29 Mart 2004 Pazartesi

Belki de Medeniyet Buradan Doğdu

Wall Paintings of Anatolia

Her gelip geçişimde Konya-Çumra karayolu üzerinde mevki belirten sarı bir levha hep dikkatimi çekmiştir. Renginden dolayı tarihi bir kıymete sahip olduğu anlaşılan "Çatalhöyük" levhası geçenlerde yaptığım bir araştırma ile benim için daha manidar bir hale dönüştü. 1926 yılı gibi henüz kısa bir zaman öncesine dayanan mazisiyle Çumra'nın, insanlık tarihine eş bir maziye sahip, Çatalhöyük gibi bir mevkiyi topraklarında barındırıyor olması gerçekten bu genç ilçemizi dünya çapında bir üne kavuşturuyor.

Çatalhöyük Konya'nın 52 km güneydoğusunda, Çumra ilçe merkezinin 11 km kuzeydoğusunda, büyük obsidyen (volkanik cam) kaynaklarına yakın bir yerde, deniz seviyesinden 1400 metre yükseklikte. Ancak Çatalhöyük'ün asıl değeri, neolitik çağa ait bugüne kadar bulunmuş en kentsel merkez olmasındadır.

Bu özelliğiyle Çatalhöyük, 9 bin yıllık mazisi ile yazı öncesi devirlere ait olan Neolitik Çağ'ın aydınlatılmasında büyük öneme sahip. Neolitik çağda arkası dağlık ve ağaçlık arazi, önü bataklık olan Çatalhöyük, yerleşmeye çok elverişli olan bu haliyle tarım ve hayvancılık açısından gözde bir yermiş. O zamandaki bu verimlilik ve yerleşim uygunluğu bu günkü bilimsel veriler ışığında; onbinlerce yıl öncesinde Konya Ovası'nda bu günkü Van Gölü'nden çok daha büyük bir gölün varlığıyla izah edilebilmektedir.

Medeniyetin ilk şehircilik hareketinin görülmeye başlandığı Çatalhöyük bu sayede akla gelebilecek pek çok ilkin de sahibidir. İlk kumaş, ilk ayna, ilk tahta kaseler, metodlu tarım ve Anadolu'da sığır hayvancılığının ilk örnekleri, bildiğimiz anlamda dinin ilk ortaya çıkışı bunlardan sadece birkaçı. Tüm bunların ışığı altında bu bölgenin, dünyanın en önemli arkeolojik merkezlerinden biri olduğunu söylemek hiç de abartılı olmayacaktır.

1958'de John Mellaart tarafından keşfedilmiş olan Çatalhöyük, Anadolu'daki en önemli arkeolojik alandır. Bu güne kadar ortaya çıkarılan 13 yerleşim katından anlaşıldığına göre bu mekanlarda en erken yerleşimin M.Ö. 6800 yılarında olduğu ortaya çıkmıştır. Çatalhöyük bulunmadan önce ilk kentlerin Mezopotamya'da bulunduğu ve buranın uygarlığın beşiği olduğuna inanılıyordu. Oysa Çatalhöyük Mezopotamya'dan binlerce yıl önce Beyşehir gölünden beslenen Çarşamba çayının doğu kısmına, Konya'nın Çumra ilçesi yakınlarında, 14 hektarlık bir alanda yaklaşık 10 bin kişilik nüfusu ile dünya tarihinde adeta kent tanımlamasını hak edecek çapta büyüklüğe sahip bir yerleşim merkezi olarak sivrilmiştir.İlginçtir ki Çatalhöyük'ten 3500 yıl sonra ortaya çıkan ve dünyanın en gelişmiş merkezi olarak bilinen Mezopotamya Medeniyetlerine ait şehirlerde bile nüfusun ancak 5 bine çıktığı görülmüştür.

Böylesine önemli bir medeniyetin merkezine, önemi nisbetinde değer verilmeyip buranın ihmal edildiği düşüncesiyle 1934'ten beri Çatalhöyük'teki kazılarına yeniden başlayan Prof. Ian Hodder, tesbit ettiği bu çelişkiyi şöyle dile getiriyor:

"Yabancı turist broşürlerinden herhangi birini açın, Çatalhöyük'ü göklere çıkartırlar, Türkiye'nin en önemli arkeolojik kalıntısı diye. Sonra da uyarırlar: sakın ziyarete gitmeyin! Çünkü görecek hiç bir şey yok. Sadece yaban otlarının bittiği esrarengiz bir tepe!"

Hodder işte bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için 30 yıl sonra araştırmalarına tekrar başlamış.

Prof. Ian Hodder'in "Çatalhöyük 100 yılın değil 1000 yılın en önemli kazısı, sadece tarihin değil sanatın da ilk ortaya çıktığı uygarlık" diyerek yaptığı değerlendirme herhalde bütün bunları düşündükten sonra ortaya koyduğu bir fikir olsa gerek! Hodder'in bu görüşünden aynı zamanda Çatalhöyük 'te ilk sanat çalışmalarının başladığını öğreniyoruz. Burada bulunan sanatın zenginliği Çatalhöyük'ün belki de en önemli boyutunu oluşturmaktadır.

Yüzyıllar boyunca klasik çağa kadar Anadolu'da ve bütün Akdeniz uygarlıklarında görülen konular ilk kez Çatalhöyük'te karşımıza çıkıyor. Diğer neolitik yerleşimlerde duvar resimlerine rastlanmazken, Çatalhöyük evlerinin duvarları, kimi kez üst üste 20 30 kat yenilenmiş ve "yaratıcı ruhun ilk belirtisi" denilebilecek kadar gelişkin duvar resimleriyle kaplı. Aslan ve kaplan resimlerine, boğa tasvirlerine ilk kez burada rastlıyoruz. Boğaların avlanmaktan çok, bir tür ayine benzeyen törenlerde merkez oluşturmasına yine burada tanık oluyoruz.

Uygarlığın kökenlerini gizleyen neolitik dönem, Çatalhöyük'te açıklığıyla sergileniyor. Bir görüşe göre Çatalhöyük'te sergilenen duvar resimlerindeki motifler, Anadolu'da son birkaç yüzyıl boyunca yapılan kilim desenlerinde yaşıyor.

Bu görüş kanıtlanırsa, Anadolu'da yaklaşık 8500 yıl süren bir sanat geleneğinin varlığı ispatlanmış olacak ki, dünyada bunun benzeri yok. Yine bu görüş kanıtlanırsa, yalnız kilim desenlerinin değil davranış biçimlerimizin kökenlerini de Çatalhöyük'te arayabiliriz.

Çatalhöyük'ten elde edilen bulgular sadece Anadolu insanının değil başta Avrupa olmak üzere bütün insanlığı ilgilendiren evrensel bir niteliktedir.

ÇATALHÖYÜK’TEKİ BULUNTULAR

* Hayvan Kemikleri:

Arkeolojik sitelerde bulunan hayvan kemikleri üzerinde çalışmaya zooarkeooji deniliyor. Bu yönden Çatalhöyük çok önemli yere sahip. Çünkü o zamanın toplumunda yaşayan insanlar evcilleştirilmiş koyun, keçi, domuz, sığır gibi hayvanlar arasındaydı. İnsanlar ayrıca yabani sığır ve atları, bizonları, geyik ve birkaç kuş çeşidini yemek üzere avlıyorlardı. Boğa ve erkek geyikler Çatalhöyük'ün dini motiflerindendi. Arkeologlar bunları ortaya çıkardıkları hayvan kemiklerinden biliyor. İşin ilginç yanı, resimlerde leopar derisinin giyim için kullanıldığı gösterilirken bugüne kadar bunu destekleyen hiç bir leopar kemiğine rastlanmamıştır.

Mother Earth Cybele at Anatolian Civilizations Museum

Peki bu insanlar, zamanında kilden ve taştan değişik tipte figürler yapmış. Bazıları koyun, keçi, sığır, domuz figürleri olan buluntular arasında en belirginleri ise ya semiz ve şişman ya da hamile olan kadın figürleridir. Bu figürler ne için kullanıldı? Sadece sembolik ve göstermelik miydi, bunu bilemiyoruz. Örneğin bu sahada kedilerin evcilleştirildiğine dair hiç bir delil yok fakat bazı figürler kedi benzeri hayvanları göstermektedir. Ya da buradaki insanlar bu figürler ile bir ana tanrıçaya mı inanıyordu. Burada bulunan bir ilahe figürü, bundan 6000 yıl sonra bulunan Roma heykeli Cybele'ye benziyor muydu?

* Taş Aletler:

Neolitik Çağ, kırarak, ezerek, parlatarak taş aletler yapılan yeni bir taş çağıydı. Taş aletler genelde yapıldıkları tekniğe göre iki gruba ayrılıyor: yontulmuş ve yontulmamış aletler. Çatalhöyük'te bulunan yontulmamışlar balta başı, takılar ve obsidyen (volkanik cam) aynalardır. Bunlar iki taşı birbirine yavaşça sürterek ve cilalayarak yapılıyordu.

* İnsan Kalıntıları:

Çatalhöyük'teki insan kalıntıları, evlerin içindeki uyuma odalarının altlarına gömülü olarak yerleştirilmişti. Bu iş için kullanılan çukurlar defalarca kullanılmaktaydı.Ceset bu çukura konduktan sonra içi balçıkla doldurulur, kapağı ise sıvalanırdı. Yeni bir ceset olduğunda tekrar açılır, eskisinin kalıntıları bir kenara itilir ve yer açılır, çukura konduktan sonra bir örtü veya hasır ile örtülürdü. İlginç yanı çocuk ve bebeklerin bir takım aletlerle gömülmesine karşın yetişkinler hiç bir eşya konmadan gömülüyordu.

* Duvar Resimleri:

Çatalhöyük'te bulunan duvar resimleri dünyada bulunan en eski resimler. Evlerinin 4 duvarına ama farklı kompozisyon içinde resim yapıyorlardı.Genellikle resimlerde, güçlü iri yapılı hayvanlar at, boğa, geyik ve erkek domuz göze çarpıyordu. Onların yanında çeşitli şekillerde iletişim kurmaya çalışan insan resimleri bulunuyordu. Kimi hayvanın dilini tutuyor, kimi üstüne çıkmaya çalışıyor, kimi kuyruğunu çekiyor.

* Obsidyenler:

Bunlar çoklukla her tür kesim işi ile silahların uçlarında kullanıldı. Ancak bunlar kendileri ayrı cins bir taş değil Çatalhöyük'e civarındaki Hasandağı'ndan getirilen volkanik camlardı. Her ne kadar şekil olarak bize ilkel de gelse obsidyenler, şu an kullandığımız en keskin bıçaktan bile keskindir.

* Çömlekler:

Türkiye bu gün, seramikleriyle bilinir. Bu geleneğin, Çatalhöyükte bulunan en eski çömlekle başladığı kabul edilir. İlk çömlek, pişirilmiş, boyasız, parlatılmamış basit şekilli bir çömlektir. Çömlekler evlerin dışındaki kapalı ocaklarda pişiriliyordu. Bu ocakların ilk burada mı yapıldığı yoksa bir yerden mi getirildiği halen bir sır.

Uluslararası bilim adamlarından oluşan bir ekip her yıl bahar sonu itibarıyla Çatalhöyük'e gelerek yaz boyunca araştırmalarına devam etmektedir. Bilimsel ve koruma amaçlı analizlere katkıda bulunabilmek amacıyla kısmen Avrupa Birliği'nin sağladığı bir fonla kazı bölgesinde laboratuvarlar kurularak yapılan çalışmalarda daha fazla maddi desteğe ihtiyaç duyulmaktadır. Kurulacak tesislerin Türkiye ve Doğu Akdeniz ülkelerinden arkeologlar özellikle arkeometri uzmanları ve öğrenciler tarafından araştırma ve eğitim amacıyla kullanılması planlanıyor. Böylelikle Çatalhöyük'te geliştirilmekte olan bilimsel etkinlikler kalıcı hale gelebilir ve arkeolojik sorunlara daha geniş bir perspektifte çözüm üretilebilir. Kazıları desteklemek ve kaynak sağlamak amacıyla bir de Çatalhöyük Dostları Derneği kurulmuş. Çatalhöyük ve benzeri tüm kazılar daha fazla ilgi ve destek bekliyor. Çünkü bu kazılar ışık için yapılıyor.

Yazı: groups.yahoo.com/fotoGezi
Kazı yerinden görüntüler ve dahası: catalhoyuk-site.tumblr.com

Anatolian Neolithic House

HiTiTLER ONCESiNDE ANADOLU



AVCILIK VE TOPLAYICILIKTAN İLK ÜRETİME GEÇİŞ

İlk insan topluluklarının yaşam düzenleri, avlanma ve yenilebilir bitkilerin derlenmesine dayanıyordu. Bunların barındıkları yerler de, mağaralar ve doğal etkilerden az da olsa korunmuş olan kaya sığınaklarıdır. Bu bakımdan, insanlar daha bereketli avlanma alanları buldukları zaman, oralara kolayca göç edebiliyor ve yer değiştirebiliyorlardı. Belirli bir mekân veya konutla yaşam alanları sınırlandırılmış değildi.
Bu insanların bıraktıkları maddi kültür belgeleri, yani onlardan günümüze kadar gelebilmiş kalıntılar, genellikle, çakmak taşlarının yontulması ile biçimlendirilmiş baltalar, kesiciler, deliciler ve kazıcılar gibi aletler olduğundan, yarattıkları kültüre Eski Taş Devri anlamına gelen Paleolitik Çağ adı verilmektedir. Diğer yandan, yaşam biçimlerinin henüz besin üretimi aşamasına erişmemiş olmasından hareketle, bu kültür evresine Toplayıcılık ve Avcılık Dönemi adı da verilmektedir.

Besinlerini üretmemelerine karşılık, bu insanların yaratıcı güçten yoksun oldukları söylenemez. Yaptıkları taş aletlerin yukarıda saydığımız işlevlere uygun biçimlerde işlenmesi, Afrika’da, İspanya’da Fransa’da ve yeni yapılan araştırmalara göre de, Anadolu’daki mağaralarda (Antalya’da Beldibi, Adıyaman’da Palanlı Mağaralarında) görülen boyalı resimler, insan düşüncesinin daha bu devirde olgun bir düzeye eriştiğini kanıtlamaktatadır.

Anadolu’da bu çağ, özellikle, Antalya yakınındaki Karain mağarası ile yine aynı yöredeki Beldibi, Belbaşı, Öküzini, Kumbucağı mağaraları ve Alanya’daki Kadıini, Isparta’taki Kapalıin ve Hatay-Samandağ’daki Mağaracık Mağaralarında yapılan araştırmalarla aydınlanmıştır.

Yontma Taş Devri anlamındaki Epipaleolitik Çağ’da da insanların yine taş aletler kullandıkları, ancak besin üretimine geçmemekle beraber toplayıcılık ve avcılıkta daha yoğun faaliyet gösterdikleri anlaşılmaktadır. Bu çağın da Anadolu’daki varlığı, yine Antalya dolaylarındaki mağaralarda bulunmuş olan belgelerden anlaşılmaktadır. Anadolu’nun çok değişik yörelerinde bulunmuş taş aletler Paleolitik çağ insanlarının burada yaşamış olduklarını kanıtlar.

Yaşam biçimdeki en köklü değişme kuşkusuz insanların besin üretimine Geçmeleri ile meydana gelmiştir. Yabani tahıl türlerinden elde edilen tohumların ekilmesi ile başlayan ve giderek gelişen tarıma paralel olarak bazı hayvanların evcilleştirilmesi sonucunda insanlar besinlerini ürettikleri topraklara bağlanmaya mecbur kalmışlar, ve böylece göçebelik devri sona ermiştir. Tarım toprakları daha çok ovada bulunduğundan, mağara ve kaya sığınaklarında yaşayıp, uzak tarlalara gitmenin zorluğu hemen anlaşılmış, bu ihtiyaç konut yapımı gereğini ortaya çıkarmış. Gerek besinlerin üretilmesi, gerek ilk yerleşik köy toplumlarının oluşması, insanlık tarihinde yeni bir çağın başlangıcıdır.

Yeni Taş Devri anlamına gelen Neolitik Çağ, bu yüzden bir devrim olarak nitelenmektedir. Ön Asya’nın çeşitli yerlerinde, Ürdün’de, İran’da, Irak’da yapılan kazılarda yerleşik düzende yaşayan tarım topluluklarının varlığı meydana çıkarılmıştır. 40 yıl kadar önce, 1961 yılında Konya’nın 50 km. Kadar güneydoğusunda, 600 m. uzunluığunda, 350 m. genişliğinde ve bugünkü ova düzeyinden 17 m. yükseklikteki Çatalhöyük’te bilinen en büyük Neolitik yerleşmenin kazısına başlandı. Çatalhöyük kazısı henüz bitmemiştir. Şimdiye kadar saptanan 14 yerleşim katı Radyokarbon ya da Karbon Ondört (C14) Metodu ile yapılan tarihlemeye göre M.Ö. 6250-5400 yılları arasına konmaktadır. Son zamanlarda eskiye oranla daha da geliştirilen Dendrokronoloji, yani ağaç halkalar yardımıyla tarihleme metoduna dayanarak, bu tarihler bin yıl daha geriye kaydırılmış ve Çatalhöyük’ün M.Ö. 7100-6300 yılları arasında yerleşime sahne olduğu ileri sürülmüştür. Saptanan yerleşim kesin tarihlerini belirlemek güçtür. Ancak bunların yaklaşık ellişer yıl sürdükleri kabul edilmektedir. Hemen hemen her kat, evlerin yeniden yapılmasını gerektiren bir yangınla tahrip olmuştur. Böylece, Çatalhöyük insanları 900 yıl aynı yerde yaşamışlar ve kültürlerini sürdürmüşlerdir.

Çatalhöyük’deki bu Neolitik merkezin konumu da çok ilgi çekicidir. Toros Dağları’ndan Konya ovasına akan Çarşamba Çayı Çatalhöyüğü iki kısma ayırmaktadır. Konya Ovası yaklaşık M.Ö. 16000 yıllarına kadar çanak gölüydü. Bu bakımdan Çatalhöyük, eski göl alanındaki hayancılığa çok uygun otlaklar ile sulak ve verimli alüvyal tarım arazinin birleştiği bir kesindedir. Otlaklar ve bataklıklar Neolitik çağda doğu ve batıya, tuzlu batak arazi ise kuzeye doğru uzanmaktaydı. Buralarda aralarında aslanların da bulunduğu çeşitli yaban hayvanları yaşıyordu. Daha güneyde ve batıda ise, ormanlık bölge başlamaktaydı. Burada ise leoparlar, geyikler ve ayılar vardı. Daha önemlisi orman konutu yapımına gerekli ahşap malzemeyi sağlıyordu. Bugün ormanlar kaybolmuştur. Ovanın büyük bir kısmında ise tarım yapılmaktadır. Çatalhöyük tümüyle kazılmadığı halde, ortaya çıkarılan kesim bu Neolitik merkezdeki yerleşim ve yaşam hakkında ayrıntılı bilgi edinilmesine yeterli olmaktadır.

Çatalhöyük evleri bitişik olarak yapılmış ve dışa dönük yüzlerine pencere veya kapı açılmamıştır. Bu yüzden, yerleşim alanı aynı zamanda tümüyle bir savunma sistemi durumundaydı. Evler daima birbirinden daha yüksek yapılıyor, komşu evin çatısından uzatılan bir merdiven aracılığı ile eve düz dama açılan bir kapı ya da kapaktan girliyor. Pencereler hemen çatının altında bulunuyordu. Bütün bu düzenlemeler tüm kentin önceden düşünülmüş bir plana göre yapıldığını göstermektedir. Yapı malzemesi, alüvyon ovasının çok bol olarak sunduğu kerpiçtir. Evlerin dış yüzeyleri çamurla sıvanmıştır; içte ağaç dikmeler ve bunların üzerinde yatay hatıllar, üzeri toprakla kaplı düz çatıları desteklemekteydi. Dikey ağaçlar, genellikle ince olan duvarlara çatıyı taşımada böylece yardımcı oluyordu. Ancak, bu Neolitik merkezin daha geç katlarında ağaç dikmelerin yerini, belirli aralılarla konmuş olan, paye adını verdiğimiz dikdörtgen kesitli duvar çıkıntıları ya da başka bir deyimle yarım sütunlar almaktaydı.

İki ya da tek odalı yapıların içleri genellikle aynıdır. 25 m2’yi bulan tek odanın güneyinde giriş merdiveni ve ocak, fırın ve bir deponun yer aldığı mutfak kısmı bulunmaktadır. Yukarıda değilinen ağaç dikmeler doğu taraftadır. Odanın duvarlarına bitişik olarak yapılan sekiler, oturma ve yatma için kullanılan bir tür kerevet görevi yapmaktaydı. Ölüler de evlerin içine ve bu şekillerin altına gömülüyordu. Duvarlar boya ile panolara ayrılıyor, bunların içleri kırmızı boya ile boyanıyordu.

Bu evlerin içindeki eşyalar, bize Neolitik devrin teknoloji ve ekonomisi hakkında ayrıntılı bilgi vermemektedir. Çanak-çömlek en eski katta daha az kullanılmakteyken daha sonraları yaygınlaşmıştır. Burada hemen söylememiz gerekir ki, Neolitik çağda besin üretimine Geçilmiş olmasına rahmen, ilk başlarda pişmiş toprak kaplar yapılaması bilinmiyordu. Bu nedenle, Neolitik Çağ’ın bir evresi de çanak çömleksiz bir dönemdir ve Anadolu’da birkaç Neolitik merkezde bu evre saptanmıştır. Çatalhöyük’de kapların yapımında sadece kil kullanılmıyordu; geniş kaplar, çeşitli büyüklüklerde kaseler ve kapaklı kutular tahtadan yapılmaktaydı. Tahıl samanından veya bataklık sazlarında yer hasırları örüldüğü gibi kapaklı sepetlerde üretiliyordu. Kemiklerden ise, bız, iğne, kaşık ya da çeşitli çeşitli aletlere sap yapmakta kullanılıyordu. Aletler ve silahlar, genellikle, kalın şişe camını andıran obsidyen adını verdiğimiz siyah renkli ve volkanik camdan ve çakmaktaşından yapılıyordu. Obsidyenin çok geniş bir kullanımı olmasına karşılık, çakmaktaşı sadece, tören hançerleri gibi, özel aletlerin yammadde olarak işe yarıyordu. Ok ve mızrak uçları, her çeşit bıçak ve orakların maddesi ise obsidyen idi. Bundan, dünya da bildiğimiz ilk aynalarda yapılmıştı. Bu aynalar yanlız süslenme amacıyla değil, fakat herhalde büyü ve tapınma için de kullanılıyordu.

Çatalhöyük en eski dokuma ürünlerinin de bulunduğu yerdir. Kömürleşmiş kumaş kalıntılarından, bunların, bitki liflerinden ya da yün ve hayvan kılı karışımından dokunmuş olduğu anlaşılmıştır. Diğer yandan, hayvan postları, kürk ve derilerden de giysi olarak yararlanılmıştır. Kadın giysileri omuzda iğne ile tutturuluyor, erkek giysilerinde ise kemer veya kemik iğnelerle kumaşların kaymaması sağlanıyordu.

Süs eşyası olarak boncuklar kullanılmıştı. Törenlerde ise, leopar derisi giyildiği duvar fresklerinde görülmektedir. Maden işçiliğinin ilk örnekleri de Çatalhöyük’te ortaya çıkarılmıştır. Kurşun ve bakırdan yapılmış bazı boncuk ve iğne gibi küçük eşyalar metalujinin ilk örnekleridir. Diğer yandan Çatalhöyük’deki aşağıda sözünü edeceğimiz duvar resimlerini yapmak için kullanılan boyaların üretilmesinde de çeşitli minerallerin gerekli olduğu düşünülürse Neolitik çağda dahi insanların bazı maddeleri işleyebilme düzeyine eriştiklerini söylemek mümkündür. Yanlız Çatalhöyük’de değil, Diyarbakı’ın Ergani ilçesinin 7 km. güneybatısında bulunan Çayönü Tepesi’nden de bakır ve mahalit’den dövülerek yapılmış bız parçaları, telden dövülmüş iğneler, boncuklar ve ufak kürecikler Neolitik çağda başka yerlerde de insanların maden kullanmaya Geçmiş olduklarını kanıtlamaktadır. Ancak, bu madden kullanımı yaygın değildir ve çok ilkel olduğu anlaşılan yöntemlerle (ısıtma ve dövme) yapılmaktadır.

Çatalhöyüğün, Anadolu’dan hatta komşu ülkelerden soyutlanmış bir kültür olmadığı, Neolitik çağda dahi gelişkin bir ticaret yaşamının var olduğu, bulunan çeşitli eşyadan anlaşılmaktadır. Örneğin, Akdeniz kökenli bazı deniz hayvanı kabukları, Ergani maddeninden gelen bakır, Toroslar’dan çıkarılan kurşun, Suriye’den getirilen tablasal çakma taşı, İç anadolu’da bulunan türkuvaz benzeri apatit taşı, uzak ve yakın çeşitli merkezler arasında gelişkin bir ticaret ağının kurulmuş olduğunu vurgulamaktadır. Evlerden bazıları, tapınak oalrak düzenlenmiştir. Bunlar, plan ve iç bölümleme bakımından diğer evlerden farklı değildir. Buralarda rahip ya da rahibelerin aileleri ile birlikte oturmaktaydılar. Ancak, farklı olan şey, duvarlardaki resimler ve dinsel içerikli kabartmalar ile heykelçikler ve konulmşu mezarlardır. Heykelciklerde çoğunlukla kadınlar tasfir edilmiştir, erkek tasvirleri azdır. Bunlarda her yaş grubu temsil edilmektedir. Figürinler arasında genç kızlar ve erkeklerle yaşlı kadınlar ve erişkin erkekler, insanlarla hayvanların bir arada tasvirlerine de rastlanmaktadır. Doğuran veya doğurganlığı vurgulanmış, iki yanına konmuş leoparların başlarına yaslanmış bir tanrıça ile çift başlı bir kadın figürini dikkati çeken örneklerdendir. Kabartmalar iki tiptedir. Yüksek kabartmalar ve tam plastik olarak işlenmiş hayvan başları. Kabartmalarda genel olarak kollarını ve bacaklarını iki yana açmış olarak gösterilen kadınlar tasvir edilmiştir. Kabartmalarda erkek figurlerine rastlanmamakla birlikte, bunların yerini yine plastik olarak işlenmiş boğa başlarının tuttuğuna inanılmaktadır. Bu boğa başlarının boynuzları gerçek hayvan boynuzları ile yapılmıştır. Tüm olarak tasvir edilen tek hayvan leopardır. Duvar resimleri konu bakımından büyük bir değişkenlik göstermektedir. Bazıları sadece tek renkli kırmızı panolardan ibaretken, diğerleri geometrik tekstil motifleri ile bezenmiştir. Ayrıca, ev biçimli bezemeler dikkati çekmektedir. Diğer yandan bazı duvar resimleri konuludur. Bir tanesinde bir kentin arkasında bulunan bir yanardağın indifa etmesi tasvir edilmiştir. Bir kaçı ise ölümle ilgili sahneleri içermektedir. Böylelerinde, başsız cesetleri gagalayan abartılmış büyüklükteki akbabalar; bir akbabayı elinde sapan taşıyla, parçalamaya çalıştığı cesetten uzaklaştırmaya uğraşan bir insan veya kanlı başlarını taşıyan bir adam gibi, dehşet verici konular canlandırılmıştır. Bir resimde, saz ve hasırlardan yapılmış bir yapının altında insan başları ve insan bedenine ait parçalar tasvir edilmiştir. Birkaç duvar resmi ise hayvanların tuzağa düşürülerek yakalanmasını konu almıştır. İlgi çekici olan taraf bu hayvanların yakalanmaya çalışılması fakat avlanmamasıdır. Tasvir edilen hayvanlar boğalar, yaban geyikleri, yaban domuzları, arslanlar ve ayılardır. Duvar resimleri beyaz badanalanmış ve perdahlanarak parlatılmış bir zemin üzerine yağ ile karıştırılarak elde edilen ve genellikle maden köklü olan, kırmızı, sarı ve siyah renkli doğal boyalarla yapılmışıtr. Resimler, üzerlerine tekrara badana çekilmek suretiyle yenileniyor, bazı sahneler aynen tekrarlandığı gibi, bazılarıda konu değişikliklerine uğruyordu. Bazı duvar resimlerinin yüz kez yapılıp bozulduğu üzerlerindeki ince boya tabakalarından anlaşılmaktadır. Kabartmalar ise saman topakları, tahta veya çamur üzerine ince kil ile yapılmışıtr.

Çatalhöyük insanları bilinmeyen bir nedenle, hafire göre M.Ö. 6300, genellikle kabul edilen tarihlemeye göre ise M.Ö. 5700-5600 yıllarında Çarşamba Çayı’nın diğer kıyısındaki Batı Çatalhöyük’e Geçmişlerdir. Hemen hemen aynı tarihlerde, Çatalhöyük’den yaklaşık 300 km. batıda Burdur’un 26 km. güneybatısında bulunan Hacılar Höyüğü’nde saptanan Genç Neolitik evrede de bir tahribat görülmektedir. Bu devreden sonra Anadolu tarihöncesinde yeni bir dönem, kelime anlamıyla Bakır-taş olan Kalkolitik çağ başlamaktadır. Anadolu’daki Neolitik merkezler, sadece bu adı Geçenlerden ibaret değildir. Tarsus’ta, Mersin’de, Hatay Amuk Ovası’ndaki çeşitli höyüklerde, Göller Bölgesi’nde (Erbaba, Suberde) ve İç Anadolu’da (Aşıklı Höyük, Canhasan) bu çağa ait yerleşmeler bulunmaktadır.

NEOLİTİK’DEN KALKOLİTİK ÇAĞA GEÇİŞ

1957-60 yılları arasında arasında kazılan Hacılar’da başlıca 3 kültür saptanabilmiştir. Bunların en yenisi İlk Kalkolitik devre ait ikincisi Çanak Çömlekli Neolitik, en eskisi ise Çanak Çömleksiz Neolitik kültüre aittir.

Hacılar’ın Çanak Çömlekli Neolitik yerleşmesiyle Çatalhöyük Neolitik’i arasında mimari yönden göze başlıca ayrılık Hacı’larda evlere kaplılardan değil, doğrudan doğruya bir avluya açılan geniş kapılardan girilmesidir. Evler arasında bulunan dar sokaklar da, kent dokusu içinde ilk defa burada görülmeye başlar. Avcılığın, tarımın öncelik kazanması sonucu etkilendiğini kaybetmesiyle Kalkolitik toplum yaşamında bazı değişimler ortaya çıkmıştır. Örneğin, Çanak Çömleksiz Neolitik sonlarında azalmaya başlayan avlanma ile ilgili büyük duvar resimleri yapılmaz olmuş, erkek tasvirleri azalarak, bereketlilik simgesi olan kadın figürleri artmış ve yaygınlaşmıştır. Çatalhöyük ve Hacılar’daki tapınaklar artık yoktur. Çakmaktaşı aletlerin yapımı herhalde gittikçe daha çok kullanılan bakır karşısında gerilemiştir. Hacılar’da ölüler evlerin içine değil de yerleşme dışındaki mezarlıklara gömülmeye başlanmıştır.

Dini tasvirler eski geleneklere göre sürmektir. Erkek figürleri çok azalmakla beraber yine çocuklar ya da leoparlarla birlikte gösterilen tanrıça heykelleri sanat eserleri repertuarında önemli bir yer tutmaktadır. Bunlarda kullanılan malzeme içinde kil, taşa göre ağırlık kazanmıştır. Resim sanatı da, duvarlara değil, boya bezekli pişmiş toprak kaplara çoğu kez geometrik motifler biçiminde uygulanmaktadır. Hacılar İlk Kalkolitik çağı keramiği, gerek biçim gerek bezeme yönünden aşılamaz bir düzeye ulaşmıştır. İlk Kalkolitik çağın sonlarına doğru Hacılar büyük bir yıkıma uğramış, yeni gelenler burada bir savunma sistemi yapmışlar, fakat bu yerleşme de düşman saldırısı sonunda tümüyle ortdan kalkarak höyük terk edilmiştir. Ancak, Mersin ve yine Konya Bölgesindeki Can Hasan gibi yerleşmelerde bir Orta Kalkolitik Çağ (yaklaşık M.Ö. 4750-4000) gelişmesini sürdürmüştür. Çok renkli bezemeli, ince keramiğin ortaya çıkışı bu çağın özelliğidir. Pişmiş toprak figürin ve heykelciklerin yapımında bu çağda bir azalma olduğu gözlenmektedir. Bunun nedeni, belki de levha haline dönüşmüş bakırdan yapılma figürinlerin artık tercih edilmesidir. Balkanlar’da bu tip figürinler ele geçmesine rağmen Anadolu’da böyle eşyanın en çok çıktığı mezarlıklar (bu devre ait) henüz bulunmadığı için bu varsayımı doğruladığını kesinlikle iddia etmek mümkün olmamaktadır. Son Kalkolitik çağı (M.Ö. 4000-3000) en iyi biçimde yansıtan merkez Denizli-Çivril yakınındaki, Büyük Menderes’in kaynağında bulunan Beycesultan’dır. Hiç kesintisiz bir yerleşmeye sahne olan bu höyükte 40 tabaka saptanmıştır.

Bunlardan en eskisi 20 kat Son Kalkolitik Çağa tarihlenmektedir.

Bu çağdaki yerleşim merkezleri, İstanbul’da Fikirtepe’den, Samsun’da İkiztepe, Çanakkale Bölgesindeki Kumtepe’den İç Anadolu’daki Büyük Güllücek’e, Göller Bölgesi’ndeki Kuruçay’dan, Amuk Ovası’na ve Doğu Anadolu’ya kadar yayılan, geniş bir dağılım gösterirler.

Beycesultan’a yerleşen insanların göçebe olmadıkları, tarım ve hayvancılığı bildikleri, dokuma üretiminde usta oldukları kurdukları ilk yerleşmede çıkan buluntulardan anlaşılmaktadır. Buradaki başka bir belge de, erken devirlere ait katlardan birinde çıkan bir madeni eşya topluluğudur. Bir çömlek içine konmuş bu eşyalar, bir hançer parçası, bir orak, iki bız, üç iğne, birkaç parça dövülmüş bakır ile bir gümüş yüzükten meydana gelen bir koleksiyon oluşturmaktadır. O zamanın değerli bir madeni olan bakırın, böyle gündelik yaşamında kullanılabilen eşyaların yapımına harcanabilmiş olması, bu madenin eskiye oranla daha bol bulunabildiğini kanıtlamaktadır.

Bu çağın yapıları, genellikle, içlerinde ocakları ve tahıl depolama yerleri bulunan, bazılarında seki veya platformlar yapılmış dikdörtgen planlı, tek odalı, kerpiç evlerdir. Evlerin bazılarına binanın dar kenarında bulunan bir sundurmadan geçirilerek girildiği dikkati çekmektedir. Bu ev planı daha sonraki çağlarda özellikle Batı Anadolu’da ve Ege dünyasında megaron olarak nitelenen yapılarda uygulanmıştır. Evlerin döşemelerinin altında kaba çömlekler içine konmuş çocuk iskeletleri bulunmasına karşılık, erişkin insanlara ait mezarlara rastlanmaması mezarlıkların yerleşme dışında olması gerektiğine işaret etmektedir. Dinsel görüşler hakkında bilgi verecek fazla malzeme yoktur. Özel olarak yapılmış tapınaklar Son Kalkolitik Çağ’a ait yerleşme katlarında bulunmamıştır. Ancak, çağın sonlarında, stilize gölgeli daire biçimli başlı, mermer bir idol tipi ortaya çıkmaktadır. Keramik, eski devrelerden çok farkıdır. Bu çağın ağır ve kaba çanak-çömleği ile örneğin Hacılar’ın üstün bir beğeni anlayışı ile bezenmiş boyalı keramiği arasındaki ayrılık, her iki çağın apayrı geleneklere sahip olduğunu açıkça göstermektedir.

ESKİ TUNÇ ÇAĞI

Anadolu’da madenciliğin yaygınlaşması, önce de değindiğimiz gibi, daha çok eskilerden beri madenlerin, özellikle bakırın, az da olsa kullanılmasından kaynaklanan uzun bir sürecin sonucudur. Gelişimini ilk, orta, son olarak üç döneme böldüğümüz Tunç çağlarının 1000 yılı aşkın bir süreyi kapsayan ilk, dönemin ancak son evresin tunç eşya ilk kez gerçekten çoğalmıştır. Bakır eşya hep yeniden eritilerek tekrar tekrar kullanıldığı için, arkeologlar, armağan olarak mezarlara konmuş veya yangın gibi bir felaketle tahrip edilmiş bir yapıda bırakılmak zorunda kalınmış değilse, bakır eşyaya çok sık rastlamazlar. Bu bakımdan, İlk Tunç Çağı’nın ilk iki evresinde madenciliğin önem kazanmış olduğu, ele geçen tunç eşyanın sayısının fazla oluşundan çok, taş aletlerin ortadan kalkmış olmasından ve bu çağların parlak perdahlı yüzleri, madeni kulpların benzeri kulpların, keskin omurgaları, akıtacaklarındaki sert kıvrımlar ve üzerlerindeki oluk ve yiv biçimindeki bezemeleriyle açıkça madeni kapları taklit eden çanak-çömleğinden anlaşılmaktadır.

İlk Tunç Çağ’ı, genellikle M.Ö. 3000-2000 yılları arasına tarihlenir. Bu 1000 yıl içinde yeşermiş bütün kültürlerin aynı özellikleri paylaşması beklenemez. Bu çağın yerleşmeleri güneydoğuda İslahiye Bölgesi, Çukurova ve Amuk, Ovası’nda, batıda Troia ve çevresinde, güneyde Elmalı yakınındaki Semayük’te, Konya yakınındaki Karahöyük ve aynı yöredeki diğer höyüklerde, İç anadolu’da Karaoğlan, Etiyokoşu, Ahlatlıbel, Polatlı, Bitik, Gordion, Koçumbeli, Yazırhöyük, Büyük Güllücek, Alişar, Alacahöyük, Kültepe, Hashöyük, Acem Höyük’te, Doğu Anadolu’da Malatya dolaylarında, Elazığ bölgesinde, Erzurum’daki Karaz, Pulur ve Güzelova’da ve Kuzey Anadolu’da Samsun-sinop dolaylarında görülmektedir. Fakat metalurji alanındaki büyük gelişmeler, özellikle İç Anadolu’nun kuzey kesiminde ortaya çıkarılan buluntular yardımıyla kanıtlanmaktadır.

Alacahöyük’deki mezarlarda bulunmuş olan ve artık herkes tarafından tanınan güneş kursları, Dağ keçileri, Boğalar ve sistrum adını verdiğimiz çıngıraklar bu çağın eserleridir. Dikdörtgen biçimli, üstleri ağaç veya taşlarla kapatılmış mezar odalarında gömü armağanı olarak böyle değerli eşyanın çok sayıda bulunması, bu mezarların yönetici sınıfa ait kişilerin gömüldüğü yerler olduğunda kuşku bırakmamaktadır. O devirdeki yöneticilerin zenginliği başka merkezlerdeki mimari kalıntılarla da doğrulanmaktadır. Mersin ve Troia’da bu çağa ait tahkimatlı yapılar meydana çıkarılmıştır. Özellikle, ilk kazıların üstünden bir yüzyılı aşkın zaman geçmesine rağmen henüz gerçekten Homeros’un Troia’sı olup olmadığı tartışılan, fakat artık hep bu adla anılan Çanakkale bölgesindeki Hisarlık Höyüğü’nün İkinci katında, yani Troia II’de bulunan, etrafı kalın surlarla çevrilmiş bir alanın ortasındaki dikdörtgen planlı, içlerine dar taraflardaki, bir verandadan geçilerek girilen ve megaron adı ile arkeoloji literatürüne girmiş yapılar, yöneticilere ait saray ya da saray kompleksi olarak nitelenmektedir. Troia’nın 45 m. uzunlukta ve 13 m. genişlikte olan bu sarayına karşılık, halkın evleri, Mersin’de ya da Lesbos Adasında Thermi’de yapılan kazıların gösterdiği gibi, çok daha basit ve mütevazi ölçülerdedir.

Bu çağın dinsel yapıları Beycesultan’ın bu döneme tarihlenen katlarında gün ışığına çıkarılmıştır. Tapınak olarak kullanılan mekanlarda genellikle bir tanrı ve bir tanrıçadan oluşan bir kutsal çifti simgeleyen figürler ve bunların önüne sunulacak kurbanlar için kaplar bulunmaktadır. Ayrıca, kutsal mekanın dışında, herhalde tanrılara sunulan kurban ekmeklerinin hazırlanması için ocaklar da vardır. Tapınakların bazılarında Çatalhöyükteki gibi stilize boynuz çıkıntılar ile boğa başını simgeleyen sunaklar dikkati çekmektedir. İlk Bronz Çağı Anadolu kültürleri gerek kendilerinden önceki, gerek sonraki çağlarda olduğu kadar komşu coğrafi mekanlarla da bir bağlantı içindedir. Neolitik Çatalhöyük’den tanınan kutsal hayvan boğa, Beycesultan sunaklarında ve Alacahöyük standartlarında sürdüğü gibi, Hitit tanrılar topluluğunun başındaki fırtına tanrısının da kutsal olarak önemini korumuştur. Hatti ve sonra Hitit dinsel inançlarının birçoğunun köklerinin Neolitik çağa kadar gittiğini tahmin etmek güç değilir. Anadolu bu çağda keramik biçimleri, ev türleri ve yapı teknikleri ile dinsel semboller bakımından, bir yandan Ege dünyası ve balkanlar ile ilişkili görünürken, diğer yandan yukarıda sözünü ettiğimiz madencilik eserleri açısından Kafkasya ile bağıntısını açıkça belli etmektir. Kafkasya’nın Kuban bölgesindeki Maikop’ta Kurgan adı verilen mezarlarda bulunan madeni eşya ile İç Anadolu’nun kuzey kesimindeki Alacahöyük ya da Horoztepe gibi merkezlerde gün ışığına çıkarılan madeni eşyalar arasındaki benzerlik, metalurji alanında gelişkin bir ustalık düzeyine ulaşmış bir toplumun Kafkasya’dan Anadolu’ya yayılmış olmasıyla açıklanmak istenmektedir. Gerçekten de, bu eserlerin yaratıcıları genellikle kabul edildiği gibi Anadolu’nun yerli halkı olan Hattiler’midir, yoksa halk Hattili’dir de, bu madencilik bilgisini getirenler Alaca mezarlarının sahipleri olan yönetici sınıftan kişiler Hitiler’in öncüleri ve onlarla aynı soydan olan Hint-Avrupa kökenli insanlarmıdır? Yoksa, bütün benzerlikler Neolitik çağdan beri var olan bölgeler arası ticaret nedeniyle oluşna kültürel etkileşmenin sonucumudur? Henüz bunların cevabını kesinlikle veremiyoruz, ama bilinen bir gerçek şudur ki, tarihöncesi Anadolusu insanlığın gelişiminde saptanabilen aşamaları yaşamış şanslı bir toprak parçasıdır.

İlk bronz Çağı’ndan sonra Anadolu, önce Protohistorik sonradan Historik çağlarına başlamış ve maddi kültür belgelerinin yanında bundan sonra yazılı belgeler de yer almıştır.

12 Mart 2004 Cuma

Tsunami: Taşan Deniz



Okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, volkan patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları gibi tektonik olaylar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgasıdır tsunami. Japonca'da "liman dalgası" anlamına gelir. 15 Haziran 1896'da Japonya'da, 21000 kişinin hayatını kaybettiği Büyük Meiji Tsunamisi'nden sonra dünya dillerine yerleşti. Peki deniz neden taşar?

Derin denizde varlığı hissedilmez

Tsunamiden sonra sahilde oluşan dalganın normal deniz dalgalarından farkı; suyun sürüklenmesi sonucu hareket kazanmasıdır. Dalga uzunluğu çok fazla olduğundan derin denizde varlığı hissedilmez. Deniz seviyesinin değişmesi şeklindedir. Tribünlerdeki Meksika dalgası gibi... Dalga boyu yüz kilometreyi bulur. Dalga yüksekliği ise ancak bir metre kadardır. Peki nasıl olur da en fazla bir metre su yüksekliği bu kadar büyük tahribat yapar?

Sahilde Büyük Dalgalar ve Deniz Seli

Sığ sulara geldiğinde, dik yamaçlı kıyılarda ya da V tipi daralan körfez ve koylarda bazen 30 metreye kadar tırmanarak çok şiddetli akıntılar yaratabilen bu dalga; insanlar için deprem, tayfun, çığ ya da sel gibi bir doğal afet haline gelebilmektedir.



Tsunami ilk oluştuğunda tek bir dalgadır. Büyük bir süratle ilerler. Kısa bir süre içerisinde üç ya da beş dalgaya dönüşerek çevreye yayılmaya başlar. Bu dalgaların birincisi ve sonuncusu çok zayıftır ancak diğer dalgalar etkilerini kıyılarda şiddetli biçimde hissettirebilecek bir enerjiyle ilerlerler. Bu nedenle depremlerden kısa bir süre sonra kıyılarda görülen yavaş ama anormal su düzeyi değişimi ilk dalganın geldiğini gösterir. Bu değişim, arkadan gelecek olan çok kuvvetli dalgaların ilk habercisi de olabilir.



Rüzgarla oluşan normal deniz dalgaları 3-3.5 metre yüksekliğinde 100 metre boyundadır. Saatte 15-30 kilometre hızla hareket ederler. Derin okyanustaki tsunami dalgaları 35-70 cm yüksekliğinde 100 kilometre uzunluğundadır. Bu ölçüleriyle normal dalgaların en fazla beşte biri yüksekliğinde ama bin katı uzunluğundadır. Bu dalga bir uçak hızıyla saatte 650-950 km hızla yol alır. Yine de açık denizdeki bir insan dalga boyunun çok uzun olması nedeniyle dalgayı hissetmez. Ancak sahile yaklaştıkça işin şekli değişir. Dalga boyu kısalır, yüksekliği artar, boyu 1500-3000 metreye, hızı saatte 55-350 kilometreye düşer. Ancak yüksekliği 30 metreye kadar çıkabilir. Bir deniz seli şeklinde karayı süpürür.

Genellikle sahile yaklaşmakta olan tsunami dalgaları uzaktan normal deniz dalgaları gibi görünür. Hatta "bu mu tsunami?" diye düşünebilir, kaçmak için gerek duymayabilirsiniz... Ama normal deniz dalgası gelir ve gider. Oysa aynı yükseklikteki bir tsunami, bir sel gibi saatler boyu, gelir, gelir, gelir... Deniz seviyesi yükselir, karaya doğru sel halinde evleri yıkarak, otomobilleri, insanları, tekneleri önüne katarak ilerler.



Depremler neden oluyor? Yaşayan dünyamızın öyküsü...

6 Şubat 2004 Cuma

Antik Çağların Kütüphanesi

Efes Anadolu'nun batı kıyısında, bugünkü Selçuk ilçesinin 3 km uzağında bulunan, daha sonra önemli bir Roma kenti olan antik bir Yunan kentiydi. Klasik Yunan döneminde İyonya'nın oniki şehrinden biriydi. Kuruluşu Cilalı Taş Devri MÖ 6000 yıllarına dayanır.

MÖ 1050 yıllarında Yunanistan'dan gelen göçmenlerin de yaşamaya başladığı liman kenti Efes, MÖ 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmıştır. Bugün gezilen Efes ise Büyük İskender'in generallerinden Lysimakhos tarafından MÖ 300 yıllarında kurulmuştur. Şehir Romadan özerk bir şekilde Apameia Kibotos şehri ile ortak para bastırmıştır. Bu şehirler klasik dönemdeki Küçük Asya'da çok parlak yarı özerk davranmaya başlamışlardı. Lysimakhos, kenti Miletli Hippodamos'un bulduğu "Izgara Plan"a göre yeniden kurar. Bu plana göre, kentteki bütün cadde ve sokaklar birbirini dik olarak keser.

Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Roma İmparatoru Augustus zamanında, Asya Eyaleti'nin başkenti olmuş ve nüfusu o dönem (MÖ 1.-2. yüzyıl) 200.000 kişiyi aşmıştır. Bu dönemde her yer mermerden yapılmış anıtsal yapılarla donatılır.

Efes ören yerinde, Hadrianus Tapınağı girişindeki frizde Efes'in 3 bin yıllık kuruluş efsanesi şu cümlelerle yer alır:

"Atina kralı Kodros'un cesur oğlu Androklos, Ege'nin karşı yakasını keşfetmek ister. Önce, Delfi kentindeki Apollon Tapınağı'nın kahinlerine danışır. Kahinler ona, balık ve domuzun işaret ettiği yerde bir kent kuracağını söyler. Androklos bu sözlerin anlamını düşünürken Ege'nin lacivert sularına yelken açar... Kaystros (Küçük Menderes) Nehri'nin ağzındaki körfeze geldiklerinde karaya çıkmaya karar verirler. Ateş yakarak tuttukları balıkları pişirirlerken çalıların arasından çıkan bir yabandomuzu, balığı kaparak kaçar. İşte kehanet gerçekleşmiştir. Burada bir kent kurmaya karar verirler..."

Doğu ile Batı arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli bir liman kenti idi. Bu konumu Efes'in çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını sağlamıştır. Efes, antik çağdaki önemini yalnızca buna borçlu değildir. Anadolu'nun eski anatanrıça (Kybele) geleneğine dayalı Artemis kültürünün en büyük tapınağı da Efes'te yer alır.

Efes Celsus Kütüphanesi

Roma dönemi yapılarının en güzellerinden birisi olan yapı hem kütüphane, hem de mezar anıtı görevini üstlenmiştir. M.S.106 yılında Efes valisi olan Celsus ölünce, oğlu kütüphaneyi babasının adına mezar anıtı olarak yaptırmıştır. Celsus'un lahdi kütüphanenin batı duvarı altındadır. Cephesi 1970-1980 yılları arasında restore edilmiştir. Zamanında 14.000'e kadar kitaba evsahipliği yaptığı düşünülmektedir. El yazmaları rulolar halinde, galerilerden oluşan üst katlarda duvarlardaki nişlerde saklanmıştır.

6 Ocak 2004 Salı

Geçmişin İzlerini Takip Ederken

Anadolu, bereketli topraklarında yüzyıllardan günümüze kadar ulaşmış sayısız medeniyetlerin izleri ile doludur. Bir izi takip ederek çıktığım yolculukta , böylesine derin ve görkemli bir medeniyetle karşılaşacağımı tahmin bile edemezdim.

I.Ö. 2000 yılında kurulan ve 400 yıldan uzun süren, antik dünyanın süper güçleri arasında yerini alan HİTİT İMPARATORLUĞU , Ankara’nın 160 km. doğusunda, Çorum iline bağlı Boğazkale (Boğazköy) ilçesinde yer alan başkent HATUŞA orta Anadolu’daki küçük bir şehrin İ.Ö. 1700’lerde sonu gelmiş gibiydi. ‘’ Hattuş şehrini geceleyin yaptığım bir saldırı ile aldım. Yerine yaban otu ektim. Benden sonra her kim kral olur ve Hattuş’u yeniden iskan ederse Gökyüzünün Fırtına Tanrısı’nın laneti üzerine olsun!’’

Kuşşara şehrinin kralı Anitta bu dileğini bir tablet üzerine çiviyazısıyla yazdırdı. Ancak, Hatti Krallığı’nın ve başkenti Hattuş’un yerle bir edilişi üzerinden yüz yıl bile geçmeden, yine Kuşşara kökenli bir soylu, sonradan uzun bir süre, antik dünyanın ‘’süper gücü’’ olarak varlığını sürdürecek bir imparatorluğun merkezi haline getirdi. Kral Hattuşili, Hattuşlu anlamına gelen bu adı Hattuş kentini yeniden kurup kendine başkent yaptığı sırada almış olmalıydı. Hattuşili, II. Labarna olarak da bilinir. İ.Ö. 1650-1620 arasında hüküm süren Hitit kralı, Kuşşara yerine Hattuşa’yı (Boğazköy) başkent yaptıktan sonra Hattuşalı anlamına gelen Hattuşili adını almıştır. Yakınlarına ve pankus’a (genel kurul) hitap ettiği veda konuşmasında geçmişteki siyasal çekişmeleri değerlendirdi; torunu I. Murşuli’yi yerine geçirdi, ayrıca ailesine ve haklına erdem ve ılımlığı öğütledi. Hititçe ve Akad dilinde yazılmış bu vasiyetname Eski Hitit Dönemi’nin siyasal tarihine ilişkin önemli bir kaynaktır. Büyük kral unvanı yalnızca Hattuşa’da oturan kralların sahip olduğu unvandı. I. Murşili krallığın gücünü Anadolu dışına taşıyarak Halep şehrini aldı. Fırat boyunda ilerleyerek Babil’e kadar geldi ve buradaki Hammurabi hanedanlığına son verdi. İç huzursuzluklar ve dışardan gelen baskılar zamanla krallığı zayıflattı. Ege Bölgesinde Arzavallılar bağımsızlıklarını ilan etti ve Kilikşa ile orta Toros’larda Kizzuvatna’da da ayrı bir hanedanlık kurulması ile ticaret ve bol ganimet getiren istilalar için Suriye yolu Hititlere kapanmış oldu. İ.Ö.15. y.y. ortalarında I. Tudhaliya ve oğlu I. Arnuvanda dönemi Büyük Hitit Krallığı dönemidir. Kizuvatna’nın alınmasıyla ilgili olmalı. Çünkü, Kizzuvatna uzun süre Hititlerin doğu komşusu Mitanni Krallığı’nın etkisinde kalmıştı. Bu dönemde Hitit soyluları, yabancı kültleri ve mitosları kendi dinlerine kattı. Bir süre sonra yine salgın hastalıklar ve düşman saldırıları, özellikle kuzeyden gelen Kaşka akınları devleti zayıflatmaya başladı. Başkent Hattuşa, İ.Ö. 1400’lerde düşman saldırısı sonucu büyük bir yangın geçirdi. İ.Ö. 14. y.y. ortalarında genç ve dinamik I. Şupiluliuma’nın tahta çıkısıyla durum yeniden değişti. Yeni kral güçlü bir lider ve zeki bir politikacıydı. Güneydoğudaki komşusu Mittani Krallığı’nı yıktı ve kuzey Suriye’yi yeniden Hitit egemenliğine kattı. İ.Ö. 13 y.y. ortalarında Hitit İmparatorluğu en geniş ve gücünün en parlak dönemini yaşadı. Başkent Hattuşa’da yapılaşmada da en parlak örneklerini verdi. Anıtsal Aslanlı Kapı bu dönemde yapılmıştır. Bu kapı başkent Hattuşa’yı çevreleyen surların üç önemli kapısından biridir. Kuzey Suriye’ nin alınması ile bölgedeki sınırlar değişti ve doğu Akdeniz’de gücünü kanıtlamak isteyen Mısır ile sürekli sürtüşme yaşanmasına sebep oldu. İ.Ö.1275 yılında Büyük Kral II. Muvattali’ye bağlı Hitit ordusu ile Mısır Firavunu II. Ramses’in ordularının Kuzey Suriye’de , Orontes (Asi) Nehri kıyısındaki Kadeş’te (Tell Nebi Mend) savaşta doruk noktasına çıktı. Mısır kaynaklarına göre Kadeş Savaşı’na giden Hitit ordusunda 3500 araba ve 17 bin yaya asker bulunuyordu. Bu savaşın galibi ne Hitit’ler, ne de Mısır’lılardı. Savaş sonunda Hitit Kralı II. Hattuşili, Kraliçe Puduhepa ve Mısır Firavunu II. Ramses’in imzaladığı (İ.Ö. 1259) barış antlaşması, dünyanın en eski ilk yazılı anlaşması olduğundan dolayı önemlidir. Antlaşmanın Hitit arşivlerindeki kopyası 1906 yılında yapılan kazıda bulunmuştur. Bu belgenin bir kopyası da Mısır’daki Ramesseum’un ve Karnak Tapınağı’nın duvarlarına Mısır hiyeroglifi ile yazılmıştır. Kil tablet üzerine çiviyazısı ile Akadca yazılıp Boğazköy’deki Hitit arşivlerine konmuş kopyası, İstanbul’da Eski Şark Eserleri Müzesi’nde sergileniyor. Bu belgenin II.Ramses’e gönderildiği bilinen, ancak henüz bulunamayan aslı ise gümüş bir levha üzerine yazılmıştır.

Hattuşa’da Sfenksli Kapı yakınlarında bronz bir tablet bulundu. Ağırlığı 5 kg. olan çiviyazılı bronz tablet, Hititlerin komşularıyla ilişkilerine açıklık getirmesinin yanı sıra İ.Ö.2000 Anadolu’sunun tarihicoğrafyasına ışık tutan önemli bir belgedir. Bu antlaşmada Tudhaliya , Kurunta’ya ve evlatlarına Tarhuntaşşa Krallığı’nın hükümdarlığını ve ileride bir başka bölgenin de hükümdarlığını vaat ediyordu. Ancak kendisinin tüm Hatti ülkesi üzerindeki ‘’Büyük Krallığa ‘’ özenmemesini şart koşuyordu. Bütün bunlar İ.Ö. 13 y.y. Hitit Devletinin yıkılmasında payı olan huzursuzları belgeliyor.

İ.Ö.12.y.y. başlarında Mısır’da , Doğu Akdeniz ve Ege’de huzursuzlukların, göçlerin ve savaşların olduğu, Yakındoğu’da Tunç çağlarının sona erdiği dönemde Anadolu'daki Hitit Devleti de çöktü. İklim değişikliklerinden dolayı yaşanan kuraklıklar sonucunda kıtlık yaşandı. Taht kavgaları ve dış baskılar bu çöküşün nedenleri olarak görülür. Çekirdek bölge olarak tanımlayabileceğimiz İç Anadolu’da, Kızılırmak kavisi içinde ise Hitit Devletinin çöküşünden sonra, Demir Çağı’nın başlarında ‘’Karanlık Çağ’’ adı verilen dönem başlıyor. Bu dönemde bölgede, olasılıkla yarı göçebe boyların seyrek yerleşimleri söz konusudur.

Hittite Gate

HATTUŞA (BOĞAZKALE) ; Anadolu’da imparatorluk kurmuş Hitit’lerin başkentini, Boğazkale’de görünenler , Budaközü Ovası’nın bir ucunda yükselen engebeli arazi üzerinde, yaklaşık 2 km. alana yayılan 13. y.y. Hitit şehrinin kalıntılarıdır. Bunlar arasında surlar, Kral Kapısı, Aslanlı Kapı, Yerkapı gibi anıtsal kapılar, kral sarayının bulunduğu Büyükkale, Büyük Tapınak, Tapınak Mahallesi sayılabilir. İki bölümden oluşan ve çok geniş bir alanı kaplayan Hattuşa’da, Aşağı Şehir ile Yukarı Şehir’in en yüksek noktası arasında (2 km. mesafede) 300 mt. yükseklik farkı vardır. Kurulduğu alanı doğudan ve batıdan sınırlayan, Büyükkaya (doğuda) ve Yazır (batıda) derelerinin aktığı iki derin vadi, özellikle de doğudaki sarp kayalık şehre doğal korunma sağlıyordu. Dış tehlikelere karşı ideal bir konuma sahip başkentin ve buradaki kral sarayının (Büyükkale) etrafı sağlam ve yüksek sur duvarlarıyla çevriliydi. Hattuşa’da bugüne kadar varlığı saptanan 12 potern (tünel) bulunuyor. Şehrin savunmasında rol oynadığı düşünülen, ancak işlevleri henüz netlik kazanmayan poternlerden yalnızca biri geçit veriyor. Yerkapı’ya adını veren bu poternin uzunluğu 71 mt.dir. Şehrin güney ucunda, arazinin en yüksek kesiminde bulunan Yerkapı, Hattuşa’nın en etkileyici kalıntılarından biri. Sur, buraya yapay şekilde oluşturulmuş, 20 mt, yüksekliğinde bir sırt üzerinden geçmektedir. Büyük bir işgücü kullanılarak buraya yığılan toprağın oluşturduğu, dış yüzü kireçtaşından düzgün taş bloklarla kaplı bu yükselti kesik bir piramidi andırır. Bir savaşçı burayı birkaç saniyede tırmanabilir. Burası savunma amaçlı değil kültle ilgili törenlerin yapıldığı yer olarak düşünüyor. Üsten geçen surda sfenkslerle bezeli bir kapı, bunun hemen altında da bugün bile içinden yürüyerek geçilebilen Yerkapı poterni yer alır.

Hititler, özellikle anıtsal yapıların yüksek ve geniş duvarlarının sağlamlılığı için gelişmiş bir teknik kullanılıyordu. İşlenmemiş taşlarla örülen temel duvarları, bu temelin üzerinde, dış yüzlerde büyük blok taşların kullanıldığı, aradaki boşluğun küçük moloz taşlarla doldurulduğu kaide üzerinde, arası kerpiç tuğla ve molozla doldurulmuş ahşap kafesin oluşturduğu üstyapı bulunuyor. Duvarlar ise sıvalı ve kısmen boya bezemelidir.

Büyük Tapınak, İ.Ö. 13.y.y. Büyük Kral III. Hattuşili tarafından yaptırıldığı düşünülüyor. Aşağı Şehir’in ortasında yer alan yapı, çevresindeki depo odalarıyla birlikte 14 bin 500 metrekarelik alanı kapsar. Bu tapınaktan günümüze temel taşlar ve temel üstü kaideler ulaşmış durumda. Tapınak büyük bir iç avluya bağlı iki kült adasından oluşan merkezi bir yapıdır. Ülkenin en büyük tanrısı Gökyüzünün Fırtına Tanrısı Teşup ile Arinna’nın Güneş Tanrıçası Hepat’ta adanmış olduğunu düşünülüyor. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan merdiven sahanlığı ,merkezi avlulu kült binasını çevreleyen depo odalarını yapının iki yada üç katlı olduğunu gösteriyor. Binanın üst yapısının ahşap destekli kerpiç olduğu ve bir yangın geçirdiği saptandı. Alt kattaki depolarda hepsi de boş bulunan yüzlerce büyük küpte (pithos) olasılıkla tahıl, baklagil, şarap, yağ gibi gıda maddeleri saklanıyordu. Bu küplerin hacimleri iki bin litre kapasitelidir. Ayrıca kilden ve madenden yapılmış kaplar, mobilyalar, müzik aletleri ,taşınabilir tanrı betimleri, bayraklar,rahip ve rahibelerin kıyafetleri, törenlerde kullanılan pek çok eşya depolanmıştır. Şehrin en büyük çiviyazılı tablet arşivi ise tapınağın güneydoğusundaki depoda bulunmuştur.

Büyükkaya üzerinde kazılan 11 silonun en büyüğü yaklaşık 400 metreküp kapasiteli depo 1400 kişinin bir yıllık tahıl ihtiyacını karşılayabilirdi. Başkentin ihtiyacı olan tahıl burada topluca depolanıyordu. Derinlikleri iki metreyi bulan , tabanları taş döşeli bu büyük çukurların dibi saman tabakası ile örtülür, samanlar üzerine konan tahıl yükseldikçe kenarlar da samanla kaplanırdı. En üste saman ve üzerine toprak örtülürdü. Bu yöntemle tahıl birkaç yıl bozulmadan saklanırdı. Saman tabakaları nemi önlerken, farelerinde ürüne ulaşmasını engelliyordu. Toprak tabakası ise ürünün hava alıp bozulmamasını sağlamaktadır.

Hititler de ,o dönem yaşayan pek çok toplum gibi bin tanrılı halktır. Yendikleri komşuların tanrılarını kızdırıp gazaplarına uğramaktansa, armağan ve dualarla saygılarını dile getirip panteonlarına, yani kendi tanrıları arasına almayı gelenek haline getirmişlerdir. Hitit inancında, özellikle komşu Mitanni ülkesinde yaşayan hurilerin etkisi önemli bulunmaktadır. Her şehrin baştanrısı, her kralın bir korucu tanrısı vardı. Ülkenin en büyük iki tanrısı Göklerin Fırtına Tanrısı Teşup ile Güneş Tanrısı Hepat’tı. Boğa ,Hititlerin en büyük tanrısı Teşup’un kutsal hayvanı ve simgesidir. Hattuşa’da bulunan yazılı belgeler, Anadolu’da aynı dönemde (İ.Ö.2000) Hint-Avrupa dillerinin en eskisi Hititçeden başka, yine aynı grubuna ait Luvi, Pala , Hurrice, Hattice, Akadca olduğunu gösteriyor. Hepside çiviyazısıyla yazılan bu dillerde her işaret bir heceyi simgeler. Hititlerin kullandığı başka bir yazıda Luvi dilinde yazılan ve hiyeroglif denen resim yazısıydı. Hattuşa’da 25 bin çiviyazılı tabletin bulunmasından sonra, Tokat_Maşat Höyük’te (Tabigga) , Çorum-Ortaköy’de (Şapinuva) ve Sivas-Kuşaklı’da (Sarissa) tablet arşivleri bulunmuştur.

YAZILIKAYA; Boğazköy’ün 2 km. kuzeydoğusunda yer alan, sivri kalker kayalıkların oluşturduğu Yazılıkaya, büyülü bir mekan duygusu uyandırır. Bu kayalar arasında doğal şekilde oluşmuş galeriler,arkeologlar tarafından A ve B odası olarak adlandırılır. Dik kaya yüzeyleri kabartmalarla bezenmiştir. Anadolu’nun bilinen ilk açık hava tapınağında kabarma figürlerinin (tanrı ve tanrıça) yanlarında hiyeroglif adı yazılıdır. A odasındaki ana sahnede, Hititlerin en büyük tanrı çift ve ailesinin betimlendiği , ortada baş tanrı Hava/Fırtına Tanrısı Teşup, karşısında eşi Güneş Tanrısı Hepat, Hepat’ın arkasında baştanrı çiftinin çocukları ve torunları canlandırılır. Tanrıca Hepat’ın arkasında , bu ana sahneye doğru ilerleyen tanrıçalar alayı, Teşup’un arkasında tanrılar alayı yer alır. Tanrılar alayının son grubu ise 12 yer altı tanrısıdır. Bu kabarmaların arasında, diğerlerinden ayrı bir grupta bulunan tanrı gibi dağların üzerine basar gibi duran figür Büyük Kral IV.Tudbali olduğu hiyeroglif yazılardan okunmuştur. B odası adı verilen galeride IV. Tudbaliya’nın hiyeroglif yazı ile yazılmış adı dikkat çeker. Bu kralı koruyan tanrısı Şarumma’nın himayesinde gösterilen büyük boy kabartmanın bulunduğu galerinin, II.Şuppiliuma zamanında babası IV.Tadbaliya için ‘’ölü kültü tapınağı’’ olarak düzenlendiği tahmin ediliyor. Yere batmış kılıç ile simgelenen Yer altı Tanrısı Nergal’in büyük boyutlu bir kabartması da yine aynı bölümde yer alır. Aynı zamanda bu kutsal alanlarda dini törenler yapılırdı. Dualar okunur,müzik aletleri eşliğinde ilahiler söylenir,tütsüler yakılır,canlı ve cansız adaklar getirilip kurban törenleri yapılırdı Hititlerde tanrılara sunu kapları içinde çeşitli sıvıların kurban olarak sunulması bir gelenekti.

ALACAHÖYÜK; Yerleşim İ.Ö.4000 ortasında başladığı höyükte yapılan kazılarda ortaya çıkmıştır. İlk Tunç Çağı yani Hitit öncesi döneme ait 14 Prens Mezarı bulunmuştur. Şehir surları, Sfenksli Kapı, tapınak,saray kompleksi ve kabartmalar görülmeye değer. Büyük ulusal kazımızın Alacahöyük’te başlamasında Atatürk’ün yakın ilgi ve desteği vardır. Atatürk’e bu teşebbüsümüz söylendiği zaman; ‘’ başlayınız, paranız yetişmezse ben veririm,fakat muvaffak olmalısınız’’ demiştir. Alacahöyük bakır devrinin altın,gümüş,bakır eşyaları ve güneş kursları ile müzelerimizi zenginleştiren , Anadolu tarihine yepyeni ufuklar açan bir saha olmuştur. Alacahöyük kazısının başarılı sonuçları ve arkeoloji Atatürk’ün Meclis’te yaptığı yıllık konuşmada da yer alır. ‘’Tarih Kurumunun Alacahöyük’te yaptığı kazılar neticesinde meydana çıkarttığı 5005 yüz senelik maddi Türk tarih belgeleri, cihan kültür tarihini yeni baştan tetkik ve tamik ettirecek mahiyettetir.’’ (1.Kasım.1936)

ŞAPİNUVA (ORTAKÖY); Arkeolojik kazılar sonucunda Çorum’un Ortaköy ilçesi sınırları içinde bulunan Şapinuva, Hitit devletinin önemli şehirlerinden biri ve bir din merkezidir. Bir plato üzerindeki yapay teraslara yerleşen şehir, uzun süre yerleşim alanı oldu. Şapinuva buluntuları arasında anıtsal yapıların temelleri ve sayıları 2500’ü geçen çiviyazısı tablet parçaları bulunmuştur. Bu eserlerin bir kısmı Çorum Müze’sinde sergileniyor.

Hititler, kimdir? Anadolu’ya nereden gelmişlerdir? Dilleri Hint-Avrupa dil gurubuna giriyordu ama adlarını bile bu yeni ülkede aldılar, geldiklerinde Anadolu’da bulunan yerel Hatti kültürünü benimseyip kendi kurdukları krallığı da ‘’Hatti Ülkesi’’ adını veren bu halkın, Kafkasya’dan geldiğine ilişkin zayıf bulgular bulunuyor ama yapılan kazı çalışmaları bu konuyu aydınlatmaya yeterli olamamıştır.

Hattuşa , şehrinde yüksek bir tepede etrafınıza bakarken , günümüze kalan kalıntıları görürsünüz. Tertemiz masmavi gökyüzüyle beraber, esen sert rüzgar Hititlerin yaşamını size ulaştırır. Şu an ayağınızı bastığınız bu topraklarda, İlk Tunç Çağı’nda, İ.Ö. 17.y.y. yaşamış bir medeniyet vardı... Ne kadar cesur ve güçlülerdi. Bu zor iklim şartlarında her işlerini kendileri yaptılar ve bir medeniyet yarattılar. Onlardan geriye kalan eserleri müzelerde gezerken, altın ve bakırı kendileri işlemiş taslar,takılar,heykeller,güneş kursları yapmışlar. 400 yıl bu topraklarla bütünleşip yaşayan bu medeniyet bizlere izlerini bırakarak zaman içindeki yolculuklarına çıktılar. Unesco’un Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Hattuşa kazıları Anadolu’nun derin geçmişini aydınlatmaya devam ediyor.

Atlas Dergisi (1999- sayı:74 ) Jürgen-Ayşe Baykal Seeher ‘in yazısından ve diğer kaynaklardan özetleyerek hazırladım.

Nurperi Ünsal
Tue Jan 6, 2004 fotoGezi

22 Aralık 2003 Pazartesi

KONYA'YI GEZERKEN

Heracles Tomb at Konya

İnsanlık tarihinin ilk yerleşim merkezi ve geniş tarihi birikimi ile bir çok medeniyetin yaşam merkezi olan KONYA, İç Anadolu Bölgesinin orta kısmında yer alır. Ankara, Konya arası dört saat sürüyor. Konya’ya giderken uçsuz bucaksız sarı dünya Cihanbeyli Ovası’nı geçersiniz. Ufuk çizgisine kadar sarı buğday tarlaları sağ ve sol tarafınızdadır. Tüm dünyayı besleyebilecekmiş hissine kapılırsınız, altın sarısı bereket tarlalarını seyrederken.

Malazgirt Zaferi’nden önce Konya’ya ilk gelen Türk akıncıları Selçuklu’lardır. Konya’yı Kutlamışoğlu Sultan Süleyman Şah fethetti. 1074 ‘te başkenti İznik olan Anadolu Selçuklu Devleti, İznik’i kaybedince 1097 yılında başkenti Konya’ya taşıdı. Başkent olmasından sonra mimari açıdan çok etkilenen kent , Selçuklu’lardan sonra Karaman Oğulları’nın en büyük şehri oldu. Fatih ,1470’te dördüncü eyalet olarak Karaman eyaletini, merkez olarakta Konya’yı seçer. Sırasıyla, Fatih’in oğulları Şehzade Mustafa, Şehzade Cem , II. Beyazıt’ın oğulları Şehzade Abdullah, Şehzade Şehenşah, oğlu Şehzade Mehmet Şah eyaleti yönettiler. 17. y.y.’da eyalet , 80 bin km. büyüklüğe ulaştı ve Tanzimat döneminde Karaman yerine Konya adıyla anılmaya başladı. Uzun süre başkentlik yapması nedeniyle Türk mimarisinin önemli eserleri günümüze kadar ulaşmıştır.

Konya, düm düz bir ovada yer alır. Yokuş ve gecekondu yoktur şehirde. Sokaklar temiz ve moderndir. Dükkanları, pastahaneleri, parkları hemen fark edersiniz. Üsten raylı sistemin ilk uygulandığı illerimizden biridir. Şehrin her tarafına raylı sistemle rahatça ulaşabilirsiniz. Meram Bağları kentin yaz aylarını geçirdiği bir semttir. Meram’da harika villalar , geniş bahçelerin içinde yer alır. Dışardan bakınca boş zannedersiniz ama yazın en kalabalık semttir. Çay bahçeleri, lokantaları, piknik yerleri,hamamı ve tarihi köprüsü ile dinlenilecek yerdir Meram Bağları. Konya’da alt geçitlere ‘’battı ,çıktı’’ denilir.

MEVLANA müzesini anlatmadan önce , Mevlana’nın hayatı hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. Mevlana (1207-1273) Afganistan sınırları içinde yer alan Horasan yöresi, Belh şehrinde doğmuştur. Çeşitli illeri dolaştıktan sonra ailece Karaman’da (Larende) Subaşı Emir Musa’nın yaptırdığı medreseye yerleştiler. O yıllarda Selçuklu Devletinin başkenti Konya, hükümdarı Alaeddin Keykubat’tır. Hükümdar Mevlana’nın babası Sultanül-Ulema (bilgelerin sultanı) Bahaeddin Veled’i Konya’ya davet eder. Altunapa (İplikçi) Medresesi tahsis edilir. 1231 yılında ölen babası için mezar yeri olarak günümüzde Mevlana Müzesi olan Mevlana Dergahı (Selçuklu Sarayı’nın gül bahçesi) seçilir. Bütün talebeler ve müridler Mevlana’nın çevresinde toplanırlar. Mevlana büyük bir bilim ve din bilgini olur. Mevlana ‘nın ölüm günü, yeniden doğuş günü olarak kabul edilir ve ‘’Şeb-i Arus’’ (düğün günü) törenleriyle kutlanır.

MEVLANA MÜZESİ; 6500 m2 iken, Gül Bahçesi olarak düzenlenen bölümlerle 18.000 m2 alanı kapsar. Müze avlusuna ‘’Dervişan Kapısından’’ girilir. Mevlana ve aile fertlerine ait ana bina üzeri ‘’Kubbe-i Harda’’ (yeşil kubbe) denilen 4 kalın sütün üzerine, mimar Tebrizli Bedrettin tarafından yaptırılmıştır. Kapıdan adımınızı atınca, sanki içiride mıknatıs gibi güçlü bir kuvvet sizi içeriye doğru çeker. Mistik ortamda sessizce etrafınızı incelerken, muazzam bir huzur kaplar içinizi. Antre bölümünde kapının üzerinde yeşil fon üzerine , altın sarısı ile yazılmış dualar yer alır. Tavan sade mini kubbelerden oluşur. Duvarda büyük ve küçük harflerle yazılmış dualar yer alır. Kapının yanında bakırdan yapılmış, üzeri işlemeli ‘’Nisan Tası’’ bulunur. Bu kapıdan geçince türbeye girilir. Türbenin içi, muhteşem sanat şaheseridir. Öylesine süslenmiştir ki, minik bir düz alan yoktur. Vitraylı camlar ayrı güzellik katar. Her tarafı yağ kandilleri süsler. Başınızı kaldırıp tavana bakınca, bazı kubbeler kabartma, bazıları da harika
motiflerle türbe duvarları ile bütünleşmiştir. Burada ışık loştur. Türbe bölümünden salona geçilirken yan yana sıralanmış değişik şekillerde yağ kandillerini fark edersiniz. Yeşil daire desenli cam kandil, birbirinin içinden geçen kalın mermer zincirli kandil, alt kısmı sarı , kırmızı desenli beyaz cam kandillerin altından geçersiniz. Salonda el yazmalı Kuran’lar, hat sanatına ait eserler sergilenir. Müzenin diğer bölümlerinde mevleviliğe ait kumaş,halı,müzik aletleri sergilenmekte. Mevlevi yaşamını anlatan bölümde, heykellerden yapılmış, ‘’Mevlevi Sofrası’’ , ‘’Kazancı Dede’’ gibi bölümler yer alır. Ayrıca 9116 basma, 3705 el yazma eserlerden oluşan kütüphane bulunur.

SELÇUKLU KÖŞKÜ; Sultan Kılıçaslan II (1156-1192) devrinde yapılmıştır ve Sultan Alaaddin Keykubat I. zamanında onartılıp genişletilmiştir. İki katlı olarak inşa edilen köşkün duvarları çini motifleri ile süslenmiştir.

KARATAY MÜZESİ (MEDRESESİ); Emir Celaleddin Karatay tarafından 1251 yılında yaptırılmıştır Selçuklu ve Osmanlı çini eserleri sergilenmektedir.

İNCE MİNARE MÜZESİ; Selçuklu veziri Sahip Ata Fahrettin Ali tarafından 1254 yılında yaptırılmış olan müzede Beylikler ve Selçuklular dönemine ait taş, ahşap eserler sergilenir.

ATATÜRK MÜZESİ; Atatürk’e ait eşya,belgeler,elbiseler ve fotograflar sergilenir.

İNCE MİNARE (DARÜL HADİS) ; Selçuklu sultanı İzzettin Keykavus II devrinde Hüseyin oğlu Fahrettin Ali tarafından ‘’Hadis ilmi’’ okutulmak için 1258-1279 yıllarında yaptırımışıtr.

ARKEOLOJİ MÜZESİ; Neolitik, Erken Bronz, Hitit, Frig, Grek, Roma,Bizans devirlerine ait eserler sergilenir.

ALAADDİN CAMİİ; Selçuklu eserlerinin en eskisi olup Sultan Rüknettin I tarafından 1219 yaptırılmıştır.

Çeşitli medeniyetlerin yaşadığı Konya’ya 60 km uzaklıkta Çatalhöyük’te arkeoljik kazılar devam etmektedir. En erken yerleşim katı M.Ö.5500 yıllarına kadar uzanır. İnsanlık tarihinde ilk yerleşke, ilk ev mimarisi, ilk kutsal yapı Çatalhöyük’te yapılmıştır. Çumra Çatalhöyük, sadece ülkemizin değil, dünya ölçüsünde yemek kültürünün ilk defa başladığı, ateşin kullanıldığı,yerleşik hayata geçildiği, vahşi hayvan saldırılarına karşı ortak savunmanın yapıldığı yerdir. Neolitik, Erbaba, Karahöyük Kalkolitik,Alaaddin Tepesi,Eski Tunç Devri merkezleridir. Tarih devirlerinde Hititler, Lidyalılar, Persler, Büyük İskender, Selevkoslar, Bergama Krallığı ve Roma kent ve çevresine hakim olmuştur. Buradan çıkartılan eserler Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir.

EFLATUN PINAR HİTİT ANITI; Beyşehir’e 22 km. uzaklıktadır. Kutsal Hitit Anıtı, göğü taşıyan ve yerle gök arasında ilişki kuran Tanrıları tasvir eder.

KİLİSTRA ANTİK KENTİ; Hatunsaray ilçesinin 16 km. kuzey batısındadır. 7. y.y. ‘da Kapadokya benzeri yumuşak kayalar oyularak, kaya yerleşkesi yapılmıştır. Şapel,Sümbül Kilise, Büyük Su Sarnıçı kazılar sonucu ortaya çıkartılmıştır.

Aynı zamanda göller cenneti olan Konya’da, Karapınar ilçesini 18 km. mesafede , çift volkan patlaması ile oluşan bir krater gölü olan Meke Gölü yer alır. Etrafında Acı Göl, Çırak Göl, Meyik Göl gibi bir çok krater gölü bulunur. Ilgın (Çavuşlu) Gölü, su ürünleri bakımından önemlidir. Ereğli Gölü, sazlıklarında 200’ün üzerinde kuş türü yaşar. Beyşehir Gölü, yurdumuzun üçüncü büyük gölüdür. Milli Park olan gölümüz, su ürünleri açısından değeri yüksektir. Yunak Gölü, Akşehir Gölü ve Yerköprü Şelalesi en önemlileridir.

Kentimizde, Balatini ve Körükini Mağaraları (Beyşehir), Büyük Düden Mağarası (Derebucak), Tınaztepe Mağarası ( Seydişehir) bulunmaktadır. Ayrıca anıt ağaçlar kapsamında, Beyşehir’de Titrek Kavak 100 yaşında 25 m. ve 8 m. çevresi ile kent merkezinde fosil Ardıç 500 yaşında 4.5 m çevre genişliğine sahiptir.

Geniş mutfak kültürüne sahip Konya mutfağından, etli pide, fırın kebabı, tandır, çeşitli börekler ve Petek Pastanesinin pastaları seçtiklerim.

Mevlana, ‘’ her gün bir yere konup göçmek, akarsu gibi bulanmamak, donmaktan kurtulmak ne hoştur’’ der. Yeni gittiğim bir yere ön yargılardan uzaklaşarak gitmeyi tercih ediyorum. Böylece her şey sizin keşfetmenizi , gezinin her dakikasını değerlendirmenizi sağlıyor. Arkadaşınız daha önce gitmiş olabilir, beyenmemiş olabilir, sizi etkilemesine izin vermeyin,lütfen. Sizin bakış açınız tabiki farkı olacaktır. Başkalarının gözünden kaçan noktaları siz bulabilirsiniz. Konya bir güne sığmayacak kadar geniş tarih ve kültüre sahip bir ilimiz. Yeni gezilerde buluşmak ümidi ile.......

Ağaç, ayak ve kanatla hareket etse,
Ne testerenin derdi ne de baltanın darbesini çekerdi.
Güneş, kanatlarıyla her gece gitmese,
Dünya sabahları nasıl aydınlanırdı?
Acı su denizinden ufuklara girmese,
Sel ve yağmurla gülistanın hayatı nereden gelirdi?
Damla kendi vatanına gidip döndü,
Bir sedefe tesadüf edip inci oldu.
Yusuf, babasından ayrılıp ağlaya ağlaya seyahate çıkmadı mı?
Seyahat saadet, mülk ve zafer kazanmadı mı?
Mustafa, Medine tarafına seyahat yapmadı mı?
Orada saltanat bulup yüz diyarın sultanı olmadı mı?
Ve eğer ayağın yoksa kendi içine seyahat seç,
Yahut maden gibi eserin şualarını kabul et!
Kendinden kendine seyahat yap ey hoca ,
Çünkü böyle bir seyahatten dolayı toprak, altın madeni oluyor....

MEVLANA (SEYAHAT ŞİİRİN’DEN)

Eğer tren yolculuğunu tercih ederseniz İstanbul Haydarpaşa Garından Meram Ekspresi kalkıyor. Havayolu ve karayolunu da tercih edebilirsiniz.

NOT: Şeb-i Aruz törenleri 10- 17 Aralık tarihlerinde yapılmaktadır.

Nurperi Ünsal.
Tue Dec 23, 2003 fotoGezi

13 Aralık 2003 Cumartesi

Abant'ta Sonbahar



En sevdiğim mevsimler ilkbahar ve sonbahardır. Doğa bahar aylarında tüm cömertliği ile güzelliklerini bizlerle paylaşır. Yine içimdeki sesi dinleyerek, sarı sonbaharı hissedebilmek arzusuyla ABANT’a gitmek için yola çıktım. Yeşillikler içinde saklanmış Bolu’ya geldiğimizde sol tarafımızda bulunan ilin üzeri tamamen sis bulutları ile kaplanmıştı.

Abant levhasından dönünce, yeşil dünyaya aniden dalıyormuş hissine kapılırsınız. Sağ ve sol tarafınız yemyeşil çamlarla kaplıdır. Elinizi uzatsanız dalları yakalayacak kadar yakındır ağaçlar. Bu yeşilliğin içinde aniden masmavi gölü görürsünüz. Etrafı yeşil dağlarla çevrili, masmavi göl. Durup onunla gözgöze gelirsiniz. Gökyüzünün rengine göre değişen gölün rengi, yaz mevsimindeki gibi pırıl pırıl parlayan mavi renginde. Çünkü bugün hava harika bir sonbahar günü, içimizi ısıtan güneş her tarafa neşe ve mutluluk yaymakta. Otobüsten inip hemen doğaya koşarak fotoğraf çekmeye başlıyorum. Doğa tüm güzelliğiyle karşımızda. Yeşil çam ağaçlarının arasında sarı dalları ile parlayan ağaçlar, yeşil bir çalının arkasında kıpkırmızı yapraklarıyla fotoğraf karelerimizi süslüyorlar. Bu ağaçların altını kaplayan yeşil bitkilerin üzerini sonbahar yaprakları kaplamış. Kuru yaprakların arasından beyaz ve sarı renkli papatyalar, leylak rengi yabani çiğdemler fışkırmış. Hayret edersiniz sonbahar mı, yoksa ilkbahar mı diye !

Bolu’nun 35 km. güneyinde bulunan Abant Gölü, denizden 1328 mt. yükseklikte. Tektonik kayma ile oluşmuş krater gölü. 1350 hektar alana sahip. Bilinen en derin yeri 17 mt., çevresi 7 km. Çevresini kaplayan dağlar yer yer 1800 mt. yüksekliğe ulaşıyor. Çam, kayın, gürgen, ağaçları ile kaplı olan dağlar göl ile bütünleşmiş.

Dağlara doğru çıkıp , arkanıza bakınca yeşil, sarı, kırmızı, kahverengi ağaçların arasından masmavi göl "yanıma gel..." dercesine bakar size. Yanına gidince bazı yerlerin yarı bataklık olduğunu fark edersiniz. Burası, sarı cılız sazlıklarla kaplıdır. Sonra yol kenarından gölle beraber yürümeye başlarsınız. Hafif esen rüzgarın etkisiyle hareketlenen göl suları, kıyıya mini dalgalarla yaklaşır. Suda kurumuş nilüfer yaprakları hafif hafif dalgalanır. Eğilip bakınca , suların içinde köke doğru yeni sürgün veren mini nilüfer yapraklarını fark edersiniz. Tüm doğa şimdiden hazırlık yapmıştır ilkbahara... Ördekler de ailece bu şenliğe katılır. Yürüdüğünüz yol hafifçe sağa doğru döner. Sağ tarafınızda yer alan , koyu yeşil yüksek çam ağaçlarının arasından güneş yol bulup toprağa inememiştir. Bu nedenle ağaçların arası koyu bir gölgeye bürünmüştür. Sol tarafınızda bulunan ağaçların arasından göl kenarında yürürken , ilerdeki patikadan gölün kenarına inerseniz, göl sularının nasıl berrak ve temiz olduğunu fark edersiniz. Dipteki kumları görürsünüz. Burası harika piknik alanıdır. Yaz aylarında gelen arkadaşlar karşıdaki sazlıkların içinde beyaz atların olduğunu söylediler. Göl etrafında tam daire çizerek yürümek isterseniz bir buçuk saatinizi ayırmanız gerekir.

Abant Gölü her mevsim size başka süprizler hazırlar. Dört mevsim geldiğim Abant, kışında beyaz ve yeşildir. Kışın üç ayını yüzeyi buz tutmuş, sütbeyazı karlarla geçiren gölün etrafındaki yeşil çamlar, beyazla ebrulidir. Etrafta bulunan otellerin çatılarından kalın buzlar sarkar. Bu beyaz dünyada gölün etrafını kızakla gezmek ayrı güzellikler yaşamanıza sebep olur. Tabiat ana Abant’a dört mevsim insanları kendine çeksin , monotonluktan sıkılan biz insanlar onu fark etsin, keşfetsin diye ağaçların arasına sırlarla saklamıştır......

Abant Gölü’ne girişte sağda bulunan alışveriş merkezinden, çevre köylerde yapılan peynir, böğürtlen, kuşburnu, ahududu reçeli , tereyağ, kurufasulye, ev tarhanası ve erişte alabilirsiniz.

Nurperi Ünsal
fotoGezi-subscribe@yahoogroups.com