27 Temmuz 2007 Cuma

Akçakoca ve Deniz Kızları...

Akçakoca'ya ulaştığımızda güneş ufukta denizle göğü birleştiren eflatun bulutların arkasında kaybolmuştu. Öğretmen Evinin denize bakan yüksek kayalıkların üzerindeki taraçasından bir müddet ufku ve denizi seyrettikten sonra nefis bir akşam yemeği ve ardından denize bakan odalarımıza çekildik. Karadenizin tertemiz deniz havasını ve kokusunu hissederek dalga sesleriyle harika bir uyku çektik. Sabah ezanı okunurken gökyüzü çok güzel bir lacivert ışıkla aydınlanmaya başlamıştı. Şehri aydınlatan turuncu ışıklarla harika bir manzara oluşturuyordu. Güneşin ilk ışıklarıyla kuşlar korosunun müziği dalga seslerine eşlik etmeye başladı. Çiçeklerin ve ağaçların güzel kokusu ortalığı kapladı.



Fotoğraf makinamı aldım ve denize bakan taraçaya indim. Puslu ufukta petrol platformunun belli belirsiz silüeti seçiliyordu. Aşağıdaki deniz kıyısında harika bir kumsal uzanıyor. Ama merdivenler kumsala kadar inerken bir yerde kesiliyor ve yüksekçe bir atlama yapmanız gerekiyor. Yukarıdaki taraçanın hakim bir yerinden sizin için kuşlar korosunun müziğini ve dalga seslerini kaydetmeye çalıştım.



Sabah mükellef bir kahvaltıdan ve güzel bir daha doğrusu iki kahveden sonra arabamıza atlayıp şehir turuna çıktık.

İlk olarak şehir merkezine, liman bölgesine gittik. Balıkçılar artık balık sezonunun kapanmasıyla teknelerini karaya çekmiş, ağlarını onarıyorlar, toplanıyorlardı.

Büyük şehirlerden gelenler alışık oldukları tempoyu bulamadıkları zaman küçük yerlerdeki yaşamı sıkıcı bulabilirler. Oysa küçük yerlerdeki günlük yaşamın içinde, büyük şehirlerdeki koşuşturmadan ve "bir şeyler yapmak" telaşından uzak, büyük şehirlilerin tempoları uyuşmadığından kolayca yakalayamayacakları mütevazi, sakin ve küçük şeylerden oluşan daha eğlenceli bir yaşam tarzı vardır... Önemli olan anı yakalayabilmek, anı yaşayabilmek... "Anı kutsa" diyor Samuray felsefesi...

A Funny Sunny Sunday at Black Sea

Şehir merkezinde sahilde güzel Karadeniz işi serenderlerin altında kafeler, dondurmacılar var. Buranın mancarlı pidesi meşhur. Mancar pazı oluyor yanılmıyorsam... Ayrıca melengüç denilen bir tatlısı var. Bir müddet limanda dolaşıp balıkçıları ve limanı fotoğrafladıktan sonra öğlende mendireğin dibinde balıkçı barınaklarının hemen arkasındaki Hamsi lokantasına geçtik. Lokantanın adı hamsi, yoksa hamsi zamanı geçmişti... Biz de mevsimin en lezzetli ve hesaplı balıklarından istavrit söyledik... Bol porsiyonlu istavrit tavamız geldi. Devasa bir salata ile afiyetle yedik. Bu arada Akçakoca ekmeğinin harika olduğunu da belirtmeliyim. Her gidişimde şehir merkezinde İş Bankasının yanındaki ekmekçiden mutlaka alırım dönüşte... Balığınızın yanında bira, rakı türünden bir şeyler içmek istiyorsanız Akçakoca'da içki servisi her yerde yok. Limanda şehir merkezine yakın bir kaç yerde var. Balıkları da güzel. Girmeden sormanız gerek... Aslında bizim balıkların yanında da soğuk bira iyi giderdi... Ama yerimiz o kadar güzeldi ki kalkmayı düşünmedik...

Yemekten sonra Ceneviz Kalesi olarak anılan tepeye ve altındaki plaja gitmek üzere hareket ettik. Plajın bir zamanlar mavi bayrağı varmış...

Şimdi tabii Ceneviz Kalesi deyip kim bu Cenevizliler, burada ne arıyorlarmış, neden kale yapmışlar demeden geçeceğimi düşünmüyorsunuzdur sanırım...

Bu Cenevizler (Genoese) aslında İtalya'nın Genova kentinden... Cenova İtalya'da, Korsika'nın hemen kuzeyindeki körfezde, Fransa ve Monaco sınırına yakın, tarihi bir liman kenti... Ama Karadeniz kıyılarının ve İstanbul'un tarihinde önemli bir liman... Kristof Kolomb, 3 Ağustos 1492 Amerika'yı keşfettiği meşhur seferine çıkmadan önceki yıllarında Cenova limanında rıhtımda durup Akdeniz'i ve ufukları seyredermiş dalgın gözlerle... Kristof Kolomb'un Amerikayı keşfettiği gün bayram olarak kutlansa da, Amerika yerlileri pek böyle düşünmüyorlar...

Neyse bizi şimdi ilgilendiren Amerika'nın keşfinden çok Cenovalıların Akçakoca'da, Hamsi Lokantasının oralarda ne aradıkları... Hem o zamanlarda Hamsi lokantası da yokmuş... Çünkü geçen sene açmışlar... Ama tabii ki Karadeniz'de hamsi bugünkünden daha boldur...

Aslında kale Cenevizlerin bölgeye gelmesinden çok önce yapılmış. Parlak kayalıklarından ötürü buraya "parlak şehir" anlamında Diapolis adı verilmiş. Bölgede bilinen ilk sakinlerin Trakya'lı kavimler olduğu sanılıyor. Ancak Karadeniz kıyılarında yaşayan yerli Tunç devri halkı Kaşka'ları ve Amazonları da unutmayalım... Ayrıca bir de deniz kızları var tabii... Burada rivayet odur ki iki taşı birbirine üç kere vurup birini yakına, birini uzağa denize atıp bir dilek tutarsanız, deniz kızları dileğinizi yerine getirirmiş ve siz de Akçakoca'ya tekrar gelirmişsiniz... :)

Neyse, Cenevizler, Haçlı İttifakına bağlı Latin ordularının 1200'lü yıllarda 4. Haçlı seferleri nedeniyle başlangıçta Bizanslılarla da işbirliği yaparak bölgeyi ele geçirmeleri, İstanbul'u, o zamanki Bizans şehrini yakıp yıkmaları, şehre yerleşip Latin İmparatorluğunu kurmaları sırasında gelmişler. Bizans eserlerinin çoğu tahrip olmuş. Hatta bu yüzden Fatih'in İstanbul'u fethi sırasında Bizans Patriği Gennadios "Bizans'da Latin serpuşu görmektense Osmanlı kavuğunu tercih ederim..." şeklindeki meşhur sözünü söylemiştir.

Cenevizler Karadenizde Diapolis, Herakleia, Amissos gibi şehirlerdeki kaleleri onararak ticaret kolonileri kurmuşlar. Eee, her şeyin başı ekonomi... Tabii biz bu şehirlerin bugün Akçakoca, Ereğli ve Samsun olduklarını biliyoruz. Ancak Bizans'ın buraları geri alması uzun sürmemiş. Fatih Sultan Mehmet Karadeniz seferlerini tamamlayana kadar bazı ticaret kolonileri hala Cenova'lıların elindeydi. Diapolis ise 1323 yılında Orhan Gazi'nin lalası Akçakoca tarafından ele geçirilmiş...

Kale'den plajın kumsalına iniyoruz. Çay bahçesinde oturup ağaçların gölgesinde serin birer çay içiyoruz. Karadeniz'in serin sularına dalmayı da ihmal etmiyoruz tabii... Ama çok vaktimiz olmadığından üstümüzü değiştirip yukarı çıkıyoruz... Ceneviz Kalesinin bulunduğu tepede biraz fotoğraf çektikten sonra artık dönüşe geçiyoruz... Bu arada Ceneviz Kalesine gelirken eğer yapabiliyorsanız öğleden önceyi seçmekte yarar var. Çünkü yemek saatlerinden itibaren mangal saati başlıyor... Kalabalık zamanlarda dumanaltı olabilirsiniz...

Dönüşte Arabacı Köyü yolu üzerinde Cuma Yeri denilen yere uğruyoruz. Dere kenarında güzel bir kafeterya ve dev bir tarihi çınar altında oturup çay içiyoruz. Çevrede biraz yürüyüş yapıp, deredeki ördekleri, su çarkını, dereyi ve köprüyü fotoğraflıyoruz. Burada her bahar geleneksel şenlikler düzenleniyormuş.

Burada bir de tarihi hamam ve ahşap tarihi bir cami ve Ahmet Dede türbesi var. Ağaçların 600 yaşında olduğu söyleniyor. Ancak hamama dair bir bilgiye erişemedim...

Bakalım bir sonraki yolculuğumuz nereye olacak... Barış Akarsu'nun şehri Amasra'ya mı, su perisi Sinope'nin şehri Sinop'a mı, Doğu Karadeniz'e mi, yoksa Toroslar'da gizli bir cennete mi... Bir sonraki geziye ve yazıya kadar hoşçakalın, leyleği havada görün...

Toros Yaylalarının Serin Pınarlarından Akdeniz'in Mavi Sularına



Toroslarda hep beni çeken bir gizem, bir güzellik, bir yücelik olmuştur. Sanki zamanın ve mekanın dışına çıkıverirsiniz bu dağlarda, trenle geçerken bile, durduğunuzda bir dağ istasyonunda, başınızı çıkardığınızda kapıdan, güzel havasını kokladığınızda, hatta pencereden baktığınızda, koyu maviye dönmekte olan akşamın renklerinin arasından, bu gizemli dağlar sizi içine çeker, büyüsüne kapılıp gidersiniz sanki...

Mersin, Erdemli yakınlarında, Tömük mevkiinde deniz kıyısında geçirdiğim beş gün boyunca yakın Toros köylerini de ziyaret etme imkanımız oldu. Tömük Köyü'nün 10-15 kilometre ilerisindeki Karahıdırlı Köyünü geçtikten sonra Toroslardan gelen lezzetli dağ sularının şırıl şırıl aktığı bir çeşme vardır yol üzerinde... Hem bidonlarımızı bu nefis suyla doldurmak, hem de su almak bahanesiyle Torosların harikulade çam kokulu havasını koklamak için Karahıdırlı Köyüne yollanıyoruz. Kısa sürede denizden oldukça yükseliyoruz. Hakim vadilerden sahil şeridi sanki uçaktan bakarcasına ayaklarımızın altında uzanıyor. Çevredeki dağ şekilleri ve mağaralar son derece esrarengiz ve biraz da ürkütücü görüntüler oluşturuyor. Kurukafa kayasını geçtikten sonra şirin dağ çiçeklerinin arasından şırıl şırıl akmakta olan pınar suyuna ulaşıyoruz. Bol bol içip saçlarımızı ıslatıp serinliyoruz. Bidonlarımızı da dolduruyoruz. Bu sudan yapılan çay ve kahveler de ayrı bir lezzet oluyor...

Dönüşte Karahıdırlı köyünde ulu çınar ağaçlarının altındaki köy kahvesinde oturup birer de çay içiyoruz. Buraya bir kere daha gelmiştim. Çevre köylerden gelenlerin de katıldığı bir köy pazarı vardı. Eski bir minibüs, kasasının kapılarını açmış, sanki bir köy dükkanı gibi, süs eşyaları, dikiş malzemeleri, mutfak eşyaları, kumaş gibi şeyler satıyordu. Bir diğer eski kamyonet, kasasının önünde sanki seyyar bir berber dükkanı gibi, bir sandalye atmış, birisini tıraş ediyordu... Tüm çevre köylerden gelen satıcılar ve alıcılar etrafta dolaşıyorlardı... Gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı... Sanki bir İpek Yolu belgeselinin içine girmiştik... Bunlara benzer ama daha büyük bir kamyon-marketi de Ankara yakınlarında bir trekking sırasında bir köyde görmüştüm. Kapalı kamyon kasasının içini sanki bir seyyar market haline getirmişti... Tabii böyle pazarlar haftalık değil de hasat zamanlarına göre mevsimlik olarak kuruluyor... Tabii ki hepsini fotoğrafladım...

Peki hani nerede diyeceksiniz. Sonra gelip fotoğraflarımı bilgisayarıma aktardım... Daha doğrusu ben öyle sanıyordum... Ama ne yazık ki fotoğraf makinamda pil bittiğinde tarih sıfırlanmasından ötürü bazı fotoğrafların aynı tarih zaman kodunu aldığını ve bunların bilgisayara aktarıldığında çakıştığını bilmiyordum... Öğrendiğimde ise fotoğraf makinamdaki fotoğrafları silmiştim bile... O yüzden şimdi size ancak tarif edebiliyorum...

Neyse ki Fethiye kıyılarından, Güneydoğu Anadolu'ya kadar Toroslarda öyküler ve fotoğraflar bitmez... Daha size anlatacak ve fotoğraflarla bilgisayarınızın ekranına taşıyacak pek çok fırsatımız olacaktır...

Yemyeşil yamaçlardan, vadilerden kıvrılarak inen dar yoldan inerken Akdeniz'in maviliği giderek yakınlaşıyor. Tömük köyünde salaş, daha doğrusu dışarıdan bakıldığında kötü görünümlü bir pideciye giriyoruz. İçeride ise bizi apayrı bir küçük dünya bekliyor. Toroslardan gelen bir küçük şelalenin başında harika pidelerimizi yiyoruz. Hemen altımızda ise akan su, bir değirmeni çalıştırıyor. Kıymalı pideleri bol maydanoz ve limonla harika gidiyor. Maydanoz ve limon, Çukurova yöresinde, kıymalı pide, lahmacun, dürüm kebap gibi yiyeceklerin olmazsa olmazlarından...

Tömük köyünde oldukça büyük boyutlarda, İstanbulda görmeye alıştığımız geleneksel mimari tarzda bir cami dikkatimizi çekiyor. Ama büyüklüğü caminin kendisinden çok aynı yapıyı paylaştığı ofis, dükkan gibi işyerlerinin olduğu bir işmerkezinden kaynaklanıyor. Bir köy için oldukça ilginç bir yapı. Köyün geleneksel yapısını ve günümüzün sürekli değişen ve gelişen dünyasını bir arada buluşturan ilginç bir örnek...

Hazır buralara gelmişken size biraz da Tömük sahil şeridinden bahsedeyim... Buralar henüz Türkiye'de pek keşfedilmemiş cennetler arasında... Aslında yabancılar giderek daha fazla keşfediyorlar... Hatta bana da sık sık "ne işin var Erdemli'de" diyorlar arkadaşlarım... Biz Gondol adlı cennet bahçesi gibi bir tatil sitesinde kalıyoruz. Sabahları kuş sesleri ile ve nefis çiçek kokuları ile uyanıyorum. Türkiye sıcaklardan kavrulurken burada 33 derece... Çok tatlı bir meltem esiyor. Burası klimaya ihtiyaç duymayacağınız bir yer. Belki meltem kesilirse diye çevredeki hipermarketlerden 25-30 liraya bir vantilatör alabilirsiniz eğer kaldığınız evde yoksa... Ama ben en sıcak günlerde sabaha karşı battaniye örtmek zorunda kaldım...

Akşamları sahil boyunca, kumsalın hemen gerisinde, sitelerin önündeki kilometrelerce uzanan yaya yolu ışıl ışıl, yerel yiyecekler ve içecekler sunan kafeler, kumsala masa sandalye atmış restoranlar, balıkçılar, tatlıcılarla doluyor.

Hayat burada inanılmaz ucuz. Denizden hemen çıkan balıklar sahilde satılıyor, ayıklanıyor, bahşiş fiyatına mangalda kömür ateşinde pişiriliyor, sahilde yeniliyor ya da folyoya sarılıp paket yapılıyor. Burada İstanbul'da, Antalya'da, Bodrum'da, Marmaris'te adını bile telaffuz etmeye cesaret edemeyeceğiniz kocaman leziz bir çinekop ızgarayı 3.75 kuruşa yiyebiliyorsunuz. 25 kuruş, 50 kuruş burada önemli... Çünkü 50 kuruşa börek yiyebiliyor, 25 kuruşa çay içebiliyorsunuz. 30 kuruşa fırından yeni çıkmış çıtır çıtır pideler yiyebiliyorsunuz... 2.5 liraya şortlar tişörtler alabiliyorsunuz... 1,000 liraya bütün bir yaz ma aile tatil yapabiliyorsunuz. Ya da 25,000 liraya mükemmel bir yazlık sahibi olabiliyorsunuz... Tur organizatörlerinin kişi başı bir hafta için, hem de öğle yemekleri hariç 1000 liraya yaklaşan rakamları talep ettikleri düşünülürse şaşırtıcı rakamlar...

İşte size mükemmel, ekonomik, alternatif bir tatil yeri. Burası Torosların yörük yaşantısını, Çukurova'nın zenginliğini, Türkiye'nin ve dünyanın ilgisini, denizi, güneşi, kumu, doğayı, dağı, tarihi, site hayatının lüksünü ve evinizin rahatını bir arada toplayan, Türkiye'de turizmin yükselen değerlerinden, harika bir gizli cennet. Aslında hiç de gizli değil... Mersin'i, Erdemli'yi herkes bilir... Ama herkes "ne işin var orda" diye bilir... En çok bilinen şeyler en saklı şeylerdir aslında...

Buralardaki öykümüz devam edecek... Olba Kraliçesi Aba'yı ve Uzuncaburç'u unutmuş değilim. Ayrıca Toros yaylalarını, Limonlu'nun kuzeyinde Toroslardaki gizli cennetlerden Kayacı vadisini de kapsayacak... Tabii bu Aysun Kayacı değil... Yani vadinin ismi öyle... Tesadüf... Yoksa değil mi?? Peki ya Lamas vadisi ile bir zamanların popüler pembe dizisi Şahin Tepesinin Lance'i ve daha sonra Renegade dizilerinin Vince'i ve pek çok aksiyon filmlerinin Lorenzo Lamas'ı ile bir ilişkisi var mı? Peki ya California, Los Angeles, Santa Monica'lı Hollywood yıldızı Arjantin asıllı Lorenzo Lamas, Erdemli yakınlarında tarihi bir bölgenin neden kendi adı ile anıldığından haberi var mı? Bakalım göreceğiz... Şimdilik iyi tatilller dilerim...

26 Temmuz 2007 Perşembe

Duras' other texts

Emilie Bickerton reviews Marguerite Duras' Cahiers de la Guerre et Autres Texts and finds what is timeless in her work.
Comparisons with Beauvoir are striking. Duras's fictions exist in a world dominated by ennui, a sense of otherness from the world, full of intense emotions, but mostly internal experiences. When events and a historical context are required, there is a blandness to the writing that means one layer separates from the other; reality and how that reality is experienced become two distinct things. In Beauvoir’s work, the two remain soldered together because her literary aim was to present her protagonists as actors in the world.
This rings true. I happened to have just read The Square and was surprised at the intense emotion rising from the ennui and otherness of the narrative.
Standard literary histories have tended to bracket Duras together with other intellectuals of the period. But not only did Duras personally dislike Camus, Sartre and Beauvoir, it is unclear what she contributed in terms of ideas, given that she was preoccupied rather with abstract questions of style.
This perhaps pushes Duras too far from political engagement. Above all, The Square reminded me of Blanchot's novels and, as Lars Spurious relates in his wonderful rue Saint-Benoît series from 2004, she was close to Blanchot and Bataille among others, all far more interesting in literary and political terms than the usual suspects of standard literary histories.

25 Temmuz 2007 Çarşamba

Open Letter / Three Percent

Some promising news for those of us who rely on translations for providing what our own literary culture lacks.
In conjunction with its developing literary translation programs, the University of Rochester is launching Open Letter, a new publishing house dedicated to international literature. Beginning in fall 2008, Open Letter will publish twelve works of international literature a year, focusing on modern classics and contemporary works of fiction.
While we wait for that: "In addition to publishing trade books, Open Letter will oversee Three Percent, a new website featuring an international lit blog, reviews of untranslated books, sample translations, and a calendar of grants and prizes for translation."

Of those reviews of untranslated books, one isn't Josipovici's Only Joking. This book hasn't been translated into English because it was written in English in the first place! Still, it's good to have a summary and appreciation of the book.

Another review is of Vila-Matas' Montano's Malady, about which I've been interested since January. In the UK, this novel has been published as Montano only. I wonder if Harvill Secker feared readers would be put off by a book with illness suggested in the title? It hasn't discouraged a reader from my local library who has hogged the book for the last three months and has just renewed it until mid-August.

19 Temmuz 2007 Perşembe

Writing about writing, part 494

My brow was particularly furrowed when I read Scott Esposito, in providing a link to the extract from JM Coetzee's forthcoming novel, saying that he's "a little concerned that it's a book about a writer writing a book". I wondered how many crime fiction blogs worry that PD James' new one will feature a murder, or a horror fiction blog that Stephen King's latest has supernatural elements, or that ... well, supply your own third.

Even the link Scott supplies has The Literary Saloon expressing unease "about the turn the book is described as taking" (that is, the text being in part contributions to a book called "Strong Opinions" - a title, I might point out, used by Nabokov for a non-fiction miscellany). I know literary novels cannot be defined as 'metafiction' alone - a term I barely recognise as every novel refers to itself and the whole of literature at every turn, to and fro; it's just a matter of acknowledgment - but it's a good starting point.

Scott adds that Coetzee's metafiction hasn't thrilled him, which is fair enough, though for me Elizabeth Costello was, in the Paul West section, one of the most thrilling books I have ever read. Slow Man, on the other hand, in which Ms Costello appeared again, left me unmoved. Metafiction seems to be a guarantor of nothing in itself, so there's no need to be concerned over it.

Nor perhaps to be drawn by it. Yet I wonder if I'm the only reader who experiences a frisson at the prospect of book about a writer by such a fine writer as Coetzee? Why should novels consciously avoid a subject by which we're otherwise so fascinated?

18 Temmuz 2007 Çarşamba

Narrative voice from book to book

The Guardian's excellent podcast interview with Andrew O'Hagan about his new novel Be Near Me began with an interesting opposition. The interviewer John Mullan says one might divide novelists into two groups, one represented by Henry Fielding, the other by Samuel Richardson. The first is "the kind of fiction where you hear the novelist's voice everywhere and all the time", while the second is about writing to find "strange, other voices, who are not yourself". O'Hagan's novels, he said, fell into the latter type. O'Hagan readily agreed and added that he thought finding such a voice distinguishes fiction from any other kind of writing: "Each novel absolutely defines the terms of its own announcement" he said, winning me over, "it can't just be yet another unloading of your narrative voice". Then he gets oh-so-close to naming names of unloaders:
There are some very good novelists who nevertheless have a deficiency for me, which is that they carry their style from book to book. They could be writing something in the voice of Bambi or something about their ex-wife, and they have the same tone, the same pace; the prose is the same.
I would put forward one obvious example even if O'Hagan won't. O'Hagan's interest in novel writing is precisely to avoid this tendency and instead to let a new character speak.

The opposition is a compelling means of defining one's relation to fiction. One might say Fielding's way is the fiction of control and Richardson's the fiction of discovery. But maybe there is another, obscurer path. There are many novelists who sound the same from book to book yet are nothing like my obvious example. For me, the obvious examples of this type of novelist are Bernhard and Blanchot. While Bernhard's novels are ostensibly narrated by separate individuals, they all happen to write like Bernhard, and Blanchot's fiction, particularly his later récit (which as I've made clear often enough aren't always to my taste) have a relentless anonymity and offer only fragments of a familiar world.

Reading Bernhard, one is eventually overwhelmed not only by the voice but also by what the voice is speaking in order to resist. And in reading Blanchot, language itself begins to speak separated from the individuals - author or character - who might otherwise have appropriated it. Both writers might be unloading the same narrative voice but it is not for reasons of control. Yet nor are they bringing to presence a strange other. It's something beyond both. Blanchot suggests what in After the Fact:
Prior to the work, the work of art, the work of writing, the work of words, there is no artist - neither a writer nor a speaking subject - since it is the production that produces the producer, bringing to life or making him appear in the act of substantiating him [...] But if the written work produces and substantiates the writer, once created it bears witness only to his dissolution, his disappearance, his defection and, to express it more brutally, his death, which itself can never be definitively verified: for it is a death that can never produce any verification.
Thanks to Lars Spurious for bringing this quotation to my attention.

Başlık bulamadım burda

Efendim malum yaz ayı sıcak falan bende bunun üzerine böyle hem sıcakları irdeleyen hem de aynı esnada hafif düşünmenizi sağlayıp beyin kıvrımlarınızı ikirciklendirebilecek bir yazı yazmaya karar verdim ki bu sıcakta ısınmış bir klavyenin üzerinden sizlere bunu bildiriyorum şimdi sıcak denince akla gelen ilk şey nedir? tabi ki yandan soğutmalı çift karbürator kapagına bulanmıs japon çocuk. Peki bunu bir kenara koyalım, aklımıza gelen ikinci şey nedir ? popomundo usülü pişirilmiş az kıymalı kır pidesi. Şimdi bu ikisini birleştirecekken aklımıza şıppadanak gelen üçüncü şey nedir? norveçli balıkçıların kendi elleriyle yaptığı elmalı pay(şimdi ahahah salağa bak o pay yazılmaz pie dır o ahahah saaalaaak 20 yıldır şıkagoda yazıorum ben ayyy oküzz pie yazamıoooor diyenleriniz çıkabılır çokda ..kimde) şonuç olarak elimizde 3 tane şey var bunları birleştirince karşımıza norveçte oturan bir japonun elmalı pay yerken yandan soğutmalı çift karburator kapagının uzerıne oturmasıyla aklına gelen şey cıkıyor nedir bu? tabıkı sıcak sevgili okuyucular...
ya işte böyle bir şey sıcak....