osmanlı tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2012 Perşembe

Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Şevket Süreyya Aydemir

Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Şevket Süreyya Aydemir,1993, İstanbul (3Cilt)
1860-1922 yılları arası Osmanlı İmparatorluğunun içinde bulunduğu durum ve Enver Paşa’nın hayatı
Şevket Süreyya Aydemir tarafından hazırlanan bu kitap Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerine ışık tutacak bir belge niteliği taşımaktadır. Yazar olayların önemli bir bölümünü tarihi bir tanık gibi gözlemlemiş ve özellikle Enver Paşa'nın Sovyetler Birliği topraklarında bulunduğu tarihlerde kendisi de Azerbaycan'da bulunmuş ve Enver Paşa ile görüşme şansına sahip olmuştur.
        Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa kitaplarında, Enver Paşa konusu etrafında 1860-1922 yılları arasında geçen olaylar incelenmekte ve yakın tarihimizin bu en önemli dönemlerinden biri yorumlanmaktadır. Eser 3 cilt olarak hazırlanmış ve her ciltte Enver Paşa'nın belirli bir dönemi incelenmiştir. Eserin birinci cildi 1860-1908 devresinin işlenmesine tahsis edilmiştir, 1908 ihtilalini hazırlayan şartları içine alır ve Enver Paşa’ nın 10 Temmuz 1908’de bir Hürriyet kahramanı olarak tarih sahnesine çıkışı ile biter.İkinci ciltte 1908-1914 devresi ele alınır.Enver Paşa’nın ana şahsiyet olarak rol oynadığı İttihat ve Terakki’nin ihtilal sonrası gelişmelerdeki yeri, Balkanlardaki meseleler, Trablusgarp ve Balkan harpleri sırasıyla incelenir. Nihayet Enver Paşa’nın bir hükümet darbesiyle iktidara İttihat ve Terakki’yi getirişi, bunu takip eden olaylarla 1914 de Osmanlı İmparatorluğunun gene Enver Paşa’nın etkisi altında bir kliğin eliyle Birinci Dünya Harbine katılışı bu cildin konularını teşkil eder. Üçüncü ciltte ise Birinci Dünya Harbi içinde Osmanlı Devletinin durumu ve ordunun, kader tayin edici muharebeleri izlenir. Sonra, ihtilalin, devlet ve ordu içinde doğurduğu problemlere girilir. Nihayet müttefikleriyle beraber Osmanlı Devleti için de harp kaybedildikten sonra, içlerinde Enver Paşa’nın da bulunduğu başlıca aktif ittihatçıların yurt dışına çıkışları, yurt dışındaki çok cepheli  temaslar ve en sonunda Enver Paşa’nın Oataasya’ya geçişi, Doğu Buhara’daki çileler ve 4 Ağustos 1922’ de Pamir Dağları eteklerindeki dramatik son bu cildin konularıdır.
MAKEDONYA'DAN ORTA ASYA'YA ENVER PAŞA - I :
İsmail Enver 23 Kasım 1881 günü İstanbul'da doğar. Babası uzun yıllar Manastır vilayeti Bayındırlık teşkilatında kondüktör olarak çalışan; Gagavuz Türklerinden Ahmet Bey, annesi Ayşe hanımdır.
       İlköğrenimine İstanbul'da başlar ve Manastırda bitirir. İsmail Enver orta derecede bir öğrencidir. Askeri Rüştiye (Ortaokul) ve Askeri İdadîyi (Lise) Manastır'da bitirir. Müteakiben İstanbul'da Harp Okulunu ve 1902 yılında da Harp Akademisini yüzbaşı rütbesi ile bitirmiştir.
       İlk siyasî macerası amcası Halil Bey (Halil Paşa) ile birlikte Yıldız Sarayında sorgulanmaları ile başlar. Enver Paşa öğrencilik yıllarında Yeni Osmanlılar ve Birinci Meşrutiyetin siyasî akımlarıyla yakından ilgilenmiş; Namık Kemal, Ziya Gökalp ve Mithat Paşa'dan etkilenmiştir.
        30 Ağustos 1906'da binbaşı olan Enver Paşa Ekim 1907'de Rumeli'de Osmanlı İmparatorluğu'na isyan eden eşkiyaların takibine görevlendirildi, Enver Paşa'yı 1908'de Padişaha karşı dağa çıkmaya ve Hürriyetin ilanına sevk eden ruh ve staj hazırlığı bu eşkiya takibi vazifesi ile başlamıştır.
       Enver Paşa tarih sahnesine Genç Türkler ihtilâlinin bir yıldızı olarak 23 Temmuz 1908'de çıktı. Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa adlı eserin birinci cildi 1908 İhtilalini hazırlayan şartları ve Enver Paşa'nın yükseliş öyküsünü anlatmaktadır. Bu ciltte;
-    Yeni Osmanlılar ve I'nci Meşrutiyet dönemi ile İmparatorluğun durumu,
-    1877-1878 Osmanlı-Rus Harbinin İmparatorluk üzerindeki etkileri,
-    II'nci Meşrutiyeti oluşturan koşullar,
-    Balkanlarda milliyetçilik hareketleri ve Osmanlı Avrupasındaki son durum,
-    Osmanlı subaylarının Makedonya'daki çete savaşları sonucunda kendi padişahlarına karşı politize olmaları ve teşkilatlanmaları,
-    İttihat ve Terakki Cemiyeti faaliyetleri anlatılmıştır.
Cildin eklerinde Enver Paşa'nın aile şeceresi ve II' nci Meşrutiyete ait Kanun-î Esasî bulunmaktadır.Ayrıca bu ciltte Osmanlı İmparatorluğunun ve Osmanlı Padişahlarının içinde bulundukları durum yazarın bazen belgelerle bazen de kişisel değerlendirilmeleriyle anlatılmaktadır.
Tüm dünya ileri giderken, teknolojik ve bilimsel gelişmelerden azami derecede faydalanırken II. Abdülhamit bunları göremeyecek kadar dar kalıplar içinde kalıyordu. Makineleşme, sanayileşme, üretim artık başarının ve birliğin en büyük sırrı ve ilacı iken II. Abdülhamit bütün gücünü ve ilgisini jurnalciliğe veriyordu. Kendisine olması imkansız aleyhte bir rejim veya değişim haberi geldiğinde oldukça bonkör davranıp,hazine borç batağında olmasına rağmen çil çil altınlar saçıp jurnalcileri devlet yönetiminde üst mevkilere getirmektedir.
    Başında bulunduğu birimin hakkaniyetle çalışmasını sağlayan,görevini dürüst,namuslu bir şekilde yapanlar, oluşturulan bu sahte duvarları aşamamakta,kıt kanaat yoksulluk içinde yaşamakta ve hatta canını vatan savunması için feda edenler dahi maaşlarını ve haklarını alamamaktadır.
    Kitap,gazete okumayan,kendi amcasını bile 27 yıl boyunca hiç görmeyen,kendisini lüks ve şatafatlı hayata alıştıran, muhteşem yemeklerle kutlamalar yapan, çok büyük ve güzel bir kütüphane kurdurmasına rağmen sadece polisiye romanlar okutup dinleyen bir padişah, Yeniliğe kapalı, geleceği göremeyen, etrafında olup bitenleri şiddetle her şeyi bastırabileceğini zanneden, 13 - 15 yaşındaki çocuklara yarbaylık, albaylık rütbesi veren haksızlıklarla dolu bir terfi düzmecesi, Eşkıyalık almış başını gitmiş eline birkaç silah alıp etrafına 3-5 çapulcu toplayanların köy basıp yağma yaptıkları yanlarına kar kalması, Dürüst ve namuslu insanların sürgüne gönderildiği, yazarların, şairlerin, aydınların, düşünürlerin kendi yurtlarından evlerinden edilerek, sürgün ve perişanlıklarla dolu bir yaşama mahkum olmaları,  Gemileri tersanelerde çürümeye bırakılmış, askerleri arasında başı bozukluk diz boyu olmuş, disiplin yerini adam kayırmaya ve yalakalığa bırakmış, teçhizatı, giyimi, kuşamı ve silahı yenilenmemiş kısacası ordusu uyutulmuş bir imparatorluk,  Dünyanın diğer tarafında ise millet olma, kendi kendini yönetme, bağımsız bir toprak elde etme mücadelesi veren, milliyetçi ruhu kabarmış insanlar artık sahnededir.
    Bu kadar çok olumsuzluğun,çürümüşlüğün, yozlaşmışlığın, cehaletin, kendi kendini kandırmışlığın, yönetim kadrolarının ihanet yarışının yaşandığı bir devlet, krallık veya imparatorluk tabi ki ayakta kalamazdı. Ya yok olup tarih sayfalarına karışacaktı veyahut ta vatanperver Enver Paşa gibiler ilk siyasi oluşumlar ve iyiye doğru değişim için dağlara çıkıp Kanunu Esasi’yi Bab-ı Âli'ye zorla da olsa kabul ettirecektir.
       MAKEDONYA'DAN ORTA ASYA'YA ENVER PAŞA - II :
        Enver Paşa II'nci Meşrutiyet ile birlikte bir yıldız gibi parlar, II' nci Meşrutiyet İmparatorluğun sonunu hazırlayan şartlar bakımından kritik bir devredir. 1908-1914 arasındaki 6 yıllık bu devrede Enver Paşa'yı ümitleri, yenilgileri ve zafer çabalarıyla izlemek mümkündür.
       1908'in Hürriyet kahramanı Enver Bey bu kısa devrede Enver Paşa olur ve artık İmparatorluğun tek söz sahibidir. Genç, inançlı, muhteris, hem kaderci hem de kaderini yaratan adam olarak tarih sahnesindedir. Bir küçük evde doğmuştur, bir sarayda yerini alır. Girdiği sarayın kapısında bir gün Padişah olacağına dair inançları vardır, Sarayla olan ilişkilerini artırmak ve hanedana girmek maksadıyla Sultan Abdülmecid'in torunu Naciye Sultan ile evlenir.
        Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa adlı eserin II'nci cildi 1908-1914 devresinde Osmanlı İmparatorluğunda yaşanan olayların incelenmesine tahsis edilmiştir. Bu ciltte;
-    -1908 İhtilâlini hazırlayan olaylar ve ihtilâlin yapısı,
-     İttihat ve Terakki Partisi ve İmparatorluğun kaderi üzerindeki, etkisi,
-     31 Mart olayı,
-     Padişah II'nci Abdülhamit'in sonu,
-    1911 Trablusgarp Savaşı ve İmparatorluğun çözülüşü,
-    Balkan Harbi mağlubiyetinin nedenleri ve Enver Paşa'nın bu yenilgiden sonra İmparatorlukta tek otorite haline gelmesi,
-    Türk Milliyetçilik akımının kuvvetlenmesi,
-    Osmanlı İmparatorluğunun I'nci Dünya Harbi'ne giriş neden ve koşulları detayları ile anlatılmaktadır.
    Eser,Enver Paşa konusu etrafında bir devrin hikayesidir.Ve bu devir,Enver Paşa daha dünyaya gözlerini açmadan önce başlar.  
    Enver Paşa, İkinci Meşrutiyet dönemi ile birlikte bir yıldız gibi parlar. Ama İkinci Meşrutiyet, Birinci Meşrutiyetin devamı niteliğindedir. Birinci meşrutiyet yakın tarihimizde adına Genç Osmanlılar harekatı denilen bir akıma bağlıdır. Bu hareketin kökleri 1860’lara kadar uzanmaktadır. Oysa Enver Paşanın doğum tarihi 1880 dır.
    Enver  Paşa, genç, inançlı, muhteris daha doğrusu hem kaderci hem de kaderini yaratan bir yapıya sahiptir. Mütevekkil, başa geleceği önceden yazılmış alın yazısının kaçınılmaz hükmü olarak kabul eden bir insandır.
    Fanatik, yani mutaassıp bir dindar değilse de kaderini daima hükmedeceğine inandığı Tanrıya bütün hayatı boyunca inanır. İçten gelen bir samimiyetle bağlanır. Bu teslimiyet onda yalnız mistik bir ruh hali olarak kalmaz. Bütün yaşantısına hükmettiğine inandığı Tanrıya kulluğu ile de inananı gösterir. Hele hayatının buhranlı günlerinde dua ve ibadet onda Tanrıya ruhtan gelen bir kendini veriştir.
    Enver Paşa konuşan adam da değildir. Zaman zaman şu  veya bu vesile ile ağzından dökülecek sözler Harbiye Nazırı Başkumandan vekili olduğu zaman makam odasında veya askeri karargahlarda verdiği emirler gibi kısa ve  kesindir. Çok defa tek veya birkaç kelimeden ibarettir. Fakat hatıra yazılarında ve elde bulunan mektuplarında Enver Paşa  iç alemi yaşayan bir duygu adamıdır.
    1908-1914 arası Osmanlı imparatorluğunda önemli bir adaptasyon dönemidir. Bir sonun başlangıcı olarak kabul edilmektedir. 1908’in Hürriyet Kahramanı Binbaşı Enver Bey işte bu kısa devrede Enver Paşa İmparatorluğun tek sahibi olur. Bahtının açık olduğuna ve bahtının kendini belki de bir tahta çıkaracağına inanır. Bir küçük evde dünyaya gelmiştir. Daha sonraki sarayın kapısında bir gün bir padişahlığın tahtına oturmak için çıkacağına dair gizemli inanışları vardır. Ama o, seçtiği yolun basamak taşlarını, adım adım dizdiği, yerleştirdiği kanısındadır.
    Ne var ki bir imparatorluğun sonunun bütün hazırlayıcı şartları da bu devrede, taş taş üstüne konularak işlenir. Enver Paşa iki uç arasındadır. Ümitleri hayalleriyle büyük yenilgi arasında daima cesur, daima dinamik kendi tahliliyle boğuşur. Ve son ne yazık ki İmparatorluğun sonu da olur.
    1908’ den sonra artık, kendini tamamen terazinin gözüne atan bir adamdır. Kendini bütünüyle bir mücadeleye veren bu insan, son nefesini gene bir mücadele sahnesinde tamamlar.
    1908 ihtilali ile meşrutiyete dönüş, aynı zamanda Mithat Paşa’ya ve onun hatırasına dönüş gibi olmuştur. Çünkü 1908 Meşrutiyetinin hukuki temeli, 1876 Kanuni Esasisi idi. Bu Kanuni Esasi ise kanunlaşmadan önce tadiller görmekle  beraber, Mithat Paşa’nın eseriydi. Ama vaktiyle hem bu kanunu kaldıran, hem onun emrini veren padişah, yine tahtında kalıyordu ve padişahın adamları, gene aynı kadroyla hükümetteydiler.
    1876 Kanun-i Esasi'nin temeli, Avrupa'da 1848 ihtilallerinin yönetici fikirlerin, bunlarda 1789 Fransız ihtilallerinin temel prensiplerine dayanıyordu. Nitekim 10 Temmuz 1908’ de Makedonya şehirlerinde meşrutiyetin fiilen ilanından sonra padişah 10/11 Temmuz 1908 gecesi Meşrutiyetin iadesi zorunda kaldıktan sonra ve 11 Temmuz günü Sadrazam Sait Paşa imzasıyla vilayetlere bu yolda tebliğler yapıldıktan sonra, İkinci Abdülhamit Sadrazamına ilgi çekici bir ferman daha gönderir. Bu ferman 20 Temmuz 1324 (1908) tarihini taşır:
    Böyle bir fermana lüzum vardır.Çünkü Padişahın tutumuna pek inanılmamaktadır. Hava öylesine değişik bir yapıya bürünür ki büyük bir halk kalabalığı 15 Temmuz 1908 de Şeyhülislam kapısına yürür. Halk, meşrutiyet hakkında ve o zaman devletin en yüksek dini makamı sayılan Şeyhülislamdan da teminat almak ister. Bu vaziyeti önceden sezen veya vaktinde davranan Şeyhülislam hazırlıklı  bulunur. Daha önce padişaha varmış ve ondan kutsal kitap olan Kuran’a el basarak, Kanun-i Esasi'ye sadakat yemini almıştır. Buna göredir ki binlerce kişilik kalabalık Şeyhülislam kapısı ve bahçesini doldurunca dönemin Şeyhülislamı Mehmet Cemalettin Efendi göz alıcı kıyafeti ve heybetli hareketleri ile halkın karşısına çıkar. Halka Sultan II nci Abdülhamit’in kendi önünde Kuran’a el basarak Kanun-u Esasiye ve meşrutiyete sadık kalacağına yemin ettiğini ilan eder.
    Sahne etkileyicidir. Olay, geleneklerimiz bakımından son derece önemli bir durumdur. Padişah en büyük din adamını şahitliği ve dinin dönülmez ahdi olan yeminle yeni rejime başlamış olur.
    Padişah Abdülhamit, birinci meşrutiyet ilan olunurken de hem de daha saltanata getirilmeden önce, meşrutiyete sadık kalacağına dair Mithat Paşaya yemin vermiştir. Bunu bir tarafa bıraksak bile, tahta geçtikten sonra umumi meclis yani Mebussan-Ayan müşterek toplantısı açılırken meclisin önünde, Meşrutiyete sadakat yemini tekrarlamıştır. Ama sonraki gelişmeler yine her seferinde olduğu gibi olumsuzlukla sonuçlanmıştır.
    20 Temmuz 1908 tarihli bu ferman yalnız Kanun-i Esasi'nin yürürlüğünü ve hükümlerini yeniden kabul etmekle kalmaz. Aynı zamanda Meşrutiyetin ve Kanun-i Esasi'nin sağladığı ve hepsi de Fransız ihtilali ile 1848 ihtilallerinin temel fikirlerine dayanarak bazı prensipleri de teyit eder.
    Bu ferman; Osmanlının hangi dil ve mezhepten olursa olsun Hürriyet hakkı en başta gelir, ırk din ve cinsleri ne olursa olsun bütün Osmanlıların aynı eşit vatandaşlık hakları içinde muamele görerek mutluluğa erişilmeleri lüzumunda ve benzeri genel şartlardan bahseder. İnsan hakları beyannamesine göre de hür doğmak ve hür ölmek insanın en doğal hakkıdır. Hiç kimsenin kanun hükmü dışında cezalandırılamayacağı bildirilir.
    Mücadeleyle geçen bu altı yıllık süreçte yönetimin yanlış kararları doğrultusunda Osmanlı imparatorluğu çok zorlu dönemler geçirmiştir. Bu hareketli dönemde Enver Paşa adeta bir aydınlatıcı rolü üstlenmiştir. Onun olaylar karşısındaki yaklaşımı,sonuca ulaşırken izlediği akılcı yaklaşım kendi mahiyetinde buluna kişilerle olan ilişkileri Osmanlı devleti için önemli bir şahsiyet olarak ortaya çıkmasında etkili olmuştur
MAKEDONYA'DAN ORTA ASYA'YA ENVER PAŞA - III;
      Osmanlı İmparatorluğu yorgundur. Trablusgarp ve Balkan Harbi yenilgileri, iç çekişmeler imparatorluğu tüketmiş ve tarihi ömrünü tamamlamak üzeredir. Bu koşullar altında bu devlet aslında I'nci Dünya Harbine girdiği gün yenilmişti, yani Enver Paşa daha baştan kaybedilmiş bir harbe girmiştir. Ancak genç, ihtiraslı hayallerine sınır tanımayan bu adam çarkların kendisi için çalıştığına inanmaktadır; bu inancı da kendisi gibi genç ve yenilgi kabul etmeyen bir komutanlar kadrosuna sahip olmasından kaynaklanmaktadır.
Savaş, Osmanlı Devleti'nin devamı, Osmanlı ülkesinin korunması hatta kaybedilmiş Osmanlı topraklarının geri alınması için yapılır ama devlet Türk devleti değil Osmanlı devletidir, içinde pek çok etnik unsurları barındırmaktadır. Bunlardan Araplar ve Ermeniler hem harp içinde hem de mütareke döneminde Osmanlı devletinin başına büyük problemler açacaktır.
       Birinci Dünya Harbi kaybedildikten ve 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra; Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa ile birlikte 8/9 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısıyla İstanbul'dan Karadeniz'e açılır ve Kırım kıyılarında Sivastopol yakınlarında Evpatorya'ya giderek ülkeyi terk eder. Enver Paşa bu tarihte 38 yaşındaydı ve barıştan sonra ülkeye dönerek etkili bir şahıs olarak kaldığı yerden devam etmeyi düşlemektedir. Bu dönemde kendisine koyduğu hedef Kafkaslar ve Orta Asya'da yaşayan Türkleri teşkilatlandırmak ve Turan ülküsünü hayata geçirmektir. Her ne kadar bazı Özbek, Tacik ve Türkmen Beyleri ona ''Hakanların hakanı, Padişahların en büyüğü'' dese de ülkesine bir daha hiç dönemeyecektir ve Himalayanın Pamir Dağları eteğinde, Balcıvan'ın Çeğen mevkiinde Bolşevikler tarafından 4 Ağustos 1922'de şehit edilecektir. Makedonya dağlarında hürriyet kahramanı Enver Bey'le açılan bu devre Pamir eteklerinde sona ermiştir, mezarı Abıderya köyündedir.
Bu ciltte;
- Birinci Dünya Savaşında İmparatorluk cephelerinin durumu,
- Sarıkamış Harekatı ve Çanakkale Savaşları,
- Çanakkale'de Mustafa Kemal'in yükselişi ve Enver Paşa ile olan ilişkileri,
- Mustafa Kemal'in 20 Eylül 1917'de Halep'ten Enver ve Talat Paşa'ya gönderdiği mektup,
- Osmanlı ordusunun durumu,
- Rusya'daki ihtilâlin etkileri ve müttefikimiz Almanya'nın tavrı,
- Kafkas İslam Ordusu ve Kafkasya Harekâtı,
- Ermeni Meselesi,
- Enver Paşa ve arkadaşlarının ülkeyi terk edişi,
- Enver Paşa'nın ülkeye dönüş çabaları, TBMM ve Mustafa Kemal'in hareket tarzı,
- Enver Paşa'nın ölümü anlatılmaktadır.

26 Mart 2012 Pazartesi

Bir Darbenin Anatomisi, Yılmaz Öztuna

Bir Darbenin Anatomisi, Yılmaz Öztuna, Ötüken Neşriyat, 1990, İstanbul   
1876 Askeri Darbesi, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve ölümü...

    Kitabın birinci bölümünde; 1876 Türkiyesi tasvir edilmiş, 1074’ten 1875 yılına kadar hızlı bir geçiş yapılmış ve ardından eylemi gerçekleştiren kişiler detaylı bir şekilde tanıtılmıştır. Bu bölümde sultan İkinci Mahmud için Kanuni Sultan Süleyman’dan beri gelen padişahların en büyüğü olarak bahsedilmektedir. Ali Paşa’nın 1871 yılında öldükten sonra “kaht-ı rical” (devlet adamı kıtlığı) oluştuğu belirtilmektedir. Eylemin en önemli kişisi olan Hüseyin Avni Paşa ilk olarak anlatılmıştır.
    Kitapta anlatıldığı şekli ile Hüseyin Avni Paşa Fuad Paşa’nın himayesindedir. Hüseyin Avni Paşa Birinci Ordu Komutanı iken bir cuma selamlığında Sultan Abdülaziz’in eşlerinden birine sözle sarkıntılık etmiştir. Bu olayın neticesinde Hüseyin Avni Paşa görevden alınmış, 14 ay hiçbir görev almamış, fakat maaşını almıştır. Bu suçuna rağmen yükselmeye devam etmiş ve sonunda Serasker olmuştur. Serasker görevinde iken padişahın çok yüksek rütbeli cariyelerinden biri veya ikisiyle münasebette olduğu ortaya çıkmış, bunun üzerine rütbesi ve nişanları alınıp Isparta’ya sürülmüştür.
Fakat 15 Şubat 1873’de rütbesi ve nişanları iade edilmiş ve ikinci defa serasker olmuştur. 1874’de de sadrazamlığa getirilmiştir. Yerine geldiği sadrazam Şirvani-zade Rüşdü Paşa’yı önce Hicaz valiliğine getirerek İstanbul’dan uzaklaştırmış sonrasında Taif’de zehirleterek öldürtmüştür. Hasta olduğunu ileri sürerek tedavi için Avrupa’ya gitmiş, Londra’da İngiltere nazırları ile Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesini görüşmüş ve İngiltere’nin olurunu aldıktan sonra Avrupa’dan dönmüştür.
    Midhat Paşa eylemin ikinci şahsıdır. Midhat Paşa’nın şöhreti bugünkü Bulgaristan’dan daha büyük olan Tuna valiliği görevinde iken yaptığı harika işlerle bütün Avrupa’ya yayılmıştır. Midhat Paşa Ali Paşa’nın himayesindedir. Sadrazamlığı sırasında yolsuzluk yapmış ve padişaha açığı olan bütçede gelir fazlası olduğu yalanını söylemiştir. Bunun üzerine görevinden azledilmiştir. Yeni Osmanlılar’ın çok sevdiği padişahın yeğeni Veliahd Murad tarafından desteklenen Midhat Paşa İngiltere’deki parlamento idaresini Osmanlı Devleti’nde uygulandığı an Osmanlı’nın İngiltere kadar bayındır olacağına inanmaktadır. Hüseyin Avni Paşa’ya göre Midhat Paşa muhteris, akılsız ve gerçekleri anlamakta yeteneksiz bir insandır.
    Mütercim Rüşdü Paşa eylemin üçüncü kişisidir. Arabca, farsca ve çok iyi derecede fransızca bilmektedir. Sultan Mahmud’un kurduğu yeni askeri okullar için kitaplar ve tüzükler tercüme ederek padişahın takdirini kazanmıştır ve “Mütercim” diye anılmaya başlamıştır. Mütercim Mehmed Rüşdü Paşa batı kültürüne sahip, son derece zeki ve kurnaz bir politikacıdır. Aynı zamanda aksi mizaçta, korkak ve mesuliyet yüklenmekte son derece ürkek bir insandır. Entrikacı, yalancı ve menfaatlerine düşkündür.
    Hasan Hayrullah Efendi eylemin dördüncü ve sonuncu büyük şahsiyetidir. Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi menfaatlerine son derece düşkün bir yobazdır. Sesinin güzelliği sayesinde aklından bile geçiremiyeceği mertebelere yükselmiştir. Şeyhülislamlık görevini layıkıyla yerine getiremediği için bu görevde sadece 38 gün kalabilmiştir. Mütercim Rüşdü Paşa sadrazam olunca O’nun teklifiyle tekrar şeyhülislam olmuştur. Sarayda Şerrullah = Allah’ın Şerri olarak anılmaktadır.
    Eylemi tek başına Hüseyin Avni Paşa planlamıştır. Eylemin diğer kişileri eyleme bir hafta kala plandan haberleri olmuştur.
    Kitabın ikinci bölümünde, eylemin nasıl gerçekleştiği anlatılmaktadır. Eylemi gerçekleştirmek için Hüseyin Avni Paşa Süleyman Paşa’yı kullanmıştır. Eylemde Türkçe bilmeyen birkaç bölük arab asıllı asker ve er kıyafeti giydirilmiş 300 Harbiyeli kullanılmıştır. Mekteb-i Harbiye-i Şahane Komutanı Süleyman Paşa askerlere ve Harbiyelilere padişaha suikasd yapılmak üzere bulunulduğu, bu suikasdin önlenmesi için sarayın içinden dışarıya ve dışardan saraya kuş uçurtulmaması gerektiğini söylemiştir. Gerçekte olayı sadece 63 kişi bilmektedir. Eylemin gerçekleştiği sabah Sultan Abdüllaziz’in eline birkaç defa kurtulma şansı geçmiş, fakat basireti bağlanmış gibi bu şansların hiçbirisini değerlendirememiştir. Ayrıca eylemden birkaç gün önce Sultan Abdülaziz önce büyük oğlu Şehzade Yusuf İzzettin Efendi sonrada validesi tarafından uyarılmış, fakat oğlunun ve annesinin söylediklerini Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın vesveleri olarak değerlendirmiştir.
    Padişahın tahttan indirilmesi için padişahın delirmiş veya dinden sapmış yada vatana hiyanet suçunu işlemiş olması gerekmektedir. Midhat Paşa tarafından halkın ve ordunun eylem sonrası isyan etmemeleri için bu ithamları içeren bir fetva kaleme alınmış, fakat kimse bu ithamlara inanmamıştır.
    Eylemden bir gün sonra 63 kişilik cunta ekibinin bütün yalan ve uydurmalarına rağmen herkes olayın içyüzünü öğrenmiştir. Herkes Sultan Aziz’in ihtiyatsizlik ettiğinde hemfikirdir. Eğer eylem bir gün daha geciktirilseydi, Hüseyin Avni Paşa seraskerlik görevinden azledilip yerine eski serasker Müşir Derviş Paşa getirilecektir.
    Sultan Abdülaziz hal’inden sonra, kendisi gibi Türkiye’nin yükselmesi için büyük çaba harcayanların yabancı güçler tarafından Türk devlet adamlarına para dağıtılarak felakete uğratıldıklarını açıkça ima etmiştir.
    Eylemin ardından Sultan Abdülaziz’in servetinin tesbiti için bir komisyon kurulmuştur. Bu komisyon Sultan Abdülaziz’in ilk gün çalınan yüzbinlerce altın değerindeki mücevherler hariç olmak üzere 8.285.000 altın serveti olduğunu tespit etmiştir. Bu hazinenin içerisinde Sultan’ın annesinin, eşlerinin, kızlarının ve oğullarının nakti paraları da olmasına rağmen bütün para Sultan’ın olarak kabul edilip bu servete milletindir denilerek el konulmuştur.   
    Sultan Abdülaziz’den sonra tahta Beşinci Murad geçmiştir. Beşinci Murad babasından ve amcasından da müsrif bir insandır. Padişah olduğunda borçlarının seviyesi bir milyon aziz altına ulaşmıştır. Bu borçların çoğunluğunu Yeni Osmanlılar cemiyetine verdiği paralar teşkil etmektedir.
    Sultan Abdülaziz eylemin beşinci gününde, Ortaköy’de ikamet ettirildiği yerde öldürülmüş ve Hüseyin Avni Paşa tarafından intihar süsü verilmiş ve yine aynı kişinin taraftarı olan doktorlar tarafından intihar ettiğine dair bir rapor hazırlanmıştır.
    Eylemden tam oniki gün sonra Sultan Beşinci Murad akli dengesini tamamen kaybetmiş ve eylemin 93’üncü gününde Sultan II. Abdülhamid padişah olmuştur.
    Kitabın üçüncü bölümünü yazar KARŞI EYLEM olarak adlandırmıştır.
    Eylemin onbeşinci günü, yani Sultan Abdülaziz’in ölümünden on gün sonra, Sultan Abdülaziz’in kayınbiraderi, Neş’erek Kadın-Efendi’nin kardeşi Çerkes Hasan, Hüseyin Avni Paşa’yı, Ahmed Paşa’yı ve Midhad Paşa’yı öldürmek için bu kişilerin de bulunduğu bir toplantıyı basmış, ancak bu üç kişiden sadece Hüseyin Avni Paşa’yı öldürebilmiştir.
    Sultan Murad Çerkes Hasan olayını duyduktan sonra tamamen akli dengesini kaybetmiştir. Sultan Murad’ın hastalığı artık halktan gizlenemiyecek seviyeye gelmiştir. Bu durum karşısında veliahd Abdülhamid Midhat Paşa’yı ve Rüşdü Paşa’yı Maslak köşküne davet edip, hastalığı ciddi olan ağabeyi Sultan Murad’ın tahttan indirilip kendisinin saltanatı devralması konusunda ikna etmeye çalışmıştır. Bunun üzerine hemen kabine toplanıp bu yönde karar alınmıştır. Sultan Beşinci Murad saltanatının 93’üncü gününde tahttan indirilerek yerine kardeşi Sultan II. Abdülhamid getirilmiştir.
    Sultan II’nci Abdülhamid, Midhat Paşa’nın hazırladığı anayasayı 23 Aralaık 1876 günü top atışları ile ilan etmiştir. Bu şekilde Birinci Meşrutiyet ilan edilmiştir. Midhat Paşa bu anayasa ile büyük devletleri şiddetle etkiliyeceğine ve Balkanlar’da hristiyanlar lehinde reform istemekten vazgeçireceğine inanmaktadır. 
    Sultan Abdülhamid, siyasetinden ve karakterinden hoşlanmadığı Midhat Paşa’yı bir Avrupa gezisinde iken görevinden almış ve yerine eski fransızca öğretmeni İbrahim Edhem Paşa’yı getirmiştir. 19 Mart 1877’de de Meclis-i Mebusan’ı açmıştır. Midhat Paşa meclisin açıldığını Avrupa’dan duymuştur. Bu olaydan kısa bir süre sonra da meşhur 93 Harbi başlamıştır.
    93 Harbi Türkiye için çok vahim sonuçları olmuş ve arkasından Sultan Abdülhamid 13 Şubat 1878’de meclisi süresiz olarak kapatmıştır. Böylelikle Birinci Meşrutiyet fiilen sona ermiş ve “Devr-i İstibdad” olarak tarihe geçen Sultan II’nci Abdülhamid’in 30,5 yıllık şahsi idare dönemi başlamıştır. Yazar meclisin kapatılmasını II’inci Abdülhamid’in büyük hizmetlerinden biri olarak değerlendirmektedir.
    1876 askeri darbesi olmasaydı, yani Sultan Abdülaziz tahttan indirilmeseydi, çok ağır sonuçları olan 93 Harbi’nin olmayacağı belirtilmektedir. Bundan dolayı yazar  özellikle Hüseyin Avni Paşa ve Midhat Paşa başta olmak üzere bütün cunta ekibine adeta kin kusmuştur. Ayrıca 1876 eyleminden cesaret alan, eski Yeni Osmanlılar’dan gazeteci Ali Suavi Efendi 93 Harbinden yararlanmak istemiş ve tekrar Sultan V’inci Murad’ı tahta çıkarmak istemiş ve buna teşebbüs etmiş, fakat başaramamıştır. Bu olayın neticesinde Sultan II’nci Abdülhamid’in şahsına bağlı gizli bir emniyet teşkilatı kurması ile bu teşkilatın hafiye denen meşhur ajanları ortalığı istila etmiş ve basın hürriyeti kalmamıştır. Ali Suavi olayının arkasında, Sultan II’nci Abdülhamid, sadrazam Sadık Paşa ve eniştesi Serasker Damad Mahmud Celaleddin Paşa ve birkaç şairin olduğunu, bunların arkasında da İngiltere’nin olduğunu beyan etmiştir.
    İkinci Meşrutiyet’in ilanından daha bir yıl geçmeden, Sultan Abdülhamid’i 31 Mart asilerinin ellerinden kurtaracağını ilan ederek Selanik’ten çıkan “Harekat Ordusu” adı verilen ve içinde Türkler’in azınlıkta olduğu birliğin başında Mahmud Şevket Paşa bulunmaktaydı. Yazara göre bu olayla 550 yıllık Türk yurdu Rumeli’nin kaybı ve Türk sınırının Adriyetik’ten Meriç’e çekilmesine netice veren olaylar silsilesinin baş halkasını oluşturan Mahmud Şevket Paşa, Hüseyin Avni Paşa’nın Dolmabahçe Sarayı’nı yağmaladığı gibi Yıldız Sarayı’nı yağmalamıştır.
    Kitabın dördüncü bölümü yargı bölümüdür. Bu bölümde Sultan II’nci Abdülhamid’in kurdurttuğu Yıldız mahkemesi süreci çok detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Ayrıca 1876 Darbesi, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve ölümü ile ilgili sanıkların ve şahitlerin sorgularına, bu kişiler hakkındaki diğer kişilerin yorumlarına yine bu bölümde yer verilmiştir.
    Yıldız Mahkemesinde toplam 11 sanık yargılanmıştır. Bunlar: eski Sadrazam Midhat Paşa, eski nazırlardan Damad Mahmud Celaleddin Paşa ve Müşir Damad Nuri Paşa, eski ikinci mabeynci Fahri Bey ve Seyyid Bey, Albay İzzet Bey, Binbaşı Namık Paşa-zade Ali Bey, Binbaşı Gürcü Necib Bey, Pehlivan Mustafa Çavuş, Pehlivan Cezayirli Mustafa, Pehlivan Hacı Mehmed’tir. Üç gün süren mahkeme sonucunda yukarıda isimleri olan kişilerden sadece Midhat Paşa idama, diğerleri ise 10’ar sene hapse mahkum edilmişlerdir.
    Midhat Paşa temyiz mahkemesine başvurmuş, temyiz mahkemesi ilk mahkemenin verdiği kararı doğru bulmuş, ancak mecliste görüşülmesine karar vermiştir. Meclis de kararı doğru bulmuş fakat idam cezaları ile ilgili olarak padişaha af hakkı tanımıştır. Bunun üzerine Sultan II’nci Abdülhamid idam cezalarının hepsini müebbed hapse çevirmiştir. Bu suretle 9 idam hükümlüsünün ve Yıldız Mahkemesinde hüküm yememekle beraber aynı statüde olan Manisa’daki Rüşdü Paşa ile Medinede’ki Hayrullah Efendi’nin cezaları da müebbed hapse çevrilmiştir. Ama sonuçta Sultan Abdülaziz Vakası’na karışan herkes cezalandırılmıştır.
    Kitabın son bölümünde bir “Netice” kısmı yer almaktadır. Burada yazar 1876 Askeri Darbesi ve doğurduğu sonuçlar hakkında fikirlerini kısa ve toplu bir şekilde tekrar beyan etmiştir.