşmiştir. Köyde 2 kilise, 14 şapel (küçük kilise) yer alır. Tüm köy koruma altına alınmıştır. Köyde bulunan çay bahçesinde dinlenip, gözleme yiyebilirsiniz.

Anadolu’nun en önemli medeniyet merkezi Likya’nın yurdu olan ilçenin etrafında önemli antik kentler yer alır. Likya medeniyeti M.Ö.7. yy. başlar. Kendilerine Trmmli, ülkelerine Trmmisa adını vermişler. Daha sonra Yunancayı benimsemişler. Batıda Dalaman Çayı, doğuda Olympos(Bey Dağı) sınırları içinde yaşamışlar. Likya Birliği temsili demokrasi fikrinin antik çağlardaki, ender örneğidir. En parlak dönemleri 23 kentin birliğe üye olduğu dönemdir. Kentler önemlerine göre bir, iki veya üç oy kullanma hakkına sahipti. Üç oy sahibi kentler Tlos, Pinara, Xanthos, Patara, Myra ve Olympos. En çarpıcı yapıtları kayadan oyma mezarlar ve lahitlerdir.

LETOON; sahilden 3 km içerde ünlü Leto tapınağı yer alır. Fransız arkeologların su seviyesi altında yaptığı çalışmalar sonucu gün yüzüne çıkan antik kent Zeus’un Leto’ya aşık olmasına sinirlenen Hera’nın gazabına uğrar. Kıskanç, hoşgörüsüz eşinin baskısı yüzünden Leto oradan oraya sürülür. Sonunda Delos’a gelir. Burada Apollo ile Artemis’i doğurur. Likya dahil gezdiği tüm ülkelerde Leto’nun hikayeleri anlatılır.

XANTHOS (KINIK) ; Tarih boyunca bir çok istilaya uğramalarına rağmen, canları pahasına sahip çıkan Xanthos’luların, kazılarda ele geçen tablet üzerindeki şiir çevirilerini Arza Erhat yapmıştır. Asırlar boyu zorba istilacılara ve yağmacılara karşı gösterdikleri mücadele ile ünlü ve onurlu kent 1838 yılında Sir Charle Fellows tarafından British Museum adına yapılan tarih yağmacılığı karşısında kendisini savunamamıştır. Xantos’un tarihteki ilk kaydı M.Ö. 540 civarında Pers generali Harpagos’un küçük Asya batısını işgalinde ortaya çıkmaktadır. General Karya’dan Xantos vadisine yürümüş, burada Likya ‘nın büyük direnişi ile karşılaşmıştır. Düşman ordusunun sayıca üstünlüğü karşısında kentte mahsur kalan halk eşlerini,çocuklarını,esirlerini ve tüm mallarını Akrepol’e toplayıp ateşe vererek tek kişi sağ kalmayana dek savaşı sürdürürler. Savaş sırasında kent dışında olan seksen kadar aile Xanthos şehrini yeniden kurarlar. Pers hakimiyetinden sonra Büyük İskender ve Ptolemy hanedanının eline geçen kent daha sonrada Suriye kralı 3. Antichos’un istilasına uğramıştır. Her istiladan sonra onurla ayakta kalmayı başaran Xanthos ‘a bakarken sanki bütün başlarından geçen olayları görür gibi olursunuz.

PATARA (GELEMİŞ); Fethiye’ye 78 km. mesafedeki Gelemiş köyü 2000 yataklı otel, motel, pansiyonları ile tatilcileri en iyi şekilde ağırlar. Köye 1 km. uzaklıktaki Patara antik kenti ve 21 km. uzunluğundaki harika plajı , sığ denizi ile tatilcileri cezbeder. Antik çağda Pttara olan kent çağının en önemli limanı ve ticaret merkezi olmasının yanında tanrı Apollon’a adanmış ünlü bilicilik merkezidir. Yapılan tüm araştırmalara rağmen tapınağın yeri bulunamamıştır. Büyük İskender zamanında deniz üssü olan kent, Suriye kralı 3. Antiochos’un eline geçerek, Romalı ve Rodosluların tüm çabalarına rağmen M.Ö. 189’daki Apemka barış antlaşmasına kadar onun elinde kalmıştır. M.Ö. 42.’de Xanthos’daki büyük felaketten sonra Brutus , Patara’yı ele geçirir. Likya’nın en önemli kentlerinden olan Patara ‘da Myra Papazı St. Nicholaus’un doğum yeri olması nedeniyle dini merkez konumuna gelir. Bugün kumlar altında olan kentte arkeolojik kazılar zorlukla yapılmaktadır. Kumların kenti istilasını engellemek için sahil şeridi ağaçlandırılmaktadır. Patara’da yol üzerinde bulunan üç kapılı zafer anıtı eski ihtişamı ile ayakta durmaktadır. Anıtın hemen önünde bululan daire şeklindeki hurma ağaçlarının içine girdiğinizde, nasıl oluyor da dışarı son derece sıcakken, ağaçların içi bu kadar serin olur anlam veremezsiniz. Bu ağaçların Arap istilası sırasında dikildiği tahmin ediliyor .

KEKOVA yolu sahillerimizin en güzel görüntülerinden birine sahiptir. İlk başta Üçağız (Tristome) köyü yer alır. Üçağızdaki bir kanal daha geniş olan dış bölüme açılır ve hemen hemen tüm körfezi kaplayan uzun ve dar Kekova Adası ile kapalıdır. Bu kanal adanın doğu ve batısındaki iki giriş üçağızı oluşturur. Sahilde doğudaki girişe bakan bölümde olan Kekova ‘da Simena Ören yeri ve Üçağız’da Tesimiussa kalıntıları yer alır.

Simena (Kale köy); eski kent ve bugünkü koy çok güzel biçimde bütünleşmiş olup orta çağ kalesinin altında yer alır. Kıyıdan yukarı çıkarken iki büyük lahit mezar göze çarpar. Bunlardan biri İdagrus’un oğlu Mentor’a aittir. Diğerinin önünde oturma yeri bulunur. Kale duvarının hemen altında bir tapınağın sundurması vardır. Kaleye merdivenlerle çıkınca içinde tümüyle kayaya oyulmuş küçük, tiyatro yer alır. Burada 7 sıra oturma yeri bulunmakta ve çapı da 1.5 mt.dir. Bu da kentin küçüklüğü hakkında bilgi verir bizlere. Ama kaleden manzara harikadır. Daha da yukarı çıkarsanız tüm Kekova adası ve Üçağız muhteşem görünür. Simena’ da bulunan iskelenin hemen yanındaki lokanta da öğlen yemeğinizi yiyebilirsiniz. Burada su sorunu yaşanıyor. Su motorlarla Demre’ den taşınıyormuş.

Adanın Kaleköy’e bakan kıyısında bulunan BATIK ŞEHİR görülmeye değer. Suyun altında bulunan cadde ve bina kalıntıları, pencere ve kapı kenarları,merdivenler net şekilde görülebiliyor. Antik kent M.Ö.2. yy. büyük bir deprem sonucu suların altında kalmış. Adanın batısında bulunan TERSANE KOYU yer alır. Sahildeki bazalika kalıntısı olan koyda guletler yüzme molası verirler. Kumsalı taşlı da olsa deniz suyu, tıpkı saten örtü gibi teninize değer.

KAŞ (ANTİPHELLUS); Likya dilinde ‘’Habesos’’ diye anılır. Daha sonra Antiphellus adını alır. Kentin kuzey-doğusundaki kaya mezarları M.Ö. 4.y.y. ‘dan kalmadır. Kentin Uzunçarşı sokağında bulunan aslan figürlü anıtta Likya dilinde yazıtlar vardır. Yerel halk tarafından kral mezar olarak bilinen tek bir mezar odası bulunmaktadır. Bu lahit Kaş’ın simgesidir. Bugünkü Kaş , Antiphellus antik kenti üzerine kurulmuş. Yürüdüğünüz sokakların ve binaların altında kalan antik kent sit alanı olduğundan kazı çalışmaları yapılamamaktadır. Antiphellus , Likya Birliği üyesidir. Helenistik dönemde liman kentidir. Kaş’ın batısında bulunan antik tiyatro iyi durumdadır. Tiyatronun kuzey doğusunda nekropol bulunur. Büyük bölümü kayalara oyularak meydana getirilmiş dorik nizamdaki mezarın giriş duvarlarında kadın figürleri yer alır. Kaş marinası, çarşısı,pastanesi,lokantaları ,çay bahçeleri, barları ile sevimli tatil beldesidir. Kaş’ın sıcağından kaçmak isterseniz, iskelenin yanında bulunan çay bahçesine gitmezseniz Kaş’a gelmiş saymayın kendinizi. Çay bahçesi ağaçların altında, elinizi uzatınca Meis adasına deyecek kadar yakın bir noktada. Bahçede isterseniz deniz ürünleri, mangal balık ve gözleme hizmeti veriliyor. Dalgalı denizi seyredip , serin rüzgar ile serinlerken karşıda duran Meis adasının arkasındaki manzarayı merak edersiniz.

Kaş’tan Elmalı’ya doğru, büyük bölümü çam ağaçlarının yeşilliği içinde ilerleyen yol tahmini 70 km.dir. Bu yol sizi 1320m. yükseklikte bulunan Sinekçibeli’ne ulaştırır. Burada durup GÖMBE YAYLASI’nı seyredebilirsiniz. Yayla köylerinde elma,armut,ceviz yetişir. Yaylada halen yörük yaşamı devam eder. Yayla, Hirıstıyanlık döneminde piskopozluk merkezi olarak önem kazanmış. Yaylaya yakın Akdağ’da bulunan UÇAR SU , eriyen karlarla beraber 60 mt. yükseklikten dökülen şelale oluşturur. Kayalara çarparak uçuyormuş hissini verir. Burada oturup gökyüzündeki bulutları, etraftaki dağları ve aşağıda uzaklarda görünen yeşil Gömbe yaylasını seyrederken çeşitli düşüncelere dalarsınız. Uçarsu’ya çok yakın Yeşil Göl yer alır. Etrafında hiç ağaç olmayan bu krater gölün çevresi çayırlıktır. Adını yeşil renkli sudan alan göl, çöl ortasında karşılaştığınız bir vaha gibi aniden önünüze çıkar.

Kaş , Kalkan arasında bulunan KAPUTAŞ PLAJI, dar bir kanyonun denize açıldığı noktada bulunuyor. Yolda arabanızı park ettikten sonra sol tarafınızda yüksek dağın ikiye ayrıldığını görürsünüz. Yolun kenarındaki köprüye doğru ilerleyince kanyonun başını görebilirsiniz. Buradan yağmur suları ile akan toprak aşağıda bulunan muhteşem kumsalı oluşturmuş. Plaja uzun merdivenlerle iniyorsunuz. İki tarafı kayalık olan kumsal ince kumu ile dikkat çekiyor. Turkuvaz renginden açık laciverte, sonrada koyu laciverte geçen deniz turizm broşürlerinin sayfalarını süsler. Plajdan 500.mt. uzaklıkta Kaş tarafındaki Mavi Mağaraya denizden ulaşmak mümkün. Teknelerin rahatlıkla içine girdiği mağaranın 18 mt. genişliği , 10 mt. yüksekliği , 35 mt. derinliği var. En önemli özelliği su altından yansıyan güneş ışığının oluşturduğu, yeşil ve mavinin tüm renklerini yansıtan floresan turkuvaz mavisidir.

KALKAN ; Mimari yapısı ve kent dokusu fazla bozulmamıştır. Beyaz boyalı evleri, rengarenk çiçekleri, dar temiz sokakları ile sevimli balıkçı kasabasıdır. Burası hilal şeklinde bir koy. Gün batarken, terasta ya da iskelede oturup o gün tura ya da balığa çıkan teknelerin limana yanaşmasını seyretmek ayrı bir zevktir. Marinadan kalkan guletlerle günübirlik turlarla Kaş, Patara, Kekova’ya gidebilirsiniz. Eğer grup oluşturabilirseniz dolunaylı gecelerde gece turu da yapılmaktadır. Kalkan geceleri de renklidir. Dar sokaklara taşan barların canlı müzik sesleri ile sabaha kadar devam eder yaşam. Kalkan ne yazık ki , yeşillikten nasibini alamamıştır. Ama Bezirgan yaylasına giderek hem serinleyebilir, hem de ağaçların altında sakin bir gün geçirebilirsiniz. Ispanaklı veya peynirli gözleme, kuzu kebabı, saç kavurma tabii ayranı önerebilirim.

Kumsala uzanın, gözlerinizi kapatın !!! Bir düş kurun. Bir körfez düşünün cennet gibi, yeşil orman tepelerin arasındaki masmavi, lacivert - turkuvaz denizinde ilerlerken, binlerce yıllık medeniyetlere kucak açmış yerleşim yerlerini görün düşünüzde. Kimler yaşamış, ne mutluluklar paylaşılmış, ne hüzünler yaşanmış bilinmez. Doğa harikası Ölüdeniz’e gelin. Denizinde tıpkı balık gibi yüzün, günbatımında belki bir daha başka bir yerde göremeyeceğiniz renkleri düşünün. Kuş olup Baba Dağ’dan Ölüdeniz’e uçun. Oradan yaylara göç edin.... Koylarında bir bir dolaşın, bilinmeyenleri keşfedin. Güneşin sıcaklığını teninizde hissederken düşünüzün adı FETHİYE olsun.......

Nurperi Ünsal.
Thu Aug 7, 2003 fotoGezi

29 Temmuz 2003 Salı

Bir Anadolu Gezisi: Kastamonu

Kastamonu Evleri

Ülkemizin her köşesi ayrı güzelliklerle bezenmiş. Her ilimiz, hatta her ilçemiz farklı medeniyetlere, kültüre misafirlik yapmıştır. Keşfedilecek daha nice doğa harikası vardır bilinmez. Turizme açılmayı ve tanıtılmayı bekleyen illerden birisi de Kastamonu. Kastamonu’ya gideceğimi söylediğimde arkadaşlarım "orada ne var ki gidiyorsun" demişlerdi. Trekking, doğa ve mağara turizmi, dağcılık, yayla turizmi ve tarihi içinde bir sır gibi saklayan Kastamonu...

Kastamonu – Ankara arası 235 km. Çankırı, Ilgaz ilçesi, Ilgaz Dağı istikametinde devam eden yol sizi Kastamonu’ya ulaştırır. İlin kuzeyinde Karadeniz sahiline paralel olarak yükselen Küre (İsfendiyar) Dağı, güneyde Ilgaz Dağları ile ormanlarla kaplıdır. Ilgaz Dağını geçerken, onun gerçekten Anadolu’nun yüce dağı olduğuna karar verdim. Hava yağmurlu, biraz serindi. Bu nedenle dağa doğru çıkan virajları yavaş yavaş alırken etrafı sis kaplamıştı. Bazen sis dağılınca heybetli ormanı görebiliyorduk. Ilgaz Dağının en yüksek yeri Hacet Tepesidir. (2565 m.) 1088 hektar büyüklüğündeki milli park zengin bitki örtüsü ve yabani hayvan varlığını içinde barındırır. Ilgaz Dağı kuş gözlem evi, sakallı akbaba, küçük kartal ve kızıl akbaba popülasyonlarıyla önemli yer teşkil eder. Kışın kayak merkezi ve oteli kayak sporuna gönül verenleri en iyi şekilde misafir eder. Buz gibi akan suyu, bol oksijeni ile enerji toplarsınız.

Mount Ilgaz

Abana, Araç, Azdavay, Cide, Çatalzeytin, Daday, İnebolu, Küre, Taşköprü, Tosya ilçelerinden bazılarıdır. Kastamonu'da yapılan kazılarda yerleşimin Paleolotik Döneme kadar gittiği tespit edilmiştir. Hititler, Persler, Makedonlar, Romalılar, Bizaslılar, Selçuklular, Candarlıoğulları, Osmanlılar yöreye hakim olmuşlardır. Roma döneminde Paflagonya’nın merkezi Pompeipolis (Zımbıllı Tepe Höyüğü) Taşköprü ilçesinde ziyaretçilerini bekler.

Pitching Straw

Daday yolu üzerinde bulunan Kasaba Köyünü gezerek ili keşfetmeye başlıyoruz. Köy yeşillikler içine yerleşmiş sakin, eski ahşap evleri ile şirin bir yer. Bu köyde neden yapıldığı bilinmeyen Mahmut Bey Camii hayret edilecek bir şaheser. 600 küsur yıllık camii, miladi 1366’da yörenin beyi olan Mahmut Bey tarafından yaptırılmış. Çatı işçiliği tamamen ahşaptır. Çivi kullanılmadan geçme sistemi ile yapılmıştır. Tavan oymalarının işçiliği büyüleyici güzelliktedir. Oyma eski kapı 1997’de çalınmış, sonra bulunarak Kastamonu müzesinde sergilenmektedir.

Kasaba Mahmut Bey Camii

Kastamonu Kalesinin Bizans döneminde yapıldığı düşünülüyor. Kalenin üst kısmı Candarlıoğulları zamanında yapılmış. İpek yolu üzerinde olan Kastamonu Osmanlı döneminde de kale şehridir. Kaleye çıktığınızda tüm şehri görebilirsiniz. Kent ortasından geçen nehirle ikiye ayrılır. Şehir merkezinde bulunan Valilik binası 1905 yılında Mimar Mehmet Efendi tarafından yapılmış. Önünde bulunan parkın içinde yer alan heykel Kurtuluş Savaşını anlatan bir kompozisyondur.

Şehit Şerife Bacı’nın öyküsü 1921-1922 yıllarında başlar. O sene kış çok sert geçer. İnsanın içini donduran soğuğa rağmen İnebolu’dan Ankara'ya cephane taşıyan kafilede bulunan Şerife Bacı tipi altında şehrin kapısı sayılan Kışlaönü’ne kadar gelebilir. Cephaneleri askerlerimize teslim etmesine çok az mesafe kala, kağnısının üzerinde donarak ölür. Onu bulduklarında üzerinde buz kesmiş yorganı kaldırdıklarında ağlama sesi duyulur. Top mermileri arasında gizlenmiş kundaktaki bebeğin sesidir bu!!!

Kastamonu

Kastamonu Arkeoloji Müzesi: Planı Mimar Kemalettin Bey tarafından çizilen müze binası 1910 yılında İttihat ve Terakki Klübu olarak kullanılmış, 1921 yılında İstiklal Mahkemesi’nin hizmetine verilmiş. Müzede, il çevresinde bulunan Hellenistik, Roma, Bizans dönemlerine ait cam, pişmiş toprak eserler, heykeller, mezar stelleri sergilenir. Atatürk’ün 1925 yılında Kastamonu gezisinde kullandığı eşyalar, fotoğraflar yer alır.

Livapaşa Konağı (etnografya müzesi) 1870 yılında Mir Liva Sadık Paşa tarafından özel olarak yaptırılmıştır. (Liva Osmanlı’da sancak beyi anlamına gelir.) Konak 1979 yılında Kültür Bakanlığı tarafından müze olarak kamulaştırılmış. Kastamonu el sanatlarını yansıtan ahşap eserler, dokumacılık, giysi, silah, baskıcılık, kunduracılık, semer, urgancılık, bakırcılık sanatlarının sergi salonları ve etnografik eserler sergilenir.

Fountain of Old Mosque

Nasrullah Paşa Camii ve Şadırvanı; Osmanlılar tarafından yaptırılan en büyük camii ve şadırvandır. Nasrullah Paşa bir dönem ilde kadılık yapmış ve adına camii, şadırvan, köprü yaptırılmıştır. Bina moloz taştan, harçla aralarına tuğla kuşaklar konarak inşa edilmiştir.

Cem Sultan Bedesteni; ilde sancak beyi olan Cem Sultan tarafından yaptırılmış. Han miladi 1469’da yapılmış, altın, gümüş ve değişik eşyaların satıldığı yerdir. Eskiden ticaret merkezi olan Kastamonu’da ondan fazla han bulunurmuş. Günümüzde birkaç tanesi ayakta kalmıştır.

Frenkşah Hamamı; miladi 1262 yılında Çobanoğulları emirlerinden Frenkşah Cemalettin tarafından yaptırılmış Selçuklu hamamıdır. 1990 yılında restore edilmiştir.

Osmanlı Sarayı; 1868 yılında yapılmış. 1925 yılında Atatürk ziyaret etmiş. O zamanlar belediye sarayı olarak kullanılan saray şu an otel olarak değerlendirilmektedir.

Aşıklı Sultan Türbesi; Aşıklı Sultan ili Bizans’tan almak üzere gelen Türk ordusu komutanıdır ve şehit düşmüştür.

Ottoman Headstone

Kastamonu ilimiz mağara turizmi bakımından da keşfedilmeyi bekler. Küre Dağı vadilerinde Kurtgirmez ve Ayıgölü ormanı içinde Devrekani Çayı’nın kanyonlarında suyun döküldüğü yeri arayan Cemal Gülas ve Atlas Kuyucu Şenpazar Dağlı Köyünde (900 mt yüksekte) Karadeniz bölgesinin en derin ve en geniş ağızlı mağarasının inişini keşfetti (250 mt). Mağaranın girişinde iki nehir birleşerek cadı kazanı oluşturur. Köy halkı bu mağaraya "Kuyluç" adını vermiş. (10 Ocak 1994 ATLAS dergisi) Ayrıca yörede Lorç ve Varla Kanyonları doğa severlerin keşfini bekliyor. Pınarbaşı ilçesinde bulunan Ilgarini mağarası ve Varla Kanyonu; Orman Bakanlığı, Birleşmiş Milletler ve FAO tarafından dünyanın dördüncü büyük mağarası ve doğa ölçeğinde bulunmuştur. İki bölümden meydana gelen Ilgarini mağarasında sarkıt ve dikit hareketliliği devam ettiğinden canlı mağara olup içinde ibadethane ve mezarlara rastlanmıştır. Küre ilçesinde bulunan Sarpunalınca Mağarası yatay ve aktif mağara türündendir. 662 mt. uzunluğundadır.

Yayla Turizmi bakımından da zengin olan ilimizde, Araç ilçesinde Munay, Fındıklı, Kirazlı, Daday ilçesinde Oluklu, Azdavay ilçesinde Suğla, Küre ilçesinde Belören, Tosya’da Kösem, Dipsizgöl, Yeşilgöl yaylaları biz doğa severleri beklemektedir.

Kastamonu ili, doğal güzellikleriyle turistleri bekleyen koyları ve plajları ile seyahat severleri büyüler. Cide Gideros Koyu ve plajı (sit alanı), Akbayır köyü kumsalı, İnebolu Boyranaltı Plajı, Abana halk plajı, Çatalzeytin Ginonu plajı bulunmaktadır.

Kastamonu’ya gelip de zengin mutfağından tatmamak olmaz. Her Pazar fırınlarda pastırmalı ekmek veya etli ekmek yapılır. Pidesi, tarhana çorbası, külbastı, mıhlama, biryan kebabı, çekme helvası mutfaktan seçtiklerim. Kiraz zamanı gelirseniz Tosya kirazının tadına mutlaka bakmalısınız.

Hafta sonunda iki ya da bir gün tatilimiz oluyor. Bu günleri her zamanki gibi televizyon seyrederek, ya da arabaya binip trafik sıkıntısı çekerek, az oksijenli bol kalabalık alışveriş merkezlerine giderek geçiririz. Eğer isterseniz çok farklı seçenekler bulursunuz. Yürüyüş yapmak, yeni bir yer keşfetmek, doğa ile baş başa kalmak, minik bir derenin türküsünü dinlemek, kuşların dedikodularına ortak olmak, bir meşenin ya da çam ağacının sırlarını öğrenmek, yağmurlu bir günde patikalarda yürürken ıslanarak yaşadığınızı hissetmek istiyorsanız doğa sizleri bekliyor. Hemen köşeyi dönünce, şu tepeyi aşınca süprizlerle dolu bir gün geçirmek için herkese iyi yolculuklar dilerim.

Kastamonu Festivalleri:
7-11 Eylül Taşköprü Uluslararası Sarımsak Festivali
6-8 Temmuz Cide Kültür, sanat(sarıyazma) Festivali
15-17 Temmuz Çatalzeytin Ginolu Gümüş Balık Festivali
25-27 Temmuz Abana Deniz Şenlikleri

Yazı: Nurperi Ünsal, Temmuz 29, 2003
Fotoğraflar: voyageAnatolia.blogspot.com

Valla Kanyonu
Horma Kanyonu
Küre Dağları: Kelebek ve dağ çiçekleri
Karda kışta Sinop yollarında...

Kasaba Camii