3 Aralık 2006 Pazar

Düşünmek Bile Tek Başına Olmuyor Bazen

Gene bir düş gecesiydi belki. Gerçek yada değil, bir hikaye vardı ama...
Adam bir mucizeye sahipti, veya öyle sanıyordu. Ama O'na ait bir şey olduğunu sanmak bile mutluluk veriyordu...
O sıralar mutluluk nedir? diye sorsan adama; O diye cevap vericekti. Üzüntü nedir? diye sorsan, gene O diyecekti. Gülmek, ağlamak... Adam herhangi bir konuda, daima O'nu göstericekti. Herşey O'ydu çünkü. Ya da herşey O'ndaydı. Ve bu herşeyin içinde, adam da vardı...
Hiçbir zaman bozulmayacağını zanettiği bir oyuncağa sahip çocuk gibiydi adeta. İstediği her an oyuncağına dönebilecek ve mutlu olabilecekti. En azından böyle bir beklenti vardı içinde. Umut olmadan yaşanmaz denir ya; yaşanmıyordu gerçekten...
Adam bir gün çok mutlu olduğunu farketti. Uzun süre... bu olamazdı... Korkmaya başladı. Ya biri bütün bu olanları durdurursa. Gözünü aç salak! derse. O'ndan başka insanlar da olabileceğini gösterse... Fakat adam bunları söyleyebilecek hiç kimseyi dinlemezdi. Dinleyemezdi...
O hariç... Eğer sadece O derse başka olabilirdi belki. Yalnız O derse; başka insanlar var benden başka, içinde ben olmadığım başka bir dünyada...
Olabilir miydi?
Olmadı... Evet başka bir dünya vardı. Mutluydu, maviydi, yağmurluydu, sakin, huzurluydu... Ama O yoktu içinde... Başka bir dünya vardı ama, herşey sahte geliyordu. Deniz, gökyüzü hatta yağmur bile gerçek değildi. Çünkü O'nun olduğu dünyada, denizi O yaratmıştı, gökyüzü O'ndaydı, yağmur... O'ydu... Ve O bir yerde yoksa, hiçbir şey de olamazdı...
Adam bunları düşündü. Tekrar... tekrar... tekrar... Bunları düşünmesi gereken başka biri daha vardı galiba... Kahretsin! düşünmek bile tek başına olmuyordu...

9 Ekim 2006 Pazartesi

Ne yaygara, ne yaygara; Niagara!

Sahiden insanimiza bu ogretildi mi; buna inanmak istemiyorum; peki buna gonulden inananlar var mi; hayir, bunu hic ama hic inanmak istemiyorum! Niagara’ya Orta Asya’dan goc eden turkler yani kizilderililer suyun cikardigi sese bakarak niagara demisler!! Sozun bittigi yerdeyiz, pes diyorum sadece:)

Evet, onca Avrupa ulkesinden ve tadimlik Latin Amerika’dan sonra, en sonunda yogun israrlara(!) dayanamayip Kuzey Amerika yazilarima basliyorum; en kuzeyden Niagara’dan. Kanada’dan diyemiyorum, uzgunum!

Boston’dan hareketle gittik, 8 saat surdu yolculugumuz, ki New York’tan hareket ederseniz de 8 saat suruyormus. NY eyaletinin Kanada sinirinda, Niagara Falls sehrinde selalemiz.

Boston’dan hareket etmeden once kararsizligim had safhadaydi, salt bir selale gormek icin sekiz arti sekiz 16 saat yolculuk cekilir mi diye. Sonucta bir selale, bir saat gor ve geri don! Olacak is mi bu:) Neyse, kararimizi verdik ve yola koyulduk.

Ekimin 8’i ve hava olaganin disinda guzeldi, gunesli ve 20 dereceye yakin bir sicaklik bu. Bu tur bir gezi icin ideal havalardan. Niagara Falls’a vardigimizda saat 4pm’e geliyordu. Hemen selaleye kostuk ve akan guzelligi cok begendik. Dusuncemiz asil olarak bu guzelligi Kanada tarafindan gormekti. Cunku bize soylenen selalenin buyuk olaninin ve de her ikisinin karsi taraftan, yani Kanada’dan daha iyi gorundugu idi. Biz ilk gunu ABD tarafinda gecirip ikinci gun asil seronomimizi diger tarafta yapacaktik yani. O zaman, tekne turunu da Kanada tarafinda yapacaktik. Ee, Geriye kalan Cave of the Winds’i ziyeret etmekti.


Cave of the Winds’e kucuk selaleyi ortadan ayiran adadan indik. Su zerreciklerinin yuzumuze savruldugu, surekli olarak bir gokkusaginin bize gorsel hizmet sundugu harika bir atmosferin icindeydik. Suyun ugultusu, gokkusaginin guzelligi ve bizi sirilsiklam eden eden su zerrecikleri (zerrecik demek hafif kaciyor aslinda) bizi bizden aldi! Islanmayalim diye bize verilen naylon yagmurluk ve terlikler bizi korumakla birlikte, hayir ben islancagim diyenler icin pek de ise yaramiyordu acikcasi:) Islandik, guzellestik:)



Bu islak vaziyette turumuza devam ettik, selalelere 40 degisik acidan bakalim; parki da gezelim, eksik kalmasin dedik:) Bu dedik’lerden sonra hastalandim demeye gerek yok sanirim. Ama yilginlik yok direnis var! Yemek vakti geldi, aksam saat 7!

Biz cahil sureka tayfasindaniz ya; nicin aksam yemegini Kanada tarafinda yemiyoruz dedik.Ki Boston’da bize soylenen pasaport, I-20 belgesi ve universiteden alacagin tam zamanli ogrenci oldugunu gosterir belge ile Kanada yakasina gunubirlik gecebilecegimizdi. Gumruk kapisina vardik, Gumruk dedigime bakmayin, Niagara’ya ilk vardigimizda nerdeyse bu giselerden karsiya geciyorduk yanlislikla, sadece kopru giseleri mevcut; oyle sinira benzeyen bir hal yok ortada! Cevredeki bir polise soralim yine de dedik; sordugumuz polis bize karsiya gecebilecegimizi; yaya olarak gecersek 80 cent, araba ile gecersek $2.40 verecegimizi soyledi. Oh ne ala dedik. Gule oynaya siniri geciyoruz, abd-kanada iliskilerinin guzelliginden bahsediyoruz. Koprunun ustunden selalelere bakiyoruz. Evet kopruyu de gectik. Kanada topraklarindayiz artik; ama son prosedur, Kanada gumrugu!! Gorevli bayana, biz geldik dedik, yemek yiyip hemen donecegiz, asil gelisimiz yarina!:) Hayir dedi, vizesiz No Passaran! İsrar etmedik:) elimize verdigi kagitla kopruden gerisin geri abd gumrugune.. Neyseki memleket topragina kolay geri donus yaptik:) Koprunun karsi tarafinda duran Planet’ta yemek yeme hayali suya dustu. Ertesi gunku plan da iptal oldu.

ABD-Kanada arasinda git gel yaptigimiz kopru asagida!

Neyse, hele bir karnimizi doyuralim dedik; Hard Rock Cafe’de aksam yemeginde karar kildik. Bir saatlik bekleme sonrasi sira ancak bize geldi, yarim saatlik ekstra bekleme sonrasi yedik ictik guzellestik!

Artik donmak uzereyim, hastalik pek yakin, hatta yarindan da yakin. Henuz online satin aldigimiz otelimize check in yapmamis durumdayiz. Tek dilegimiz var artik: Odalarimizin temiz, yataklarimizin rahat olmasi. Evet otelimizi bulduk, biraz yol karistirmalardan sonra, nihayetinde bulduk iste. Knight Inn Motel. Hintlilerin islettigi bir otel, ama sovalye oteli:) Odamiz temizdi, yataklar da rahatti. Uyumak icin yeterli vasiflara sahipti yani. Luks ariyorsaniz baska yerlere bakin. Ama otellerin genelde bu ayarda oldugunu soyleyeyim. Econolodge daha iyi gorundu gozumuze.

Kat kat giyinip, ter atma, vucut isisini yukseltip ertesi gune bomba gibi baslama cabalarim meyvesini verdi! Vucut saglam kafanin altinda saglam sekilde; tepede gunes ha yukseldi ha yukselecek, sicaklik, istedigimiz bahardan kalma bir Ali Sami Yen gunu sicakliginda... Kahve ve muffinli mukellef(!) free kahvaltimizi yaptiktan sonra ver elini 'macera dolu Amerika' dedik ve selalaye geri donduk.Evet, asil macera bugun yasanacakti. Selalenin icine dalis yapacaktik. Mist of the wind turuna katilacaktik. Mist of the wind, konuklarini selalenin yakinina goturen teknenin adi. Tekneye bindik once kucuk selaleyi gectik, onceki gun onun kenarindaydik, bizi buyulemisti. Simdi karsidan goruyorduk onu, tam cepheden, tanrim ne guzellikti bu. Cektik fotolarini tabii. Ama dur, asil selaleye, buygune gidiyorduk simdi. “Oh my gosh” diye salak bir laflari var, onu demek istiyorum. Hilal seklindeki buyuk ama buyuk selalenin karsisindaydik simdi. Bu nasil bir seydi oyle? Tekne akintiya karsi orda durmaya calisiyordu. Biz tam olarak selalenin ayaklarindaydik, sagim solum, onum selaleydi! Keyfini cikardik, tadina vardik. Fotolar, video goruntuleri asagida. Bu kez de islandik ama ilk gunku gibi degildi. Yagmurluklar daha korunakliydi.

Bir gece ve 2 gunluk niagara gezimizi tamamladik, iki selalde kopartilan yaygarayi gorduk ve aile ocagimiz guzelim Boston’imiza geri donduk. Boston”im sen Amerika’nin gulusun:)

1 Ağustos 2006 Salı

Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali

Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali

Her yıl Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü organizasyonuyla Haziran Temmuz aylarında, olağanüstü akustiğe sahip 2000 yıllık Antik Aspendos Tiyatrosu’nda gerçekleştirilen Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali, dünyaca tanınmış pek çok topluluğun sahne almak istediği bir festival haline gelmiştir.

Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali

24 Ekim 2003 tarihinde Avrupa’nın saygın kuruluşları arasında olan Avrupa Festivaller Birliği’ne (EFA - European Festivals Association) kabul edilen Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali, dünyadaki diğer festivaller arasında saygın yerini almıştır. İngiltere’de yayınlanan Independent Gazetesi’nin, dünyanın dört bir yanında düzenlenen opera festivalleri arasında 2004 yılında yaptığı araştırmada en iyi 10 festival arasında 5. sırada yer alan Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali, aynı zamanda dünyanın ilk ve tek “Kalite Yönetim Belgesi” ne TS-EN-ISO 9001: 2000 sahip festivalidir.

Bu yıl da festivalde Aida, La Bayadere, Il Trovatore, Winds in the Void, Jivago, Zhivago, Sihirli Flüt, The Magic Flute, Emrah İle Selvihan, Emrah and Selvihan, Otello, Manon, Carmen, Carmina Burana gibi tanınmış eserler sergilenmiştir.

ASPENDOS: Antalya-Alanya arasında, Antalya’ya 45 km. uzaklıkta Köprüçay (Eurymedon) Nehri’nin yanında kurulmuş olan Aspendos, tiyatrosuyla dünyaca tanınmaktadır.

Şehrin Truva Savaşı’ndan sonra Pamphylia’ya gelen Argive kolonicileri tarafından kurulduğu söylenir. Aspendos eski çağlarda politik bir güç olarak önemli rol oynamamıştır ve kolonileşme döneminden sonra bir süre Likya egemenliği altında kalmıştır. Büyük İskender Perge’yi ele geçirdikten sonra M.Ö. 333’te Aspendos’a girmiş, İskender’in ölümünden M.Ö. 133’e kadar Pergamum Krallığı’nın eline geçmiştir. Aspendos diğer Pamphylia şehirleri gibi en parlak dönemine M.S. 2.-3. yüzyıllarda ulaşmış ve yapıların büyük bölümü bu çağda yapılmıştır. 13. yüzyılın başından itibaren, Aspendos, Selçuklu Türklerinin yerleşimlerinin izlerini taşımaya başlar. Özellikle I. Alaeddin Keykubat’ın hükümdarlığı sırasında tiyatro, Selçuklu tarzında zarif çinilerle süslenmiş ve saray olarak kullanılmıştır.

Kente gelen yolun sonunda en görkemli ve en eksiksiz Roma tiyatrosu örneği ile karşılaşılır (M.S. 2. yüzyıl). Caeva yarım daire şeklindedir ve geniş bir diazoma ile ikiye bölünmüştür. Yukarda 21, aşağıda 20 oturma sırası vardır. Tiyatronun 10.000 - 12.000 kişilik oturma kapasitesine sahip olduğu söylenebilir. Son yıllarda düzenlenen etkinliklerde tiyatroya 20.000 seyircinin alınabildiği görülmüştür. Aspendos’un başlıca diğer kalıntıları tiyatronun batısında yeralan Akropolisin yukarısındadır. Tiyatronun yanından başlayan bir patikadan ulaşılan Akropoliste karşılaşılan ilk yapı, 27x105 metre ölçülerindeki Bazilikadır. Bazilikanın güneyinde Agora vardır. Agoranın kuzeyinde, bugün sadece ön duvarı ayakta duran Nymphaeum ve onun arkasında bir Bouleterion ya da Odeon olarak kullanılan bir yapı daha bulunmaktadır. Aspendos’un gözden kaçırılmaması gereken bir diğer kalıntısı da su kemerleridir. Su, kaynağından 15 metre yüksekliğindeki kemerlerin üzerinde, oyulmuş taş bloklardan oluşan bir kanal aracılığıyla şehre getirilirdi.

Ulaşım

Her on dakikada bir Antalya Otogarı'ndan Kemer'e araç bulunabilir. Karayolunun denize paralel olduğu yerler çok güzel bir manzaraya sahip olup aynı zamanda oldukça virajlı ve gece saatlerinde de karanlık olduğundan sürücülerin çok dikkatli olması gerekir. Kemer'den Antalya - Finike yolunu kullanarak Ege'ye, Burdur istikametinden E-5 karayolu ile İstanbul, İzmir ve Ankara'ya gidebilirsiniz.

Antalya Limanı'ndan hareket eden teknelerle Kemer'e ulaşmak mümkün. Yat turları ile bu bölgeye gidilebiliyor. Civardaki beldelerden de bu yöreye bot turları düzenleniyor. Havayolu ulaşımını tercih edenler en yakın alan olan Antalya Uluslararası Havaalanı'nı kullanıyor. Havaalanı ile Kemer arası 1 saat...Kemer içinde çok sayıda araba kiralama acentası var, özellikle cip kiralamak çok yaygın...

Nerede Ne Var ?

15.000 kişi kapasiteli Aspendos Tiyatrosu'nun en önemli özelliği, dayanıklılığı. Bölge pek çok deprem görmüş, ama şaşırtıcı mimarisiyle Aspendos Tiyatrosu hep ayakta kalmış.

Aspendos Tiyatrosu, Roma tiyatro özelliklerini taşır. Yan ana girişlerin üzerinde, kent elitlerinin oturduğu localar bulunur. Auditoriumun en üst sırası 58 sütun ve kemerden oluşan bir galeriyle çevrelenmiştir. Tüm auditorium altta 21, üstte 20 olarak toplam 41 oturma sırasına sahip. İmparator Antonius Pius (138-164) döneminde, yerel mimarlar Xenon ve iki erkek kardeşi Curtius Chrispinus and Curtius Auspicatus tarafından inşaa edilen bu tiyatro, akustik düzeniyle de ilgi çekiyor. Bunu, kendiniz bile test edebilirsiniz. Tiyatronun en üst basamaklarına çıkın ve seyahat arkadaşlarınızı sahne bölümüne gönderin, onların alçak sesle konuşmalarını rica edin. Eğer çevrede çok gürültü yoksa, onların ne konuştuklarını rahatça duyabilirsiniz. Aspendos'u ziyaret eden turistler bu oyunu oynamayı çok seviyorlar.

Aspendos için bir efsane de üretilmiş. Yöredeki halkın inandığı bir söylentiye göre; Antonius Pius'un çok güzel bir kızı varmış, iki mimar bu kıza çok aşıkmış. Antonius Pius ikisine de birer ödev vermiş, hangisi en güzel ve yararlı yapıtı ortaya koyarsa, kızını onunla evlendirecekmiş. Bir mimar Belkıs'a su getiren akuadükü inşaa etmiş, öteki de tiyatroyu. Hükümdar yapıtların güzelliği karşısında çok şaşırmış ve kararsız kalmış. Kızını ortadan ikiye böldürmek istemiş. Akuadükü yapan mimar, kızı daha derinden seviyormuş, bu bölünmeye hemen itiraz etmiş, "Kızınızı tiyatroyu yapan mimarla evlendirin, hükümdarım", demiş.

Tiyatro, 1930'lu yıllara kadar bakımsız ve otlar içindeymiş. Yöreyi ziyaret eden Mustafa Kemal Atatürk, kültür hazinelerine duyarlı bir yönetici olarak, tiyatronun hemen bakıma alınmasını ve kullanılır hale gelmesini istemiş. Aspendos Tiyatrosu Müzesi'nde 1930 öncesine ait fotoğraflar var. Bu fotoğraflarda bu tarihi yapıtın bir zamanlar ne kadar ihmal edilmiş olduğunu görebiliyorsunuz. Yani, Aspendos'un şimdiki bakımlı halini Atatürk'e borçluyuz. Aspendos Tiyatrosu Müzesi, içinde dönemin tiyatro anlayışı ile ilgili yazıları, aktör resimlerini ve tiyatronun çeşitli fotoğraflarını içermektedir.

Antik tiyatronun güneyinde yer alan Bazilika-Agora, otların içinde, oldukça harap bir halde görülmektedir. Dolayısıyla tiyatronun arkasından dolanıp, patikadan yukarı doğru yürümeniz gerekiyor. 200 metre kadar olmasına rağmen, otlar ve dikenler nedeniyle yorucu bir yol. Üstelik patika boyunca, çeşitli mermer kalıntılara rastlıyorsunuz, yani tarih ayaklarınızın altında. Tepenin yukarısında, gymnasium ve hamam kalıntıları, çeşme kalıntılarına rastlıyorsunuz. Agoranın kuzey kısmında yer alan bu çeşmenin bugün sadece ön kısmı görülebiliyor. Kent meclisi binasının kalıntıları da hemen kuzey batıda. Agora'da kalıntıları açıklayan levhalar bulunmuyor. Bu nedenle her yere dikkatle bakmak gerekiyor. Müge çiçekleri, yabani papatyaların kapladığı eski kent merkezinin doğusunda da bir nekropol bulunuyor. Bu bölgedeki kazılar Antalya Müzesi'nce yürütülüyor.

225 metre uzunluğundaki Belkıs Köprüsü, eskiden Eurymedon olarak bilinen Köprüçay üzerinde kurulmuş. Romalılar'ın yaptığı köprünün kalıntıları üzerine, Anadolu Selçuklu İmparatoru Alaaddin Keykubat döneminde (1219-1236) bir köprü daha inşaa edilmiş. 1996-1998'de restore edilmiş ama daha sonra üzerinden geçen araçların tarihi kalıntıya zarar verdiği gerekçesiyle kapatılmış. Bugün köprünün üzerine araç giremiyor.

Belkıs Köyü Akuadükü'nün Antonius Pius döneminde, tiyatroyla eş zamanlı yapıldığı düşünülüyor. Su kemerlerinin ortasından dar bir geçitle yukarı çıkılıyor. Yukarı çıkan geçit, dar ve karanlık merdivenlerle kaplı, döne döne en üst kısma varılıyor. Yukarı çıkmak için bir miktar tırmanmak ve merdivenli kısma ulaşmak gerekiyor. Kemerlerin büyük bir bölümü harap olmuş, ancak doğuya ilerlediğinizde Bizans döneminden kalan künkleri görüyorsunuz.

ASPENDOS (BELKIS)

Helen geleneğine göre Aspendos, Mopsos’un öncülüğü altında Argos’tan gelen kolonistler tarafından kurulmuştur. M.Ö. 5.ve 4. yüzyıl paraları üzerinde kentin adı Estvediye olarak geçer. Bu kent adı, Adana yakınlarında Karatepe’de bulunmuş olan ve M.Ö. 8. yüzyıl tarihiyle Hitit hiyeroglif yazıtlarında Asitawadia ya da Asitawada olarak bahsedilen kralın adından alınmıştır.

Aspendos, M.Ö. 5. yüzyılın başlarında Side dışında gümüş para basan tek kent idi. Aspendos’un 500-1000 m. doğusundan akan Eurymedon Irmağı o zamanlar kente kadar ulaşıma elverişli idi ve böylece Pers donanması M.Ö. 468’de Eurymedon Savaşından önce Aspendos’da demir atmıştı. M.Ö. 330’da Büyük İskender aşağı kenti işgal etti. Hellenistik Dönem’de, Side gibi Aspendos da varlıklı bir yerleşme yeri idi. M.Ö. 190 yılındaki Magnesia ad Sipylum Savaşı’ndan sonra Aspendos, Roma ile iyi ilişkiler kurdu. III. Attalos’un ölümü üzerine, Asia Eyaleti’ne dahil edildi ve Roma egemenliği altında zenginliğini sürdürdü. Günümüzdeki kalıntılar o döneme aittir. Aspendos’un Roma Dönemi öncesine ilişkin izler bugüne değin bulunamamıştır.

ASPENDOS ANTİK TİYATROSU

Anadolu hiç kuşkusuz bir tarih, kültür ve bunlara bağlı olarak turizm cennetidir. Pek çok eski uygarlığın beşiği olan Anadolu, güney ve batısında eski Yunan ve Roma uygarlıklarının çeşitli yapılarını da barındırmaktadır. Tiyatrolar, bu uygarlıkların günümüze kadar gelebilmiş kentlerinin en görkemli yapılarındandır.

Kültür varlıkları açısından çok zengin olan Anadolu’da 50 kadar büyük, küçük tiyatronun kazıları yapılmış ya da yapılmakta olup, bu tiyatrolar toprak yüzeyine çıkartılmıştır. Aspendos Tiyatrosu yalnızca Anadolu’nun değil, tüm Avrupa ve Kuzey Afrika Roma tiyatroları içinde en iyi korunmuş durumda olanıdır. Aspendos kenti Pampilya’da, tiyatro ise akropolisin güneyinde yer almaktadır. Bu tiyatronun maksimum kapasitesi 9.000 kişidir. Auditoriumu (seyirci oturma alanı)oldukça dik eğimli bir yamaca oturmuştur. Bu eğim nedeniyle de görsel ve akustik özellikleri açısından diğer tiyatrolardan daha üstündür.

Tiyatro Marcus Aurelius döneminde (İ.S.161-180) mimar Zenon tarafından tasarlanmıştır. Daire şeklindeki orkestra, auditorium ile sahne yapısı arasında yer almaktadır. Oturma alanının en üstünde 59 tonozdan oluşan yarım daire şeklinde bir galeri vardır. İzleyicilerin bu galeriyi yağmurda sığınak olarak kullandıkları sanılmaktadır. Aspendos Tiyatrosu’nun günümüze bu denli sağlam ulaşmasının nedenlerinden biri de hiç kuşkusuz Selçuklular döneminde restore edilmiş olmasıdır.

18 Şubat 2006 Cumartesi

Karayipler

Cennete Gittik Geldik- yok bunun otesi!

Kuba hayalimiz vardi, hep de var olacak Castro oldugu muddetce. Tabii, Cuba ne kadar CUBA tartisilir artik; ama iste ozlemi her daim mevcut icimizde. Amerika’ya kadar gelmisken Kuba’ya gidemiyoruz, bari bir komsusuna, Karayipler’deki Porto Riko’ya gidelim dedik. ABD Kuba’ya ambargo uyguladigi icin ABD’den direkt Kuba’ya gidemiyorsunuz, ancak baksa bir ulkeye gecip onun uzerinden Kuba’ya gidebilirsiniz. Donuste pasaportunuzda Kuba muhru gorunce bu da problem oluyormus galiba, ama Castro bunun da caresini bulmus, pasaportlara muhur bastirtmiyormus:)

Neyse, bizim olayimiz Porto Rico; Amerikan bolgesi sayiliyor ve ayri bir ulke gibi de degil; yani biraz karisik bir durum. Amerikan eyaleti olmak icin yapilan referandumlar hep basabas sonuclaniyormus, su ana kadar amerikan karsitlari kazanmis..

Kucuk Amerika diyelim oraya! Bu bize hic de yabanci degil! Kuba’ya niyet, Porto Riko’ya kismet diyelim; oyle oldu bizim durumumuz.

Ilk once Karayipler hakkinda biraz cografya bilgisi!! Hep Karayipler denir durulurdu ama haritadaki yerini bile bilmezdim. Bunu dusununce buraya bir harita koymak sart oldu..
Iste Porto Riko bu 7 Karayip adasindan biri.


Porto Riko, nufusunun yarisini ABD’ye goc vermis; 2 milyona yakin porto rikolu ABD’de yasiyor. Ve bir Porto Riko mafyasi mevcutmus New York’ta. Tabii ABD’de ‘en alttakiler’i olusuturunca geriye donusler baslamis.

Baskent San Juan ve biz de San Juan’a gittik.

Ocak ayinin 3’unde Boston’in sogugundan kazaklar, paltolar giyinmis vaziyette havaalanina gittik; Atlanta aktarmali 10 saatlik bir yolculukla Porto Riko yazina vardik. Atlanta’ya kadar olan yolculugumuzun ilk kisminda ucaktaki herkesin elinde kitap varken, Atlanta’dan yaptigimiz aktarma ile bindigimiz Porto Riko ucaginda bu tur aliskanliklari olmayan memleketim benzeri bir memlekete gittigimizi fark ettik:) Ucakta muzik dinlemek veya film seyretmek icin kulakliklari satin alma gerekliligi de ayri bir ilginclik!

San Juan’a vardik. Otelimiz Caribbean Hilton. Porto Rico’nun ilk uluslararasi oteli ve bizim İstanbul Hilton’la ayni donemlerde acilmis; uluslararasi bir proje yarismasi sonrasinda bugunku oteli yapmislar. Ilk otele ilave yeni bir bina yapmislar (New Tower); giderseniz bu yeni yapida kalmak istediginizi soyleyin!

Otelin kendi ozel plaji var ve bu plaj cok guzel. Iste bu guzelligi ve konforu bizi otele cakili birakti. Her zaman elestirdigim “otele cakili kalma” olayini bu kez ben yaptim. Tabii bu biraz da dinlence tatili idi, sinavlar bitmis, kafa yorgun; cok da hareket aramiyor insan.



Otelde cakili kalinca pek de porto rikolu tanima firsatimiz olmadi. Otel tamamen amerikali doluydu. Porto rikolu olarak gorduklerimiz sadece garsonlardi.

Tatilden 2-3 hafta once globallesme ile ilgili bir derste amerikadan kalkip Bahama’lara giden bir grup amerikalinin gorduklerinin (gunes, plaj, bikinili kizlar, dans vs) bir plan arkasina, onlara hizmet eden garsonlarin hayati araciligi ile yoksullarin hayatina gecis yapiliyordu. Amerikalilar ne de aptal gorunmustu gozume; oysa su anda o filmdeki amerikalilarin arasindayim ve porto rikolu garsondan icki istiyorum.. Cok dusunmemek lazim, tatildeyim deyip olayimi mesrulastirayim!!

San Juan tam bir kent; buyuk yapilar ve otellerle dolu. Yapilarda estetik yok. Insan elinin degdigi yerler cok kotu; ya insan elinin degmedigi yerler!! Oralar ise cennetlik. Cennete gitmis oluyorsunuz. Bunun otesi yok diyorsunuz. Yani cennetligiz.

Bu da kaldigimiz otelin penceresinden San Juan'a bir bakis. Goruldugu gibi insanoglunun eli degince ortaya cikan da bu oluyor; keske degmez olaymis!


Deniz inanilmaz guzel; hemen kiyida onlarca cesit rengarenk balikla birlikte yuzmek ayri bir zevk. Denizin rengi sizi alip goturuyor. Billur gibi bir su ve rengarenk baliklar.


Porto Riko denince akla gelen seylerin basinda Pino Colado gelir. Hindistan cevizi, ananas ve romdan yapilan bir kokteyl. Bu arada Bacardi Porto Rico’nun dunyaca bilinen rom markasidir. Rom fabrikasina turistik geziler duzenlenmektedir.

Bu kokteyli 50’li yillarda bulan Hilton’un barmeniymis, sorduk hayatta mi diye; ama vefat etmis! Pino Colado romsuz sekilde sokaklarda da satiliyor, bizim ayran benzeri bir misyonu var, serinlemek icin birebir.

San Juan’da Old Town sehrin eski yapilarinin korundugu turistik merkez; guzel restaurantlar ve barlar mevcut; sadece cumartesi aksami kalabalik oldugunu soylemeliyim; diger aksamlar sessiz sayilirlardi. Genelde insanlar otellerinde eglenmeyi tercih ediyor herhalde. Tabii otellerin pek cogunun kumarhanesinin oldugunu, dolayisiyla musterilerin otellerinden pek de ayrilmak istemediklerini dusunebiliriz:)

Restaurantlarda fiyatlar Boston fiyatlarina yakindi.
Erkekler icin soyleyebilecegim, gelecek yillarda da Porto Riko’nun dunya guzellik yarismalarinda Venezuella ile yarismaya devam edecek olmasidir. Kadinlara soyleyecegim ise, Ricky Martin gibi bir kisinin Porto Riko’dan herhalde 50 yilda bir ciktigidir. Yani kadinlar bakimli, hos ve guzel; erkekler bakimsiz ve sinif disi.. Yani Ricky Martin gibi bir delikanli umup giderseniz buyuk hayal kirikligi yasarsiniz.

Porto Riko’da yapmaniz gereken en guzel sey katamaran turu almak olacaktir. Beyaz buyuk yelkenleriyle bindigimiz katamaran bizi issiz, beyaz kumlu bir aday goturdu; dedik biz olduk ve cennete gittik herhalde. 'Issiz bir adada tek basiniza kalsaniz' diye bir soruya baslansa benim aklima bundan sonra burasi gelecek herhalde. Sinorkel ile birlikte yaptigimiz dalislarda sualtina asik olduk! Hic gormedigimiz renklerde, renklerin binbir cesidinde baliklar… Ne guzel bir arada yasiyorlar diyorsunuz; onlar benden korkmuyorlar; biz (ben) korkuyoruz. Bi keresende bi balik surusunun arasinda kaldim; korkudan ne yapacagimi sasirdim.. Sizden kacmiyorlar, tabii ki insan gibi yuzerseniz:)
Yoktur birbirimizden farkimiz, hepimiz latiniz! Latin amcamin Anadolu'da bir kir kahvesinde oturan amcamdan bir farki var mi? Sicaklik ayni sicaklik; poz verirkenki tebessumu dil, din, irk vs bilimum ayriligi ortadan kaldirip gonlunuzun icine direkt nufuz ediyordu. Demek ki guzel insan her yerde guzel insan!

Bu da son gun kesfettigimiz salas bir balikcinin dunya tatlisi patronu, ascisi, garsonu! Otelin hemen yanibasinda kucuk bir retorant. Son gecemizde akil ettik gitmeyi. Otel musterilerinin pek gitmedigi bir yer, daha cok porto rikolular gidiyor; patronu dunya tatlisi dedik, abartmadik bunu derken. Restorant salas ama cok cok temiz.

Devam edecegiz yazmaya; yazacak anlatacak cok sey var!

15 Ocak 2006 Pazar

Paris

Hayallerin Yıkılışı!!

Mürekkep yalamış her insan evladının bir Fransa özlemi vardır mutlaka, ömrümüzün büyük bir kısmı ya Fransız tarihi ya da Fransız siyasetbilimci, filozof, sosyolog ve bilimum sosyal bilimcileri okumakla geçmiştir (L. Althusser’e selam). Ki iddia ederim ki Aydınlanma sonrasi Fransız tarihini Fransızların çoğundan daha iyi biliriz. Her neyse! Bu şekilde bir yakınlık tabii ki Fransa’yı bizim için cezbedici kılıyor. Olay tabii ki salt sosyal bilimlerle ilgili değil, Fransa’yı daha doğrusu Paris’i hep romantizmin başkenti olarak algılamışızdır; bir çok etken vardır bunda, bunları saymaya gerek yok şimdi.


Althusser'e selam gönderdik de 20. yuzyılın en büyük filozof / düşünürlerinden Jean Paul Sartre'i es geçer miyiz? Sartre'n elinde La Humanite ile özgür basın için yapılan yürüyüşteki fotoğrafını koymak isterdim ama maalesef onu bulamadım. Fransa Cezayir savaşı sirasında Cezayir'i savunduğu için "vatan haini" ilan edilir. Polislerce gozaltına alınır, bunu duyan De Gaulle "siz ne yapıyorsunuz, çabuk onu serbest birakın, ben tarihe Sartre'ı tutuklatan başbakan olarak geçmek istemiyorum" der ve akıllılık da eder!!



Her neyse diyelim!! Evet, nihayetinde Paris'e gittim, yalnız, zamanlamam yanlıştı.

Yağmur yagmıyordu ama hava buz gibi soğuktu, . Londra’dan Eurostar ile 3 günlüğune bir kaçamak yaptık. Londra Paris 3.5 saat suruyor hizli trenle. Tren harbiden hizli, bizim İstanbul Ankara hizli treni gibi degil yani, ve de cok konforluydu. Manch tunelinden gecerek Paris’in North Station’una variyorsunuz, sehrin gobegine direkt dalis yapmis oluyorsunuz. Otobuslerle feribotlarla ugrasmayin bos yere derim.

Paris hakkinda konusmaya baslamadan once Londra’dan ayrilisimiza deginmek gerekir herhalde; bayagi macerali oldu. Sabah Waterloo tren istasyonuna vardigimizda trenin kalkmasina 45 dakika birsey varken arkadasim, pasaportunu yanina almadigini fark etti, ehliyetiyle ulke degistirebeilecegini dusundu, nicin olmasindi!! Saka yapiyor zannettim. Ne de olsa AB vatandasiyim diye dusunmus. Tabi, gorevliler bunun mumkun olmadigini, pasaportsuz gecise izin vermeyeceklerini soylediler. Ne yapacaktik, treni kacirirsak butun bir tur icin odedigimiz para da havaya gidiyor olacakti. Arkadasim muthis uzgun, ben de hem uzgun hem sinirli. Yardimimiza pasaport polisi yetisti. Bize istasyondaki ilgili amirlerini cagirdilar. Amirleri muthis bir sekilde elinden geleni yapmaya calisti; normalde trenin kalkmasina bu kadar kisa bir sure varken biletinizde bir degisiklik yapma imkani yoktur. (bizde olsa bir “bananecilik” olacagi, gorevlinin pek de umurunda olmayacagi asikar tabii)., pasaportu ne kadar sure icerisinde gidip alabilecegimizi sordular, oglen oncesi son trenin 11.30’da oldugunu bu trende bizim icin yer ayirtacaklarini soylediler, bu bize gidip pasaportu alip donmek icin yeterli bir sure veriyordu.
Bunu niye anlattim? AB denen olay Avrupa’yi tek bir ulke yapmis, insanlarin artik pasaport tasima geregini/pasaportun onemini ortadan kaldirmis (bir Ingiltere Kita Avrupasi inatlasmasinda gerekiyor size), oysa pasaportlar bizim icin hala en degerli ve en korunasi dokuman olma ozelligini surduruyor.

Paris’e vardik. Kaldigimiz otel 2 yildizli otel guya ama ben tek yildiz da vermezdim, her neyse, sonucta 3 gece kalacaktik ve gece haricinde otele ugrayacagimiz da yoktu. North Station’in etrafi bu tur otellerle dolu.

Paris’i anlatmaya nerden baslamali? Ilk olarak sunu soylemeliyim. Londra’ dan sonra Paris bana kendimi Istanbul’da hissettirdi. Londra’nin kita Avrupasi’ndan tamamen farkli oldugunu daha iyi anladim. Bir kere Paris istanbul’a daha cok benziyordu ve istanbul’un kesmekesine benzer bir kesmekesi vardi.

Aslinda Paris hakkinda yazacak keyifte de degilim, bi turlu Paris’i ovecek birsey bulamiyorum. Paris’i silmek de istemiyorum boyle cabucak, bir cirpida. Ikinci bir sans verecegim ona:)kendisini sevdirmesi icin, en azindan yillarca onun icin biriktirdigim hayellerimi bu kadar kolay yerle bir etmemesi icin.

Paris’e (aslinda hicbir yere!) sevgilisiz gitmeyin denir, dogrudur, cunku Paris’in kendisi size cok birsey vermeyecektir, teselliniz sevgilinizle birlikte olmaniz olacaktir. (Evet farkindayim, cok kirici konusuyorum!:). Biraz pratik bilgi ve izlenimlerimi aktarayim ve de Paris defterini gelecek seyahatime kadar kapatayim.

Londra’yi bir “parklar kenti” olarak adlandirirsak Paris’i de bir “meydanlar kenti” olarak adlandirabiliriz. Ki bu meydanlarin isimleri hic de yabanci degil, isimlerine asina oldugumuz meydanlar.


Sen nehri tekne gezisi turu alabilirsiniz, almayabilirsiniz de:). Guzel bir kopru gectigimizi hatirliyorum:) Eiffel kulesine cikma istegi duymadim, onundeki sirayi gorunce. Eiffel insa ediliriken bu“demir yigini”(muhalifleri oyle adlandiriyormus) icin yapilan tartismalar insaatini durduramamis, simdi Paris Belediyesi’nin para basma makinesi. Her aksam 21.00-21.15 saatleri arasi aydinlatiliyor, guzel bir isik gosterisi oluyor.

Louvre Muzesi (Mona Lisa) tablosu buradadir), Notre Dame da mutlaka gorulecek yerler listenizde olacaktir.. En begendigim yerin Notre Dame oldugunu soyleyebilirim…

Cafelerine oturup Le Monde, Le Figaro okuma havalarina gecebilirsiniz, ama eh iste. Ama bu cafe olayinda israrciysaniz bari Sartre ile Simone'un takildiklari, asklarini, dostluklarini guzellestirdikleri "Cafe de Florette" de oturun. Sen oturdun mu diyeceksiniz? Hayir, o da ikinci Paris seyahatine kaldi!
Bu arada goreceksiniz ki birakiniz normal yerleri turistik alanlarda bile İngilizce aciklamalar kullanilmamis. Kendileri bilir; onlarin gereksiz kibri ile ugrasacak degiliz.

Champs Elysees de aman aman bir cadde de degil, luks magazalar ve restaurantlar mevcut. Burada basimdan gecen bir olayi anlatip Paris mevzusunu gecici olarak kapamak en iyisi.

Champs Elysees’de yururken iki uzakdogulu kadin yanimiza yaklasip yardimci olup olamayacagimiz sordu, evet tabii ki dedik. Kendilerinin Yves Laurent’ten alisveris yaptiklarini ama belli urunlerden sinirli sayida kaldigi icin ayni kisilere magazadan cok fazla satis yapilmadigini, bizden onlar icin bu urunlerden almamizi rica ettiler. Biz de saflik, ne diyor bunlar diye sorgulamadan neden olmasin, ne kaybederiz ki diye dusunduk. Elimize 700 euro’yu saydilar, mutluluktan ucuyorlar. Kendileri bizi sokagin basinda bekleyeceklerini soylediler. Magaza ana caddeden bir 100-150 metre kadar icerde. Biz magazaya giderken geri donup baktigimizda onlari goremedik, alllah allah nerde bunlar diye geri gidip baktim, bana uzaktan devam edip magazaya gitmemiz icin isaret yaptilar, neyse peki dedim saskinlikla. Magaza’ya vardik, iceri girdik, tabii ki cok sik bayanlar karsiladilar bizi. Bizim uzerimizde de normal turist spor kiyafeti. Guleryuzlu bir sekilde nasil yardimci olacaklarin soylediler. Biz de cuzdan alacagamizi soyledik, arkadasim 2 tane cuzdan gozune kestirdi, iksi 500 euro civarinda oluyordu. Fakat satis gorevlisi kadin nazik bir sekilde bu cuzdanlari kendimiz icin alip almadigimiz sordu. Guvenlik gorevlilerinin cadde basinda bizi iki uzakdogulu ile konusurken gorduklerini, bu kisilerin turistlerden yardim isteyerek kendilerinden alisveris yaptirdiklarini soyledi. Sonrasinda tabii ki her biri 200-250 euro olan cuzdanlarin aynisini uretip 5-10 euroya satiyolarmis.(iyi de yapiyorlarmis:)) Baktim bu konu beni cezbetmiyor, arkadasimla tezgahtari basbasa birakip diger urunlerle ilgilenmeye basladim:) Ketrin durumu anlatmis, tezaghtar da bize satis yapamayacaklarini soylemis. Magazadan ciktiktan sonra uzakdogululari aramaya basladik, ama bir turlu bulamiyoruz, elimizde 700 euro var fakat onlar ortalikta yoklar. Ketrin’e bunlar salak mi ya diye sordum, nerde bunlar. Ketrin salak olanin bizler oldugunu, parayi vermek icin bu kadar cirpinmamizin baska bir anlami olmadigini soyledi:)Sonunda onlari bulduk, yine gulumsuyorlardi ve bu duruma hic de yabanci degillerdi galiba. Bi de kendilerini tembihledim, “boyle her yabanciya guvenip paranizi teslim etmeyin” diye:)

Evet Paris Paris diye tutturanlar, gidip de anlata anlata bitiremeyenler, merak ediyorum samimiler mi:) Ama dedim ya tekrar deneyecegim. Paris’i bu kadar kolay silemem:)

Onerilerle kapatayim bu mevzuyu: Kis aylarinda kesinlikle Paris’e gitmeyin ve yapacaginiz gezi haftalik olsun, 3 gunluk tur ile Paris’in havasini almaniz mumkun olmuyor.

28 Aralık 2005 Çarşamba

Londra, Avrupa'nın Başkenti; Ama Orası Avrupa Değil Ki!


Avrupa’nın Başkenti! Ama Orası Avrupa Değil Ki, Başka Bir Yer!!

Avrupa’nın başkenti demek yanlış olmaz herhalde. Ama Avrupa’nın hiçbir kentine de benzemiyor, sanki Avrupa’da ama Avrupa’ya ait değilmiş gibi! Zaten öyle bir ayrım var ya, Ada ve Kıta diye.

Çok kısaca; İngiliz’den çok yabancının yaşadığı bir kent; bu kadarını hayal etmiyordum. Tam bir festival, hareket kenti. Yaşam çok hızlı akıyor. Eğlencenin hiç durmadığı kent.




Publar
İngilizler nasıl bu kadar mutlu olabiliyor? Herhalde yanıtlardan biri de pub kültürü. İş çıkışı puba uğramak 2 tek atıp eve gitmek rutinin bir parçası. İki tek attıktan sonra yüzünüzde bir gülümseme olması da normal!! Şaka bir yana, İngilizler cidden neşeli olmayı, rahat olmayı içtikten sonra çok iyi beceriyorlar, cidden de iyi içiyorlar!! Publardaki muhabbet ortamı kahkahalar gayet yüksek volümde. Publar genelde 11’e kadar açık, 11’den sonra ruhsatı olmayanlar kapatıyor. Publar kapandıktan sonra clublar devreye giriyor. Clublar inanılmaz. Bir gazeteci yorumcu bir tatil gezisinde gozlemlemişti: Akdeniz kıyısı ülkesi insanları içip etrafı gözlemeyi (dikizlemeyi), Kuzey Avrupa Anglosakson insanları ise çılgınca dans etmeyi severler diye; gözlem kesinlikle doğru ama içtikten sonra bu işin kuzeyi güneyi kalmadığı da bi gerçek:)

Saat 23’ten sonra içki satışı yasak. Marketlerden içki satın alamazsınız, publar içki satışı yapamaz, 11’den sonra da içeriye müşteri alamaz, içerdekilerin çıkması beklenir, saat 1’e kadar açma ruhsatı olan pub, 1’de kesinlikle kapatır. Onun için bazen yollarda ellerinde biralar karaborsa satış yapan göçmenleri görürsünüz.

Cuma cumartesi geceleri, gece hayatının zirveye vurduğu gecelerdir, bazı yerlerde Pazar akşamlarında da devam eder bu. Undergroundlarda sarhoş veya sızan kişilere yardımda bulunma ihtimaliniz yükselir.
Başımdan geçen bir olay, gece 1 civarı trene bindim eve gidiyorum. Metro istasyonunda 2 genç kız bir delikanlı alkolden sızmış olan bir genç kıza yardım etmeye çalışıyor, hemen bir metro görevlisi geldi, doktor çağırmaya gerek olup olmadığını nazik bir dille sordu, gençler hayır deyip teşekkür ettiler. Görevli fazla müdahale etmeden uzaklaştı. Bizde böyle bir şey mümkün olabilir miydi bilmiyorum. Trenin kalkmasına yakın delikanlı kızı trene taşımak istiyor ama ne mümkün, kızlar da yardım ediyor ama kız ceset gibi ağır. Yardım ettim, karga tulumba taşıdık. Trende öğrendim ki yardım eden delikanlı ile onun kız arkadaşı diğer sızmış kız ile arkadaşını tanımıyormuş, onlar da yardım ediyorlarmış.2 alman kız ve bir İngiliz çift. Trende yol boyunca arkadaş olduk, sarhoş kız ile arkadaşının inmesi gerekiyor ama kızı taşımak bayağı zor olduğu için kızın ayılıncaya kadar trenle son istasyona gidip gelmeye karar verdiler. Ben artık dayanamayacağım deyip hadi eyvallah dedim. İngiliz çift, hiç tanımadıkları 2 alman genç kız için trende yollarına devam ettiler. Oysa ben biliyordum ki dunyadaki tek yardimsever, iyilik timsali olan insanlar sadece biz, muhtesem Turkleriz!

Publarda biraların genel fiyatının 2.5-3 pound arasında olduğunu; 17-19 saatleri arasında happy hours uygulayan barların olduğunu ve bu barlarda her türlü kokyteylleri deneyebileceğinizi söyleyebilirim. Slug and Lettuce’ler güzel, bi yer bilmiyorsanız bu barlara gidebilirisiniz. Picadily Circus civarında önerebileceğim yer Warwick Bar. Picadilly Circus'tan Oxford Circus’a doğru giderken sağdan 2. veya 3. sokağa girdiğinizde karşınıza çıkacaktır. Icecek konusunda kararsizsaniz kendinize bir guzellik yapin, Purple Rain kokteyli ile muhabbetinize baslayin.

Club olarak Walkabout’lar gayet iyi. 9’dan once girerseniz giriş ücreti ödemezsiniz, 9’dan sonra 5 pound galiba. Genelde club girişleri 10 pound, Centralda..Damsız girilmez diye bir kural yok ama spor ayakkabı ile giremezsiniz tabii!! Kılık kıyafetiniz uygun olursa her yere girersiniz. Walkaboutlar Avustralyalıların. Eğlenmesini bilen çok sıcak insanlar. Leicester Square etrafındaki Cheers ve Ekinoks gibi clubların önunde uzun kuyruklar oluşur, buralar genelde yabancı turistlerin mekanlarıdır.
Pub, club olayı için centrala gelmenize gerek yok, kentin her bölgesinde gayet iyi clublar bulabilrisiniz. Kingston’da gittiğim bir club 3 katlı muhtesem bir yerdi. Salı günleri öğrenci partileri oluyor. Öğrenci kartınızı göstermeniz gerekir; ama ben nasil iceri girdim bilmiyorum!!

Wimbledon’da cumartesi gecesi gittiğimiz Walkabout önceki gece alması gerekenden fazla müşteri aldığı için ceza almış; dans yasaklanmış, içerisi tıka basa dolu ama dans yok. Müzik gene var. Müziğe ayak uydurup dans eden bir arkadaşımızı görevli özür dileyerek uyardı. Yüksek volümde müzik, alkol her şey var ama yine de ceza istisnasız uygulanıyor. Uygulanmamasının sonucunun kötü olacağı biliniyor çünkü. insanlar da yavaş yavaş terk edip yakındaki başka bir cluba gitmeye başladılar.

Nasıl üşümüyorlar!!!
Bizler gömlek montla dolaşırken İngilizleri salt bir tişörtle veya bir İngiliz kızını üzerinde minimum(!) kıyafetle görebilirsiniz. Onlara özenip benzerini yaptığım oldu, üzerime çok bir şey almadan dışarı çıktığım; ama donuşum hep eziyetli oldu!! Onlara özenmeyin derim, ama kapali bir mekana gidiyorsaniz ve gideceğiniz yerde üstünüzü çıkartma sansiniz varsa dıştan iyi giyinip içten salt bir tişort veya gömlek giyebilirsiniz, çünkü dışarıda geçireceğiniz vakit genelde metro ve otobüslerde oluyor, onlar da yeterince sıcak. Ki Londra'nin havasi Turkiye'de bahsedildigi kadar da kotu degildir; sicaklik 5-15 derece arasinda degisir kisin!!

Tabii ki demokrasi!
Asağıya bir fotoğraf koyuyorum: Westminster'da Parlamento binasının karşısında konumlanmış sabit (!) gostericilere ait bir fotoğraf. Pankartlar özellikle Irak işgalini protestoya dönük. Pankartlardan birinde Blair icin yalancı (Bliar), bir diğerinde "Baby Killers" yazıyor. Daha sert pankartlar da var. İngiliz demokrasisi ve parlamenter geleneği konusunda konuşacak çok şey var; o da ayri bir yazı konusu olur. Londra'yı gezerken Mülkiye'den değerli anayasa profesörü Cem Eroğul hocamız da hep bize eşlik etmiştir; zihinsel arka planda onun oğrettikleriyle Londra'yı gezdim, herhangi bir başka kılavuza gerek duymadım.

Ayrıca bu parkta İsrail'in Filistin'deki işgal ve diğer insanlık dışı politikalarını protesto eden Filistin yanlısı bir göstericiyi hemen farkedeceksinizdir. Sabahın erken saatlerinden geç saatlere kadar burada yeri sabit. Yaşlı ama genç diyebiliriz onu için! 50'li yaşlarda ama bizden daha genç. Kış soğuğunda yarı çıplak günlük sporunu yapıyordu bir keresinde.
Londra'da Marks and Spencer'in onunde de her zaman gösteriler olur. Bu şirketin İsrail'i maddi manevi olarak desteklemesi doğal olarak tepki çekmektedir. Londra Oxford Street'teki şubesinin önünde bu durumu protesto eden stand kurmus göstericiler göreceksinizdir. Onların standını geçtikten 5-10 metre sonra ise İsraillilerin standı vardır, onlar da bildiri dağıtmakta, M&S'i sahiplenmektedirler. Olayın güzelliği, birbirinden ölesiye nefret eden iki tarafın bu kadar yakın mesafede birbirlerine sözlu veya fiziki olarak saldırmadan kendi düsüncelerine uygun mucadele vermeleridir. Bundan çıkartacagimiz çok ders var!! Boyle bir ortam için Türkiye'de bir asır geçmesi gerekiyor sanırım. Benim ömrümün böyle bir demokrasi anlayışının Türkiye'de mevcut olacağı günleri görmeye yetmeyeceği aşikar.

Parklar

Londra parklar şehri. Londra’yı Londra yapan en önemli unsur. Parklar arasında ayrım yapamazsınız, hepsi çok güzel. Çoğu zamanında zenginlerin avcılık merakından dolayı korunmuş ama sonrasında da geliştirilmiş yerler. Yazın belki çok daha muhteşem olur ama sonbaharda da parklarda ata binenler, spor yapanlar, bisiklete binenler, uçsus bucaksız yeşilliklerde yağmur yağdığı halde golf, futbol oynayanlar. Yaşamın keyfi başka türlü nasıl çıkartılabilir ki. Bazı parklarda ilginç şeyler de görebilirisiniz. Parkın açılış kapanış saatleri oluyor; mesela Regents Park akşam 6 dan sonra kapalı. Sabah 5-6 gibi açılıyor.
Richmond Park’a da vaktiniz olursa gidin, Richmond’a da görmuş olursunuz; kaymak tabakasının oturduğu çok güzel bir kasaba, parkta geyik görmeniz de mümkünmüş, ama ben göremedim!!Ki bir sure oturduğum evimin penceresi de Richmond’a bakardı. Thames boyunca parkta yürüyebilirisiniz. Bazen Thames’ten geçen bir bot patika yolunuzun suyun altında kalmasına yol açabilir!! Parka Richmond’ın üst tarafından girerseniz büyük ihtimalle tüm parkı tepeden gören banklarda oturacaksınızdır. Sonrasında sinemadayken hoş bir sürprizle karşılaşabilir, oturduğunuz bankta Nicole Kidman’ın oturduğunu görebilirsiniz. The Hours’ın ilk sahnelerinden biri. Bi de siyaset bilimcilere bir not, Magna Carta da Richmond Park’ında okunmuş.


Thames

İngilizlerin yöneticilikteki başarısını kimse inkâr edemez herhalde. O kahverengi suyun (Thames) etrafının nasıl bu kadar başarılı bir şekilde organize edilip pazarlandığını görunce şaşırmamak elde değil. Thames’e bakan evlerin fiyatları da çok yüksekmiş. Thames boyunca yürüyüş yolları. Hiçbir yerde yürüyüş yolunuz kesilmiyor, her yer kamuya açık; bir yapı yapılmışsa da önünden bir yürüyüş yolu geçiyor, yani sıradan vatandaşın nehirle bağlantısı hiçbir şekilde kesilmiyor.

Thames’e bakınca insanın içinin burkulmaması elde değil. Hele içinden deniz geçen bir şehirde yaşamışsanız. Güzelim Boğaziçi, değerini çok daha fazla anladım ama yapabileceğim bir şey yok. Bir İstanbullu’nun Boğaz’da ne kadar sınırlı alanda denizle birebir teması var. Karaköy’den yürümeye başlasa yalılardan, saraylardan, lailalardan, özel mülklerden dolayı çoğu kez Boğaz'ı göremeden yoluna devam eder. İşte kastettiğim de bu, Thames’te özel mülkünüz de olsa özel mülkle Thames arasında kamu için mutlaka bir yürüyüş yolu var.


Spor

Londra sonrası evet spor yapacağım, dönüşte spora başlayacağım dememek imkânsız. Spor hayatın bir parçası. Parklarda, yol kenarlarında günün her saatinde koşan insanlar görüntünün doğal bir parçası. Geceleyin nehirde kürek çekenler, yağmur yağdığı halde veya soğukta koşanlar sporun yaşamın nasıl doğal bir parçası olduğunun işareti. Nike koşusuna 30 bin kişi katılmıştı. Şehrin en işlek merkezi, görülmeye değer caddeleri trafiğe kapatılmış, bir şölen havasında yapılmış bir yarış. Sadece o değil, bir akşam Regent Street’te yürürken birden 100’lerce patencinin caddeden müzik eşliğinde geçtiğini görmeniz mümkün. Hayatı eğlenceli kılmayı başaranların insanlar olduğunu anlıyorsunuz. Evet doğa önemli ama Londra’nın iklimi, doğası hayatı eğlenceli kılmak için tek başına çok da müsait değil; ama insan faktörü devreye giriyor.

Müzeler
Tüm müzeleri gezmeye kalkmayın, yoksa altından kalkamazsınız. Keza bütün eski yapılar korunmuş, pek çoğu müze yapılmış; yapacağınız en belli başlılarını gezmek. Herkesin ilgi alanı farklıdır ama Natural History Museum’a mutlaka maksimum zaman ayırın. V. Albert’i görmezseniz çok da önemli değil. Bir de anladığımız bir şey var; İngiliz zenginler bizlere ait eserleri toplayıp sonra bize sunuyorlar, Mısırdan, Mezopotamya’dan, Anadolu’dan dünyanın diğer bölgelerinden toplanmış eserleri gidip ziyaret ediyorsunuz. Diğer pek çok şeyde olduğu gibi müzecilikte de müthiş başarılılar, sergilemeyi, ‘show’ işini çok iyi beceriyorlar.

V. A. Museum’u reklamı en fazla yapılan müze, ve tam bir iletmecilik başarısı, düzenlenen sergiler, partiler sayesinde İngiltere’nin en fazla ziyaret edilen müzesi ünvanını taşıyor. Yandaki fotografta V. A. Museum'un girisindeki bir susleme olayini goruyorsunuz!

Natural History Museum’da inanılmaz şeyler göreceksiniz; http://www.nhm.ac.uk/ Bu muzeyi ziyaret etmeden Londra'dan ayrilmayin.
Alışveriş ve Christmas Çılgınlığı
Fiyatların Kıta Avrupası fiyatlarının pounda çevrilmiş şekli oldugunu söyleyeyim. Avrupa’da 1 euro olan şey orada 1 pound. Avrupa daha ucuz. Kılık kıyafette de aynı şey sözkonusu, aynı ürünü Avrupa’da 200 euroya alırken Londra’da 200 pounda alırsınız. Tekstil için bir Türkün gidip oradan alışveriş yapması çok mantıklı değil, şayet Dolce Gabbana, Armani Valentino vs giymiyorsa. Yoksa diğer şeyleri Türkiye’den de alabilirsiniz. İngilizler ne anlar modadan deyip, bu işin Akdenizlilerin işi olduğunu söyleyelim, yapacaksanız alışverişinizi İtalya’dan yapın.
Asagida Harrods'in otobusten zar zor cektigim bir fotografi var, goruldugu uzere cok net degil. Harrods'un arap patronu ile Ingiliz hukumeti ve kraliyeti arasindaki kavgalar icin google'i bir yoklayin.
İngiltere’de fiyatların Avrupa fiyatlarına geldiği dönem Christmas sonrası donemdir. 26 Ocak sonrası. İnsanlar mağazaların önünde sabahları kuyruğa giriyorlar. Ama fiyatlar dediğim gibi ancak o zaman bizim fiyatlara geliyor; çok indirim yapan mağazaların stilleri de pek parlak stiller değil, NEXT veya Marks&Spencer. Oralardan alışveriş etmeseniz de bir şey kaybetmezsiniz.. GAP veya Zara’da % 50 indirimler oldu, oralarda bir şeyler bulabilirisiniz ama dediğim gibi Zara’nın fiyatı indirim sonrası ancak İspanya fiyatlarına geriledi. Yani bir farkı yok. Tabi tax free buyuk avantaj vergiden kurtarıyorsunuz. Yaptığınız alışverişlerin kdv’sini ancak non-eu ülkesine uçarken geri alabilirsiniz. İspanyadan İngiltere’ye giderken İspanyadan yaptığınız alışverişin vergisini ancak İngiltere’den Türkiye’ye dönerken alabilirsiniz. Heatrow’da tax free deskinden paranızı alabilirsiniz. Nakit talep edin. İspanya devletine ödediğim vergiyi İngiliz havaalanından geri alabileceğime inanamamıştım, güzel bir sürpriz oldu benim için. Unutmadan tax free için 180 eu üzeri alışveriş yapmanız gerekir. Vergi iade oranları da genelde % 18.

İndirimleri takip etmeniz de gerekir. GAP’te beğendiğim bir atkıyı indirimde alırım diye bekledim, evet indirimde 18 pound olan atkı 9 pounda düşmüştü ama atkıların yerinde yeller esiyordu, beğendiğim atkının sadece kapışma esnasında yırtılmış bir parçası kalmıştı. İyiki alamamışım sokakta gördüğüm her iki kişiden birinin boynunda benim atkıdan vardı:)
Çinliler, Japonlar inanılmaz. Gucci’nin önündeki sokağa taşan 20-25 metrelik kuyrugun % 80’ini onlar oluşturuyordu.

Yemek

Farklı lezzetleri denemeyi sevenler için Londra eşi bulunmayacak bir yer herhalde. Çok değişik ülke mutfaklarını burada deneyebilirsiniz. Çin, Tai, Hint, İran, Lübnan mutfakları ilk aklıma gelenler. Çin mutfağından hoşlanmadım, hoşlanamıyorum da. Japon mutfağı için önereceğim yer Çin mahallesinin hemen kenarında (?? adini hatirladigimda yazacagim!) adlı küçük bir restoran. Japon bir arkadaşın tavsiyesi ile gittik. Sushi ile kendinizi sınırlamayın. En güzeli 20 veya 21 numaralı menüyü alıp her şeyi tatmanız(numara veriyorum, çünkü bu ülkede kolay kolay bişey değişmez, 10 yıl sonra da herhalde bu menü aynı olacaktır:). Geleneksel Japon içkisini içmeyi unutmayın; bizim rakının onlardaki muadili oluyor bu. Biraz sert ama madem Japon mutfağı diyorsunuz tatmak lazım:)

Uzakdoğu mutfağını denemek istiyorsanız Wagamama denilen restoran zincirlerine de gidebilirsiniz, Londra’da her semtte var hemen hemen. Öğleleri de ful dolu oluyor bu restoranlar. Ful İngiliz desek yeridir aslında. İngiliz mutfağının fakirliğinden mi yoksa gelir seviyesinin yüksekliğinden mi bilmiyorum ama İngilizler hep dışarıda mı yer diye sormadan edemiyorsunuz. Öğle yemeğinde dahi Uzakdoğu restoranları full İngilizlerle dolu olunca insan şaşırıyor.

Fish and chips olayına gelirsek… Yağda kızartılmış mezgit balığı (bizdeki mezgit değil, bu büyük mezgit) ve patates kızartması. Dikkat edeceğiniz, yağın her gün değiştirilip değiştirilmediği. Aynı yağda birkaç gün balık kızartan bir yerden fish and cheaps yerseniz herhalde hayat boyu bir daha tekrarını düşünmezsiniz. Nerde fish and chips yenir mutlaka size tarif ederler. Madam Tusot’un arkasında bir yer varmış, ben gitmedim, arkadaşlarım çok övdü. Ben size Putney’den bir yer önerebilirim. Eğer Putney bölgesinde oturuyorsanız, Putney Tren istasyonunun arkasına doğru 200-300 metre giderseniz Putney muhitinde ünlü olan bir fish and chips mekanına ulaşmış olursunuz. Fish and chips bana göre çok yağlı ve ağır; aman aman bayıldığımı söyleyemem.

Marketlerde her tür hazır gıda mevcut. Size sadece mikrodalga veya fırında ısıtmak ya da pişirmek kalıyor. 2-5 pound arasında çok leziz şeyler bulabilirsiniz.

İngilizce öğrenmek için gidilecek son yer!
Londra İngilizce öğrenmek için gidilecek en son yer; kastettiğim dil okuluna giderek dil öğrenmeye kalkmayın; Türkiye’de dil kursuna gidin, sonrasinda İngiltere’ye belli bir seviyede İngilizce ile gelip burada başka türlü kurslara gidin. http://www.hotcourses.com/ dan seçin. Eylül sonuna kadar bu kurslar başlar. Sonrasında kayıt yaptıramazsınız. Felsefe, tarih, müzik, dans, her çeşit kurs var; buralarda İngilizce bilen insanlarla veya İngilizlerle birlikte olma imkânınız yüksek, ancak bu şekilde dili öğrenebilirisiniz; dil kursunda Uzakdoğulularla birlikte İngilizce öğrenme süreciniz çok uzar. Veya bir master programına gidin. Diyeceğim salt İngilizce için dil kursuna giderek dil öğrenme işini Londra’da yapamazsınız veya çok uzun sürede yapabilirisiniz. Londra’ya dil ogrenmek için gelen Türk öğrenciler genelde düşük ücretli işlerde çok çalışıp tasarruf ederek belli bir dönem sonra Türkiye’ye dönüş planları yaptıkları için ne Londra’nın ne de Avrupa’nın sosyal yaşam imkanlarından yeterince yararlanabiliyorlar; bu demek değildir ki hiç yararlanmıyorlar; Londra’da asgari bir sosyal yaşam bile İstanbul’daki ortalama sosyal yaşam aktivitelerinden fazladır. Burger King’te çalışan bir öğrenci bile akşamları publara takılabilir ve hafta sonu ücretli kaliteli bir cluba gidebilir; tatile de gidebilir. Sosyal imkan ile kastettigim mutlaka bir bara veya cluba gitme olayi degildir tabii. Spor yapma kolayliklari, ; sosyal kulturel organizasyonlara katilma imkanlari cok daha fazladir, turkiye ile mukayese edildiginde.

Kahrolsun İmajımız!
Tarkan’ın değerini anladım. Tanıştığım Brezilyalısı Güney Korelisi, Yunanı ve bilimum diğer milletlerden insanlar Türkiye deyince Tarkan diyor. İstanbul’dayken pek de önemsemediğim Tarkan bir dünya markası olmuş. Tabi jeopolitik öneminden başka bir şey sunmamış bir ulusun üyesi olarak mutlu oluyorsunuz, pop sanatçısı olmuş, futbolcu olmuş sizin için pek fark etmiyor.
Orhan Pamuk’un yaşattığı mutluluk için de Pamuk’a teşekkür. Metroda karşınızda oturan bir İngilizin Orhan Pamuk okuyor olması sizi mutlu ediyor. Türk imajı o kadar olumsuz ki bu tür şeyleri görünce mutlu olmuyorum, beni ilgilendirmiyor demeniz veya "cool" bir tavır sergilemeniz çok zor.

Türk imajı rezalet! Tabii bunda tarihsel, sosyoljik ve de Turkiye topraklarindan kaynaklanan etmenleri bir yana birakirsak, gocmenlerin payi çok yüksek. İngiltere’de uyuşturucu ticaretinin bir dönem Türklerin elinde olması, Türklerin karıştığı şiddet olaylarının fazlalığı ve eğitimsiz Türk göçmenlerin kötü imajımıza etkisi çok yüksek. Tabii Türk diyorum ama bunu siz Kürt ve Türk olarak da okuyabilirsiniz. Türkiyeli Kürtlerin olumsuz davranışları sözkonusu olunca adres Türk kimliğine çıkıyor ama normalde uyruğunu sorduğunuzda kürdüm diyor. Ben de bi Kürt arkadaşıma sitemimi ettim: kardeşim madem Kürtsün şu uyuşturucuymuş, çetelermiş onlardan da kendi payiniza duseni sahiplenin, onları ne diye Türk diye lanse ettiriyorsunuz:) Yanlış anlaşılmasın bu konuda Türkler ve Kürtler beraber uğraş vermişler!! İmajdaki payımız ortak.
78 Maraş Katliamından sonra bütün Pazarcık Londra’ya göç edince, İngilizlerin aklı karışmış. Her nerelisin sorusuna karşılık Pazarcıklıyım cevabını duyunca “Pazarcık mı büyük Türkiye mi büyük” diye soruyorlarmış:)

Bir de şöyle bi rivayet varmış; zamanında Türkler/Kürtler buraya göç etmeye başlayınca Londra Belediyesi bunları nereye yerleştirelim gibisinden kara kara düşünüyormuş. Kuzey’de siyahların yaşadığı bir bölge varmış, burası da belediye için müthiş sorunlu bir alanmış, suç oranları çok yüksekmiş. Belediye nihayetinde bu siyahların hakkından ancak Türkler gelir kararıyla Türkleri bu bölgeye yerleştirmeye karar vermiş; bir taşla iki kuş misali. Türklerin yerleşiminden sonra ilk haftalarda siyahlardan bayağı bir öldürülen olmuş, bölgede siyahlar tarafından işlenen suçlarda azalma olmuş (bunun yerini Türkler tarafından işlenen suçlar almış olabilir:). Netekim(!) ırkçı da değiliz, bu da biline; hepimiz zenciyiz.

Londra’da Yaşanılacak Yer?

Bana göre güney ve veya güneybatı Londra, Londra’da yaşanılacak yerdir. South Kensigton-Chelsea-Fulham-Putney-Wimbledon-Richmond hattı en güzel yerler. Kuzeyde Türk mahalleleri ve siyah bölgeleri var. Doğu çok sakat. Putney’de haftalık 100 pounda single bir oda kiralayabilirsiniz. Ulaşım haftalık zone 1-2 için sınırsız travel card ile 23 pound. Otobüs (bus pass) tüm zonelar için haftalık 9.5 pound.

Oda kiraları merkezden uzaklaştıkça düşüyor. Roomshare odada kişi başı 60-70 pounda merkeze yakın bir yerde kalabilirsiniz, Eğer sevgilinizle birlikteyseniz 120-130 pounda double oda bulabilirsiniz. En iyisi http://www.gumtree.com/ a bakmanız. Ev kiralarken genelde 2 haftalık ücret kadar depozito verirsiniz. Çıkmadan 15 gün önce haber vermeniz şart. Son 2 haftayı depozitonuz ile kalırsınız.

Türklerle aynı evde kalmamanız en güzeli. Farklı kültürlerden insanlarla tanışmak istiyorsanız Türk evlerinden uzak durun. Irkçı değiliz ama siyahlarla yapamayacağımızı da biliyorum; çok gürültülüler, sessiz konuşmayı bilmezler:)

Evlerde genelde her şey mevcut. Bir şey götürmeniz gerekmiyor; tabii çarşaf nevresim olayı temizlik hassasiyetinizle ilgili. Evler genelde ful oluyor, çamaşır makinesi, buzdolabı, fırın mikrodalga ve bütün mutfak gereçleri mevcut olur. Mutfak ortak kullanılır. Aynı evde farklı bireysel hayatların bir arada devam etmesi için herkesin bir diğerinin haklarını kabullenmesi şart. İşte bunun mümkün olabileceğini görüyorsunuz.

Evlerde kadınlı erkekli kalınabilir. Bu demek değildir ki mutlaka sevgili olunur. Dediğim gibi herkesin görünmez bir alanı var ve sadece fiziksel mekân paylaşılır, başka şeyler karışmaz:) Türkiye’de kadınlı erkekli aynı evde birlikte yaşanıldığında ne sonuçlar doğabileceğini tahmin edebiliyorum. Her neyse:) Bir yüzyıl sonra belki mümkün!!!

Oxford City
Oxford City tam bir üniversite kenti; biz Oxford Universitesi'ni tek bir kampus olarak düşünüyorduk ama tüm şehre yayılmış yapılardan oluşuyor. Sakin bir kent; her taraf bisikletlerle dolu, tam bir öğrenci kenti. Ogrenci olarak gidecekseniz tabii ki farkli bir konseptte dusunmek lazim. Şayet maksadınız sadece gezmek ise günübirlik bir tur yeter de artar bile. Burada nerelere gidilebilir; National History Museum’un küçük bir kopyası var, vaktiniz varsa kesinlikle görmelisiniz, aynı şekilde bilim müzesini de.
Kiliseden sonra devam edin; nehri takip edin, güzel bir yürüyüş yolu var, bir daire çizerek yine kiliseye varırsınız.
Clinton ve pek çok ünlünün gitmiş olduğu University College var, Oxford University'e bagli bir kolej. Aslinda tek tek kolej ve unlu ismi vermek anlamsiz, pek cok bildik isim gecmistir bu kolejlerden.
Bu fotografi tabii ki ben cekmedim, google'dan buldum. Oxford City'nin nasil bir yer oldugunu gayet basarili bir sekilde gosteriyor. Bu yapilarin buyuk cogunlugu universite ve kolejlere ait yapilardir.

Victory Coach istasyonundan 12 pounda gidiş dönüş bilet alıp otobüsle gidebilirsiniz, 1.5 saat mesafede.

Velhasıl, 1 günlük tur Oxford City için yeter de artar bile.

(Eylul-Aralik 2004)

27 Aralık 2005 Salı

Roma, Yüreğimin Yeni Başkenti!

Yüreğimin Yeni Başkenti/İtalya
Hiç ummadığım yer favori şehrim oldu. Evet, Roma. Roma’nın büyük bir medeniyetin merkezi olduğunu biliyordum ama hep Paris ve Barselona sıralamamda en üstlerde yer aldı. Ta ki Roma’yı görünceye kadar. Olay sadece Roma’nın dışsal görünüşüyle ilgili değil, başka şeyler de var işin içinde ama nedir bunlar tam açıklayamıyorum. Herhalde İtalyanları diğerlerinden çok daha yakın hissettim kendime. En son diyeceğim şeyi en başta söyleyeyim de gereksiz yere kasmayayım: Londra’dan sonra Roma sıralamada ikinciliğe yerleşti.

Bir kere niçin bir İtalyan modası olduğunu sokakta yürürken bile anlıyoruz. Herkes kadınıyla erkeğiyle ve yaşlısıyla genciyle “şekil, tarz”. Roma, Floransa sokakları bakımlı, şık insanlarla dolu. İtalyanları Londralılardan ayıran İtalyanların standart bir giyim tarzının olmaması; farklı giyim tarzlarını aynı anda görebiliyorsunuz; ama İngiltere’de bir şey moda olduğunda herkesin üzerinde onu görürsünüz; bir örnek, herkes atkısını aynı şekilde bağlar.

İtalyanlardaki Akdeniz sıcaklığı sanırım İtalyanları bu kadar sevmemdeki en büyük etken.

Roma/Rom
Roma’dan başlayalım. 3 milyonluk bir şehir, gençler çok çalışkan, duvarlar güzelim afişlerle ve sloganlarla dolu, çoğunlukla amerikan karşıtı yazılamalar. Metro vagonlarında da spreyle boyanmamış, grafiti yapılmamış yer yok gibi.

Futbol temel mevzuumuz tabi. İtalya futbolun kabesi! Roma’nın iki büyük takımı var, Roma ve Lazio. Lazio faşistlerin takımı, solcular kesinlikle Lazio’yu tutmazmış. Yabancı transferleri arasında Sırp futbolcular çokmuş (Sırpları nasıl da bir cümlede tamamen ırkçı faşist yaptık, 4-5 Sırp arkadaşım var, hiçbirinin de böyle bir haleti ruhiye ile alakası yok, ama futbol diliyle konuşuyoruz, jargon genelleyici ve vulger olmalıJ)) Bir de Kulüp zamanında siyah bir oyuncu transfer etmiş ama taraftar, siyah oyuncunun evini basmış, adamı göndertmişler. Takim kaptanı ise gol attıktan sonra Nazi Selami yapıyor, açıkça ben faşistim diyor, Berlusconi bile adama sahip çıkıyor, faşist olmak kotu bir şey değildir diyor. Burası İtalyaJ Ha bu arada Lazio faşist ırkçı bir kulüp de Roma değil, öyle anlaşılmasın, al birini vur öbürüne!

İtalyanları niçin sevdiğimi anlatacağım bir olayla daha iyi anlayabilirsiniz (bunu da Kerem’den aktarıyorum). Malum İtalyanlar veya İtalya’nın kuzeyinde yaşayanlar (bizde varsıllık doğuya doğru, İtalyanlarda güneye doğru gittikçe azalır) güneylileri adam yerine koymazlarmış. Napoli de bu güney kentlerinden birisi. 102 yıllık İtalyan Ligi’nde güneyden hiçbir takım şampiyon olmamıştı, ta ki Maradona İtalya’ya gelinceye kadar. Maradona İtalya futbol liginde hiçbir başarısı olmayan Napoli’yi 3 kez şampiyon yaptıktan sonra bir Dünya Kupası maçı için Napoli’de oynanan İtalya ve Arjantin maçı öncesinde tribünlere “ne oldu, sizi adam yerine koymazlardı, şimdi maçta kalkıp onları mı destekleyeceksiniz” deyince İtalyan taraftarlar Arjantin’i desteklemişler ve maçı Arjantin kazanmış.

Roma'da nerede kalınır?

Nerede kaldık? Termini (ana tren istasyonu-bizim Haydarpaşa Garı) Tren Garı’nın yakınlarında bir yer. Zaten bu bölge otellerle dolu. Kathy diye bir otel, sanırım sahibi italyanın adından almış adını. Otelin sahibi tipik bir İtalyan, sert görünüşlü ama kesinlikle öyle değil. Çok küçük bir otel. Otel, Via Palestro’da. Bir apartmanın 3. katı. Yüksek tavanlı orijinal bir Roma apartmanı. Çok çok temiz, fiyatı da çok makul. Tabi ki pazarlık yapacaksınız, burası Akdeniz, ticaretin pazarlıkların beşiği!). 3 kişilik odaya 55 euro verdik. Aha da internet adresi: Katty Hotel

Şehrin kuzeyinde güzel bir park var, şehre buradan dalış yapabilirsiniz. İçinde Galeria Burghouse var, turist rehberlerinde adı geçen bir yer ama biz ziyaret etmedik, önünden geçmekle yetindikJ Parkın içinde faytonla tur atılıyor ama çok da gerekli değil. Yürüyüşünüze batıya doğru devam edin. Goethe heykelini göreceksiniz. Goethe bi kaç yıl Roma’da yaşamış, tabii anında heykelini dikmişler. Aklıma Büyükada’ya niçin bir Trotçki heykeli dikmediğimiz geliyor. Heykelin hemen yanında Kadıköy’dekinin aynı bir balon var, Roma’yı tepeden görebilirsiniz bu sayede. Ama kuşbakışı Roma için bu balona gerek yok, Sn Peters’in kulesinden de görebilirsiniz Roma’yı. Belki balonla Roma’nın farklı bölgelerini görebilirsiniz, bilemem, paranıza kıyarsanız deneyin.

Parkın batısında, Pincio’dan güzel bir Roma manzarası ile karşılaşırsınız. Size parkın içinden yürüyün dememdeki amaç Pincio’ya varmanız içindi. Burada, tepede cafede oturup Roma’yı karşınıza alıp kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Bu cafenin ordan Piazza Del Popola’ya ineceksiniz. Eski Roma’nın kuzey kapısı da burada. Melekler ve Şeytanlar’daki işaretlerden biri de buradaki kilisede (Santa Maria Del Popolo). Buradan direkt Di Savoia Caddesi’nden ve köprüsünden geçerek Vatikan’a doğru yol alabilirsiniz. Tevere nehri üzerinden geçeceksiniz. Tabi bu nehir Thames gibi abartılmış bir nehir değil, veya Thames’in taşımış olduğu önemi taşımıyor:) sadece bir nehir.

Vatikan’a vardınız. (Bascilica Di San Pietro) Kiliseyi gezdiniz, sonrasında kilisenin sağ tarafından kubbeye çıkın. Kubbeyi Michalengelo tasarlamış ama tamamlanmasını görememiş. Kubbeyi yaparken de Papa’dan dayak yediği söylenir; O da isi bırakmış, Papa özür icin bayağı bir altını gözden çıkarmış:) İlginç giysileriyle Vatikan muhafızlarını göreceksiniz. Bu giysileri de Michalengelo tasarlamış. Vatikan’ın kendi güvenlik teşkilatı/polisi var. Soldaki fotograf Kilise'nin kubbesinden cekilmis; Papanin konusmalarini yaptigi alani goruyorsunuz. Asagidaki fotografta ise Vatikan Muhafizlarini goruyorsunuz, toplam sayilari 83'mus.

Batı da Türk imajının olumsuz gelişimine etki eden unsurlardan birisi de adamların dini liderlerini öldürmeye kalkan birisinin Türk olmasıdır herhalde; en azından duvarda bir tuğla olmuştur. Bu arada ben bu yazıyı yazarken Papa Paul II çok tan öbür dünyaya göç etmişti. Yeni Papa’nın pek de Türk dostu olmadığı söyleniyor.


Panteon

Roma’nın sembollerinden biri. Kubbesi çok meşhur ve mutlaka içeri girip başınızı yukarı kaldırıp görmeniz gerekiyor. Ayasofya ile birlikte anılır (Discovery Channel da rastlarsınız mutlaka). Desteksiz çatısının yüksekliği 43 metre, yarıçapı ise 43,5 metre. 20. yüzyıla kadar yapılmış en büyük beton yapı deniyor. Tepesi açık. Buradan giren yağmur ne oluyor diye düşünürseniz zemine dikkatlice bakın, ilk bakışta fark edilmeyecek 22 delik ile bu yağmur suyu dışarı atılıyormuş. M.Ö. 20’lerde yapılmış. Raphuel’in mezarı içerde. Raphuel’in burada düzenlenmiş cenaze törenine (1520’de) onun modelliğini yapmış ve aynı zamanda sevgilisi olan “fırıncının kızı” La Fornarina alınmamış. Sen basit bir fırıncı kızısın, burada yerin yok denmiş!

Meşhur Cafe Giolotti hemen Pantheon’un yakınında; tiramisulu ve after eight dondurmanın tadına bakmanızı öneririm.

Piazza Navono

Roma’nın en eski meydanlarından biri. Her zaman kalabalık olan cafelerle dolu. Çeşmesi çok meşhur. Melekler ve Şeytanlar’da geçen çeşme bu çeşme. Meydanın etrafı Rönesans yapılarıyla dolu. Acele etmeden meydan etrafında bir tur atmanız iyi olur veya tur atacağınıza bir cafede oturup yapıları uzaktan da olsa incelemek/gözlemlemek de pekala olabilir.


Forum ve Collesium
En eski Roma’yı oluşturan bölüm. Julius Sezar burası dar gelince şehri genişletmiş. Forumun bir tarafında Venezia meydanı diğer tarafında Collesium var. Collesium muhtesem bir eser. 55 bin kişilik. 20 bin işçi 10 yılda tamamlamış burayı. Ve bugün bile bizim stadlarda yaşadığımız eziyeti eski Romalılar yaşamamış. Çok kısa bir sürede dolup boşalabiliyormuş. Roma zenginleri eğlence maksadıyla gladyatörleri çarpıştırırmış, iş çıkışlarında, gün sonlarında düzenleniyormuş gösteriler. 2000’den fazla gladyatörün bu dövüşlerde ölmüş olduğunu parantez içinde aktarayım. Tribünlerinde de toplumdaki hiyerarşiye göre bir oturma planı varmış, zemine en yakın yerde kral, senatörler vs, tribünlerin en üst kısmında ise köleler ve kadınlar otururmuş.

Dünyanın herhangi bir yerinde idam cezası kaldırıldığında Collesium o gün aydınlatılıyormuş, geceleyin ışıkları açılıyormuş. Türkiye’de idam cezası yakın zamanda kaldırıldığında da Collesium bir gün için Türkiye adına aydınlatılmış.

Venezia Meydanı

Emmanuel Caddesinin sonunda. 1870’lerde tamamlanmış Emmanuel’ın adını taşıyan bir yapı var (Victor Emmanuel Monument).Victor Emmanuel II Birleşik İtalya’nın kurucusu olarak addediliyor ve Birleşik İtalya’nın ilk kralı. -[Birleşik İtalya’yı oluşturmanın ne menem bir şey olduğunu siyasetbilimciler bilir, Machiavelli’nin “Amaca ulaşmak için her yol mübahtır” sözü İtalya cumhuriyeti’ni kurmak için söylenmiştir, fakat cümlenin başındaki “Cumhuriyeti kurmak için” kaldırılınca özdeyiş olarak günümüze cümlenin gerisi kalmıştır.]

Bu yapı için mimari açıdan incelikten yoksun ve sanat tarihi açısından bir önemi yok deniyor ama benim gözüme hoş göründü.

Sarayın önündeki Venezia Meydanı meşhur bir meydan. Mussolini’nin karargahı ve sarayı buradaki Palazzo Venezia binası. Kitlelere konuşmalarını bu binanın ortasındaki balkondan yapardı (pek çok film karesinde gördüğümüz balkon, 2. katta, küçük bir balkon) . Bu yapı Rönesansın ilk sivil yapılarından biriymiş.

Venezia’nın güneyi eski Roma’dır. Forum, Collesium… Her yer tarih

Fontana Di Trevi

Meşhur aşk çeşmesi, bir bozukluk atarsanız Roma’ya bir gün geri döneceksinizdir. Biz bozukluk değil kağıt para atmayı düşündük, bu geri dönüş olayını sağlama almak içinJ Yalnız parayı çeşmeye sırtınızı donup başınızın üstünden atacaksınız, bu ayrıntıyı unutmayın!! Fellini’nin La Dolce Vita filmindeki bir sahne ile unune un katmis bu çeşme; ama ben filmi izlemedim. Çeşme geceleyin de güzel. Güzelce aydınlatılmış. Her daim kalabalıktır.

İspanyol Merdivenleri

Buraya da uğramak şart, eskiden sanatçıların mekânıymış bu merdivenler, simdi ise bizim gibi turistlerin ve aşıkların mekanı. Biz aksama doğru varmıştık merdivenlere, bir grup genc şarki soyluyordu, eğleniyordu, ucundan azıcık biz de ortak olduk eğlencelerine. 137 merdiven varmış burada, ben saymadım ama:) Çok güzel çiçeklerle süslenmiş. İspanyol Merdivenleri denmesinin sebebi İspanyol Meydanı (Piazza Di Spagna)’nda yer almasından dolayı. Bu meydana çıkan küçük dar sokaklardan biri de Via Condotti. Tam bir markalar sokağı; bizi fazlasıyla aşan bir sokak. Markaları söyleyince hak vereceksiniz: Armani, Bvlgari, Louis Vuitton, Channel, Versace, Yves Laurent ve benzerleri: Gerçi -Yves Laurent-Paris’te başımdan gecen ilginç bir öykü var ama onu Paris bölümünde anlatacağım. Her neyse, bu sokakta güzelce dolaşabilirsiniz, sadece dolaşabilirsiniz!!!

Floransa/ Firenzi

Ah Floransa, ahh! Ben niye futbolcu olmadım, futbolcu olsam belki buralarda yasama ihtimalim birazcık da olsa olurdu. Fatih Terim’in kulaklarını bin kez çınlattık. İnanılmaz cezbedici bir şehir. Toscana bölgesi, varsılların bölgesi, yani İtalya’nın kuzeyindeyiz. Floransa ronesansa başkentlik yapmış bir şehir. Sanatın, entellektualitenin başkenti. Doyamadık zaten.

Floransa’ya Roma’da Termini’den trenle geldik, 3.5 saat surdu yolculuğumuz. Ama yolculuk güzel, küçük İtalyan kasabalarından geçiyorsunuz, bir de trende tatlı hös insanlar.

Arno ırmağı kenti ikiye bölüyor. Bu ırmak üzerindeki köprü (Ponte Vecchio) çok güzel ve önemli. Akşamleyin de köprüden geçin, ışıklar yanınca da çok güzel görünüyor. İçinde değişik dukanlar, kuyumcular var.

Köprüden meydana geri dönmek için sokaklarda kaybolun, rastgele bir sokaktan dalın, meydana öyle kolay çıkamayacaksınız, dolaşıp durursunuz labirent gibi dar sokaklarda, ama çok ilginç küçük konut/apartmanlar görürsünüz.

Meydandaki yapı bayağı havalidir, bir katedral mi, kilise mi? Bir fotoğraf karesine sığmayacak büyüklükte, en azından onu bu kareye sığdıracak bir konum bulamadım, önündeki alan/meydan çok küçüktür.

Bu arada Michalengelo’nun Davut heykelini de gördük. İdeal erkek ölçülerini temsil ediyor bu heykel:) öyle hatırlıyorum bir gazete haberinden.

Machiavelli’nin mezarı da burada ama ziyaret edip bir hayır duası okumadık!! Hakkında az sınav sorusu cevaplamamışımdır. Mülkiye’den değerli hocalarım Mehmet Ali Agaogullari ve Bülent Daver’e selam olsun!

Floransa’yı yürüyerek dolaşacaksınız, aksam üzeri bu yürüyüşünüz büyük ihtimalle çevrenizde çalan güzel müzikler esliğinde olacak.

Çok güzel mağazalar var ve fiyatlar bize pahalı gelmedi. Özellikle ayakkabılar çok klastı ve kesinlikle Türkiye’den daha ucuzdu.

Kısacası, ask, sanat, siyaset, tarih hepsi bir potada eritilmiş, Floransa’nın üzerine dökülmüş!! Gidip görmezseniz olmaz! Ben ikinci defa bu kente gideceğim, bu kesin!


Pisa

Floransa’dan Pisa’ya trenle gittik, 1 saatlik mesafede. Mimarin yanlış tasarımı sonucu Kule yan yatmış, halen de yatmaya devam ediyormuş zaten. Bu da bu şehri turistik açıdan yoktan var etmiş diyebiliriz. Kule’yi gördük, başka bir yere de gitmedik. Ama istasyondan Kule’ye kadar yürürseniz zaten kenti gezmiş oluyorsunuz. Sessiz küçük bir kent. Tam bir İtalyan kasabası. Sokaklarında yürümek çok güzel. Sokaklardan birinin adi A. Gramsci idi. O sokakta yürümek isterdim ama ters kalıyordu ve trene yetişecektik, mazeretim büyük yani. Yoksa Gramsci ile olan dostluğumuza ihanet etmezdim. Buradan Gramsci’ye, ordan da Louis Althusser’e selam olsun.

Pisa Kulesi’nin etrafından güzel hediyelikler alabilirsiniz.

GÜNCELLEME: 29 Şubat 2012
1-Roma'da iyi pizza ya da iyi makarna yiyeceğim diye uğraşmayın, yok öyle bir şey. Emin olun Türkiye'de aynı paraya çok daha iyilerini yersiniz.
2-Roma tam bir turist tuzağı. Sultanahmet'te Türkler turistlere nasıl davranıyorsa aynısı İtalyanlar yapıyor.
3.Roma pass 30 Avro. Şayet etkili kullanacaksanız alın ama sadece ulaşım için alıyorsanız hiç gerek yok.
4. Katty Hotel'i gene öneriyorum. Türk Büyükelçiliği'nin çaprazında.