27 Aralık 2005 Salı

Brussel/Bruksel

Hollanda’dan Belçika’ya geçtiğinizde birden ülke değiştirdiğinizi anlıyorsunuz, herhangi bir sınır işareti görmeseniz de “burası Hollanda değil” rahatlıkla diyebilirsiniz, dağınıklık, çirkin yapılaşma vs.

Brüksel büyük bir şehir, 10 milyona yakın nüfusu var. 1 milyona yakın Müslüman nüfus ile tam bir uygarlıklar kardeşliği. Avrupa’nın başkenti. Başlıca AB organları ve NATO burada. Burada bulunuş nedenim de bir AB egitim toplantısı zaten.

İki resmi dil var Fransızca ve Dutch. Her şey, sokak isimleri dahi iki dilde yazılmış, yani bilmem ne lane/avenue yazıyorlar.
Zaten Hollanda ile niye ayrılmışlar: din yüzünden, Belçikalılar Katolik, Hollandalılar Protestan (Feylesof La Altuğ bu konuda keskin görüşlere sahip, kendisinden yararlanabiliriz!) Protestanlar kapitalizmi daha iyi kıvırıyorlar. Hollanda ile Belçika’yı karşılaştırınca bunu görüyorsunuz.

Şehrin merkezinde/kalbinde Grand'Place (Grote Markt) var. Turunuza buradan başlayın, hiç vaktiniz yoksa sadece burasıyla kendinizi sınırlayabilirisiniz. Meydan çevresindeki çikolatacılardan Belçika çikolatası alabilirsiniz, en azından deneyin, tadına vardıktan sonra bir kerede 100 gram çikolata yiyebilirsinizJ

Kaosa ve yol kenarlarındaki çöpler veya pislik tanıdık gelse de güzelim büyük parklar bize hiç de tanıdık değilJ

Central tren istasyonundan Bruge’a ve Antwerp’e gidebilirisiniz. Ki Bruge için Kuzey’in Venedik’i denir. 1 saat mesafede yerler ve asıl görünmesi gereken yerler buralarmış. Gidemedik göremedik, içimizde kaldı; bir başka bahara diyelim.

Brussel hakkında çok yazamayacağım, yazsam haksızlık olur, çok kısıtlı bir zaman için oradaydım.

(27 Mayıs 2005)

Den Haag, The Hague, Lahey veya her neyse!

Hollanda için ne anlatılabilir?
(Nisan 18 - Haziran 4, 2005)

Hollanda’ya bir kez sonbaharın sonuna doğru gitmiştim, hava yağmurlu olunca çok keyif almak gibi bir şey olmuyor tabi, şimdi ise ilkbahar ve ben yine Hollanda’dayım, güzel hava ve değişik ortamla birlikte her şey çok daha güzel oluyor. Güzel hava derken Türkiye’nin baharıyla karşılaştırmamak gerekiyor tabi. Güneş de oluyor ama hava hep serin, ve yanınızda mutlaka bir yağmurluk tarzı bir şey bulundurmanız gerekir.

Hava akşam saat 10’dan sonra kararıyor, bu da tabi çok güzel bir şey, ama siz gündüz olduğunu düşünürken vücudunuz buna izin vermiyor, niçin bu kadar yorgunum diyorsunuz oysa sabah erken kalkmışsanız çoktan vücut kendisini korumaya alıyor. Zaten hava kararmasa da Hollandalılar aksam saat 6’dan sonra sokaklarda olmuyor, onlar normal bizdeki gibi hava kararmış farz edip evlerinin yolunu tutuyorlar. 6.30 yemek saatleri ve o saatte herkes evde olmak için bisikletlerle koştura koştura evlerine gidiyor (Çin’den sonra kişi başı bisikletin en fazla olduğu ülke, kişi başına bir bisiklet düşüyor). Mağazalar 5.30’da kapanıyor, buna inanamazsınız, her tür mağaza kapanıyor, alışveriş yapamazsınız, telefonunuza kontur yükleyemezsiniz. Gıda marketleri ise 8’de kapanıyor. Pazar günleri 12-5 saatleri arasında marketler acık, bir keresinde ekmek için saat 11’de markete gitmiştim, 1 saat marketin açılmasını bekledim.

Hizmet inanılmaz, tahammül edilemez şekilde yavaş, bir barda oturursanız gidip biranızı kahvenizi kendiniz alın, yoksa en azından yarım saat beklersiniz. Eğer bir sipariş vermezseniz de kimse gelip size bir şey sormaz, Türkiye’de olduğu gibi kardeşim bu ne rahatlık, burası belediye parkı mı havalarında kimse yanaşmaz size.

Dutch yemekleri felaket, yemek bakımından bu kuzey ülkeleriyle biz Akdenizliler hiç bağdaşmıyoruz, Akdenizlilerin işgalinde de çok kalmadıkları için mutfakları çok değişmemiş, ama göçmenlerden öğreniyorlar, öğreniyorlar demeyelim de göçmenlerin restoranlarını dolduruyorlar, Endonezya, Meksika, İtalyan, Tai, Yunan, Türk restoranları ful çekiyor, bu arada bizimkiler Türk dönerini nasıl iğrenç bir hale çeviririm konusunda bir numaralar. Yunanlıların dönerleri bizim dönerlerden daha iyi, ama mutlaka cacık gibi bir sos ilave ediyorlar, kimsenin ağız kokusu umurunda değil herhalde.

Biraz coğrafyadan bahsedelim. Hollanda dümdüz bir ülke, cidden dümdüz, 1 metrelik bir yükseklik bile göremezsiniz sadece denize paralel setler vardır yükseklik olarak adlandırılabilecek, yani 2-3 metre yüksekliğinde. Hollanda deniz seviyesinin altında, hikâyeye göre 100, 200 metre açılırsanız, deniz boylamıyordur yine, yönünüzü kaybedebilirsiniz, karayı göremezsiniz. Den Haag’ın plajı çok güzeldir, denizi bizim denizlere benzemese de. Deniz kıyısı bizim sahillerimizdekine benzer cay (bira) bahçeleri ve restoranlarla doludur. Mayıs ayında kumdan heykel festivalleri vardır ki hikâyedir, geçiniz. Plaj çok güzel, keyiflenmek için sık sık gidin derim, ister kumsalda oturun ister Bora Bora’da fark etmez ama yine de iyi bir arkadaş grubuylaysanız plajı öneririm. Den Haag’da öğrencilerin partiye devam ettikleri yer genelde plaj olur, partiden sonra hala bisiklet kullanabilecek durumdaysanız plajın yolu tutulur. Bisikletiniz varsa çok güzel, ama yoksa gece yarısı plaja gidemezsiniz. Tramlar belli bir saate kadar mevcut. Bu arada, Scheveningen’e varmadan bir park varmış ben gidemedim, giden arkadaşlarım çok övdü.

İnsan ilişkileri nasıl? Aynen İngilizlerde olduğu gibi kamusal alanda müthiş bir saygı söz konusu. Tanıyıp tanımamanız mühim değil, aynı binada göz göze geldiğiniz birisine mutlaka selam veriyorsunuz, hele daha önce bir kez karşılaşmışsanız artık rahatlıkla “how r u” seviyesine geçiyorsunuz. Günde 100 kez bu “hi, how r u” muhabbetini yapıyorsunuz. Teşekkür olayı bizde olduğu gibi yere bakarak yapılmıyor, gözlerinin içine baka baka cidden teşekkur ediliyor, gönülden teşekkür ediliyor. Selam verirken de öyle. Trafik olayına hiç girmiyorum zaten, oradaki yaya geçitlerinden sonra bir gün burada yaya geçidinde sonum gelecek herhalde. Orda yaya geçidinde bir kişi geçmek üzere olacak ve şöför gaza basacak, bu düşünülecek bir şey değil.

45 gün süresince yolda gördüğüm jip sayısı, Türkiye’de ilk geldiğim gün gördüğüm jip sayısından fazla değildi. Gelir vergisi oranları inanilmaz yüksek, bizdeki gibi de kişiler verecekleri vergiyi kendileri ayarlamıyor!! Paşa paşa vergilerini ödüyorlar. En üst düzey gelir vergisi diliminde oran % 55. yani 100 euoro kazanıyorsa 55 eurosunu vergi olarak veriyor. İnsanların en büyük şikayeti zaten vergiler ve havalar.

Hollanda ekonomisi hakkında küçük bir bilgi, bizim Marmara kadar bir yer ama dünya tarım ürünleri ihracatında 4. sırada, toplam ihracatı da 300 milyar doları buluyor (GSYİH’miz kadar). Bizim ihracatımızın 60 milyar dolar olduğunu hatırlayalım!!

Ama niçin bu park etme olayında bu kadar beceriksizler, her 10 araçtan birinin rahatsız edici şekilde tek tekeri kaldırımda, nasıl beceriyorlar bunu veya nasıl rahatsız olmuyorlar anlamıyorum. Tabi kaldırımları bizdeki gibi yarım metre yüksekliğinde değil, ama olsun. (Bu arada bir arkadaşımın (Serkan, sana sesleniyorum!) üniversiteden hocası kaldırım yüksekliği ile gelişmişlik düzeyi arasında ters orantılı bir ilişki olduğunu ileri sürmüş, benim de şu ana kadarki gözlemlerim hocamızı doğruluyor.

Den Haag’da neler yapılabilir. Bi kere Den Haag Hollanda’nın Ankara’sı. Bürokratik merkez. Parlamento ve bakanlıklar ve uluslar arası organizasyonların konumlandığı bir yer. Tabii bizdeki gibi bir bürokratik başkent düşünmeyin. Parlamentonun içinden geçersiniz ama burası parlamento mu yoksa herhangi bir tarihi yapı mı fark edemezsiniz, öyle polis kordonları, kulübeleri vs yok. Bakanlardan birinin kendi bakanlığına ilişkin bir bakanlar kurulu toplantısına bisikletiyle yağmura yakalandığı için gecikmiş olduğunu arkadaşım tv haberinden aktarmıştı bana.

Hollanda’nın Ankara’sı diyince sanırım bir fikir oluşmuştur. Şehir merkezi küçüktür, şehir içinde bir günlük tur şehri görmeniz için yeterlidir. Peace Palace, Uluslar arası Adalet Divanı’na ancak bir grupsanız ve önceden randevu almışsanız girebiliyorsunuz. Esher Museum görülecek müzelerin başında geliyor. Bizdeki Minyatürk’e benzer bir yerleri var ama gitmeye değmez. Den Haag’da yapabileceğiniz en güzel şey eğer şanslıysanız güneşli havalarda meydanlardaki cafelerde oturup ağır ağır kahvenizi içmek olacaktır.



Escher Museum Lahey'de ziyaret edilmesi gereken en onemli muze. Escher'i google'da aratip tum calismalarini gorebilirsiniz.


Akşam eğlenceleri için beylik mekânlar var ama en güzeli özellikle Perşembe akşamları Latin müziği çalan bir bar. Hele bir de Latin arkadaşlarınızla giderseniz eğlenmek için birebir. Latinlerle biz Akdeniz insanının kanı müthiş uyuşuyor. Dutchların beylik clubları ise kentin hemen merkezinde, 3’ü yan yana zaten. Dutch süslü kızları burada.

Delf, Den Haag’a 6 kilometre mesafede, küçük bir kasaba. Den Haag’ın zengin Dutchları burada oturuyor, çok güzel bir yerleşim yeri, tipik bir Dutch kasabası görmek için ideal. Delf mavisi diye bir şeyleri var, bizdeki İznik çinisi olayı. Adamlar bunu Çin’den veya bir kolonilerinden alıp kendilerine mal etmişler, müthiş pahalı. Den Haag da, Delf de Amsterdam gibi kanallar şehri. Kanallar her ikisini de çok güzelleştiriyor. Kanallar boyunca dizilmiş, güzel çiçekler açan büyük ağaçlar kanalların güzelliğini daha da arttırıyor.

Bir de mantaliteye bir örnek verelim. 6 haftalık bir post graduate diploma programına katıldım, programın 1. gününde 6 hafta sonraki dersin saat kaçta olduğunu, o ders için hangi makaleleri okumanız gerektiğini biliyorsunuz. Zaten size klasörleştirilmiş şekilde bütün okuma materyalleriniz veriliyor. 6 hafta için bin sayfayı buluyor bunlar zaten. Neyse geleceğim nokta burası değil. Dönüşe 2 gün kala, zarflar içerinde bize para dağıtıldı, ne olduğunu anlamadık ilkönce, şaşırdık. Bize bu paranın okuma materyallerinin ülkemize dönüşte bagaj ağırlığımızı arttıracağı, dolayısıyla fazla bagaj ücreti ödeyebileceğimizi, bunun karşılığında bu paranın verildiği söylendi. Gerçekten de çoğumuz bu materyalleri ne yapacağımız şeklinde kara kara düşünüyorduk, 2-3 kiloya yakın bir yük tutuyorlardı. Biz bunları ülkemize götürmesek veya fazla bagaj parası versek kaybedecekleri ne var ki, işte mantalite farkı bu olsa gerek.

Olayın özü şu, öğrenciyseniz Den Haag’da güzel vakit geçirebilirsiniz ama turist olarak giderseniz çok fazla seçeneğiniz yok. Tam bir öğrenci ve memur kenti. Öğrenciler her yerde kendilerine eğlence ve mekân yaratabilir, ama kısa bir süre için bir şehirde bulunan kişinin bu mekan yaratma ve/veya uygun mekanı bulma şansı hiç de fazla değil.

Bu arada, fotograflardaki tarihler 2001'i gosteriyor, fotograf makinesinin pilini degistirince makine kendisini fabrikadan yeni cikmis olarak algiladi, tarihi en basa aldi!!

26 Aralık 2005 Pazartesi

Barselona

Gecenin 3’ünde Sant Joan’da Ryain Air otobüsünü beklerken bir bankta yazıyorum bu yazıyı.
Barselona, biz gönlünde her zaman romantizmi barındıranlar için gidilecek belli başlı şehirlerden olmuştur, tabi Barselona'yi görmeden önce! Belki geldiğim dönem çok güzel bir dönem değildi, ama ne olursa olsun, idealize etmiş, kafamda yaratmış olduğum Barselona ile, karşılaştığım Barselona’nın birbirine çok da benzemediğini söylemeliyim. Ama şu kesin ki, kasım döneminde Avrupa’da tatil yapmayı düşünüyorsanız, bu yer Avrupa'nın güneyi, Akdeniz olmalı. Londra’dan sonra, Barselona’ya vardığımızda bizi karşılayan ve orada kaldığımız sürece bize eşlik eden güneş harikaydı, teşekkürler Ra.

Barselona’ya nereden başlamalı; tabii ki La Ramblas sokağından; bizim İstiklal Caddesi’nin benzeridir, ama tabii ki çok daha düzenlisi; çiçekçileri, kafeleri, ressamlarıyla çok canlı bir sokak. Burada mutlaka yürüyeceksiniz, çünkü ana cadde bu. Cadde’nin deniz tarafında başlangıç yerinde Christhoph Colomb heykeli (Christhoph parmağıyla Amerika yönünü değil de ters bir yönü gösteriyor, bir hikâyesi var bunun; ama hatırlamıyorum!) ; yukarısında ise Catalunya Meydanı var. Yapacağınız şey ilk olarak bu caddede bir tur atmak. Sırtınızı denize verin ve Catulanya meydanına doğru aheste aheste yürüyün. Sokak boyunca gösteri yapan değişik kostümler içerisinde kişiler göreceksiniz,. Çoğunluğunu bir orjinalitesi yok ama orjinal kostümlerde olanlar veya ilginç şovlar yapanlarla da karşılaşabilirsiniz. Fotoğraf çektirirseniz biraz bozukluk vermeniz gerekir, işin raconu olarak. Yürüyüşünüze devam ederken Gracias’a varacaksınız, alışveriş semtidir. Güzel kafeler de vardır. Paranız bolsa Barselona'da alışveriş buradan yapabilirsiniz. Cadde boyunca yolun sağında Gotik bölgesi vardır. Burası bizim Beyoğlu’na, Pera’ya benzer. Arka taraflar Barselona entel taifesi tarafından doldurulmuştur; buralar çok güzel dar sokaklar ve bu dar sokaklar da küçük şirin kafelerle doludur. Bu bölgede Katedrale ve Yönetim Binası’nın olduğu yere uğrayabilirsiniz. Katedral başlıca tarihi yapılardan biri.

Ramblas’tan yukarı doğru yürürken yolun solunda bir pazaryeri var. Buraya uğramadan sakın Barselona’dan ayrılmayın. Barselona’da kaldığınız her gün boyunca buraya uğrayıp taze meyve ve başka ürünler alın tadın, pişman olmazsınız. Her gün farklı bir şeyler deneyin. İnanılmaz şeyler bulacaksınız. Catalunya meydanına vardığınızda heykellerle süslenmiş bir alana varmış olacaksınız, buradaki çimenlikte oturup alemi de seyreyebilirsiniz; heykeller çok güzel, bakılmaya değer. Bu alanda müzik şovları da oluyor; biz geleneksel kızıldereli müziğini andıran bir müzikle danseden 90'lı yaşlarda bir kadının dansına şahit olduk. Kadın grubun üyesi değildi, izleyiciler arasındaydı ama müziği duyunca dayanamadı, aralıksız yarım saat boyunca geleneksel dans etti, biz şoktaydık, bu yaşta bu enerji ve bu figürler.. Harika bir görüntüydü.

Catalunya meydanının yukarısında Gracias Caddesi/bölgesi mevcut. Bu bölgede Gaudi’nin yapılarına ulaşacaksınız. Herhalde bir şehri bu kadar etkileyen başka bir mimar olmamıştır tarih boyunca. Gaudi cidden çılgın bir mimar. 20. yüzyılın başında Katalunya burjuvazisi binalarını estetik yönden zenginleştirmek için mimarlara teslim etmiş, Gaudi de işini cidden iyi yapmış! Apartmanların dış görünüşlerine estetik katmış. Casa Batllo, Casa Mila bunların başlıcaları. Bunlar Gracias Caddesi’nde. Sagra da Familia en bilindik eseri, ama eseri dediğime bakmayın, hala daha tamamlanmamış, onun için adı Bitmeyen Kilise’ye çıkmış. Sagra da Familia hakkında söylenecek çok şey var, en iyisi siz google’dan aratıp hikâyelerini okuyun

Placa de Espanya Meydanı yine bir gezi başlangıç noktası olabilir. Barselona’nın arenası da burada. İçine giremedik, tadilattaydı. Ama tadiallatta olmasa da boğa güreşi izlemek çok pahalıymış, yani zaten içeri giremeyecektik, ayrıca böyle bir şeyi zevkle izleyecek yürek değil benimki.

Yukarıya, müzeye (Barselona Tarih Müzesi) doğru çıkın, müze binası Barselona'nın en güzel yapılarından. Müze binasının yukarısında Olimpiyat kenti var; 92 Olimpiyatları burada düzenlenmiş. Şehrin geri kalmış, limana yakın bölgesi olimpiyat köyü sayesinde ıslah edilmiş ve düzenlenmiş., bu bölgeye canlılık getirilmiş (Guardian’da yazan bir yunanlı yazar, ispanyolların olimpiyatları ne kadar iyi değerlendirmiş olduğunu söylemişti, yunanlıların ise tam aksini yaptıklarını. Katalanlar, olimpiyatlar sayesinde kentin altyapısını yenilemiş, belli bölgeleri yeniden düzenlemişler ve olimpiyatlardan uzun vadeli çıkarlar sağlamışlar. Yazarın söylediğine göre yunanlılar büyük stad ve tesisler yapmışlar, olimpiyalar bitince de kullanımı çok da paratik omayan bu tesislerin bakım maliyetinin bile büyük bir külfet yarattığından bahsediyor. Olimpiyat stadını görünce ben buranın olimpiyat stadı olabileceğini düşünmedim bile, arkadaşıma yanıldığını söyledim; Espanyol’un sahası burası dedim. Çok küçük geldi bana; hele bizim devasa olimpiyat stadını gözümde canlandırınca. Burası ancak 30-40 bin kişilik bir stad.
Bu bölgeye gelmişseniz Kale’ye (Castille) çıkın. Çünkü Barselona'ya tepeden, daha başka bir yerden böyle bakamazsınız. Deniz tarafına bakmadan kente baktığınızda, göreceğiniz estetikten yoksun beton yığınları, hiç de yabancı olmadığımız çok çirkin bir yapılaşma. Hiç de göze hoş gelmiyor. Deniz tarafına bakınca, Akdeniz’in mavisini görünce herşey değişiyor tabii; denizin nasıl bir güzellik olduğunu tekrar fark ediyorsunuz, maviye olan aşkınız tazeleniyor. Kaleden Londra’da ki Gherkin’e benzer bir yapıyı da göreceksiniz, beton yığınları arasında; biraz estetiği olan tek yapı bu. Fotografta size Kale'den Marina bolgesini ve plaji gostermeyi tercih ettim.

Yukarıda "estetikten yoksun beton yığınları" dedim ama haksızlık etmeyeyim: Hiç bir yer İstanbul kadar çarpık yapılaşmış olamaz. Barselona'nın nasıl bir plan üzerine kurulu olduğunu aşağıdaki fotoğraf çok iyi gösteriyor sanırım. Fotoğraf Sagra da Familia bölgesine ait. Fotoğrafaın sol alt köşesinde Sagra da Familia mevcut.

Barselona’daysanız, kış veya sonbahar farketmez, yine de sahil yürüyüşü yapmalısınız.
Barselonan’nın en şık yeri, marina bölgesi ve sahil boyu. Kentin hemen içerisinde denize girilebiliyor, marinadan suya bakınca büyük büyük balık sürülerinin alttan nasıl geçtiğini görebiliyorsunuz, bizdeki gibi sadece balık yavruları değil, bunlar okkalı balıklar. Plaj boyunca uzun bir yürüyüş yapabilirsiniz. Şehrin deniz kıyısı mavi bayraklı. Plaj çok geniş ve plaj boyu çok iyi değerlendirilmiş, tüm kamunun kullanabileceği şekilde düzenlenmiş. Bu plajın yazın nasıl olabileceğini tahayyül etmek hiç de zor değil. Kasım ayındayız, ama yine de sörf yapan gençleri görünce özenmemek elde değil. Plaj geceleri de aydınlatılmış. Geceleyin plaja gitmenizi şiddetle salık veririm! tabi eğer sevgilinizle veya iyi bir arkadaş grubuyla birlikteyseniz. Kerem, Yasemin Bekir, selamlar!!bir tekila partisi (tekila market fiyatı 9 euro) yapabilirsiniz. Sonra da bir ispanyol barına, bizim gibi bir ispanyol barı bulamadıysanız bir Irish Puba gidip cila yapabilirisiniz (bira 4-5 euro civarında).

İnsanları müthiş konuşkan. İngilizce sorduğunuz soruya ispanyolca uzun uzadıya cevap verebiliyorlar, anlamadığınızı belli etseniz de anlatmaya devam ediyorlar :) sonra karşılıklı gülümseyip ayrılıyorsunuz.

Barselona, renklerine sevdalı olduğum takım (bana göre bordo mavi, ama aslında lacivert bordo)... Zamanında Franco’ya karşı verdiği mücadele ile kulübüne, taraftarına hasta olduğum kulubün maçına gitmek en büyük hayalimdi. Neu camp, futbolun mabedi... Gittiğimiz hafta Barça Real Betis’le dışarda oynuyordu, maçına gidemedik, bari maçı tv’den seyredelim dedik, tabi barça taraftarı arasında. Ama maçı izleyebileceğimi yer sorduğumuz katalanlarla bi türlü anlaşamadık, en son yine bir ırish pubta öylesine izledik maçı; fakat sonunu getiremedik. Otele dönerken bir ispanyol kahvesine rastladık, tam bizim kahveler gibiydi, ful erkek dolu, dumanaltı mekânlar, tepedeki tv’den maçı seyrediyorlardı. Taraftar modeli de tam bizim taraftar modeliyle özdeşleşiyordu. Yoktu farkımız.

Barselona FC’yi burda yazmayayım, güzel bir makale için Tanıl Bora’nın “Takımdan Ayrı Düz Koşu” kitabındaki Yiğiter Uluğ'a ait makaleyi okuyabilirsiniz.

Yemek nerede yenir? Fastfood olarak beef felafel yiyebilirsiniz. Ama bir tapas gecesi yapın mutlaka; deniz ürünleriyle dolu olsun menünüz. Vereceğim Tapasın yerini otel resepsiyonundaki bir kızdan aldık, bize ekonomik ama lezzetli yemeklerin olduğu, ispanyolların gittiği bir tapas söylemesini rica ettik. La Bombeta'yı tarif etti.. Tek kelime ingilizce bilmeyen muhteşem tatlı sıcak garsonları olan bir mekân burası. Bulması çok kolay. Katalunya Tarih Müzesi’nin hemen arkasında Carrer de la Maquinista Caddesi’ne girin, Cadde’nin hemen başında.

Menüdeki bütün deniz ürünlerini deneyin derim, ahtapotlar Pulpitas en Salsa, kalamarlar, karidesler, Cap i Potu, Esqueixada, hepsi muhteşem (biz de Akdeniz ülkesiyiz, bu deniz ürünleri neden bizde yok, öfkelenmemek elde değil!!). Patatas Bravas geleneksel ispanyol patates kızartması, çok güzel. Ana yemek olarak da cocid con judias blancas alabilirisniz ama bence ana yemeğe sıra gelmeden de karnınızı fullemiş olursunuz.

Şehirde herkeste köpek var, inanılmaz bir evcil hayvan alışkanlığı.

Ana caddedeki bütün mekânlarda barça forması var, hepsi lisanslı deniyor ama hikâye; orijinal formanın fiyatı 60 eu civarındayken bunlar 20 eu’ya satılıyorlar, ama diğerlerinden farkı yok, alabilirsiniz, yıkanınca deforeme olmuyor.

İspanya’dan alışveriş yapmanın mantığı var mı bilmiyorum, fiyatlar Türkiye’den çok da farklı değil ve bir İspanyol modası veya tarzı da yok sanırım. Gaudi moda haftasını duydum ama bu sokağa hiç yansımamış anlaşılan. Sokakta gördüğümüz ispanyolların giyim stilleri de bize çok parlak gelmedi, Zara ispanyol markası deyip oradan alışveriş yaptık, belki daha ucuzdur diye ama farkı yok, tek avantajınız tax free olabilir. Onun için de 180 eu üzerinde alışveriş yapmanız gerekir. Vergi iadesini şayet Türkiye’ye geri dönüyorsanız alabilirsiniz, başka bir EU ülkesine gidiyorsanız İspanyadan geri alamazsınız. Fakat hangi ülkeden eu dişina çıkacaksanız o ülkenin havaalanından çıkış yaparken, check in yapmadan önce iadeyi alabilirisniz. İade işine check in öncesi girin çünkü aldığınız malı kontrol edebilirler. Tekstil için vergi oranın % 10 civarında.

Flamenkoya gitmedik. Belki de Barselona’nın havasına giremeyişimizn bi nedeni de bu oldu. Flamenkosu eksik bir İspanya belki de çok etkili olmuyordur insan üzerinde.

Sonuç olarak, Barselona yazın farklı olabilir, deniz turizmi için muhteşem olabilir, ama kent turizmi açısından Barseolona’ya 2, bilemediniz 3 gün yeter de artar bile ve bir daha Barselona'ya gitme isteği de duymazsınız.

Ama tabii ki orada bir arkadaşınız varsa, şehrin içine nüfuz edebiliyorsanız her şey değişir. Ayşeciğim ve Daria, sizin Barselona aşkınızdan bunu ilave etme gereği duyuyorum. Sizin yasadiklarinizla bizimkiler cok farkli.
(Ekim 2004)
Murat Belge'nin Barselona yazisi icin tiklayiniz. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=182972

Barselona fotoğrafları için tıklayınız.

Akdenizlilerin Elinin Degdigi Bir Kuzey Avrupa Kenti/ Aachen (Almanya)

Almanya-Hollanda sınırında küçük bir kent, ama yakın da olsa kültür bir ülkeden diğerine nasıl da değişiyor, tabi ki kastettiğim uçurumlar değil. Başka bir ülkeye gidiyorsunuz ama gümrük yok, hiçbir şey yok, sadece hoş geldiniz tabelası görüyorsunuz.

Alemannia Aachen, çok güzel küçük bir kent. Ona zaten aşinalığımız var, Mustafa Denizli zamanında A. Aachen futbol takımını çalıştırmış, ilk 5-6 hafta da çok başarılı olmuştu. O zamanlar ikinci ligdeydi, şimdi de 2. ligde ama sanırım tam bir kent takımı, fanları fanatik. Renkleri her yerde var, sarı siyah ve şehir içinde de kulüp mağazası var.

Aachen büyük sanayi devlerinin olduğu bir yer aynı zamanda, çok iyi ve büyük bir teknik üniversitesi de varmış. Ayrıca ikinci dünya savaşı sonrası yeni Avrupa’nın oluşturulmasında pek çok toplantı burada yapılmış vs vs. Bunlar ne kadar önemli bir kent olduğunun gösterge niteliğindeki verileri Tabii bizim bu propagandalarla işimiz olmazJ, biz gelelim asıl meselemize. Güzel memleket mi, görmeye değer mi?! Cevap evet, kesinlikle görülmeye değer ama tabii ki sadece 1 gün yeterli. Hava güneşliyse çok şanslısınız. Harika cafeler var, oturup tembellik yapmak için.

Şehrin meydanı veya “Old Town” bölgesi turistik yeri, büyük meşhur bir katedral var, merkezde katedral ve onun çevresinde halka halka genişleyen bir şehir. Katedrali merkez yapmak üzere etrafa doğru yapacağınız gezilerle Aachen olayını bitirebilirsiniz. Katedrali gezdikten sonra şehrin meydanındaki Stad House ile başlayabilirsiniz gezinize. Çok fazla ziyaret edilecek yer yok zaten. Mobilya müzesi var hemen meydana yakın bir yerde, onu ziyaret edebilirsiniz, ben ziyaret etmedim ama cafede oturmayı tercih ettim, ziyaret eden arkadaşlar memnun kalmış.

Şehri bir dönem Romalılar işgal etmiş, zaten şehrin güzelliğini görünce buraya Akdenizlilerin eli değmiş diyorsunuz. Roma Hamamları var, kaplıca olayı, aynı anda 6 bin Romalı askerin temizlenebileceği bir hamammış. Bizde bu kadar kaplıca varken orda kaplıcaya gitmek vatanıma karşı bir suç işlemiş hissini uyandırırdı bende herhalde!!

Katedrali (Cathedral of Aachen ya da Aix-la-Chapelle) de Romalılar yapmış (800’lü yıllar). Her tarihi kilisede olduğu gibi tepesine parayı bastırıp çıkabiliyorsunuz, o da ancak grupsanız. Katedral, önemi yüksek bir yapı. Doğu Romalılar burayı başkent yaptıklarında eski Roma’yı tekrar canlandırdıklarını düşünüp onun şerefine bu katedrali yapmışlar; görkemli bir yapı. (Murat Belge’ye göre bizdeki Doğu Roma’dan kalma Küçük Ayasofya’nın planı Katedralin nüvesini oluşturuyormuş:)

Yemek için gittiğimiz bir cadde vardı, kentin tanıtım rehberinde de yazıyor, öğrenci mekânı diye. Adını hatırlayamayacağım. Çoğunluğu Türk kebapçısı ve İtalyan pizzacısı. Evet, cidden göreli olarak ucuz. İtalyan restoranı diye oturduğumuz yerin sahibi Türk çıkınca tabii kahkahaya boğulduk. Duvar İtalya bayrağının renklerine boyanmış, garsonlar Türk değil, patron İtalyan tarzı giyinmiş. Tabii fark edince patronla beraber kahkahayı bastık. Al Pacino’ya benzediğini söylesek de hesapta bir indirimi kabul ettiremedik.

Son olarak, Belçika ve Hollanda’ya çok yakın bir kent olan burası zamanında bu ülkelere kaçak şekilde girmek isteyen Türklerin “taksi istasyonu”ymuş. Buraya gelen Türkler buradan geceleyin taksilerle gizlice Hollanda ve Belçika’ya geçirilirmiş.

Aachen’a geçerken uğrayın, 1 gündüz yeter de artar bile.

(12 Mayıs 2005)

14 Nisan 2005 Perşembe

Kelebekler Vadisi

Kelebekler Vadisi

Despina vadideki kamping işletmecilerinin halen kullandığı tek göz şömineli evin hanımıydı. Kumsaldaki kayanın üstüne oturup kanyon duvarı arasından denize batan güneşi izlerken belki de denize açılıp bir daha dönmeyen denizci sevgilisini beklerdi. Günlerden bir gün Despina ortadan kayboldu, köylüler onu bir daha hiç göremediler.

Fethiye, Ölüdeniz’den 5-7 km. uzaklıkta, etrafı ortalama 350 m. yükseklikte dağlarla çevrili bu ilginç kanyon, adını Temmuz-Eylül ayları arasında görülen “Jersey Tiger” adlı kaplan kelebeklerinden almıştır. Yaz kış akan küçük şelale, geniş kumsal, tertemiz deniz, pırıl pırıl çakıl taşları ve çevreyi süsleyen pembe zakkum çiçekleri ile küçük bir yeryüzü cenneti olan koya ulaşım, Fethiye Ölüdeniz’den teknelerle sağlanmaktadır. Dünya gezginlerinin buluşma yeri ve zaman zaman da mavi yolculuk tekne turuna çıkan gulet, yelkenli ve yatların da uğrak yeri olan vadide çadırlı kamp alanı, restoran, bar, ruf, duş, kabin vb. olanaklar bulunmaktadır.

M.Ö. 4. Yüzyıla uzanan Likya'nın, Perdicia isimli yerleşim yerinin bazı kalıntıları kanyonun hemen üstünde yer almakta ve buradaki köy halen o zamanı hatırlatan Faralya ismiyle anılmaktadır. Köyün şimdiki adı Uzunyurt. Bizans ve Rum yerleşimcileri tarafından Osmanlının son zamanlarına kadar sürdürülen, teras teras, yamaçlara uygulanan bahçecilik kültürü Türk göçebelerine devredilmiş ve bugüne kadar gelmiştir. Vadide görülmemiş irilikte narenciyeler, Akdeniz’in tipik incir, sakız, harnup, dut ağaçları, bir kişinin taşıyamayacağı irilikteki karpuzlar yetiştirildiği hafızalardadır. Hatta köyün (Belki şu anda hiçbirisi hayatta bulunmayan) en yaşlılarının ilk gençlik yıllarından, vadide yaşayan gizemli kadın Despina'nın asırlık yaşına rağmen köye değiş tokuş için getirdiği yük dolu çuvalların kanyon duvarlarından nasıl çıkartıldığı hatırlanır.

1968'in çiçek çocuklarından ressam aynı zamanda koleksiyoncu ve fotoğrafçı Rıfat Kılar vadiden etkilenerek Güdürümsü olarak bilinen yerel isminin değişmesine yol açacak "Kelebekler Vadisi" ismini telaffuz etti. 1987'de doğa sever bir grup adeta vadiyi koruma misyonunu üstlendiler. Bölgenin imar yasağıyla korunmasından başka, aktif koruma adını verdikleri doğaya uyumlu bir etkinlik merkezi oluşturmayı planlıyorlardı. turizmden biraz farklı bir amaçla, vadide Butterfly Valley adlı bir kamping restoran işletmesi açtılar. Yoğun bir kampanyayla gereken ilgiyi çekmekte gecikmediler.

Kanyonun arka ucunda 60m. lik düşülerle akan şelaleler, dere boyunca dev zakkumların cangılında bulunan ve vadiye ismini veren Kaplan Kelebeği habitatı. Vadinin iki önemli karakteristik özelliği var. Bunlardan biri ürpertici dik ve yüksek kayalıklar ve batı rüzgarlarına açık bir deniz ufkuyla dış dünyadan yalıtılmış ve soyutlanmış olması. Diğeri, kumsalından şelalesine, kaya peyzajlarından batan gün seremonisine, tarihinden kelebeğine pek çok özelliğin, hemen hepsi 100 dekar alanda, hep bir arada sunulmuş olması.

10 Yıldır, bireysel gezen, merak eden, kaşif ruhlu sırt çantalı gençler kulaktan kulağa burayı birbirlerine anlattılar. Öyleki, her ülkeden duymayan kalmadı burası çok uluslu bir gezginler cennetine döndü. Vadinin çağlayanlar bölümündeki cangılda kaplan kelebeği (Euplagia Quadripunctaria) kolonisi barınıyor. Geceleri hareketli olan ve vadiye ismini veren bu tür yanında, tespit edilebilen 35 kadar gündüz 35 kadarda gece kelebeği bulunur. Bunlar arasında Danaus Chrysippus'un bir alt türünü oluşturan endemik (yalnız o bölgeye özel) kelebekler de vardır.

Butterfly

26 Mart 2005 Cumartesi

KAPADOKYA, Güzel Atlar Ülkesi

Cappadocia Horseman

Kuzeyde Kızılırmak, doğuda Yeşilhisar, güneyde Hasan ve Melendiz Dağları, batıda Aksaray ve kuzeybatıda Kırşehir ile sınırlanan Kapadokya bölgesi Kalkolitik Dönemden beri devamlı yerleşim alanı olmuştur. Hititler, Asur, Kaloniler, Frig, Tabal, Med, Pars, İskender Sultası, Selevkus, Bizans, Selçuk, Karamanlı ve Osmanlı dönemlerinde iskan görmüş olan bu yörenin en önemli özelliği; Erciyes Dağı ve Hasan Dağı tüflerinin, rüzgar ve su aşınması sonucunda oluşan olağanüstü kaya şekilleri ve kışın ılık, yazın serin olan ve bu nedenle her mevsim için uygun iç iklim koşulları taşıyan kayaya oyma mekanlardır. Göreme, özellikle 7-13. yüzyıllar arasında baskılardan kaçan Hıristiyanların yerleşmesiyle Hıristiyanlığın önemli bir merkezi haline gelmiştir. Volkanik tüflerden oluşan peri bacaları ile birlikte yüzyılların birikiminin buluştuğu bu doğal ve kültürel miras, Dünya Miras Listesinde bulunmaktadır.

Kapadokya bölgesi, doğa ve tarihin dünyada en güzel bütünleştiği yerdir. Coğrafik olaylar Peribacaları'nı oluştururken, tarihi süreçte, insanlar da, bu peribacalarının içlerine ev, kilise oymuş, bunları fresklerle süsleyerek, binlerce yıllık medeniyetlerin izlerini günümüze taşımıştır.

Roma İmparatoru Augustus zamanında Antik Dönem yazarlarından Strabon 17 ciltlik 'Geographika' adlı kitabında (Anadolu XII, XIII, XIV) Kapadokya Bölgesi'nin sınırlarını güneyde Toros Dağları, batıda Aksaray, doğuda Malatya ve kuzeyde Doğu Karadeniz kıyılarına kadar uzanan geniş bir bölge olarak belirtir.

Bu günkü Kapadokya Bölgesi Nevşehir, Aksaray, Niğde, Kayseri ve Kırşehir illerinin kapladığı alandır. Daha dar bir alan olan kayalık Kapadokya Bölgesi ise Üçhisar, Ürgüp, Avanos, Göreme, Derinkuyu, Kaymaklı, Ihlara ve çevresinden ibarettir.

Masalsı bacaların arasına gizlenmiş olan Göreme Kapadokyanın kalbidir. Bölgedeki ilk dönem yerleşim Hristiyanlıktan Roma dönemine kadar uzanır. Göremedeki Ortahane, Durmus Kadir, Yusuf Koc and Bezirhane kiliseleri Uzundere, Bagildere ve Zemi Vadisine kadar kayalardan oyulmuş evler ve bacalar tarihin mistik yanını günümüze taşır.

Nevşehir'in 18 km kuzeyinde olan Avanos'un antik dönemdeki adı Venessa'dır. Çok sayıda çanak çömlek atölyesi bulunan ilçede seramik yapım geleneği Hititlerden beri süregelmektedir. Kızılırmak'ın getirdiği kırmızı toprak ve milden elde edilen seramik çamuru, Avanoslu seramik sanatçılarının elinde şekil almaktadır.

Avanos'ta da Hititler'den beri çarkla çanak-çömlek yapıldığı bilinmektedir.Bu el sanatı kavimden kavime,babadan oğula geçerek günümüze kadar gelmiştir. Avanos'un dağlarından ve Kızılırmak'ın eski yataklarından yumuşak ve yağlı kil topraklar elenir ve iyice yoğurularak çamur haline getirilir.Çark adı verilen ve ayakla döndürülen tezgah üzerindeki çamurun maharetle şekillendirilmesiyle istenilen çanak yapılmış olur.İşlik denilen atölyelerde üretilen çanaklar önce güneşte,daha sonra da gölgede kurutulduktan sonra,saman ve talaşla yakılan fırınlarda 800 dereceden başlayıp 1200 derece sıcaklık arasında özenle pişirilir.

Yörede yemek kapları,su testileri,kışlık yiyecek saklamak için çömlekler ve küpler,su kükleri tanınan çanak ürünleridir. Avanos,günümüzde ''Kapadokya'nın El Sanatları ve Alış-veriş Merkezi'' olarak tanınmaktadır.

Kayalara oyulmuş geleneksek Kapadokya evleri ve güvercinlikler yörenin özgün yapısını oluştururlar. Bu evler ondokuzuncu yüzyılda yamaçlara ya kayalara oyularak yada kesme taştan inşa edilmişlerdir. Bölgenin tek mimari malzemesi olan volkanik taş, kesildikten sonra yumuşak olduğundan çok rahat işlenebilmekte ancak hava ile temas ettikten sonra sertleşerek çok dayanıklı bir yapı malzemesine dönüşmektedir. Kullanılan malzemenin bol olması ve kolay işlenebilmesinden dolayı yöreye has olan taş işçiliği gelişerek mimari bir gelenek halini almıştır. Kemerli olarak yapılmış ahşap kapıların üst kısmı stilize sarmaşık veya rozet motifleriyle süslenmiştir. 19. yüzyılın sonları, 18. yüzyıl islam resim sanatını göstermek açısından önemli olan güvercinliklerin yüzeyi yöresel sanatçılar tarafından zengin bezemeler, kitabeler ile süslenmişlerdir.

Rock Sites of Cappadocia

BALONLA KAPADOKYA

Kapadokya ziyaretçilerine güzel vakit geçirmeleri ve tatillerini unutulmaz kılacak bir çok alternatif sunmaktadır.Trekking yaparak ya da at sırtında Kapadokya’yı keşfedebileceğiniz gibi sabahın ilk ışıkları ile birlikte başlayan ve gökyüzünün sonsuz boşluğunda süzülerek sıcak hava balonu ile Kapadokya’yı farklı bir açıdan keşfetmeniz de mümkündür.

27 Şubat 2005 Pazar

SAFRANBOLU EVLERi



Safranbolu'yu ülkemizde ve dünyada ön plana çıkaran en önemli unsur geleneksel Türk mimarisi tarzındaki Safranbolu evleridir. Bu evler bir yandan kentsel konumlarıyla diğer yandan mimarileriyle dikkate değerdirler. Başka bir anlatımla Safranbolu Evleri yüzlerce yıllık bir süreçte oluşan Türk kent kültürünün günümüzde yaşamaya devam eden en önemli yapı taşlarıdır. Evler “Şehir” diye bilinen kışlık Çarşı ve Kıranköy mahalleleri, ve “Bağlar” diye bilinen yazlık kesimde gruplanmış durumdadır. .

Hemen hemen herkesin bir kışlık bir de yazlık evi vardır. Yöre halkı kışın şehirdeki evinde yaşar ve yazın havaların ısınmasıyla Bağlardaki yazlık evine göçer. “Çarşı” da üretim ve ticaret hayatı yazın da aynen sürer.
Safranbolu evinin boyutu ve biçimini belirleyen üç temel unsurdan söz edilebilir: Çok nüfuslu büyük aile yapısı, yağışlı iklim, kültürel ve maddi zenginlik.

Safranbolu evlerinin “çevreye saygılı” olarak tasarlandığı günümüz mimarlarınca sıklıkla vurgulanır. Doğa-insan-ev; sokak-ev, sokak-çarşı ilişkileri son derece düzenli ve dengelidir. Çevreye olduğu kadar komşuya da saygı egemendir. Hiç bir ev diğerinin görüşünü engellemez. Kısacası Safranbolu'da “görünüm hakça paylaşılmıştır”.

Akla ve insana dönük olarak fonksiyonel bir biçimde tasarlanan evlerin yapımında taş, kerpiç, ahşap ve alaturka kiremit kullanılmıştır. Evin oturtulduğu arsa ne şekilde olursa olsun üst katlarda uygun geometri mutlaka sağlanmıştır.
Bahçeler sokaktan taş duvarlarla ayrılmıştır. Çift kanatlı büyükçe kapılarla bahçeye, bazen de doğrudan eve girilir. İhtişamı daha kapıda görmek mümkündür.

Harem-selamlık geleneğinin bir sonucu olarak bazı evlerin çift girişi bulunmaktadır.

Evin girişinde zemin katta “hayat” vardır.

SAFRANBOLU EVLERİNDE HAYAT

Harem-selamlık geleneğinin bir sonucu olarak bazı evlerin çift girişi bulunmaktadır.
Evin girişinde zemin katta “hayat” vardır. Bu bölüm eğer taş kaplıysa “taşlık” adını alır. Burada ışık almayı sağlayan ve aynı zamanda odunların dizilerek hava akımıyla kurutulduğu ahşap kafesten “gliste” mevcuttur. Zemin katlarda ayrıca ahırlar, büyük kazan ocakları ve ambarlar bulunur.

Üst katlara ahşap ustalığının üstün örneklerini sergileyen merdivenlerle çıkılır. İkinci kat diğer katlara göre daha basıktır. Bu katta gerektiğinde yatak odası olarak da kullanılabilen bir mutfak bulunur. Mutfak ile selamlık arasında yemek servisinde kullanılan silindirik bir ahşap dönme dolap yer alır. Gündelik yaşam orta katta geçer. Soğuk kış günlerinde bu katın ısıtılması daha kolay olur.

Üçüncü kat Safranbolu evinde mükemmelliğe varılan noktadır. Bu katta tavanlar daha yüksektir. Odalara sekiz kenarlı bir çokgenden oluşan “sofa” nın (çardak) daha kısa olan dört çapraz kenarından açılan kapılardan girilir. Odaların giriş kapıları köşelerdedir ve giriş kapılarında oda ile doğrudan teması kesen özel ahşap paravana düzeni bulunur. Sofalar ve odaların tavanları ahşap süslemelerle kaplıdır. Her odada sedir düzeni ve çoğu zaman ocak vardır. Oda yan duvarlarında ahşap dolaplar ve sergen yer alır. Odaların her biri bir çekirdek aileyi ya da bir aile yakınını barındırabilecek tüm unsurlara sahip, bağımsız birim olarak tasarlanmıştır. Bu doğrultuda her odada ahşap dolapların (yüklük) içerisinde bugünün duş kabinlerini andıran gusülhaneler mevcuttur.

Safranbolu evlerindeki çıkmalar, evin dış görünümünü tek düzelikten kurtardığı gibi, bu çıkmaların yanlarında yer alan pencereler sedirde oturanların sokağı baştan başa görmesine olanak sağlar.

Sofalarda, eyvanlarda ve odalarda zaman zaman kalemişi süslemelere rastlanır.

Evlerin pencereleri çok özel biçimde tasarlanmış olup dar ve uzuncadır. Ahşap kanatlı pencerelerde ayrıca “muşabak” denilen kafesler bulunur. Pencere sayıları oda büyüklüğüne göre değişmekle birlikte genellikle fazladır. Bu hem içten geniş bir görünüm sağlar, hem dıştan evin görünümüne güzellik kazandırır.
Evlerin sokak cephelerinde ev içlerinde, bahçelerde, sokaklarda çeşmeler vardır. Şehirde su kültürü, dönemine göre oldukça ileridir. 5 km mesafeden ve tarihi İncekaya Su Kemeri'nin üzerinden şehre su getirilmiştir. Bir kısım büyük konaklarda havuzlu odalar bulunmaktadır. Havuzlar büyük hacimli ve insan boyu derinliktedir. Havuzlar bazı konaklarda selamlık köşkü denilen bahçe içindeki bağımsız binalarda yer almaktadır. Bahçelerde havuz ve kuyular (Bağlar'da) yoğunluktadır.