8 Mayıs 2009 Cuma

Kimyasal İlaçlar

Amerika'da her yıl 250.000 kişi tıbbi hatalar yüzünden ölüyor. Bunlardan 127.000 bini hastanede yatarken, yanlış ilaç verildiğinden veya ilaçların yan tesirleri yüzünden ölüyor. Aynı sebepten hastane dışında ölenlere ait istatistik yoktur, ancak hastane dışında ölenlerin sayısı mutlaka daha yüksektir. İlaçların yan tesirleri yüzünden hastalananlarla ilgili ise hiçbir istatistik yoktur. Tecrübeler gösteriyor ki, hemen hemen bütün hastalıkların temelinde kimyasal ilaçların büyük payı vardır.
Alınan birçok kimyasal ilacın öncelikle bağışıklık sistemini ve kan dolaşımı-üretimi sistemini direkt olarak tahrip edici etkileri bulunmaktadır. Bazı ilaçlar kullanıldıkları dönemde, bazıları kullanımından haftalar, aylar, hatta yıllar sonra, bazıları ise doza bağımlı olarak etki gösterir. Bağışıklık sistemini ve kemik iliğini baskılar, kan üretimine engel olur, kan hücrelerinin, lökosit, trombosit ve alyuvarların bozulmasına ve parçalanmasına, hormon dengesizliğine, karaciğer toksisitesine, böbreklerde kanama ve iltihaplanmaya, kısırlığa ve başka birçok bozukluğa neden olabilir.
Örneğin, bazı ilaçlar bazı durumlarda kan hücrelerinin üzerinde yıkıcı etkide bulunurlar. Hücre duvarlarını eriterek yıkımı başlatırlar. Bu hücreler, çok hassas oldukları için bu kimyasal yıkıma direnemezler. Daha ağır vakalarda ise, kemik iliği baskılandığı için, kan üretimi bozulur, lösemi ve anemiler ortaya çıkar.
Tıp literatürüne bakıldığında şu sonuçlara ulaşılır:
Bazı ilaçlar kemik iliği hücrelerinde DNA ve RNA sentezini engelleyerek kan üretiminin azalmasına veya anormal hücre üretimine, bunun sonucunda lösemi ve anemilere sebep olurlar. (kloramfenikol, oksasilin, isoniasid, sefalotin, fenindion, fenitoin, fenilbutazon gibi).
Bazı ilaçlar bağışıklık sistemini baskılarlar (Aminopirin, sulfonamidler, propiltiourasil, methimasol gibi)
Alyuvarların parçalanmasına (Hemoliz) sebep olan kırktan fazla ilaç vardır. Aspirin, sulfonamidler, sulfonlar, nitrofuranlar, kinin, klorokin, primakin, fenilhidrazin, probenesid, dimerkaprol, kloramfenikol gibi. Bu da bazen geçici, bazen de ömür boyu kalıcı anemi oluşturabilmektedir.
Bazı ilaçlar (fenacetin, sulfonamidler gibi) ve pek çok gıdada bulunan kimyasallar (anilin boyalar, nitrit ve nitratlar gibi); hemoglobini etkileyerek dokuların oksijenlenmesini ve beslenmesini engeller. İlaçlar, kemik iliği dejenerasyonuna ve bunun sonucunda kemik iliği yetmezliğine ve ağır anemilere neden olabilmektedirler. Trombosit ve trombosit üretimi bozukluğunda pek çok tıbbî ilaç sorumlu tutulmaktadır. Aspirin, kolşisin, antiromatizmal ilaçlar (ibuprofen, indometazin, fenilbutazon gibi), psikiyatri ilaçları, kalp ilaçları (klofibrat, dipridamol, papaverin, propranolol gibi), anestezikler, antibiyotikler (ampisilin, karbenisilin, gentamisin, penicilin gibi)bazı öksürük şurupları (gliserol, gayokolat gibi), bazı alerji ilaçlan bu gruptadır, ilaçlar tarafından meydana getirilen immünolojik trombositopeni valproik asid, furosemid, sulfonamidler gibi bir çok ilacın kullanımı sırasında açığa çıkmaktadır.
İlaçların sebep olduğu damar romatizması (vaskülit, damar kireçlenmesi) denilen durumda cilt yüzeyinde ince kanamalar, morarmalar, kangren oluşumuna kadar değişen bulgular görülebilir. (Aspirin, allopurinol, klorotiazid, klorpropamid, digoksin, furosemid, indometazin, iyot, izoniasid, metildopa, piperazin, kinidin, kinin, rezerpin, sulfonamidler, tolbutamid, warfarin gibi). ilaçların zararlı etkileri başlı başına ciltlerce kitap konusudur. Aşağıda en sık kullanılan ilaçlardan bazıları örnek olarak verilmiştir.
1. Sultamisilin (antibiyotik): Yan etkileri, alerji (anaflaktik şok dahil), ishal, kanlı ishal, bağırsaklarda yaralar, sersemlik, halsizlik, havale, dilde kıllanma, kan üretimi bozukluğu, karaciğer zehirlenmesi, cilt hastalıkları ve nefrittir. Bu antibiyotik ufacık bebeklere bile verilmektedir.
2. Depresyon tedavisinde en çok kullanılan ilaçlar:
a. Fluoksetin: Yan etkileri yorgunluk, titreme, terleme, baş dönmesi, iştahsızlık, bulantı, kusma, ağız tadında değişiklik, baş ağrısı, sinirlilik, uykusuzluk, sersemlik, huzursuzluk, yorgunluk, iktidarsızlık, ağız kuruluğu, kabızlık, cilt döküntüleri, kaşıntı, viral enfeksiyon, bacak ağrısı, görme bozukluğu, ateş, üst solunum yolu enfeksiyonu, anjin, sık idrara çıkmadır.
b. Seroxat: Depresyon ilaçlarında kullanılan paraksodin maddesinin yan etkileri üzerine Norveçli bilim adamları tarafından bir araştırma yapılmıştır. Depresyon tedavisi gören 1500'den fazla hasta üzerinde yapılan araştırmada, 'Seroxat' kullanan 7 hastanın intihara teşebbüs ettiği ortaya çıkmıştır. Bazı sağlık örgütlerinin de 'Seroxat'ın intihar eğilimini artırdığını ortaya koyan araştırmaları bulunuyor. Ruh Sağlığı Örgütü MIND, yaptığı araştırmaya göre, 'Seroxat' kullanan hastaların yüzde 50'sinin kendisine zarar verme ve intihar eğiliminin arttığını bildirdi. Örgüt ilacın satışının durdurulmasını istedi.
3. Aspirin: Sindirim sistemi kanamaları, ülser, kulak çınlaması, baş dönmesi (vertigo), geçici işitme kaybı, kanama zamanının uzaması, kan üretimi yetersizliği, demir düşüklüğü, aşırı duyarlılık reaksiyonları olarak kaşıntı, deri döküntüleri, dil ve dudaklarda şişme, astım ve anafilaksi şoku ("Alerji" bölümüne bakınız.) görülebilir.
4. Halotan: Genel anestezi için sık kullanan ve orta zararlı olan analjeziklerden biridir. Vücuda giren halotanın % 60-80'i 24 saat içinde solunum yolu ile atılır. Fakat bu zaman zarfında bile akciğer dokuları ciddi bir tahribata uğrar. Geri kalan kısmı metabolizmaya katılıp idrarla dışarı atılırken, böbreklerin hasarına neden olabilir. Halotan alan hastaların yaklaşık % 20'sinde karaciğer enzimlerinde yükselme ve bazen karaciğerde masif nekroz gelişebilir. Genel anestezi alan her hastanın beyni farklı derecelerde hasara uğrar. Bazen bebeklere ve küçük çocuklara, röntgen gibi basit tıbbi müdahalelerde bulunmadan önce belirli bir pozisyonda, hareketsiz tutmak için bile genel anestezi önerilmektedir.
5. Synpitan (Sentetik oksitosin): Halk arasında suni sancı olarak bilinir. Sentetik oksitosinin yapısı antidiüretik hormon ile benzerlik gösterir. Bu nedenle oksitosin hem anne hem de bebeğin vücudunda su tutulmasına neden olur. Şiddetli su tutulması bilinç bulanıklığına, istemsiz kasılmalara, nöbetlere, kalp yetmezliğine, komaya ve hatta ölüme neden olabilir. Bebeğin beyin dokularında toplanması ve beyinde ödem oluşturması oksitosinin özelliğidir. Suni sancı ile doğan bebeğin beyni farklı derecelerde hasara uğrar. Bu hasar bebekte huzursuzluğa, ateşe, havaleye ve hiperaktiviteye sebep olabilir.
En büyük hasarı ise suni sancı verildikten sonra sezaryene alınan kadınlar ve bebeklerinin beyinleri görür. Bu durumda sentetik oksitosin ve genel anestezi için kullanılan analjezik birbirinin zararını arttırır. Bunların etkisi ile oluşan bebeğin beyin hasarı hiperaktivite, otizm, epilepsi gibi nörolojik veya şizofreni gibi ruh hastalıklarına neden olur. Anneler zamanla hafıza kaybına ve ruh hastalıklarına maruz kalırlar. Bu sebepten psikolog ve psikiyatristlerin ofislerinde büyük çoğunlukla sezaryenli kadın ve çocuklara rastlanır. Çünkü, resmi açıklamaya göre, Türkiye'de her iki doğumdan biri sezaryenle gerçekleşir. Ancak gerçekte bu oranın daha da yüksek olduğunu herkes bilir. Ve hemen hemen her doğumda suni sancı kullanılmaktadır.
Tıbbi ilaçları kullanmadaki amaç hastalıkları yok etmektir. Ancak tıp tarihi bize acımasızca göstermektedir ki, vücuda kimyasal maddeleri sokmak ve vücudun, dolaşım sistemi, solunum sistemi gibi sistemlerinin işlevine bilinçsizce müdahale etmek akıllıca bir iş değildir. Organlarda, sistemlerde ve hücrelerde, her saniye meydana gelen, aklın alamayacağı kadar karmaşık, muhteşem ve sonsuz işlemi kontrol etmeye hiçbir insanın aklı ve gücü yetmez, yetmeyecektir.

Az Çiğnemek

Karbonhidratlar, organik asitler, aromatik maddeler ve tuzların hazmı ağızda, bol enzim içeren tükürükle başlar, çiğneme esnasında enzimlerle karışır ve bir kısmı ağızdaki kılcal damarlara süzülür. Ağır karbonhidratların hazmı ağızda başlayarak midede aynı enzimlerle devam eder. Ağızda yemeğin kimyasal yapısı hakkında araştırma yapılır ve alınan bilgi beyne gönderilir. Beyin bu bilgiyi analiz eder ve yemeğin hazmını programlar. Bu durumda çiğneme işlemi büyük önem taşımaktadır. Yemek ne kadar iyi çiğnenirse, beyin o yemeğin tahlilini o kadar iyi yapar ve sindirim sistemini o derece iyi hazırlar. Çiğnenmiş yemeğin tadı ve kokusu ağızda dağılmalı ve kaymağa benzer bir nesne (kimus) haline gelmelidir. Bu da 15-40 çiğneme hareketi ile elde edilir.
Ağızda çok miktarda akupunktur noktası bulunur (her bir dişin dibinde 2'şer tane). Çiğneme ile ayrılan yiyecek ve içeceklerin enerjisi bu akupunktur noktaları vasıtasıyla vücudun genel enerji dolaşımına karışır. Bu yüzden içme küçük yudumlarla, yemek de küçük lokmalarla olmalıdır. Süt, et suyu, meyve-sebze suyu veya su küçük yudumlarla alınır, ağızda ılıtılır, tükürükle iyice karıştıktan sonra yutulur. Eğer gıdalar yeterince çiğnenmezse, sindirim başından itibaren bozulacaktır.
Hızlı yiyen daha çok yemeye mecbur kalır, çünkü vücut besinlerdeki enerjiyi ağızdaki akupunktur noktaları vasıtasıyla kullanamaz, sadece kimyasal bağlantıları çözme işlemi sonucunda oluşan enerjiyi kullanır. İyi çiğnenmemiş yemek parça veya kütle halinde mideye gelir. Mide bu kütle ve parçaları hazmedemez, sadece çürütür. Taze ekmek, bilhassa taze beyaz ekmek parçaları (özellikle kan grubu "0" olanlar için) ve et parçaları (özellikle kan grubu "A" olanlar için) en zararlısıdır. Midede çürümeye başlayan kütleler ve parçalar bağırsağa iner ve orada çürümeye devam eder. Bağırsaklarda çürüyen kütle ve parçalar kandaki lökositleri (akyuvarlar) çoğaltır. Bağışıklık sistemi de bu duruma karşı koruma programı geliştirir ve böylece her yemek bağışıklık sistemini sarsa sarsa vücudu felakete götürür. Ancak taze meyve sebze lifleri, çekirdekleri, kabukları böyle bir felaket oluşturmaz. Bunların tüketimi bağırsakta yaşayan yararlı mikropları çoğaltır ve onları vücudun menfaatine kullanır. Bunun için meyve ve sebzeler kabuklarıyla ve birkaç çekirdeği ile yenmelidir. Bir başka tavsiyemiz de her gün 1-3 diş sarımsak yutulmasıdır.
İyi çiğnemenin yararları:
-Yemeği iyi çiğneyen insan, az çiğneyene göre, daha az yer-içer. Çünkü yemeğin enerjisini eksiksiz kullanmış olur.
-Karışık yemeğin zararı azalır.
-Yemeğin hazım süreci kısalır.
-Mide, pankreas, bağırsaklar ve karaciğerin işi kolaylaşır.
-Çok daha az enzim (insülin dahil) harcanır.
-Mide, bağırsak, karaciğer, pankreas, bağışıklık sistemi hastalıklarından diyabet, tümör, kanser, alerji, sinir ve ruh hastalıklarından, diş çürümesinden korunmuş olunur.
-Mevcut olan hastalıklar hafifler.
-Şişmanlıktan emin olunur v.s.
-Uyuşturucu, sigara ve alkole bağımlılık ve diğer psikolojik, ruhsal ve sinirsel hastalıkların temelinde az çiğnemenin önemli yeri olduğu konusunda büyük alimler arasında görüş birliği vardır. İyi çiğnenmemiş yemek karaciğer, dalak ve kalbe ağır yük yükler. Bu organların durumu ise ruhsal dengeyi doğrudan etkiler. Büyüklerimiz, "Lokmayı küçük al ve iyi çiğne. Aksi halde deli olursun" derlerdi.
Hazımsızlık, yüksek kan şekeri, mide, bağırsak, karaciğer, dalak ve tüm sağlık problemlerinden kurtulmak için bazen sadece yemek yeme ve çiğneme alışkanlıklarını düzeltmek yeterli olabilmektedir.
Bu satırları okuyanlar, çocuklara yemeği yanlış yedirme ile onları ne kadar büyük tehlikeye sürüklediklerini düşünmelidir. 1,5 yaşına kadar yiyecekleri çiğnemeye alışmayan ve onları sindirecek enzimlere sahip olmayan, cahil anne-babalara karşı savunmasız kalan biçare çocuklar! Onlara zorla yemek yedirmek isteyenler, hiç olmazsa, çiğneyip vermelidir.

Nefes Alıp Vermenin Bozulması

İnsanın bu dünyada aldığı ilk nefes hayatının başlangıcı, son nefes ise sonudur. Bu iki nefes arasında akan ömrümüz boyunca aldığımız her nefesin önemi büyüktür. Nefes, neşe-hüzün, mutluluk-mutsuzluk, kızgınlık-sakinlik, korku-cesaret gibi duygular üzerinde terbiye etkisi yapar. Vücut, doğal nefesle doğal duyguları, doğal düşünceleri, doğal kuvvetleri ve aynı zamanda organların sağlığını muhafaza eder. Çünkü nefes, bedenin hücreleri ile oksijen, su ve gıda gibi vücuda alınan maddeler arasında uyum oluşturur. İşte bu faktörlerin tamamını gözönünde bulundurarak diyebiliriz ki nefes, sağlığı ve düşünceyi besleyen bir kuvvettir.
Bir bebeğin nasıl nefes alıp verdiğine dikkat edilirse nefes alırken (Haa-ay) karnının şiştiği, verirken (Huuu) içeri çekildiği görülür. Bu solunum doğal solunum olarak adlandırılır. Ağlayan çocuk, nefes vererek ses çıkarır, sağlıklı çocuklar nefes vererek konuşur. Doğal olan, bu şekilde nefes alma ve konuşma tarzıdır ve hayat boyu böyle olması gerekir. Nefesi doğal bir şekilde alıp-veren insanın akciğerinin tüm segmentleri nefes faaliyetine iştirak eder ve bu durum diyaframı kuvvetli bir şekilde hareketlendirir. Diyaframın hareketleriyle göğüs ve karın organlarına masaj yapılır, kan dolaşımı kolaylaşır, organlar kuvvetli, temiz ve sağlıklı kalır. Diyafram, öneminin büyüklüğünden dolayı "ikinci kalp" olarak da isimlendirilmiştir.
İnsan çok, sık ve karışık yemeye, sigara içmeye, sandalyede oturmaya ve yaşlanmaya başlayınca, diyafram katılaşır ve nefes alıp-verme düzeni bozulur. Doğal olmayan, iyi çiğnenmeyen ve karışık yemekten oluşan gaz sebebiyle karın şişer, diyafram kaburga kemiklerinin altında veya midenin ucunda hareketsiz kalır. Katılaşmış bir diyafram doğru bir şekilde soluk almayı ve bedenin yeterli miktarda oksijen almasını engeller ve insanın kendini sürekli olarak yorgun ve bitkin hissetmesine sebep olur. Bu durumda saatlerce sandalyede oturmak ya da dar elbise giymek göğüs ve karın bölgesi organlarında kan dolaşımını daha da zorlaştırır, gazın çıkmasını engeller ve gaz kana karışır. Kan, pis kokulu, zehirleyici bir nitelikle organlara yönelir ve yeni hastalıkları körüklemeye başlar.
Endüstriyel atıklar, sigara ve alkollü içecekler de nefes düzenini bozar, onun doğal yönünü değiştirir, hatta mekanizma ters şekil alır; Nefes alırken karın içeri çekilir, verirken karın şişer. Bu sebeple akciğerin alt bölümleri mekanizmaya iştirak edemez hale gelir. Bu durumda göğüs kaslarının göğüs kafesini genişletmek için harcadığı enerji, nefes alma yoluyla kazanılan enerjiden daha fazla olur. Normal olan nefes alma yoluyla havadan alınan enerjinin göğüs kafesini genişletmek için harcanan enerjiden daha fazla olmasıdır. Böylece vücut negatif enerji biriktirir ve enerji dengesizliğine yol açılır. Bu işlev konuşma esnasında da bozulur, insan nefes verdiğinde olduğu gibi, aldığında da konuşur hale gelir (degradasyon işaretidir). Bu durumda nefes, konuşma ve organlar arasındaki işbirliği düzeni bozulmuş olur.
Her bir organ sadece ona ait olan titreşimde çalışır. Dinimiz bunu "her organın kendine ait bir zikri vardır" şeklinde anlatır. Ters nefes, organların zikrinin bozulmasına yol açar. Zikri bozulan veya zikirden vazgeçen organ ise hastalanır.
Nefes alıp vermeyi düzeltmenin en kısa ve kolay yolu 3 günlük açlıklar yapmak ve Kur'an-ı Kerim'i nefes kontrolü ile sesli ve tecvitli okumaktır. Kur'an'da nefes alma, verme ve duraklama yerleri belirtilmiştir. Bir nefeste 30-60 saniye kadar yüksek sesle Kur'an okuyarak 1-2 ay içinde nefes alıp verme düzeni yeniden kurulabilir. Koşma, kürek çekme ve yüzme de nefesi düzeltmenin diğer yollarıdır. Tok karna kıraatle Kur'an-ı Kerim okumak veya nefes kontrolü ile yapılan hareket (koşma, kürek çekme v.s.) kalbe ve akciğere zarar verir. Bu sebepten hafız ve imamlar arasında kalp hastalıkları sık görülür. O yüzden bu işlemin yemekten en az 1,5-2 saat sonra yapılması daha uygundur.
Akciğerlerdeki hava yollarının daralmasına bağlı olarak insanların nefes almalarını zorlaştıran Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı, en tehlikeli akciğer hastalıkları arasında yer alır. Hastalığın oluşumunda en önemli neden sigara olarak kabul edilir. İçilen her bir sigara başlı başına bir sanayidir. Bu sanayi aynı anda 4 bin çeşit kimyasal birden üretir. Bu kimyasallar arasında mutajenler, toksinler ve yaklaşık 60 çeşit kanserojen ve benzeri maddeler bulunur. Bunların yaklaşık %20'si doğrudan içenin akciğerlerine ve kanına, %80'i çevreye ve çevresindeki insanlara zarar verir.
Zararlı Duygu ve Düşünceler
Nefret, bencillik, kızgınlık, hased, su-i zan, korku, ümitsizlik, aşırı merak, şüphe, endişe gibi negatif duygular vücutta fazla miktarda hormon üretir. Bu hormonlar kana karışarak zararlı maddeler oluşmasına neden olur. Bu maddeler beyindeki su havuzlarını bulandırır, hormon üretim dengesini bozar, psikolojik hastalıklara, karaciğer, kalp ve dalak hastalıklarına sebep olur. Bu zararlı düşünce ve fikirlerden ne kadar çabuk kurtulursak bizim için o kadar iyidir. Güzel ahlâk, güleryüz, iyi niyet, hüsn-ü zan ve Allahü Teala'ya tevekkül, insan sağlığı için fevkalâde yararlıdır.

Yanlış Oturma Şekli
Çağdaş insanın zararlı bir alışkanlığı vardır, bu da sandalyede oturma alışkanlığıdır. Sandalyede otururken aldığımız pozisyon karın ile bacaklardaki kan ve enerji dolaşımımı zorlaştırır, bağırsakların çalışmasını yavaşlatır, kabızlığa, prostat ve yumurtalık hastalıklarına, basura, varise, eklem ve omurga hastalıklarına davetiye çıkarır.
Sandalye ve koltukta oturanlar, gün boyu sadece oturup kalkarken hareket ederler. Buna karşılık yerde oturmak, kaslar, eklemler ve tüm organlar için mükemmel bir antrenman sağladığından, yerde oturanlar, yukarıda anlatılan hastalıklardan emin olurlar. Dikkat ederseniz, çocuklar hep yerde otururlar, ta ki anne-babaları sandalyeye alıştırıncaya kadar.
Bağdaş kurup oturmak, dizler üzerine, bir bacak üzerine ikincisini bükerek ya da bacaklar arasında yerde oturmak veya çömelerek oturmak kan dolaşımı ve enerji dolaşımını kolaylaştırır.
Büyük ve küçük abdest için alaturka tuvaleti tercih etmek ve çömelerek oturmak gerekir. Klozet üzerinde oturarak ihtiyacı gidermek tabiata aykırı ve sağlığa zararlıdır, Dolayısıyla, bu şekilde oturduğunuz vakit vücudunuzun aldığı şekil, dışkının kalın bağırsaktaki hareketine engel oluşturur, kalın bağırsağın hareketi yavaşlar, düz bağırsak, dışkının oluşturduğu baskıyla genişler ve kabızlık meydana gelir.
Büyük, küçük abdesti ve gazı fazla tutmak zararlıdır. Bu durumda, idrar, dışkı ve gazlardaki zararlı maddeler kana karışır, organları zehirleyerek yaşlanmayı hızlandırır.

Tarımda Kullanılan ilaçlar

Hormonlar, suni gübreler, herbisitler, pestisitler, katkı maddeleri Bu ilaçlar organlarda toplanarak büyük tahribat yapar ve kişiyi hayatı boyunca etkiler. Daha çok karaciğere, üreme organlarına ve beyne zarar verirler. Örneğin D.D.T, Atrazin, Chlordan benzeri maddeler uzun zaman önce yasaklanmış oldukları ve artık kullanılmadıkları halde bazı besin maddelerinde ve insan vücudunda rastlanmaktadır. Yaşı 30-40'ın üzerinde olan insanlarda, hâlâ bunların sebep olduğu hastalıklar görülmektedir. Vücutta toplanan bu maddeler ömür boyu vücut tarafından çıkarılıp atılamaz, hiçbir şekilde etkisini kaybetmeyerek, anneden bebeğe eş ve süt vasıtasıyla geçerek zararını çocuğun üzerinde de sürdürür. Tarım ilaçlarını kullanırken miktarını kontrol etmek çok zordur. Kontrol dışı kullanılan bu maddeler toprağa, yeraltı sularına karışır ve yabani bitki, sebze, meyve, baklagiller ve tahıllara, bitkiler vasıtasıyla da hayvanlara geçer. Sonunda meyve, sebze ve et ile soframıza gelir, vücudumuzdaki hücrelere kimyasal savaş açar. Ekinlerde kullanılan herbisit ve pestisitler bitkilerin hastalıklarına sebep olan virüs, mikrop ve parazitlerle beraber, ayrım yapmadan, faydalı mikropları, solucan, sinek ve böcekleri de öldürerek ekolojik dengeyi altüst eder. Toprağın verimini düşürür, insan sağlığını olumsuz etkiler, beden-ruh dengesini bozar. Bilim adamları, yaptıkları araştırmalarda, ana beyin hücrelerinin yıkımı sonucu oluşan parkinson ve alzheimer gibi sinir sistemi rahatsızlıkları ile böcek ilaçları arasında bağlantı olduğuna dair verilere ulaştıklarını belirtmektedir.

Deterjanlar, Kimyasal Maddeler, Kozmetikler ve Vücut Bakım Ürünleri

Bizim hayatımızda mikropların büyük rolü vardır. Mikroplar havayı, suyu temizler, zenginleştirir ve toprağın verimliliğini sağlar. Mikroplar dünya yüzeyini ölü insan, hayvan ve bitkileri çürüterek temizler. İnsanların ve hayvanların derilerini, kıllarını ve bitkileri temizler tüm canlıları çeşitli hastalıklardan korur, dünyadaki yaşam sürecini dengeler. Her bir çeşit mikrobun vazifesi o kadar net, o kadar ince ve farklıdır ki, insanlar bunları asla beceremez. Mikroplar o kadar önemli varlıklardır ki, diyelim onların tamamı aniden kaybolsa, dünyadaki hayat sadece 15-20 dakika, bazı alimlere göre bir saat kadar sürebilir. Biyologlar "Melek dediğimiz varlıklar belki de şu mikroplardır" demektedir. Bugün 3 yönden acımasızca mikroplara hücum edilmektedir.
1. Antibiyotik, sülfanilamid gibi antimikrobiyal maddeler, sterilizasyon işlemleri, deterjanlar ve tarım ilaçları doğrudan mikropları öldürür veya çoğalmasını durdurur.
2. Yağların hidrojenize edilmesi, besinlere katılan koruyucu katkı maddeleri ve aromalar besinlerin yapısını bozarak mikropların yiyemeyeceği hale getirir ve böylece beslenmelerini ve çoğalmasını engellerler.
3. Mikroplara karşı açılan en tehlikeli ve kapsamlı savaş nanoteknoloji ve gen teknolojisi ürünü maddeler ile yapılandır. Bu şekilde mikroplar hem besinden mahrum edilerek, hem de doğrudan öldürülerek yokedilir.
Ancak insanlar tarafından mikroplara karşı açılan benzersiz deterjan savaşı mikroplardan çok insanlara zarar vermiştir. Çünkü deterjanlar organik kalıntı ve mikropları nasıl eritip yok ediyorsa, akciğer ve beyindeki hücreleri de aynı düzeyde, üstelik doğrudan etkilemektedir. Deterjanlar solunum yoluyla beyin damarlarını, akciğerlerdeki bronşları ve alveolleri eriterek, yıpratır, şişirir ve kana karışır. Tuz ruhu, çamaşır suyu gibi klorlu deterjanlar, bulaşık deterjanları, yağ çözücüler, lavabo açıcılar ve kireç çözücüler gibi mutfak-tuvalet-banyo temizlik melzemeleri; çamaşır deterjanları, leke gidericiler, beyazlatıcılar, yumuşatıcılar ve benzerleri kan dolaşımı bozuklukları, damar deformasyonları, MS, alzheimer gibi ağır beyin hastalıklarına, akciğer, karaciğer, böbrek hastalıklarına ve ayrıca kısırlığa yol açarlar. Bu deterjanlara alternatif olarak sunulan, gen teknolojisi yöntemiyle üretilen, tamamen "doğal" ve "sağlıklı" olduğu iddia edilen, hatta bitkilere döküldüğünde onları coşturan bitkisel kökenli deterjanlar kimyasal deterjanlardan daha tehlikelidir. Bunlar mutasyonlara ve kansere sebep olabilir.
Bu temizlik maddelerini kullanan insanlar genellikle cansız, halsiz, uyuşuk, hafızası zayıflamış, şuuru bulanık, düşüncesi bozuk, mutsuz, rengi toprak rengi veya kanı çekilmiş gibi, saçları kırık ve seyrek, tırnakları gri veya mordur. Böyle olması doğaldır. Yaradanın, kurduğu düzende görevlendirdiği, yalnızca vazifesini yerine getirmekte olan varlıkları, yani mikropları, vazifeleri başında öldürmenin karşılığı budur.
Deterjanlar, sadece çamaşır makinalarında, minimal miktarda kullanılabilir. Makinaya deterjan koyarken burun bir bezle kapatılıp muhafaza edilmeli, yıkama bittikten sonra ek durulama yapılmalıdır. Elle yıkamada ve ev temizliğinde sadece parfümsüz, boyasız, doğal bir sabun ve tel, çamur, kum gibi mekanik temizleyiciler kullanılabilir. Vücut ve elleri yıkarken her defasında sabunlamak şart değildir. Cildimizin üzerinde yaşayan ve cildin sağlığını korumakla görevli mikroplar, bu işi bizden daha iyi yaparlar. Biz olur olmaz sabun kullanarak, bu mikropların görevini aksatmış oluruz.
Aslında, su ve topraktan daha iyi temizleyici yoktur. Çünkü bizi ve ortamımızı kirleten herhangi bir madde veya mikroplar değil, negatif enerjidir. Negatif enerjiyi kıranlar da deterjanlar değil, temiz su ve topraktır.
Yeryüzündeki bütün canlılar yani insanlar, hayvanlar ve bitkiler havaya, suya ve toprağa atık bırakır. Ekolojik sistem bu atıkları dönüştürmek ve faydalı hale getirmek için mükemmel bir şekilde yaratılmıştır. Ekolojik dengenin bozulmadığı bölgelerde rahatsızlık veren herhangi bir atık görmek mümkün değildir.
Normal olarak ölü insan veya hayvan cesedine ilk önce böcekler ve sinekler gelir. Onlar kendilerine ait rızkı tüketip, cesetleri kendilerinden sonraki varlıklar için hazırlayarak çekilirler. Sonra solucanlar gelir, aynı şekilde kendilerine ait rızkı tüketip, cesetleri bakteriler için uygun bir hale getirip çekilirler. Son işlemi ise bakteriler yapar ve cesetten geriye kemiklerin dışında bir şey bırakmazlar. Dünya yüzeyi insan cesetlerinden ve ölü organizmalardan bu şekilde kurtulur.
Çağdaş insan yiyecek, içecek ve vücut bakım ürünlerindeki koruyucularla, kullandığı kimyasal ilaçlarla adeta kendini mumyalamıştır. Bu yüzden son yıllarda böcek, sinek ve bakteriler bazı mezarlıklardaki insan cesetlerini çürüterek toprağa karıştıramıyor. Mezardaki cesetler çürümeden olduğu gibi duruyor. Doğal alanları da kirleten koruyucu katkı maddeleri ve ilaçlar yüzünden hayvanların cesetleri de bir süre sonra çürümez hale gelecektir.
Diğer taraftan böcek, sinek ve bakterilere karşı kullanılan kimyasallar ekolojik dönüşümü sağlayan bu vazifeli yaratıkların nesillerini tüketmektedir. Bu durum devam ettiği sürece, biyolojik çevrim yavaşlayacak, böcek, sinek ve bakteriler yok olacaktır. Dünya ölü bataklığına dönüşecek ve ekolojik kıyamet kaçınılmaz olacaktır.
Demek ki, deterjan, tarım ilacı, antibiyotik ve gıdaların bozulmasını önleyen katkı maddelerini kullanan insan "ekolojik kıyamet"i bizzat kendi elleriyle hazırlamaktadır.

Sterilizasyon

Hububat ve türevlerini bütün mikroorganizmalardan arındırma veya bunlardaki mikrop ve böcek gelişimini önleme işlemine sterilizasyon denir.
Sterilizasyon için klor, hidrojen peroksit, iodofor ve iyot bileşikleri, anyonik ve naniyonik yüzey aktif maddeler, formaldehit, klor bileşikleri, asidik anyonik bileşikler ve fosforik asit gibi kimyasal dezenfektanlar kullanılır.
Yeşil salata ve taze kesilmiş sebzelerde sentetik, organik ve inorganik asitler ile, musluk sularında ise klordioksit ile sterilizasyon yapılır.
Sterilizasyonda kullanılan bu dezenfektanlar hücre sitoplazmasının yapısını değiştirerek hücrenin metabolizmasını bozar. Hücre metabolizmasının bozulması ile hastalıklar meydana gelir.

Aromalar

Aromalar, latif maddeler oldukları için, iç salgı bezlerini, sinir sistemini ve ruhu doğrudan etkilerler. Beyin, düşünceleri, görüntüleri, müziği ve benzeri etkileri kontrol eder, fıtratına uygun olanların etkisini kabul eder, olmayanları reddeder. Ancak beynin, kokuların tesirini kontrol etme mekanizması yoktur. Bu sebeple kokular ruh üzerinde çok etkilidir. Peygamberimiz (s.a.v.)'den gelen rivayetlere göre, bazı kokular melekleri çekerken, habis ruhları kovarlar. Örneğin, sandal, misk ve amber, gül ve gül yağı, çörekotu, üzerlik otu, reyhan, kına kokusu melekleri çeker. Bazı kokular ise habis ruhları çekerken melekler onlara dayanamazlar: Alkol, sigara, idrar, dışkı, köpek kokusu, leş, kan gibi necis maddelerin kokusu ve bazı bitkilerin kokusu gibi. Daha önce bütün kokular doğal yollardan elde edilirdi. Örneğin, misk kokusu, misk geyiklerinin cinsel bezlerinden, gül, menekşe, lavanta, yasemin, ıtır kokusu direkt bitkilerden elde edilirdi. Bugün, kozmetik ve vücut bakım ürünlerinde, yiyecek ve içeceklerde doğal aromaların yerine her çeşit koku ve tadı verebilen, ucuz, "doğala özdeş aromalar" kullanılmaktadır. Misk ve gül aroması, tereyağı, süt ve peynir aromaları, işlenmiş et aromaları, çeşitli bal aromaları, kahve aromaları, mantar aromaları, portakal, çilek, armut gibi meyve ve sebze aromaları, nane, tarçın, zencefil, damla sakızı gibi baharat aromaları gen teknolojisi ve nanoteknoloji yöntemleriyle üretilmektedir. Sabun, şampuan, krem, parfüm, deodorant, diş macunu, deterjan, hazır yiyecek ve içecekler bu tip aromalar içerdiği için, onları kullandığımızda abdestimizin sahih olup olmadığı, yiyip içtiklerimizin helal olup olmadığı belli değildir.
Doğal bitkilerden doğal yollarla elde edilen ve "esansiyel yağ" veya "uçucu yağ" olarak adlandırılan kokulu yağlar korku, endişe, stres, depresyon gibi ruhsal sıkıntılarda, baş ağrısı, adet huzursuzluğu ve cilt problemleri gibi çok çeşitli rahatsızlıklarda yüzyıllardan beri tedavi edici olarak kullanılmaktadır. Mesela gül uçucu yağı doğum sırasındaki psikolojik etkisi ile doğumun kolay geçmesini sağlar. Atlas sediri, tefarik, yasemin, ıtır uçucu yağlan, ruhsal sıkıntıları giderici, sinirsel gerginlikleri gevşetici, sakinleştirici, dengeleyici ve güçlü anti depresanlardır. Ful uçucu yağı, kuvvetli bir antidepresandır. Ruhi gerginlikleri, cinsel isteksizlikleri çözücü, duygusallığı artırıcı ve dişiliği kuvvetlendiricidir. Kokuların tedavi amacıyla kullanılması ve ciddi problemlere çözümler getirebilmesi, kokuların insan beyninde ve bedeninde ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. Öyleyse bu kadar güçlü etkiye sahip kokular, bugünkü kullanımıyla "doğala özdeş aromalar" tam tersi etkiler için de kullanılabilir. Yani bir aroma insanın dengesini bozmada veya depresyona sürüklemede, ya da insanları toplu halde belli hastalıklara düşürmede ve yönlendirmede etkin rol üstlenebilir. ("Zihin Kontrolü" bölümüne bakınız.)
Parfüm, krem, ruj, saç jeli, saç boyası, tıraş malzemeleri, deodorantlar, makyaj malzemeleri gibi Kozmetik ürünlerde, şampuan, losyon, sabun, diş macunu, güneş kremi, hijyenik pedler, hazır bezler, bebeklerin temizlik ve pişik malzemeleri gibi vücut bakım ürünlerinde binlerce çeşit kimyasal ve sentetik madde kullanılmaktadır. Bu maddelerin % 6O'ı kan dolaşımına karışır, vücuttan atılmadan, kan ve dokularda birikir. Vücuttan atılamayan bu kimyasallar, hormonal sistemi, beyni ve ruh-beden dengesini olumsuz etkiler, üreme organlarında bozukluğa ve kısırlığa, gebelik, doğum ve emzirme problemlerine neden olur, kanseri ve benzeri hastalıkları tetikler, alerjilere ve mutasyonlara yol açar.
Örneğin, kozmetiklerde ve vücut bakım ürünlerinde dayanıklılığı sağlamada en çok kullanılan madde parabenler, yani metil, etil, propil, butil paraben ve sodyum benzoattır. Parabenler, diş macunu, şampuan (bebe şampuanı dahil), krem, güneş kremi, saç jeli gibi ürünlerde kullanılmaktadır. Parabenlerin kimyasal yapısı östrojen hormonuna benzer.
Kadının vücudunda depolanan parabenler östrojen gibi davranıp, üreme organlarında bozukluklara, göğüs kanserine, endometriozise ve çikolata kistlerine, kısırlığa ve doğum kusurlarına sebep olabilmektedir. Erkek vücudunda depolanan parabenler spermlerin sakatlanmasına ve ölmesine, prostat kanserine, nadiren de olsa endometriozise zemin oluşturmaktadır. Bu maddeler ağır cilt rahatsızlıklarına veya deride kızarıklık, şişlik, kaşıntı ve ağrıya neden olurlar.
Kozmetik ve vücut bakım ürünlerinde sık kullanılan Metionin, Lard, Keratin, Jelatin, Gliserin (Gliserol), Hydrolized protein ve benzeri pek çok madde mezbaha artıklarından, tırnak, kıl, kan, ölü evcil hayvanlar ve domuzdan üretilmektedir.
Duman, Toz, Eksoz Fabrikalardan yükselen duman, otobanlardan gelen toz ve eksoz, yüksek oranda asit, dioksin, PCB ve benzeri çok zehirli kimyasal madde ve ağır metaller (civa, kurşun, kadmium gibi) içerir. Bu maddeler havaya, toprağa, suya karışarak onları zehirler ve onların vasıtasıyla bitkilere, hayvanlara ve insanlara geçer. Bundan dolayı fabrika ve otobanların yakınında ikamet etmek veya ekin ekmek doğru olmaz. Otobandan en az 50 metre uzaklıkta ekin ekilebilir. Konut yola yakın ise, ev ile yol arasında meyve-sebze bahçesi veya tarla değil, çalılık ve ağaçlık olması gerekir.