ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2013 Pazar

9 ve 12 Mart cuntalarındaki CIA ajanları

9 ve 12 Mart cuntalarındaki CIA ajanları

Türkiye'deki darbelerde ABD ya da İngiltere'nin parmağının olup olmadığı hep sorgulanır. Hem 9 Mart hem de 12 Mart cuntasında CIA'in varlığı kesin gibidir. Hiç kimse o dönemde ABD dahlini inkar etmiyor.

Eski Dışişleri Bakanları'ndan İhsan Sabri Çağlayangil, '12 Mart'ta CIA büyük ölçüde vardır' diyordu. CIA'in varlığını nasıl hissettirdiğini ise şöyle açıklıyordu: 'Böyle şeyleri açıkça yapmazlar. Bu gibi şeyleri resmi teşebbüs mevzuu yapmazlar. Bizim altı yıllık Dışişleri Bakanlığımız'da çok rastladık. Önemli mesajları, tavsiyeleri, endişeleri, ya kokteyllerde, yemeklerde ya sohbetlerde ya da sırf bu işi söylemek için düzenlenmiş gezilerde duyururlar size. Kayıt ve resmiyet dışı, sohbet halinde telkin etmeye çalışırlar.'

16 Şubat 2008'de ABD 12 Mart darbesine giden yolda 1967-1972 dönemi CIA belgelerini açıklayarak Çağlayangil'i de doğrulamış oldu. Ayrıca o dönemi birebir yaşamış isimlerden Erol Bilbilik yeni çıkan kitabı Öncesi ve Sonrasıyla 9-12 Mart Süreci'nde (Profil Kitap, 2013) hem yaşadıklarını hem de kimlerin bu dönemde etkin olduğunu açık açık yazıyor.

CIA belgelerine ve Erol Bilbilik'in yazdıklarına göre o dönem öne çıkan yerli ve yabancı CIA ajanlarından bazıları şunlar: Ruzi Nazar zaten CIA Ankara İstasyon Şefi. Korgeneral Atıf Erçıkan ve Turan Çağlar hem CIA'e hem de MİT'e çalışıyor. Bunların yanında Hatice Selma Ashworth, Aldrich Hazen Ames, Deniz Gökkılıç doğrudan CIA'e bağlı çalışan isimler. Bir de İngiliz-Alman-Rus ajanı olarak çalışan Saffet Lütfü Tozan var.

Çok ilginç bir kişilik olan Saffet Lütfi Tozan İngiliz ajanıydı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra İngiliz Kralı VI. George tarafından Honorary Officer of the British Empire (İngiliz İmparatorluğu Büyük Nişanı) ile taltif edilmişti. 1960'da İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'nda, Rauf Orbay'ın 'Tozan, İngiliz Intelijans Servisi'ne mensuptur' ve Ali Fuat Cebesoy'un 'Tozan'ın Sovyetler'le münasebeti vardır' yollu raporları vardı. Bu raporlar Milli Birlik Komitesi'ne ulaştırılmıştı.

Bilbilik'in yazdığına göre Tozan, Casablanca filmindeki Rick'in İstanbul'daki benzeriydi. İspanya İç Savaşı'nda Cumhuriyetçiler için silah kaçırdı. Fransız ve İngiliz istihbaratıyla ve Almanlarla iş yaptı. Çok sayıda Arap dostu vardı. Aynı zamanda Yahudiler'in Romanya'dan Filistin'e kaçmasına yardım etti. II. Dünya Savaşı esnasında İstanbul, operasyonlar için ideal bir yerdi. Bir dostuna, 'Onurlu biri değilim' demişti, ama herkesin kendisinden yararlanmasını sağladı.

Bir diğer CIA ajanı olan Selma Ashworth, Lord Ashworth'un eşi, Ömer Sami Coşar'ın kız kardeşiydi. Hikmet Özdemir'in Yön Hareketi kitabında Yön Dergisi yazarı olduğu bilgisi yer alıyor. Bir başka CIA ajanı olan Turan Çağlar Şubat 1971'de Amiral Vedi'i Bilget'e olası bir devrim kabinesinde kadın bakan olarak Selma Ashworth'u öneriyor. Bilget'i Ashworth konusunda uyaran Dr. Memduh Eren oluyor ve şöyle diyor: 'Turan Çağlar bilgileri bu kadından alır. Kadın CIA ajanı. Turan'la Selma aynı kaba ederler.'

Aldrich Hazen Ames CIA'nin sırlarını 2,5 milyon dolara Rusya'ya sattığı tespit edilmiş ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. 'Köstebek' adıyla yazdığı kitapta Türkiye'de günlerini yazmıştır. CIA İstasyon Şefi olarak Ankara'ya atanan Dewey Clarridge, Ames'ten Ankara'daki Sovyet ajanlarından birkaçını kendi tarafına çekmesini istemişti. Ancak Ames, bu talimatı yerine getirmeyince Clarridge, bu kez Ames hakkında çok kötü bir sicil düzenledi. Daha sonra Ames Rusça öğrenerek, Sovyet işleriyle ilgili önemli bir birime atandı. Maddi sıkıntı içinde bulunan Türk istihbarat birimlerine telefonları dinlemek için 500 bin dolar değerinde aygıt verip onları eğittiklerini, karşılığında da Türk istihbarat birimlerinin Sovyet sefaretini dinleyip kaydettikleri bir bandın kopyasını Amerikalılar'a verdiklerini vurguladı.

Bir de Deniz Gökkılıç var. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Parker Hart imzasıyla CIA'ye gönderilen bir raporda, TMTF (Türkiye Milli Talebe Federasyonu) Yabancı Münasebetler Müdürü Deniz Gökkılıç'ın Amerika'ya burslu ziyaretçi olarak daveti istenmiş ve bu seçime sebep olarak 'Gökkılıç popüler ve süratle yükselen genç bir liderdir' denilmiştir. CIA ile ilişkisi olduğu sonradan ortaya konulan, eski ISC (Uluslararası Öğrenci Birliği) Başkanı Edward Garney'in hesap vereceği Nairobi Kongresi'ne TMTF'den iki kişilik Türk delegasyonu davet edilmişti. Gönderilen biletler Yücel Akıncı ve Deniz Gökkılıç adına düzenlenmişti.

Görüldüğü gibi hem resmi belgelerde hem de Erol Bilbilik'in kitabında CIA'ye çalışanların bir kısmı verilmiş. Ama kendi adıma o dönem CIA'e çalışan sayısının bu kadar az olduğuna asla inanmıyorum. Bu sayının çok daha fazla olması lazım. Özellikle üst düzey devlet görevlilerinde hem de Soğuk Savaş döneminde CIA'in adam devşirmemesi mümkün değil.

Henry Kissinger 1968'de, 'Hükümetleri değiştirme pahasına eroin akımını durdurun' demiyor muydu? Diyordu. Kissinger'ın adamları bu emirleri herhalde alt tabakaya söylemediğine göre istihbarat, iş dünyası, dış işleri ve siyasetten birçok kişiyle irtibatları var demekti. Keşke ABD bir iyilik yapsa da Soğuk Savaş döneminde kendilerine hizmet edenlerin isimlerini bir açıklasa. Keşke.

NOT: Erol Bilbilik'in Öncesi ve Sonrasıyla 9-12 Mart Süreci, Erol Bilbilik (Profil Kitap, 2013) o dönemi anlamak çok iyi ipuçları veriyor. Birebir bu süreci yaşayan ve 9 Mart'ın aktif aktörlerinden Bilbilik'in anlattıklarına kulak vermekte fayda var.

cem küçük

7 Kasım 2013 Perşembe

MUHSİN YAZICIOĞLU NAMAZ KILDIKTAN SONRA İNFAZ EDİLDİ.

MUHSİN YAZICIOĞLU NAMAZ KILDIKTAN SONRA İNFAZ EDİLDİ.

DAHA ÇOK İNSANIN OKUMASI İÇİN PAYLAŞIN LÜTFEN...

Avrasya Bir Vakfı tarafından organize edilen ‘28 Şubat’ın Bilinmeyenleri’ konulu panel, geçtiğimiz Cumartesi akşamı yapıldı. Panele konuşmacı olarak katılan gazeteci-yazar Abdurrahman Dilipak Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Dilipak, merhum BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter düştükten sonra, enkaz bölgesine gelen ekip tarafından namaz kıldıktan sonra infaz edildiğini iddia etti.sonra infaz edildiğini söyledi.

Gazeteci Yazar Dilipak sözlerini şöyle tamamladı: “Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düşmedi. Helikopteri sert iniş yaptı. Daha sonra helikopterle gelen bir tim tarafından infaz edildi. İnfaz için gelen Skorsky tipi helikopter, karda kayarak kırıma uğradı. Arkasından iki tane Malatya’dan helikopter geldi onlar ikmallerini yaptılar. Arkasından Akdeniz’deki Amerikan gemisinden bir helikopter kalktı. Geldi o da döndü tekrar, üssüne indi. Bu işin içinde Amerika’da İngiltere’de, sivillerde var, herkes var.

‘MUHSİN YAZICIOĞLU HELİKOPTERDEN SAĞ OLARAK ALINDI’

Hatta Muhsin Başkan, sağ olarak alınıp, iki rekat namaz kıldıktan sonra infaz edildi. Helikopter düşmedi ki sert iniş yaptı. Kayarak kayaya çarptı. Eğer dava açılırsa da, açılmaz ise de onun dostları ellerindeki belgeleri açıklayacaklar. Onu daha sonra kaldıran arkadaşları beyaz kuvvetler, siyah kuvvetler ondan sonra tartışılmaya başladı. Yok böyle şey dediler. Beyaz kuvvetler tekbir sesleriyle onun cesedini alıp götürdüler. İşin içinde sivil, siyasi insanlar da var, herkes var. Olmayan pek kimse yok. O dava Balyozdan da, Ergenekon’dan da, 28 Şubat’tan da daha karanlık.”

KAYNAK:http://www.haberarz.com/guncel/dilipak-yazicioglu-suikasti-ile-ilgili-butun-ezberleri-bozdu-h24479.html

Karılarınızı İyice Açın Cinselliği Zorlayın

Karılarınızı İyice Açın Cinselliği Zorlayın

20 yıl hapse mahkum edilen emekli Org. Çetin Doğan, 1997’deki gizli toplantıda, astlarına, “Hanımlarınızı açık giyinmeye teşvik edin... Okullarda cinselliğin sınırlarını zorlayın!” talimatı vermiş...

‘Karılarınızı İyice Açın Cinselliği Zorlayın!’

Öğrencilerin kızlı-erkekli olarak kalmasının ve cinsel ilişkiye zorlanmasının 28 Şubatçıların projesi olduğu bildirildi.

Balyoz Darbe Planı davasında 20 yıl hapis cezası alan, 28 Şubat davasında hakkında müebbet hapis cezası istenen 1. Ordu Eski Komutanı Emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın, 1997 yılında gerçekleşen gizli toplantıda; “Okullarda öğrencilerle kız arkadaşlıkları teşvik edin. (…) Özellikle, cinsel konularda sınırları zorlayın” ifadelerini kullanmış.




O PROJE BU TUTANAKLARDA




Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında hazırlanan üçüncü iddianamenin delil klasörleri, 28 Şubat sürecinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yapan generallerin zihniyetini gözler önüne seriyor.




İddianamede; 1997 yılında Mayıs ayının başında gerçekleştirilen ve 28 Şubat sürecinin en önemli aktörlerinden biri olarak gösterilen dönemin Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Çetin Doğan, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Okullar Daire Başkanı Tuğgeneral Volkan Kaplama ve bazı albay rütbesinde olan Alevi komutanların katıldığı gizli toplantıda yapılan konuşmaların tutanakları yer alıyor.










“ÖZELLİKLE, CİNSEL KONULARDA SINIRLARI ZORLAYIN”




Tutanaklarda; Çetin Doğan’ın, Volkan Kaplama ve albaylara; “Okullar da öğrencilerle kız arkadaşlıklarını teşvik edin. Yapabiliyorsanız Osmanlı hayranlığını kırın. Türklerin üstün bir ulus olduğu safsatasını yıkın. Özellikle, cinsel konularda sınırları zorlayın. Bu konu insan zaafının başında gelir. Hanımlarımız aile gezmelerinde, eğlencelerde dekolte giysin. Hanımlarımız diğerlerinin hanımlarını açık giymeye teşvik etsin. Yetişmiş kızlar için de bu geçerlidir. Felsefe dersleri önemli. Bu dersler bizim için kurtarıcıdır” dediği yer alıyor.

21 Ekim 2013 Pazartesi

İşte Siyonistlerin rahatsızlığı


İşte Siyonistlerin rahatsızlığı

Dün, Mit Müsteşarı Hakan Fidan’ı hedef tahtasına oturtan Siyonist yayınları tararken enteresan bir şeyle karşılaştım.. Kendisinden beklenen çarpıtma ve dezenformasyonu yapan Jerusalem Post adlı faşist bültenin ön sayfasında Davutoğlu’na atfedilen yalan yanlış birtakım sözler yazmışlar..

Buna da Hürriyet Gazetesi’ni kaynak göstermişler.. Meğer Davutoğlu, Hakan Fidan için; “ajanların kimliğini ifşa etmek onun görevindendir” gibi bir şey söylemiş.. Saçma sapan şeyler.. Bunlar önemli değil.. Vazifeden olan, Jerusalem Post’un yaptığı.. Çünkü normal ortalama bir gazeteden söz etmiyoruz burada..

Mavi Marmara Kanlı Baskını, söz konusu kese kağıdına; “Gazze’ye gitmekte olan terör destekçisi Türk Filosu’na yapılan müdahale kesinlikle başarısızdır, çünkü 10 Hamas destekçisinin öldüğü müdahalede 6 tane de askerimiz yaralanmıştır” ifadeleriyle haber olmuştu..

Böyle bir yayın organının, Davutoğlu’na atfen yalan yanlış sözler yazmasını falan anlayabilirim..

Yalnız anlamadığım bir şey var..

Aynı haber baştan sona kadar Hakan Fidan meselesini incelerken, son iki paragrafta, “ayrıca” diye bir parantez açıp, başka bir konuda istatistik yayınlamış..

Mealen demiş ki istihbarat ile ilgili haberi sonunda; “Ayrıca, Türkiye’nin doğum oranı düşmeye devam ediyor ve 2019 yılında kadın başına doğurganlık oranının 2.02 civarında olacağı öngörülüyor.

Başbakan Erdoğan da, halkına, daha çok çocuk yapmaları konusunda baskı yapıyor”.. Ne alâka değil mi?

İstihbarat, İranlı ajanlar falan derken laf nereden nereye gelmiş!..

Türkiye’nin doğurganlık takvimiyle ve hükümetin doğum teşvik politikalarıyla nasıl ilgileniyorlar gördünüz mü? Şu Geziciler var ya hani; “yatak odamıza karışıyor bu hükümet” diyerek sokaklara dökülenler..

Kimin ağzıyla konuştuklarını görüyor musunuz? Kimileri saflıklarından ama çok açık ki kimileri emir ve talimat aldıkları merkezlerin taşeronu olarak Türkiye’de bir operasyon yürütüyorlar..

“Üç çocuk” hadisesinin kimleri ne kadar rahatsız ettiğini anlatsak bu kadar açık ortaya koyamazdık. Adamlar kendi yayın organlarına aleni yazmışlar.. Daha ben ne desem boş

KILIÇDAROĞLU’NUN VİSKİ KADEHİ

Dün bir fotoğraf servis edildi.. “Servis” diyorum buna çünkü sinsi bir tezgah kokusu alıyorum arkasında..

Tezgahı kimin yaptığını bilemem. Sadece şu çok ünlü; “kasetle gelen kasetle gider” deyişini hatırlattı bana.. Peygamber Efendimiz’in soyundan geldiğini ilan ettiğinin haftasında Kılıçdaroğlu’nun masasında, bayram sabahı, bir şişe Jack Daniels görüyoruz..

Sadece durmuyor anlaşıldığı kadarıyla zira Kılıçdaroğlu’nun tam önünde de dolu bir buzlu viski kadehi var.. Öyle olmasa bile içiyormuş imajı verilmeye çalışılmış sanki.. Hatta (ben orada değildim bilmiyorum) belki de hepsi photoshop ile sonradan konulmuştur Kılıçdaroğlu’nun masasına..

Her hâl ve şartta merak ettiğim husus şu; “kim, neden Kılıçdaroğlu’na böyle bir tuzak kurdu?” Evet yanlış anlamadınız tuzak.. Beni bilirsiniz.. Ben ki kategorik olarak CHP’yi ve Kılıçdaroğlu’nu eleştiririm, bana bile bu iş tezgah-dümen gibi geliyor..

İlk kimin sosyal medyadaki hesabında paylaşıldı bu fotoğraf, o kişinin başka siyasi kimliklerle kişisel ya da ticari ilişkileri var mı? Bütün bunları koyun alt alta sorunun yanıtını kendiniz bulacaksınız.. Bu 28 Şubatvari viskili kadehli tezgahta Kılıçdaroğlu’nun yanındayım. Kim ne derse desin..

Yetti artık siyasetin komplolarla dizayn edildiği. Kendine güvenen bileğinin hakkıyla gelsin nereye gelmek istiyorsa. Kalın sağlıcakla.

Ersoy Dede

10 Ekim 2013 Perşembe

Gururlanmayın Paşa! Sizden büyük Allah vardır


Gururlanmayın Paşa! Sizden büyük Allah vardır

Türkiye nihayet bir ayıptan daha kurtuldu. Yıllardır sürdürülmekte olan ve 28 Şubat sürecinde adeta bir cadı avına dönüşen başörtüsü zulmü milletin iradesi ile ortadan kaldırılıyor.

Üniversitedeki öğrencileri bırakın, şehit ailelerinin başındaki örtüye bile tahammül edemeyenler, üniversite kapılarında kızlarımıza her türlü ahlaksızca zumlu reva görenler, devletin sivil - asker bürokratlarının eşlerinin başlarının örtülü olup olmadığını büyük bir cürüm gibi sicil dosyalarına ve fişlere geçirenler, bu nedenle parti kapatanlar acaba bir defa olsun (eğer varsa ) vicdanları ile yüzleşebiliyorlar mı?

Onlar bu zulümleri nedeni ile kaç ocağa yangın düştüğünü biliyorlar mı acaba? Kaç evladımızın psikolojik destek almak zorunda kaldıklarını hiç merak ettiler mi? Kaç çocuğun ana baba yurdunu terk edip gurbet yollara düştüklerini, yabancı ülkelere gitmek mecburiyetinde kaldıklarını hiç düşündüler mi? Kaç vatan evladının sırf bu nedenle işinden kovulduğunu, açlığa mahkum edildiğini hesaba kattılar mı?

Bir gün olsun oturup empati yaptılar mı? Bu zulme muhatap olanlar onların sevgili kızları olsaydı ne düşünürlerdi acaba? Dizlerinin dibinden ayırmadıkları sevgili yavruları üniversite kapısından evlerine gözü yaşlı dönseydi nasıl bir ruh hali içinde olurlardı. Ekmek kapısı yüzlerine kapansaydı, çocukları veya eşleri hiç sebepsiz kapı önüne bırakılmış olsaydı iç alemlerinde nasıl bir fırtına kopardı?

Elbette bu soruları sayfalar dolusu sürdürmek mümkün.

Biz ;imanı için bedel ödemeye alışkın mazlum ve masum bir ümmetin çocuklarıyız. Bedel ödediğimiz için de medeniyet değerlerimiz bizim için canımızdan da malımızdan da çok daha değerlidir. Zulüm, dipcik,zindan,tehdit,şantaj,iftira masallardaki ejderhaya dönüşüp üzerimize alevler püskürtse bile bir saniyelik tereddüt geçirmeyiz. Çünkü Müslüman korkuyu korkutan, ölümü öldüren insandır.

Müslüman, Allah'a teslim olmuş kişidir. Günahkar olabilir ama hain olamaz. Tevekkül sahibidir. Allah'ın rızasını talep etmeden önce Allah'tan razı olmak gerektiğini bilir. Bu nedenle de muhatap olduğu zulüm ve haksızlık karşısında sınava tabi olduğunun bilinci ile hareket eder. Kin ve intikam peşinde koşmaz. Kazandığı zaman şımarmaz. Kendisini zafere ulaştıran Rabbine şükür secdesi yapar. Ben kazandım demez. Allah lütfetti der.

Hiç kimse endişe etmesin. Ne intikam peşindeyiz ne de rövanşist bir tutum sergileyecek değiliz. Kendisini taşlayan Taif halkına beddua değil, kurtuluşları için dua eden bir Rahmet Peygamberi'nin ümmetiyiz. Bu ülkede siyasi düşüncesi,felsefi görüşü, etnik kimliği, mezhebi ne olursa olsun herkes ile barış içinde ve eşit şartlara sahip paydaşlar olarak yaşamaya hazırız. Kimseye bir yaşam biçimi dayatmayı aklımızın ucundan bile geçirmeyiz. Ama hiç kimsenin de bize böylesi bir dayatma yapmasına izin verecek değiliz.

Yazının başlığına gelince ;29 Ekim 2006 yılında Samsun'da düzenlenen Cumhuriyet Balosun'a katılmak üzere gelen ve içeride ‘Başörtülü ‘ şehit ailelerinin olduğunu duyunca içeri girmeyip protesto eden Garnizon Komutanı Tümgeneral'e hitaben yazdığım makalenin başlığıdır.

3 Kasım 2006'da Milli Gazete'de yayımlanan o makalem şöyle bitiyordu :

‘Sayın General !

O törene gelirken giydiğiniz üniforma, bindiğiniz makam arabası,size eşlik eden koruma,şoforluğunuzu yapan Mehmetçik, çoğunluğu başörtülü olan aile fertlerine sahip Anadolu'nun çilekeş vatan evlatlarının alın teri ile kazandıkları paralardan kesilen vergilerle emrinize tahsis edilmiştir.

Başörtülüyü hor görmek sizi yüceltmez. Ve sizin öyle görmeniz de başörtülüyü asla küçültmez….

Bir mekana, orada başörtülü şehit yakını vardır diye girmemek değil, aksine girmek ve o başörtülü şehit anasının elini öpmek yakışır bir komutana….

Gururlanmayın Paşa… Sizden büyük Allah vardır. ‘'

……………………………………………….

El hükmü Lillah'il Vahidül Kahhar !

Ömer Vehbi Hatipoğlu

1 Ekim 2013 Salı

28 Şubat zulmü gibi Moğol ve Timur istilasından sonra böyle bir zulüm görmemiştir.

Türkiye bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat zulmü gibi Moğol ve Timur istilasından sonra böyle bir zulüm görmemiştir.

Bu nasıl acayip bir devlettir ki, kendi ordusu içindeki subaylarını hanımlarının, kızlarının, annesinin başörtüsünden dolayı yargısız infazlarla cezalandırır.

Sudan, uydurma, yakıştırma sebeplerle subaylarına hapis cezası verir, tenzili rütbe yapar, sürgün eder, en aktif ve başarılı olanları inancından dolayı kızağa çeker veya YAŞ adındaki sulandırılmış engizisyon mahkemelerinde cezalandırır. Birçoklarının da görevlerine son verir? Daha sonra da hiçbir devlet dairesinde çalışamamaları için adım adım onların izlerini sürer.

En anlaşılmazı da burası bin yıldan bu yana İslam dini, kültürü ve medeniyeti temelleri üzerinde kurulan, %99'u Müslüman bir ülke olan Türkiyedir.

Bu nasıl bir Üniversitedir ki, namaz kılan, sakal bırakan, Cuma namazına giden öğretim üyelerini fişleyerek onları göz hapsine alır?

Yıllarca bu akademisyen ve bilim adamlarının Doktora, Doçentlik ve Profesörlük unvanlarını geciktirir, vermez. Hatta dindar oldukları için Üniversitedeki görevlerinden el çektirir. Akademik çalışmalarını engeller olur, bilimsel araştırmalarının önünü tıkar.

Bu nasıl bir devlet mantığıdır ki, kılık kıyafetlerinden dolayı kendi vatandaşlarının çocuklarını okullara almaz, en tabi okuma haklarını ellerinden alır. Anadolu'nun dindar evlatları yurt dışında okumak zorunda bırakılır.

Devletin en tepesinde oturan Cumhurbaşkanı İslami kıyafetlere göre okumak isteyen öğrencilere, ‘'Bu kıyafetlerle okumak isteyenler Suudi Arabistan'a gitsin'' diyecek kadar alçalır.

Hitler faşizminde, Stalin despotizminde, Mao baskısı altında, Missolini diktatörlüğünde böyle uygulamalar görülmüş değildir.

İşin en garibi insan Hakları ve evrensel insani değerlere karşı olan bu despot uygulamaların ‘'Demokratik, laik bir hukuk devleti'' denilen Türkiye Cumhuriyetinde demokrasi adına yapılmasıdır.


Ve bu nasıl devlet anadır ki, ana rahminde iken hiçbir şeyden haberi olmayan daha doğmamış masum çocuklarını Firavun mantığı ile kürtaj masalarında parça parça ettirip, lime lime katlettirir.

Şom ağızlı bazı bayanların, sokak kadını edasıyla sağda solda salyalarını akıtarak ‘'Vücut bizim vücudumuzdur. İstediğimizi yaparız'' demeleri ve bunların bu densizliğine onay veren bazı öküz başlı babaların bu vicdansızlığa bu ülkede ortak olması medenilik diye pazarlanmaya kalkılır.

Bütün bunlar ve bunlara benzeyen insanlık dışı cinayetleri işleyenleri hoş gören, ama ‘'Allah, peygamber, din iman'' diyen insanların üzerine çullanan bir devlet Müslüman milletimizin devleti olabilir mi?

28 Şubat zulmünün üzerine ne söylense, ne yazılsa azdır. Bu zulüm tarihte eşi benzeri gaz görülen zulümlere eş değerde bir felakettir.

Türkiye bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat zulmü gibi Moğol ve Timur istilasından sonra böyle bir zulüm görmemiştir.

Ne yazık ki her iki dönemde de işkence, zulüm ve katliama uğrayanlar Müslüman Selçuklunun, Osmanlının çocuklarıdır. Zulmedenler ise, Anadoluyu işgal edip taş üstünde taş, omuz üstünde kelle bırakmayan vahşi Moğol orduları ve onların bin yıl sonraki çağdaş temsilcileri Ergenekoncular, batı çalışma gurubu ve 28 Şubatçılardır.

Ergenekon ve 28 Şubat yargılamalarında adalet önüne getirilenler bu yılanın sadece % 25 i kadarıdır. Peki, geri kalan % 75 i oluşturan medya, basın, bürokrasi, patronlar, bürokratlar, satılmış kalemler, ekranlar, mikrofonlar, finans kurumları ve bunların dış ayak ve bağlantıları ne olacak?

28 Şubat yargılamaları bin yıllık tarihimizi içerden karartmak, dışarıdan katletmek isteyen iç ve dış düşmanlarımızın yargılanmasıdır. Bu yargılanma bin yıl sürse azdır.

Bu zulme uğrayan herkese ve her kesim mutlaka, ama mutlaka bu zalim ve hainlerden haklarını almak için ellerinden ne geliyorsa yapmaları, asla pasif davranıp işin ucunu bırakmamaları gerekir.

Dün milletimize karşı devlet terörü yapanların adı ‘' Süleyman Demirel'' bile olsa yaptığının hesabını bu gün, adalet önünde mutlaka vermek zorundadır.

Kim haksızlık karşısında susarsa, bu zulüm bumerang gibi döner dolaşır onu da vurur.

Susma! Sustukça sıra sana gelecek.

Korkma! Korktukça zulüm seni bulacak.

Arif Altunbaş

28 Eylül 2013 Cumartesi

ADD ve YÖK dindarları işte böyle fişlemiş

ADD ve YÖK dindarları işte böyle fişlemiş

Yekta Güngör Özden’in, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Başkanı olduğu dönemde darbecilere destek verdiği ve dindar öğretim üyelerini Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı’na (YÖK) ihbar ettiği ortaya çıktı. Özden, Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde görev yapan öğretim elemanlarını fişlemiş, ardından da fişlediği öğretim üyelerinin listesini derneğin antentli yazısıyla YÖK’e göndermiş.

AKİT Gazetesi, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin (ADD) Erzurum Atatürk Üniversitesi’ndeki öğretim elemanlarını nasıl fişlediğini gösteren belgeye ulaştı. Özden, ADD Genel Başkanı olduğu dönemde fişlediği dindar öğretim üyelerini Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı’na (YÖK) ihbar ettiği ve rapor gönderdiği ortaya çıktı.

ÖĞRETİM ÜYELERİNİ FİŞLEMİŞ, YÖK’E İHBAR ETMİŞ

Özden, 24 Mayıs 2000 tarihinde YÖK’e göndermek için tanzim ettiği raporda; Atatürk Üniversitesi’nde görev yapan öğretim üyelerini fişlemiş.

Raporda; ADD üyesinden elde ettiği bilgiler doğrultusunda irtica kişiler hakkında bilgi toplandığı, YÖK’ün de gereğinin yapması gerektiği talep ediliyor. Raporda; “Aşırı İslam anlayışına sahip olan bu kişi İslami kesimle içli dışlıdır. “Siyah çarşaflı ve peçeli bir eşe sahip olan bu kişi, Nakşibendi tarikatı üyesi olup sıkça tarikat ayinlerine katılmakta… İlahi hukukun ve İslam Anayasasının geçerli olması gerektiğini söylemektedir. Kendisine yakın öğrencilere imtiyaz sağlamaktadır” gibi ifadeler yer alıyor.

İŞTE O FİŞLEME İFADELERİ

24.05.2000 tarihinde YÖK’e gönderilen fişleme belgesinde şu dehşet ifadeler yer alıyor:

Adı Soyadı: AYHAN UÇAR

Görevi ve yeri: Araştırma Görevlisi. Özel Hukuk, Borçlar Hukuku.

“Aşırı İslam anlayışına sahip olan bu kişi İslami kesimle içli dışlıdır. Yandaşlarına imtiyazlar vermektedir.

Adı ve Soyadı: MURAT DOĞAN

Görevi ve yeri: Eşya Hukuku Araştırma Görevlisi, Atatürk Üniversitesi, Erzincan Hukuk Fakültesi

“Siyah çarşaflı ve peçeli bir eşe sahip olan bu kişi, Nakşibendi tarikatı üyesi olup sıkça tarikat ayinlerine katılmakta ve yanına kabul ettiği öğrencilere ayrıcalıklar sağlamaktadır”

Adı ve Soyadı: AYHAN DÖNER

Görevi ve yeri: Devletler Umumi Hukuku Araştırma Görevlisi, Atatürk Üniversitesi Erzincan Hukuk Fakültesi

“Nakşibendi tarikatı üyesi olup Nizam-ı alem ülkü ocakları işbirliğinde durumundaki örgütlenme çalışmalarında etkin bir rol üstlenmiştir. Kendi yandaşlarına ayrıcalıklar sağlamaktadır. İnsan aklının ortaya koyduğu hukuk kurallarının sağlıklı olmadığını ve ilahi hukukun ve İslam Anayasasının geçerli olması gerektiğini söylemektedir.

Adı ve Soyadı: ŞÜKRÜ YILDIZ

Görevi ve yeri: Yrd. Doç. Atatürk Üniversitesi, Erzincan Hukuk Fakültesi.
“Erzurum’da etkinlik gösteren Kışkımcı Cemaatinin üyesi. Üyesi olduğu cemaatin yurtlarında din ayinleri düzenlemekte. Kendisine yakın öğrencilere imtiyaz sağlamaktadır.

19 SENE ANAYASA MAHKEMESİ’NDE GÖREV YAPTI

Yekta Güngör Özden, 11 Ocak 1979’da Cumhuriyet Senatosu tarafından Anayasa Mahkemesi asil üyeliğine seçildi, 2 Mart 1988 tarihinde Başkanvekilliğine, 8 Mayıs 1991’de ilk defa, 25 Mayıs 1995’te ikinci defa Başkanlığa getirildi ve 1 Ocak 1998 tarihinde emekli oldu. Özden’in adı Anayasa Mahkemesi Başkanı iken “SHP-CHP birleşik partisinin genel başkanı olarak” telaffuz edildi. Özden, emekliliğinde CHP’de aradığını bulamayınca, emekli ordu mensupları ile bir araya gelerek Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi’ni kurdu, ancak halkın desteğini alamayınca seçimlere bile katılamadı.

8 Mayıs 1991-1 Ocak 1998 tarihinde Anayasa Mahkemesi’nin Başkanlığını iki kez yapan Yekta Güngör Özden ilginç itirafta bulunmuştu. Özden, “1951 sonundan 18 Ocak 1979 yılına kadar aralıksız, CHP’de çoğu hukuksal değişik görevlerde bulundum” demişti.

Gizli koalisyon

Gizli koalisyon!

Özal dönemi, hatırı sayılır bir değişim getirse de virajın tamamen dönüldüğü dönem 2002 seçimleriydi.

Eski masanın ne kadar oyuncusu varsa, taşlarını toplayıp gitti! Yeni oyuncu Erdoğan'dı! Ancak yasaklıydı!Yasağı kalkıp siyasete RESMEN döndükten sonra ülke hem rotasını hem irtifasını değiştirdi.

Hiç söylenmese de BARONLARIN kontrolündeki Türkiye'de başka bir sayfa açıldı.Bir başka BOYUTA geçmek için Cumhuriyet tarihinin en büyük mücadelesi başladı.Erdoğan bu işe gönül veren bir liderdi!

Kendi kurduğu parti içinde bile öyle sanıldığı gibi yüzde yüz desteğe sahip değildi!Elbette her dediği oluyordu, elbette istikamet şaşmıyordu ama bütün bunlar çalışılarak, geçirilen uykusuz gecelerin sonucuydu!

Cumhuriyetin DNA'sını, yani genetiğini meydana getiren güç, Londra ve Musevi sermayesinin koalisyonuyla oluşmuştu! Çok basit ilkeleri vardı!

Devletin ismi Türkiye de olsa kurallar ne yazık ki dışarıda belirleniyordu! Kimlerle dost olacağımızdan, ticari ilişkilerimize kadar her şey, CHATHAM HOUSE'larda pişiriliyordu! İngilizler, Musevi aklıyla oluşturulan bu organizasyonlarla dünyaya şekil veriyordu!

En azından elinin altında kalması gereken ülkelerin sıçramasını engelliyordu! Türkiye bunların başında geliyordu! Bu ülke hiçbir zaman Türkler'e bırakılmayacak kadar değerliydi!

Ülkeyi yönetmek için ortaya çıkanlar, bunların sözlerinin dışına çıkamazdı! Başka bir ittifak arayamazdı!Böyle bir maceraya girişen ya darbeyle ya ekonomik krizle yerle bir olurdu!

Zaten bunun örnekleri biz de fazlasıyla mevcuttu!Ülkenin KODLARINI belirleyen AKIL,Ortadoğu'dan ve diğer kimliklerden uzak durmamızı sağladı!

BATI'ya giden ancak bir türlü ulaşamayan bir toprak parçasıydık! Anlamsız yolculukta kimse çıkıp da "Yahu alınmayacağımız bir kulübün kapısında neden bekliyoruz?" diye sormayı akıl edemiyordu...

Bu soruyu soracak olan da iktidara gelemiyordu!Gelemezdi de! Çünkü gökdelenler, bankalar, madenler, altın, elmas, demir-çelik, ulaşım ve telekomünikasyon gibi dünya devleri, birkaç MUSEVİ ailenindi! ZENGİNLİĞİN sınırı olmadığı için hiç kimse çıkıp da bunları karşısına alamıyordu!

Gazeteci KARİYERİNİ, siyasetçi GELECEĞİNİ, iş adamı PARASINI düşünüp mücadele etmektense bunlar tarafından kurulan CAMİALARA girmek için can atıyordu!

İnanın açıklanmasa da İsrail'in hakkını, Türkiye'den çok daha fazla düşünen insanlar gördü bu ülke! Kraliçe'ye kusursuz saygı ve bağlılık sunan devlet adamlarına tanık oldu bu topraklar! Sakın bunlar eskide kaldı sanmayın!Hepsi eskisinden çok daha canlı olarak ortada! Bağlılıkları daha artmış olarak üstelik...

Neden mi?

Erdoğan'ı götürmek için!

Bakın üniversiteler, ünlü şirketler, danışmanlık ofisleri, siyasi partiler, kulüpler, enerji devleri, reklamcılık sektörü gibi ülkenin baş tacı ettiği bütün oluşumlar neredeyse ERDOĞAN'a karşı!

Yabancı ortaklığı ya da partnerliği bulunan hemen hemen bütün hareketler, BAŞBAKAN'ı istemiyor!

İsim yazmıyorum...

Ama Erdoğan'ın kapısında 2.5 saat bekletilen isim ve arkasındaki güç kenetlenmiş durumda!Anadolu'dan gelip İstanbul'da büyüyen birinin, ülkenin DNA'sıyla oynamasına izin vermek istemiyorlar!

Çıldırdıkları konu bu!

Onların iktidarları LONDRA' dan gelecek MUSEVİ bağlantılı haberlerde!

Bu hem PARA hem de İKTİDAR demek! Ülke, onlar için "ellerinde tuttukları" yerdir!Memleketin çocuğu birbiriyle savaşmış, Kore'ye gidip can vermiş, ya da Kıbrıs'ta şehit olmuş hiç önemi yok!

Günümüze kadar yaşanan dalgalanmaların tümü, ipi dışarıda olan ve isimlerini sayamadığım bu insanlar yüzünden oldu.Bu ülkenin okullarında okuyup Musevi BARONU, "egemen" saymak benim anlayabileceğim bir şey değil! Aslında Musevi ailelerin "imzalarını"bilmediğimiz için ne Türkiye'yi ne de dünyayı anlayabildik!

Ağrı Dağı'nın eteklerindeki bir muhtarla ilgili GOOGLE'da bilgi bulmak bile mümkün olurken ve sıradan insanların hayatlarına ulaşmak çok kolayken,ROTHSCHILDLER için hiçbir detaya ulaşamazsınız...

Yapmanız gereken, bunlara ait dev şirketlerin neler olduğunu bulmak ve para hareketlerini an be an takip etmektir! Türkiye düne kadar bunu yapamadı! Bu işe kafa yoran insan çok azdı! Bu nedenle ne Dünya Bankası'nı, ne IMF'yi, ne Chathamhouse'leri, ne sigorta şirketlerini, ne büyük vakıfları anlayamadık!

En önemlisi SİYASETİN bu adamlar için yapıldığını fark edemedik!Geride kalan 60 yılda PARANIN akışını kestiremedik, masonik ilişkilerle ORDU'ya yapılan sızıntıyı durduramadık!

Seçkinlerin takılmadan ilerlerken ANADOLU çocuklarının geride kaldığını bir türlü çözemedik!

Ülkede hala bazı önemli üniversitelerin REKTÖRLERİ ile CEO'ları, siyasetçiler, bürokratlar, gazete sahipleri, holding patronları MERKEZ olarak bunları görüyor!

Tam olarak biat etmiş durumdalar!

Erdoğan'ın olağanüstü performansı nedeniyle geri çekilmiş görünüyorlar!

Gerçekte öyle bir şey yok! Fırsat kolluyorlar!Seçimler yaklaştıkça KOALİSYON giderek belirginleşiyor! Erdoğan'ı götürmek tek hedefleri...Ya partiyi bölerek, ya da muhalefeti ve bazı İslami grupları toplayacak bir hareket başlatarak!

CHP de MHP de işin içinde olacak bunu iyi bilin!

Kimse bu oluşumun dışında kalamaz!

Ya Erdoğan ANADOLU' yu arkasına alıp galip gelecek ya da düne kadar yöneten GİZLİ GÜÇ yine işin başına geçecek!

Erdoğan için el sıkışmış durumdalar!Köşk'e asla çıkarmamak için YEMİNLERİ var!

Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu kadar zorlandılar!Erdoğan beklediklerinden çok daha dayanıklı ve güçlü çıktı! Cesaretle üzerlerine giden tek o oldu!

Ama onlar da YALILARDA, TEKNELERDE toplantılara aralıksız devam ediyorlar!

Bazıları MALTA'da, bazıları da BOĞAZ'da bir araya geliyor!Gündem ERDOĞAN! Partinin içindeki elleri de hiç boş durmuyor! Düğmeye basıldığında, içeriden de vurmak istiyorlar!Sözleştiler!


NOT: Boğaz sakinleri Amerika'da ittifak arayınca Başbakan Erdoğan da uzun menzilli füze savunma sistemini Çin'e verdi! Satranç böyle oynanır!

Ergün Diler

25 Eylül 2013 Çarşamba

28 şubat neden yapıldı

Yüzde 50 faiz ile aldığınız bir parayı; aynı kişiye, yüzde 115, 120 ya da duruma göre daha fazla faiz oranlarıyla borç olarak vermek, oldukça karlı bir ticaret yoludur herhalde…

ülkede bir zamanlar birileri böyle yapıyor; özel bankalarına mevduat olarak ve tabii ki düşük faizlerle aktarılmasını temin ettikleri devlet paralarını, ihtiyaç içerisinde olan devlet kuruluşlarına, aldıklarından çok daha yüksek faizlerle borç olarak(!) veriyorlardı.

Devlet, bir cebinden öbür cebine koyacağı paralar için, birilerine yüksek bedeller ödemek zorunda kalıyordu yani. Bu kişiler, ne iş yaptıkları sorulduğunda da sanayici, tüccar ya da işadamı olduklarını söylüyorlardı, işin tuhaf tarafı…

Ülkenin ihtiyacı olan herhangi bir şeyi, mesela tanesi 6 milyon dolara ülkemizde üretebilmek ve böylelikle teknoloji transferi de sağlayabilmek mümkün iken; bu şeyi, -çevremizdeki başka ülkelere pazarlayabileceklerini söyleyen bazı aracılara adet başına 12 milyon dolar fiyat verilmişken hem de-, mutlaka imal eden ülkeden ve tanesi 16 milyon dolardan alınmasını isteyenlerin vatanseverlikleri konusunda neler söyleyebiliriz?.. Bu ülkede bir zamanlar böyle yapılıyor ve bunun yapanlar da vatanseverlik konusunda mangalda kül filan bırakmıyorlardı.

28 Şubat 1997 günü gerçekleşen ve o tarihe kadar birkaç saatlik sıradan toplantılar gibi geçmekte iken, o gün nedense 10 saate yakın bir zaman süren Milli Güvenlik Kurulu'nun tutanakları, naip hakimler tarafından okunmuş ve sürmekte olan dava ile ilgili bölümleri bir tutanak halinde mahkemeye sunulmuş.

Tutanaklarla ilgili haberle bakılırsa, 28 Şubat 1997 günü gerçekleşen ve alışılmadık bir şekilde çok uzun süren MGK toplantısında, askerler ısrarlı bir şekilde tek konuyu dile getirmişler: İrtica…

Oysa, o toplantıda konuşulması gereken çok başka şeyler olmalıydı aslında.

Dönemin sanayici, tüccar ve işadamı gibi geçinip, devletin kasasını soyanlarının ciddi şekilde şikayetini mucip olup, ‘ne yapıp, edip bu hükümeti gönderelim' düğmesine basmalarına sebep olan ‘Kamu Ortak Hesabı' yani ‘Havuz'la alakalı hiçbir şey konuşulmamış, 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında.

Nerdeyse her türlü ihtiyacımızın ithalatla karşılanması sebebiyle; mümessillik yaparak yada en fazlası montaj sanayi kurarak kasalarını doldurmaya alışmış olanların, hükümetçe değişik sanayi kollarında atılmasına niyet edilen adımlardan duydukları rahatsızlıklar da hiç dile getirilmemiş, gariptir…

Devlet harcamalarına getirilen zapt u raptın tatlı gelirlerinden mahrum ettiği çevrelerin sıkıntılarına da değinilmemiş toplantıda… Bunu basit bir şey zannetmeyesiniz diye şöyle bir örnek verelim: Toplu halde alınan bir hizmet karşılığı talep edilen rakam 490 bin dolardan, 90 bin dolara inebiliyordu mesela. Şimdi, bunun benzeri, ama talep edilen rakamın hiç indirilmediği yüzlerce, belki binlerce olay olduğunu düşünün…

Bahsedebileceğimiz o kadar çok şey var ki…

Ancak, 28 Şubat 1997 MGK tutanaklarında, esas sebeplerin hiç birisi, ama hiç birisi yok!.. Bunun yerine tek bir şey var; dönemin müstekbirlerinin söylemeye çok meraklı oldukları ‘irtica' şarkısı…

Ekrem Kızıltaş

17 Eylül 2013 Salı

Adnan Menderes'i bugün asmışlardı

Adnan Menderes'i bugün asmışlardı
(Ruhuna El Fatiha )

Nice ölüler vardır Firavun gibi dev piramitler ve anıt mezarlar içinde yatarlar ama insanların gönlüne girememişlerdir. Ölümleri üzerinden asırlar geçse de hala lanetle anılırlar.

Nice insanlar vardır mezarları bile yoktur ama hâlâ insanların içinde yaşamaya devam ederler. Eserleri insanlığın ufkunda bir meşale gibi yanmaya, karanlıkları güneş gibi aydınlatmaya devam etmektedir.

Ve nice kahramanlar vardır ki darbeci diktatörlerin iki dudakları arasından çıkan emirlerle idam fermanları verilir. 27 Mayıs darbecileri tarafından 17 Eylül 1961 yılında, saat 13,21 geçe asılan Başbakan Adnan Menderes'in idam edilişi gibi.

Menderes'in şahadetinin 52. yıldönümünde o yine halkımızın yüreğinde ve arasında yaşıyor. Onu suçsuz yere katleden diktatörler ölüp gittiler ve halen lanetle anılıyorlar.

Menderes'in ölüsü onları hayatları boyunca adım adım gölge gibi onları takip etti. Nereye gittiler ise, ne yaptılar ise ondan kurtulamadılar. Ölünce Menderes'ten kurtuldular ama bu sefer de esas azap başladı.

Kabir azabı… Ve Allah'ın mahkemesinde o derin ve geniş sorulara verecekleri, aslında veremeyecekleri cevaplar ve karşılıksız kalacak sualler onların cehenneminin tapusu olacaktı.

Menderes'in darağacına asılmak için giderken söylediği son sözleri şunlar idi; "Kellemi onlara götürdüğünüzde deyin ki, Adnan Menderes özgürlük için çıktığı bu yolda 17 yıl önce almadığınız başı için size müteşekkirdir.

İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi silahların gölgesinde yaşayan efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz?

Şunu da söyleyebilirim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950 de olduğu gibi kurtarabilirdim.

Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes'in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek. Bir gün sizi silip süpürecektir…"

Onu asmaya götüren subay, savcı ve hâkimler fotoğraf çeken kişiye fotoğrafı Menderes'in arkasından çekmesini söylerler. Sırtından hançerlenen bir Başbakan'ın idama gidiş fotoğrafı da böylece arkasından çekilir. Çünkü ona o cezayı verenler/verdirenler onun değil kendilerinin suçlu olduğunu biliyorlar ve utandıklarından milletten yüzlerini gizliyorlardı. Adiler, korkaklar, şerefsizler…

Rahatsız olan Menderes'i hastaneye götürüyoruz diyerek hücresinden aldılar ve darağacına götürdüler. Asılmadan önce orada hazır bulundurulan hoca ile boğazına idam urganı geçirilen Menderes birlikte Kelimeyi Şehadet getirdiler ve sonra idam edildi.

Onun darağacında can verirken titreyen vücudunu oradaki darbeci askerler ve yargıçlar büyük bir zevkle seyrettiler. Ölüp ölmediği doktor muayenesinden sonra ölüm raporuyla onaylandı. İdam sırasında hazır bulunanlar hep birlikte Saat 14.30 da onun ölümünü içki içerek oradaki gazinoda kutladılar.

27 Mayıs darbecilerinin kurduğu özel mahkeme 14 kişinin idamına, 31 kişinin de ömür boyu hapse mahkûm edilmesine karar verdi. Geri kalan 418 sanığa ise 6 ay ile 20 yıl arasında değişen hapis cezaları verildi

Menderes'i astıran CHP zihniyetinin lideri Kılıçdaroğlu ve ekibinin neden Ergenekonculara, Balyozculara arka çıktığını, neden diktatör Maliki'yi, Esed'i, Sisi'yi ziyaret edip onları sahiplendiğini şimdi daha iyi anlıyorsunuz değil mi?

Elli iki yıl önce bugün Menderes'i suçsuz yere asan zihniyetin ellerine yine bir fırsat geçse bu milletin sevdiği, saydığı başbakanı ve bakanlarını yine asmak için her türlü yalan ve iftiraya başvururlar. Bunun için yapamayacakları şerefsizlikte yoktur.

Allah bu zalimlere, bu katillere fırsat vermesin. Makam, mevki ve mal mülk sarhoşluğundan hala uyanamayan, hala bunları anlayamayan Müslümanlara da akıl, fikir ve basiret versin.

Elli iki yıl önce bu gün milletin önünde koşan bir başbakan darbeci cunta tarafından sırtından hançerlenmiş ve darağacında suçsuz yere idam edilmiştir. Bu gün tarihimizdeki o kara lekenin günüdür.

Arif Altunbaş

11 Eylül 2013 Çarşamba

Devletini seven Alevi'ye düşman olan Aleviler

Devletini seven Alevi'ye düşman olan Aleviler

“Cami ile cem evi aynı bahçe içinde olsun; ayrı gayrı olmasın” dendin ya hani…

Hani, Alevi ve Sünnilerin "Anasırı İslam dairesi içerisinde görülmesi gerekir" dendi ya hani…

Hani Akil İnsanlar Heyeti'nde yer alan İzzettin Doğan da cem evi ve caminin temel atma törenine katıldı ya hani…

Tuttular, "devletin Alevi'si olmayacağız" diyerek Tuzluçayır'ı, Okmeydanı'nı, Gazi Mahallesi'ni savaş alanına çevirmeye kalkıştılar..!

İki gündün sosyal medya aracılığıyla örgütlenip, başta Tuzluçayır olmak üzere Alevi vatandaşların yoğun olduğu bölgelerde kitlesel eylem düzenlemeye çalışan marjinal gruplar umduğunu bulamıyor.

Zira "Gezi provokasyonu"nda olduğunun aksine bu kez doğrudan materyalist Alevi örgütleri ön safta devlet ile çatışıyor.

Bu çatışmayı kitlelere yaymak için çaba sarf ediyorlar.

"Neredesiniz çapulcular, faiz lobisi sizi ikna mı etti?" türünden twitlerle serzenişte bulunuyorlar.

Zira bu kez çok "açık"ta kaldılar ve aklı selim hakim geldi.

"Bu olup bitenin aslı astarı nedir" diye düşündüğümüzde önümüzde iki gerçek apaçık duruyor.

Bunlardan ilki, Gezi'deki "çiçek çocukları" iktidar tarafından en azından şu aşamada ikna edilmiş görünüyor.

Zira "Ağaç nöbeti" adı altında CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün'ün başını çektiği grubun ODTÜ'deki eylemi de çok marjinal kaldı.

Hele ki "ODTÜ'de cemaat istemiyoruz" türünden ifadelerle başörtülü öğrencilere yönelik "faşist" eylemi düzenleyenlerin kimliklerini de öğrenince son eylemlerin nasıl bir marjinal yapının işi olduğu ortaya çıkıyor.

İkincisi, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi ömrünün liderlik bölümünün bitmek üzere olduğu gerçeğinin biliniyor olmasıdır.

Burayı biraz açalım..!

Kemal Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı olduğundan bu yana teşkilatlarda çok önemli değişiklikler yaşandı ve kadrolar Alevi siyasetçilere teslim edildi.

CHP'nin ulusalcı kanadını son derece rahatsız eden bu durum karşısında yıllarca "Derin CHP'ye destek veren İstanbul sermayesi harekete geçti."

Kılıçdaroğlu'nun mesebî taassubunu kıramayan çevreler, son Tuzluçayır olaylarında da ortaya çıktığı gibi materyalist Alevilerin "şiddet yanlısı" olduğunu görmüş oldu.

İzzettin Doğan'ın bile Aleviliğini sorgulayan ve ihanet ile suçlayan marjinaller, Tuzluçayır gibi yerlerde eylemlerini sürdürüyor.

Elbette devlet yasal olmayan örgütlerle ve yapılarla mücadelesini sürdürecek.

Lakin, mütedeyyin Alevileri de küstürmeden, incitmeden bu işleri yapacak; yapmalı..!

Gerçek şu ki bu kez materyalist ve illegal Alevi örgütleri çok "açıkta" yakalandı.

Cemevi ve camiyi aynı avlu içinde görmek bu milletin evlatlarını mutlu etmez mi?

Hasan Öztürk

7 Eylül 2013 Cumartesi

Karar asamasina nasil gelindi Ergenekon'un en kritik dosyası: Danıştay cinayeti

Am Aİşte aktörleri ve tüm detayları ile Danıştay cinayeti:  (kim kimdir)

"Ergenekon Davası'nın" en önemli dosyası Danıştay Cinayeti. Cumhuriyet Gazetesi'ne bomba atılması ile başlayan Danıştay 2'nci Daire Başkanı Mustafa Yücel Özbilgin'in öldürülmesi ile sonuçlanan süreç 


5-10-11 Mayıs 2006'da Cumhuriyet Gazetesi'ne bomba atıldı. İlk 2 bomba patlamadı. Şüpheliler yakalanamadı.
7 Mayıs 2006'da Danıştay saldırısı gerçekleşti. Danıştay 2'nci Daire Başkanı Mustafa Yücel Özbilgin, avukat Alparslan Arslan tarafından öldürüldü.
Cinayetten bir saat sonra dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin Ak Parti'ye yönelik tepkilere karşılık soruşturmayla ilgili olarak, “Sürprizlere hazırlıklı olun” dedi.


19 Mayıs 2006, Başbakan: “Saldırı hükümete yönelik"
19 Mayıs 2006, Abdullah Gül: ‚‘‘Alparslan Arslan’ı yönlendiren çetenin elebaşısının, 12 Eylül öncesi Yüzbaşı iken ordudan atılan ve ekip içinde Albay Muzaffer diye tanınan Muzaffer Tekin”
22 Mayıs 2006, Muzaffer Tekin gözaltına alındı. Ergenekon örgütünün ismi gündeme geldi.
26 Mayıs 2006, Muzaffer Tekin serbest bırakıldı. Danıştay iddiananemesinde adı yer almadı.
27 Mayıs 2006, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: “Yüzbaşının serbest bırakılması suçsuz olduğu anlamına gelmez”
15 Haziran 2007 Savcı Zekeriya Öz Ankara’dan Danıştay dava dosyasını istedi.
Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin gözaltına alındı. Tutuklandı.
20 Ekim 2008’de Ergenekon ana davasının ilk duruşması yapıldı.
17 Aralık 2008’de Adalet Bakanlığı’nın da devreye girmesiyle Yargıtay 9. Ceza Dairesi Danıştay davası kararını bozarak Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ne geri gönderdi. Yargıtay mahkemeye, “Ergenekon ile bu dava sanıkları arasında irtibat var mı yok mu araştır” dedi.
23 Mart 2009’da Danıştay davası yeniden Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandığında mahkeme heyeti değişti. Yeni heyet, Danıştay davasının Ergenekon ile birleştirilmesine karar verdi.
OSMAN YILDIRIM'I KENDİSİ DOĞRULADI
Danıştay cinayeti bu tarihten sonra İstanbul 13'ncü Ağır Ceza Mahkemesi'nde tekrar görülmeye başlandı. Cinayet ile ilgili Osman Yıldırım'ın dışında yeni bir tanık daha ortaya çıktı. Gizli tanık 9 olarak adlandırılan bu tanık Osman Yıldırım'ın anlattıklarını doğruluyordu. Savcılar da mütalaalarına şöyle yazdı; “Osman Yıldırım’ın anlattıkları Gizli Tanık-9 tarafından da doğrulanmaktadır.”
Savcılık bu kuvvetli dayanağını esas hakkındaki mütalaasının 1168 ve 1169’ncu sayfalarına da yazdı: "Birbirlerinden habersiz olarak ifadeleri alınan, gerek ifadelerinin tarihi gerekse soruşturma evrakındaki kısıtlama kararına göre birbirlerinin ifadelerini öğrenmeleri mümkün görülmeyen her iki tanığın, Alparslan Arslan ve Veli Küçük ün Kâtibim Restoran ın yanındaki çay bahçesinde buluştukları, Avukat Hakkı Kurtuluş un da söz konusu çay bahçesine gittiği şeklindeki beyanlarının Alparslan Arslan ile Veli Küçük'ün geçmişe dayanan bağlantısı bulunduğunu gösterdiği anlaşılmaktadır.” Ancak davanın ilerleyen safhalarında Gizli Tanık 9 olarak adlandırılan kişinin Osman Yıldırım'ın kendisi olduğu ortaya çıktı. Osman Yıldırım, hem tanık hem sanık hem de gizli tanık olmuştu.

DANIŞTAY SALDIRISININ AKTÖRLERİ
ALPARSLAN ARSLAN: Avukat. Hukuk Fakültesi'ndeki öğrenciliği sırasında sırasında sağ görüşlü bir grup ile hareket etmiş. Muhafazakar yapılı, dini konularda hassas. Danıştay cinayetinden 1,5 yıl öncesinden başlayarak ve son 6 ay içerisinde sıklığı artarak Gültepe'de oturan Salih Kurter (Salih Hoca) isimli kişinin evindeki dini içerikli sohbetlere katıldığı biliniyor. Bu süreç içerisinde dini hassasiyetinin girerek arttığı, 5 vakit namaz kılmaya başladığı, içki içilen bardaktan su dahi içmeyecek bir hale geldiği yargılama sırasında tanıkların ifadesi ile ortaya çıktı. Salih Kunter ile Alparslan Arslan'ı avukat olan arkadaşı Süleyman Esen tanıştırmış.

SÜLEYMAN ESEN: Avukat. Alparslan Arslan ile okul arkadaşı.  Alparslan Arslan'ın “bombaları evime getirdi“ dediği kişi. Süleyman Esen okul yıllarında muhafazakar sağ görüşlü öğrenci grubuna liderlik yapmış. Yıllarca Salih Kunter'ün evine gitmiş. . Dini sohbetlere katılıyor. Salih Kunter'in bütün ihtiyaçlarını o karşılıyor, alışverişini yapıyor, hastane ve doktor kontrollerine götürüyor. Alparslan’ın ‘‘bombaları Süleyman’dan aldım‘‘ beyanı üzerine tutuklandı. Müebbet hapis cezası aldı, dosyalar birleştirildikten sonra, sorgusu yapılmadan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından serbest bırakıldı. Israrla bombaları verdiğini red etti. Osman Yıldırım’ı tanımadığını söyledi. Osman Yıldırım ile defalarca telefon görüşmesi yaptığı Ergenekon yargılamasında ortaya çıktı. Mütalaada beraati isteniyor.

KÜÇÜK SALİH (SALİH YAŞAR): İsmailağa Cemaatinde yetişmiş, bir kuyumcuda çalışıyor.  Salih Kunter'in evine 1999 yılından beri devam ediyor. Kendisini „Hafız“ olarak tanımlıyor. Salih Kunter'in asistanı gibi hareket ediyor. Süleyman Esen'i Salih Kunter'in yanına götüren kişi, Danıştay cinayetinden önce 1,5 sene içerisinde Süleyman Esen ile aralarında 1.500 telefon görüşmesi yapılmış. Salih Hoca tarafından yazıldığı söylenen muskaları kişilere veriyor. Bu muskalardan Alparslan Arslan ve Teoman Ekşioğlu'na (Alparslan Arslan'ın arkadaşı) da vermiş..Alparslan'ın arkadaşı Recep Özkan'ı da evine giderek okuma seanslarına tabi tutuyor. Sorgusunda kabul etmemekle birlikte, Telefon baz kayıtlarından ve diğer tanıkların beyanlarından anlaşıldığı üzere, Danıştay cinayetinden önceki 7 Mayıs ve 14 Mayıs tarihlerinde Alparslan Arslan'ın evine giderek okuma seansı gerçekleştirmiş. Bu sırada Alparslan Arslan yatırılmış ve elleri ve ayakları tutulmuş.

SALİH KUNTER: Gültepe'de oturuyor, kendisini çevresine „Hoca“ olarak tanıtıyor. Esasen Belediyeden emekli işçi. Evinde dini içerikli kendisinin „ders“ dediği toplantılar düzenliyor. Alparslan Arslan ve diğer arkadaşları bu sohbetlere katılıyor. Kendisinin cinler konusunda uzman olduğunu söylüyor ve muska yazarak kişilere veriyor. Süleyman Esen ve Salih Yaşar (Küçük Salih) müritleri olarak hareket ediyor. Danıştay saldırısından sonra bir süre tutuklu kaldı. Beraatı isteniyor.