Hakan Fidan niye İsrail’in hedefinde... Yerli işbirlikçilerin hesabı ne?
Geçen haftanın en çok tartışılan olayı MİT ve Hakan Fidan idi...
Malûm;
“Yahudi güdümlü” Amerikan gazetesi Wall Street Journal’da yer alan, Wall Street Journal analiz ve Washington Post yazarı David Ignatius’un “Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan, İsrail’in 10 İranlı ajanını İran’a bildirdi” iddiasının ardından, ABD merkezli Jewish Press sitesinin yazarı Yori Yanover, tehditler içeren bir yazı yazdı.
Amerika’daki Yahudi cemaatine yönelik yayınlar yapan sitenin yazarı Yanover’in Fidan’a yönelik tehditler savurduğu yazısında şu ifadeler yer almıştı: “ABD hâlâ hassas konuları Fidan’la paylaşıyor. Türkiye’nin ihaneti üzerine 10 iyi adamın ölümünü görünce çok üzüldüler ancak Türk yetkilileri protesto etmediler. (...) Bir sabah otomobilinde özel bir sürpriz görmeyi hak eden biri varsa o Türk istihbarat şefi Fidan’dır.”
Görüldüğü gibi, Hakan Fidan’ı hedefe oturtan, “Yahudi medyası”dır, yani İsrail’dir... Bu durum, ister istemez “100 yıl öncesi”ni hatırlatıyor.
SORUN BAKALIM RUS ELÇİSİ’NE
Bilirsiniz, Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han, herhangi bir konuda son kararını vermeden önce; “vezir”lerini çağırır ve dermiş ki;
“Gidin, sorun bakalım... Bu konuda Rus elçisi ne diyor?”
Ne diyecek Rus elçisi;
Elbette “kara”ya ak, “ak”a kara diyecek...
Rus elçisi ne derse, Sultan Abdülhamid Han “Rus elçisinin tam tersine” karar verir ve böylece “tam isabet” kaydedermiş...
Aradan 100 küsur yıl geçti...
Ama o “Cennetmekân”ın kuralı, bugün de geçerli...
Sultan Abdülhamid Han, eğer bugün yaşıyor olsaydı, yine “vezir”lerini toplar ve herhalde şöyle derdi:
“Bakın bakalım İsrail’e... Hakan Fidan’la ilgili ne diyor?”
İsrail’in Hakan Fidan’la ilgili söyledikleri ortada... Hem de “bugün” değil, “dün” yani 27 Mayıs 2010’dan çok önce söyledi söyleyeceklerini...
Malûm;
27 Mayıs 2010’dan önce Hakan Fidan isminin “MİT Müsteşarlığı” için konuşulduğu günlerde, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, Hakan Fidan için “İran’ın adamı” yaftasını yapıştırmaya kalkmıştı...
Ne var ki; dün Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın dediği gibi; “Hakan Fidan’ın millet, milletin tam egemenliği, vatan, devlet, bayrak ve bağımsızlığımıza sadakati tamdır, tartışılamaz... Bazı güçlerin ona karşı çıkışlarının asıl sebebi, onun millî değerlere tartışmasız sadakatidir.”
İşte bundan dolayıdır ki;
İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak’ın Hakan Fidan’a atmaya kalkıştığı çamur tutmadı.
KORKULARI YERLİ MİT!
Ama, insanlar düşünmedi değil;
“Daha göreve bile gelmeyen adamı İsrail niye hedef alıyor, onun MİT Müsteşarlığı’na gelmesini niye istemiyor?”
İsrail’in Hakan Fidan’ı niye istemediği, göreve geldikten aylar sonra ortaya çıkacaktır... Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun dünkü Akit’te de yayınlanan demecinde dediği gibi;
“Fidan bağımsız bir istihbarat yapılanması kurarak ve Türkiye topraklarında başka istihbarat birimlerinin faaliyetine izin vermeyerek vazifesini yapıyor. Türkiye toprakları başka ülkelerin operasyon sahası değildir. Bugün Sayın Fidan’a sahip çıkma günüdür.”
Hakan Fidan’dan tek rahatsız olan, elbette sadece “İsrail” veya “Amerika” değildir... “İsrail’in yerli işbirlikçileri” de Hakan Fidan’dan çok rahatsız olmuşlardır ki, ona yönelik “7 Şubat 2012’de” bir “operasyon” yapmaya yeltenmişlerdir...
Tabiî, burada tek hedef Hakan Fidan değildi... Hakan Fidan’la birlikte veya Hakan Fidan üzerinden Başbakan Tayyip Erdoğan’ı da yemek istiyorlardı.
7 ŞUBAT OPERASYONU
Ne olmuştu 7 Şubat 2012’de?..
Hafızaları tazeleyelim...
Bilindiği gibi 7 Şubat 2012 günü, İstanbul’da özel yetkili savcı Sadrettin Sarıkaya, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski müsteşar Emre Taner, eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş ve iki MİT görevlisini ifade vermeye çağırmıştı.
Peki, savcılar niçin ifadesini alacaklardı Hakan Fidan’ın?.. O günlerde dile getirilen sebeplerden bazıları şöyleydi:
“Tıpkı askeri kurmaylar gibi sertlik yanlısı çözümde direten Emniyet Teşkilatı’nın önerileri Başbakan’ın aklına hiçbir zaman yatmadı. O yüzden Hakan Fidan’la beraber Oslo süreci başlatılmış oldu. Aynı zaman dilimlerinde tüm uyarılara rağmen KCK tutuklamaları da devam etti. MİT’in uzun zaman uğraşlarla KCK içindeki adamları deşifre oldu.
Oslo görüşmeleri de basına sızdırılınca Öcalan’la başlatılacak olan çözüm ve barış süreci sekteye uğradı. Bu arada MİT, Kamu Güvenliği Teşkilatı ve İçişleri Bakanlığı’nda kendilerine kadro isteyenler bunları alamayınca önce Beşir Atalay’ı ve ardından Hakan Fidan’ı hedef tahtasına oturttular. Beşir Atalay’ı İrancı olmakla suçladılar. Hakan Fidan’ı PKK’yı koruyup kollamakla itham ettiler. Bu arada Mavi Marmara’da vatandaşlarımız zalim İsrail devleti tarafından şehit edilince malûm çevre dışında herkes tek yürek oldu. Bazıları, İsrail’i; değil eleştirmek, destek bile verdiler. Çünkü o kesim İsrail’e karşı çıkarsa Yahudi sermayesinin kendilerini bitireceğinden hep korktu. Irak Savaşı’nda açıkça ABD’yi eleştiremediler bile.
Anahtar teslim devleti isteyen bu cenah, ellerinin altından bazı şeylerin gittiğini görünce 7 Şubat’ı planladılar. Üstelik İsrail’in ilk kez Türkiye’de MİT’in başına getirilmiş birini açıkça hedef gösterdiği sırada. Başbakan Erdoğan çıktığı her programda, her sohbette, ‘Hakan Fidan’ın tutuklanacağını ve sonrasında sıranın kendisine geleceğini’ ısrarla söylemesine rağmen akılla düşünmeyi unutmuş olanlar, ‘Başbakan’ın tutuklanması anayasaya göre ancak şöyle şöyle olur’ gibi tezvirata başladılar.”
Evet, Başbakan’ın bu sözlerine rağmen Hakan Fidan’ı yemeye uğraştılar... O kadar uğraştılar ki; Başbakan, “Hakan Fidan’ı korumak için özel yasa” çıkartmak zorunda kaldı...
DERİN YAPIYI BOZDU
O günlerde, şu soru hep soruldu:
“İsrail, ABD, İngiltere, Fransa, İran ve diğer Siyonist merkezler MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Tayyip Erdoğan’dan neden rahatsızlar ve niçin sevmiyorlar?”
Soruya cevap arayan Benhur Babaoğlu ve Muttalip Yerlikaya, o günlerde şöyle yazılar yazdılar:
l ABD’de yapılan Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde Başbakan Tayyip Erdoğan ve Türk heyetine teknik konulardaki rehberliği nedeniyle “nükleer şerpa” olarak adlandırılan 42 yaşındaki Fidan, 15 sene TSK’da görev aldıktan sonra kendi isteği ile ayrıldı.
l Asker kökenli olan Fidan, TSK içindeki derin yapılanmayı bütün kodları ile algılamış ve Müsteşar olduktan sonra etkili operasyonel faaliyetleri ile Ergenekon’un askeri kanadına çok ağır darbeler vurdu.
l TSK içindeki sızmaları bütün hatlarıyla bilen Fidan, TSK’yı derin ağlarla saran ve PKK da dahil illegal tüm unsurlarla dirsek teması bulunan “Yahudi-Sebetayist kökenli rütbeliler”in listesini çıkartıp suç delillerini bizzat tespit ettirerek etkisiz hale getirdi.. Darbe yanlısı askerlerin direncini kırıp hareket alanlarını daralttı.
l MI5, Interpol, KGB, Savak (İran), El Muhaberat (Suriye), CIA ve MOSSAD’ın gitmesini istediği tek isim haline geldi...
l Üst düzey bir FBI yetkilisinin eski Amerika Dışişleri Bakanı Clinton’a “Bu adam Ortadoğu’daki bütün planlarımızı bozdu” diyerek itirafta bulunduğu bir isim...
l Almanya’daki NATO Süratli Reaksiyon Kolordusu Karargahı’nda yurt dışı görevinde bulundu. 2003-2007 yılları arasında, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı yapan Fidan, TİKA’nın yurtdışındaki faaliyetleri ile Türk dış politikasının etkin yürütülmesine katkı sağladı ve MGK’da bununla ilgili yaptığı sunumla Hükumetin ve Ergenekon karşıtı askerlerin takdirini kazandı.
l İngiltere Avam Kamarası’nda görevli England COA adlı kuruluşun da başkanı olan Yahudi asıllı Burgh William Marshal’ın bizzat Fidan’ı arayarak tehdit ettiği ve; “Biz Türkleri 200 yıldır bu kitaptan (Kur’an’ı kast ediyor) uzak tutmak için uğraştık ve bütün çabalarımız neticesinde Türkler, ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ prensibiyle içlerine döndü ve çevresindekilere düşman oldular. Biz bu sayede Arapları yendik. Türklerle bir olan Arapları bin yıldır kim yenebilmiş? Siz (Başbakan ve ekibini kast ediyor) ise onlara yeniden bunu vaat ediyorsunuz. Bu ise bizim (İsrail’in) Ortadoğu’daki çıkarlarına ters” diyerek, asıl meseleyi özetlemiştir.
MİLLÎ REFLEKS NEREDE?
Bu satırlar;
İsrail’in, ABD’nin ve “Yahudi güdümlü medya” ile “7 Şubat operasyoncuları”nın “Hakan Fidan düşmanlığı”nı anlamaya herhalde yeterlidir.
“Yahudi güdümlü medya” ifadesini özellikle kullanıyoruz...
Zira; ister “solcu” ve “ulusalcı”, isterse “komünist” ve “sosyalist” olsun, bu ülkede “gazete” çıkaran, bu ülkede “yazı” yazan bir gazetecinin, en azından “millî refleks”lerinin olması lâzım... Yani Türkiye’ye, Türkiye’den bir kuruma veya kişiye çamur atıldığında “millî refleks” harekete geçer ve der ki;
“Türkiye’den elinizi çekin... Bizim içişlerimize burnunuzu sokmayın!.. Bir mesele varsa, biz onu kendi içimizde halleder, döveceksek kendimiz döveriz!”
Azıcık “yerlilik ruhu” taşıyan biri böyle der... Gelin görün ki; Türkiye’deki “solcu, sosyalist, Marksist, Maoist, ulusalcı ve de bazı İslamcı(!)lar”, Hakan Fidan’la ilgili “ABD-İsrail ortak yapımı operasyon”a destek vermek şöyle dursun, Fidan’ı, kendi elleriyle “linç” etmeye kalktılar.
MEDYADA YAHUDİ HAKİMİYETİ
Hem de, Walt Street Journal ve Washington Post’un haberleri ile aynı paralelde...
Oysa, bu gazeteler, “Yahudilerin elinde olan gazeteler”dir.
Peki, dünya aklını şekillendiren “Amerikan medyası”na kim hâkim?
Rakamları alt alta dizdiğimizde Amerikan medyasının yüzde 80’den fazlasının tek bir etnik/dini gruptan gelenlere ait olduğunu görüyoruz: Museviler.
Nüfusları ABD nüfusunun yüzde 2’sini bile bulmayan Yahudiler, medya ve eğlence dünyasını adeta ellerinde tutuyorlar.
Aklınıza gelebilecek hemen hemen tüm medya kuruluşları bu insanların elinde.
Dilerseniz hangi şirketler Musevi iş adamlarına ait kısa bir listesini verelim:
“New York Times, en yakın rakibi Washington Post, New York Post, Wall Street Journal, New York Daily, Boston Post; Newsweek, Time, US News & World; Google, AOL, MTV, CBS, ABC ve NBC; Paramount & Dream Works film stüdyoları, Blockbuster Videos, Time Warner, Twentieth Century, Walt Disney...”
İngiltere’de de durum pek farklı değil. Nüfusun sadece “binde 5’ini” oluşturmalarına rağmen Yahudilerin İngiliz medyasına ilgisi olağanüstü... ITV, BBC, Carlton, ITN, Granada, Channel 4 gibi belli başlı televizyon istasyonlarında Yahudiler, nüfuslarının çok ötesinde temsil ediliyorlar.
SKY TV’nin ve pek çok gazetenin sahibi olan Rupert Murdoch ise İngiliz medyasının en çok tanınan Musevi iş adamı.
Daily Express, Daily Star, News International, The Sun, The Times, Sunday Times ve benzerleri Yahudi iş adamlarına ait. Başka bir deyişle İngiltere’de de tablo ABD’den pek farklı değil. Nüfus olarak çok küçük bir etnik/dini grup medyanın neredeyse tamamını elinde tutuyor.
Şimdi, başınızı ellerinizin arasına alıp, şöyle bir düşünün!..
“Benim ve sahibi olduğum medya kuruluşlarının kaderi Siyonist kazanımları korumaya bağlıdır” diyen bir Rupert Murdoch’tan!.. Ve; “Siyonizme bağlılık”larını her öğün tekrarlayan Daily Telegraph gibi bir gazeteden!.. Ya da; “İsrail devletinin haklarını korumak için” yola çıkan Axel Springer grubundan, “Türkiye’nin hakları”nı ve “haklılık”larını savunmasını bekleyebilir misiniz?..
Hele hatırlayın;
“AK Parti’nin İran’dan para yardımı aldığı” palavrasını savuran da, Siyonizme nikahlı Daily Telegraph’tan başkası değildi!.. Gerçi, sonradan “özür” dilediler ama, o günlerde muhalefet o sakızı epey çiğnemişti!..
HAKAN, BU ÜLKENİN FİDAN’I
Uzun lâfın kısası;
“Yahudiler ve yerli işbirlikçileri” Hakan Fidan’a, dolayısıyla Ahmet Davutoğlu’na, Tayyip Erdoğan’a ve Abdullah Gül’e karşıdırlar... Ama hepsini birden hedefe oturtamayacaklarından, Hakan Fidan’a yüklenmektedirler... Çünkü Hakan Fidan, dünkü Akit’in manşetinde de ifade edildiği gibi “Yerli bir MİT” oluşturmaya çalışmaktadır.
Dünya “eski dünya” değil...
Türkiye de, “eski Türkiye” değil... Bekir Bozdağ’ın dediği gibi; AK Parti Hükümeti, kendi diktiği “Fidan”ı söktürmeyecektir. Bu saldırılar, “Fidan”ı örseleyemeyecek, tam aksine büyütecektir...
İsrail ve yerli işbirlikçilerinin bunu bilmesinde yarar var.
Selâm ve saygılarımızla...
Hasan Karakaya
illuminati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
illuminati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Ekim 2013 Pazartesi
4 Ekim 2013 Cuma
Pasific Rim 2013
Pasific Rim 2013
(Popüler kültürde Sinema, Tv. müzik vb. sektörde ki Deccalin vermek istediği mesajlardan bir örnek)
Filmin yönetmeni Guillermo del Toro yapıyor. Warner Bros. ve Legendary Picture yapımcılığını üstlendikleri Bilim Kurgu kategorisinde ki bir film.
Bütçe
180 000 000 $
İnsanoğlunu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan şey, ansızın denizin altından gelmeye başlayan Kaiju isimli yaratıklardır. Bu dehşet verici varlıklar dünyanın temel kaynaklarını harap ederken canlı nüfusunu da hızlıca yok etmeye başlarlar.
Buraya kadar her şey sıradan bir film gibi görünüyor. Filmi dikkatlice izlediğiniz de okyanusun dibinden bir seddi aşarak çıkan dev yaratıklar var ve bu dev yaratıklara karşı İnsanların kendilerini savunmak için yaptıkları dev robotlar. Filmin bir sahnesinde bu gazabın tanrıdan geldiğini düşünen bir grup dindarın kiliseye giderek ibadet etmeleri gösteriliyor. Aksi görüş belirtilerek bunun saçmalık olduğunu ve tanrıya ihtiyaçlarının olmadığını, kendi yaptıkları dev robotlarla yani bilim ve akılla bu yaratıkları yok edeceklerinin iddiasında bulunuyorlar. Ve bu yaratıkların saldırış taktiklerine göre Kıyamet diye tanımladıkları büyük saldırının zamanını hesapladıkları bir sayaç sürekli ekranda görülüyor. Bu saatte zamanın geri sayımı gösteriliyor. Ve sonucunda geri sayımın gösterildiği bu saat vurgulanarak Kıyamet Saati sıfırlanıyor. İnsanlar kurtuluşa kavuşuyorlar. Kısacası verilen subliminal mesaj İnsanların akıl ve bilimle Yecuc ve Mecuc kavmini durdurabileceği ve Kıyamet saatini sıfırlandırarak Kıyametten de kurtulacağı.
Bu tür film veya Videolar, oyunlar, bir çok rol model aldığımız oyuncu veya şarkıcılarla gençlerimizin beyinlerine bu yönde sübliminal mesajlar veriyorlar ve zamanla bu fikirler gençlerin beyninde kendi fikirleri gibi kabul görüyor ve bu fikirlerin aksine karşı savunma mekanızması geliştirerek neye hizmet ettiklerini bilmeden onların oluşturdukları sistemin birer parçası haline gelerek sadece dünya için yaşamaya ve Ahireti unutmaya başlıyorlar.
(Popüler kültürde Sinema, Tv. müzik vb. sektörde ki Deccalin vermek istediği mesajlardan bir örnek)
Filmin yönetmeni Guillermo del Toro yapıyor. Warner Bros. ve Legendary Picture yapımcılığını üstlendikleri Bilim Kurgu kategorisinde ki bir film.
Bütçe
180 000 000 $
İnsanoğlunu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan şey, ansızın denizin altından gelmeye başlayan Kaiju isimli yaratıklardır. Bu dehşet verici varlıklar dünyanın temel kaynaklarını harap ederken canlı nüfusunu da hızlıca yok etmeye başlarlar.
Buraya kadar her şey sıradan bir film gibi görünüyor. Filmi dikkatlice izlediğiniz de okyanusun dibinden bir seddi aşarak çıkan dev yaratıklar var ve bu dev yaratıklara karşı İnsanların kendilerini savunmak için yaptıkları dev robotlar. Filmin bir sahnesinde bu gazabın tanrıdan geldiğini düşünen bir grup dindarın kiliseye giderek ibadet etmeleri gösteriliyor. Aksi görüş belirtilerek bunun saçmalık olduğunu ve tanrıya ihtiyaçlarının olmadığını, kendi yaptıkları dev robotlarla yani bilim ve akılla bu yaratıkları yok edeceklerinin iddiasında bulunuyorlar. Ve bu yaratıkların saldırış taktiklerine göre Kıyamet diye tanımladıkları büyük saldırının zamanını hesapladıkları bir sayaç sürekli ekranda görülüyor. Bu saatte zamanın geri sayımı gösteriliyor. Ve sonucunda geri sayımın gösterildiği bu saat vurgulanarak Kıyamet Saati sıfırlanıyor. İnsanlar kurtuluşa kavuşuyorlar. Kısacası verilen subliminal mesaj İnsanların akıl ve bilimle Yecuc ve Mecuc kavmini durdurabileceği ve Kıyamet saatini sıfırlandırarak Kıyametten de kurtulacağı.
Bu tür film veya Videolar, oyunlar, bir çok rol model aldığımız oyuncu veya şarkıcılarla gençlerimizin beyinlerine bu yönde sübliminal mesajlar veriyorlar ve zamanla bu fikirler gençlerin beyninde kendi fikirleri gibi kabul görüyor ve bu fikirlerin aksine karşı savunma mekanızması geliştirerek neye hizmet ettiklerini bilmeden onların oluşturdukları sistemin birer parçası haline gelerek sadece dünya için yaşamaya ve Ahireti unutmaya başlıyorlar.
1 Ekim 2013 Salı
İngiliz anahtarı
Londra korumasındaki sermaye, CHP'ye "Erdoğan'ı dışarıdan çevrele!" emri verdi! Van'a, Hakkari'ye, Urfa'ya gitmeyen CHP, Çin'e gitti, Sisi'ye gitti!
CHP'nin arkasında yerli görünümlü SERMAYE ne yaptıysa Türkiye'nin Kürtlerle buluşmasına engel olamadı!
İngiliz anahtarı
İkiz Kuleler'e saldırıdan sonra Amerika'ya bir düşman lazımdı! O da Ladin'di! İkiz Kuleler'e yani Musevi sermayesini temsil eden binalara kimin neden ve nasıl bir planla saldırdığını, muhtemelen 25 yıl sonra öğreniriz! Şimdi tek yapabileceğimiz akıl yürütmek!
Saldırıdan sonra Amerika hem Afganistan'a hem de Irak'a girdi.
ABD başkanlarının neredeyse tümünün DOKTRİNİ vardı! Truman, Eisenhower, Nixon, Carter'ın hareket tarzı aynıydı!
2023'te dünya petrollerinin yüzde 67'sini üretecek olan Suudi Arabistan, Katar ve Körfez'i elde tutmaktı!
Neredeyse bütün BAŞKANLAR aynı metotla yol alırken BUSH doğrudan müdahaleyi seçti! Zaten elde bir KATİL vardı! Ladin'in peşinden gidip Afganistan'ı, yani doğalgaz ve petrol virajını ele geçirdi!
Ama Nevada çöllerinde aracını sağa çekip ihtiyacını karşılayan sade bir vatandaşı bile izleyebilirken, Ladin'i bir türlü ele geçiremiyordu!
Üstelik aranan LADİN her ay bir SINGLE çıkarıp dünyaya sesleniyordu! Yapımda ve yayında emeği geçenler, ne hikmetse bir türlü bulunamıyordu!
Taşlar yerine oturuncaya kadar film böyle devam etti!
Daha önce BÖBREK YETMEZLİĞİNDEN öldüğünü açıkladığımız Ladin'e, birkaç yıl sonra operasyon yaptı! Bir daha öldürdü! Tabii herkese bir hikaye gerekliydi! Amerika bunun için zemini hazırladı! Afganistan'ı geçen Amerikan askerleri Pakistan'da büyük teröristin kaldığı yeri gece bastı!
Filmlere taş çıkartacak kadar heyecanlı baskında Ladin ölü ele geçirildi! Bir Amerikan helikopterinin düştüğü söylenen operasyonda sonuca ulaşılmıştı! ceseti denize atılan Ladine gerek yoktu artık
Daha sonra filmleri çekilse de gerçekte Ladin'in öldüğünü gören yoktu! ALGI her şeydi! Görmek gerekmiyordu! Ölmüştü işte!
El Kaide'nin ve Ladin'in ölmesi şarttı!
Çünkü taşlar yerine oturmuş artık!
Amerika'nın hem Afganistan'dan hem de Irak'tan çekilmesi gerekiyordu! Bütün bunlar Ortadoğu'da yeni bir sayfanın açılacağına işaretti!
Ama Türkiye'nin içinde İngiltere adına ülkeyi kontrol eden aileler ve onların yönettiği partiler vardı! Türkiye kendi aklıyla kendi vicdanıyla baş başa kalıp doğru karar vermeliydi!
100 yıllık şans kapımızı çalmıştı! Ama içeride muazzam bir FREN vardı! Hem sermaye, hem Avrupa grubu bu PASTADAN pay alma isteğine karşıydı!
Erdoğan ise buna yürekten inanıyordu!
Ankara yıllar sonra ilk kez küresel oyunları doğru okuyor ve yapması gerekenleri yapıyordu!
Yapması gereken İngilizler'in koyduğu kurallarla kaskatı hale gelen rejimi esnetmekti! Bölge ile kucaklaşmak başka türlü mümkün değildi!
Erdoğan bunu temsil ediyordu!
Prangalara vurulmuş bir ülkenin ayağa kalkışının simgesiydi! Bu nedenle ne dünya medyası ne de muhalefetten Allah'ın bir kulu AK Parti'yi eleştirmiyor sadece ve sadece Erdoğan'a saldırıyordu!
Siyaset tarihinde okutulacak bir olaydı bu! Sadece bir LİDERE saldırı yapılırken neden PARTİSİ hiç eleştirilmiyordu!
Aslında AK Parti'nin içindeki bir kol ile CHP ve MHP aynı yerdeydi! Farkları yoktu!
Ama biz bunu bilmiyorduk! İngiliz oyunu, her sahnede sürüyordu anlayacağınız!
Büyük planı çözen Ankara, Erdoğan'ın aldığı RİSKLE içerideki kavgayı bitirmeye karar verdi!
Silahlar sustu! Bölgede ne kadar KÜRT varsa yönünü Ankara'ya çevirdi! Bu Türkiye'yi büyütecek çok önemli bir hamleydi!
İngilizler'in yaptığını bu kez Türkiye yapıyor "Silahla değil AKILLA" gidiyordu!
Londra, CHP'ye operasyon çekip Baykal'ı götürdü. Yerine Kemal Bey'i getirdi! Erdoğan ve Baykal'ın ideolojileri farklı da olsa siyasetleri aynıydı!
Yani ülkenin gideceği yer konusunda hem fikirdiler! Ama Deniz Bey, resmi ideolojinin savunucusuydu!
Türkiye yol aldıkça CHP'ye verilen roller iyice su yüzeyine çıktı!
CHP'nin son aylarda nereye gittiğine bir bakın! ÇİN, IRAK, SURİYE, MISIR, BELÇİKA, Washington ve New York! Musevi BARONLARIN sözünün geçtiği her yere gittiler!
Londra korumasındaki sermaye, CHP'ye "Erdoğan'ı dışarıdan çevrele!" emri verdi! Van'a, Hakkari'ye, Urfa'ya gitmeyen CHP, Çin'e gitti, Sisi'ye gitti!
CHP'nin arkasında yerli görünümlü SERMAYE ne yaptıysa Türkiye'nin Kürtlerle buluşmasına engel olamadı!
Kürtlerle buluşma sadece silahların susması anlamına gelmiyordu! Yıllarca İngiltere adına ülkeyi kontrol eden AİLELERİN sadece ticaretle ilgilenmesi ve gizli ilişkilerinden vazgeçmesi anlamını taşıyordu!
Görülmeyen, duyulmayan ve YANDAŞ medya tarafından asla yazılamayacak olan buydu! Devletin sesini yükseltmesi ilk kez görülen bir şeydi! Bu "Türkiye Türklerindir!" yalanını ortaya atanların tasfiyesi demekti! Sıkıntıları buydu! Yoksa yine para kazanmaya devam edecekler! Hiçbiri batacak değil!
Sadece Türkiye'nin artık Kraliçe'nin kontrolünde olmadığını bilmeleri gerekiyor!
Bunu anlamaları ve kabul etmeleri isteniyor!
Etmezlerse!
Mücadele giderek kızışır! Aynı renk sermaye, muhalefeti alarak da gelse, AK Parti'den bir kolu sökerek de gelse fark etmez! Dayak yedikleriyle kalırlar!
Yeni rollerini kabullenmeleri, Türkiye'yi çok daha çabuk büyütür ve 100 yıl önce bıraktığımız Ortadoğu'ya görkemli bir şekilde dönmemizi hızlandırır!
Zaten öyle ya da böyle döneceğiz!
Bundan kaçış yok!
Türkler'in geldiğini duymayan, bilmeyen yok! Sadece bizim içerideki YABANCILAR görmezden geliyor!
Göreceksiniz yakında KÜRTLER hep bir ağızdan "Türkiye!" diyecek!
Bu da İngiliz yapımı 100 yıllık filmin bitişi demek!
Citygroup'ların, Deutsche Bank'ların, Merrill Linch'lerin, Goldman Sachs'ların, Bank of America'ların, Morgan Stanley'lerin, Lehman Brothers'lerin, yani kısacası dünyanın kontrolünü elinde tutan Musevi 40 ailenin Türkiye'deki haklarından vazgeçmesi demek!
İşte tam da bu nedenle AK Parti değil de Erdoğan hedefte!
Çarkı bozduğu için!
Sokaktaki insan, Ankara'daki "gizli bir elin" kesildiğini de bilmeyecek!
Nasıl bir mücadele yaşandığını belki 2023'e kadar öğrenemeyecek! Ama Türkiye tarih yazmaya devam edecek!
Ankara eminim 100 yıllık yalnızlığını bitirirken herkesi yeni filmin galasına davet edecek!
Ya sopayla ya tatlı dille!
Ergün Diler .
CHP'nin arkasında yerli görünümlü SERMAYE ne yaptıysa Türkiye'nin Kürtlerle buluşmasına engel olamadı!
İngiliz anahtarı
İkiz Kuleler'e saldırıdan sonra Amerika'ya bir düşman lazımdı! O da Ladin'di! İkiz Kuleler'e yani Musevi sermayesini temsil eden binalara kimin neden ve nasıl bir planla saldırdığını, muhtemelen 25 yıl sonra öğreniriz! Şimdi tek yapabileceğimiz akıl yürütmek!
Saldırıdan sonra Amerika hem Afganistan'a hem de Irak'a girdi.
ABD başkanlarının neredeyse tümünün DOKTRİNİ vardı! Truman, Eisenhower, Nixon, Carter'ın hareket tarzı aynıydı!
2023'te dünya petrollerinin yüzde 67'sini üretecek olan Suudi Arabistan, Katar ve Körfez'i elde tutmaktı!
Neredeyse bütün BAŞKANLAR aynı metotla yol alırken BUSH doğrudan müdahaleyi seçti! Zaten elde bir KATİL vardı! Ladin'in peşinden gidip Afganistan'ı, yani doğalgaz ve petrol virajını ele geçirdi!
Ama Nevada çöllerinde aracını sağa çekip ihtiyacını karşılayan sade bir vatandaşı bile izleyebilirken, Ladin'i bir türlü ele geçiremiyordu!
Üstelik aranan LADİN her ay bir SINGLE çıkarıp dünyaya sesleniyordu! Yapımda ve yayında emeği geçenler, ne hikmetse bir türlü bulunamıyordu!
Taşlar yerine oturuncaya kadar film böyle devam etti!
Daha önce BÖBREK YETMEZLİĞİNDEN öldüğünü açıkladığımız Ladin'e, birkaç yıl sonra operasyon yaptı! Bir daha öldürdü! Tabii herkese bir hikaye gerekliydi! Amerika bunun için zemini hazırladı! Afganistan'ı geçen Amerikan askerleri Pakistan'da büyük teröristin kaldığı yeri gece bastı!
Filmlere taş çıkartacak kadar heyecanlı baskında Ladin ölü ele geçirildi! Bir Amerikan helikopterinin düştüğü söylenen operasyonda sonuca ulaşılmıştı! ceseti denize atılan Ladine gerek yoktu artık
Daha sonra filmleri çekilse de gerçekte Ladin'in öldüğünü gören yoktu! ALGI her şeydi! Görmek gerekmiyordu! Ölmüştü işte!
El Kaide'nin ve Ladin'in ölmesi şarttı!
Çünkü taşlar yerine oturmuş artık!
Amerika'nın hem Afganistan'dan hem de Irak'tan çekilmesi gerekiyordu! Bütün bunlar Ortadoğu'da yeni bir sayfanın açılacağına işaretti!
Ama Türkiye'nin içinde İngiltere adına ülkeyi kontrol eden aileler ve onların yönettiği partiler vardı! Türkiye kendi aklıyla kendi vicdanıyla baş başa kalıp doğru karar vermeliydi!
100 yıllık şans kapımızı çalmıştı! Ama içeride muazzam bir FREN vardı! Hem sermaye, hem Avrupa grubu bu PASTADAN pay alma isteğine karşıydı!
Erdoğan ise buna yürekten inanıyordu!
Ankara yıllar sonra ilk kez küresel oyunları doğru okuyor ve yapması gerekenleri yapıyordu!
Yapması gereken İngilizler'in koyduğu kurallarla kaskatı hale gelen rejimi esnetmekti! Bölge ile kucaklaşmak başka türlü mümkün değildi!
Erdoğan bunu temsil ediyordu!
Prangalara vurulmuş bir ülkenin ayağa kalkışının simgesiydi! Bu nedenle ne dünya medyası ne de muhalefetten Allah'ın bir kulu AK Parti'yi eleştirmiyor sadece ve sadece Erdoğan'a saldırıyordu!
Siyaset tarihinde okutulacak bir olaydı bu! Sadece bir LİDERE saldırı yapılırken neden PARTİSİ hiç eleştirilmiyordu!
Aslında AK Parti'nin içindeki bir kol ile CHP ve MHP aynı yerdeydi! Farkları yoktu!
Ama biz bunu bilmiyorduk! İngiliz oyunu, her sahnede sürüyordu anlayacağınız!
Büyük planı çözen Ankara, Erdoğan'ın aldığı RİSKLE içerideki kavgayı bitirmeye karar verdi!
Silahlar sustu! Bölgede ne kadar KÜRT varsa yönünü Ankara'ya çevirdi! Bu Türkiye'yi büyütecek çok önemli bir hamleydi!
İngilizler'in yaptığını bu kez Türkiye yapıyor "Silahla değil AKILLA" gidiyordu!
Londra, CHP'ye operasyon çekip Baykal'ı götürdü. Yerine Kemal Bey'i getirdi! Erdoğan ve Baykal'ın ideolojileri farklı da olsa siyasetleri aynıydı!
Yani ülkenin gideceği yer konusunda hem fikirdiler! Ama Deniz Bey, resmi ideolojinin savunucusuydu!
Türkiye yol aldıkça CHP'ye verilen roller iyice su yüzeyine çıktı!
CHP'nin son aylarda nereye gittiğine bir bakın! ÇİN, IRAK, SURİYE, MISIR, BELÇİKA, Washington ve New York! Musevi BARONLARIN sözünün geçtiği her yere gittiler!
Londra korumasındaki sermaye, CHP'ye "Erdoğan'ı dışarıdan çevrele!" emri verdi! Van'a, Hakkari'ye, Urfa'ya gitmeyen CHP, Çin'e gitti, Sisi'ye gitti!
CHP'nin arkasında yerli görünümlü SERMAYE ne yaptıysa Türkiye'nin Kürtlerle buluşmasına engel olamadı!
Kürtlerle buluşma sadece silahların susması anlamına gelmiyordu! Yıllarca İngiltere adına ülkeyi kontrol eden AİLELERİN sadece ticaretle ilgilenmesi ve gizli ilişkilerinden vazgeçmesi anlamını taşıyordu!
Görülmeyen, duyulmayan ve YANDAŞ medya tarafından asla yazılamayacak olan buydu! Devletin sesini yükseltmesi ilk kez görülen bir şeydi! Bu "Türkiye Türklerindir!" yalanını ortaya atanların tasfiyesi demekti! Sıkıntıları buydu! Yoksa yine para kazanmaya devam edecekler! Hiçbiri batacak değil!
Sadece Türkiye'nin artık Kraliçe'nin kontrolünde olmadığını bilmeleri gerekiyor!
Bunu anlamaları ve kabul etmeleri isteniyor!
Etmezlerse!
Mücadele giderek kızışır! Aynı renk sermaye, muhalefeti alarak da gelse, AK Parti'den bir kolu sökerek de gelse fark etmez! Dayak yedikleriyle kalırlar!
Yeni rollerini kabullenmeleri, Türkiye'yi çok daha çabuk büyütür ve 100 yıl önce bıraktığımız Ortadoğu'ya görkemli bir şekilde dönmemizi hızlandırır!
Zaten öyle ya da böyle döneceğiz!
Bundan kaçış yok!
Türkler'in geldiğini duymayan, bilmeyen yok! Sadece bizim içerideki YABANCILAR görmezden geliyor!
Göreceksiniz yakında KÜRTLER hep bir ağızdan "Türkiye!" diyecek!
Bu da İngiliz yapımı 100 yıllık filmin bitişi demek!
Citygroup'ların, Deutsche Bank'ların, Merrill Linch'lerin, Goldman Sachs'ların, Bank of America'ların, Morgan Stanley'lerin, Lehman Brothers'lerin, yani kısacası dünyanın kontrolünü elinde tutan Musevi 40 ailenin Türkiye'deki haklarından vazgeçmesi demek!
İşte tam da bu nedenle AK Parti değil de Erdoğan hedefte!
Çarkı bozduğu için!
Sokaktaki insan, Ankara'daki "gizli bir elin" kesildiğini de bilmeyecek!
Nasıl bir mücadele yaşandığını belki 2023'e kadar öğrenemeyecek! Ama Türkiye tarih yazmaya devam edecek!
Ankara eminim 100 yıllık yalnızlığını bitirirken herkesi yeni filmin galasına davet edecek!
Ya sopayla ya tatlı dille!
Ergün Diler .
25 Eylül 2013 Çarşamba
Bizim Aile
Bizim Aile!
Uzun bir süre önce çok değer verdiğim bir dostumla oturup sohbet ediyorduk.
Cumhuriyet'in hem yakın tarihine hem de kodlarına hiç kimsenin olmadığı kadar hakimdi!
Çok az konuşur daha çok günlük değerlendirmelerde bulunurdu!
Gazetecilerle yan yana gelmemeye özen gösterirdi! Her buluşmamızda birçok şeyi kendisine saklar bir hal takınırdı! En azından bana öyle gelirdi…
Gezi eylemlerini ve arkasında kimlerin olabileceğini tartışırken bulunduğumuz yere çok önemli bir işadamı girdi! Türkiye'de herkesin tanıdığı bildiği bir isim! Meraklı gözlerle bakarken dostum önündeki kahvesini yudumlayıp ilginç bir ses tonuyla bana dönüp "Onları çok mu merak ediyorsun?" diye sordu!
Şaşırmıştım… Hiç düşünmeden bir gazeteci refleksiyle "Evet" dedim…
"O zaman dinle!" diye cevap verdi…
"Yıllar önce çok önemli bir yabancıyla Taksim'de bir yerlerde buluştuk. Konu Türkiye idi! Karşımdaki isim herkesin bulupta konuşacağı biri değildi! Gerçekten çok özel kişilikti!
Bana danışacağı bir konu varmış!
Fikrimi merak etmiş. Randevuya sadık kalıp istediği yere istediği saatte gittim.
Doğrudan konuya girdi. Şu gördüğün ismin mensup olduğu aileyi kastederek 'Sence bunlar Türkiye'de öne çıkarılabilir mi? Çıkarılırsa gereğini yaparlar mı?' diye sordu.
Şaşırmıştım. Neden bu ailenin hedeflerinde olduğunu bilmediğim için bir şey söylemedim. Ayrıca konu benimle de doğrudan ilgili değildi!
Şaşkınlığım sürüyordu.
Gevelediğimi görünce konuyu kapattı! Ancak daha sonraki zamanlarda bu aile aldı başını gitti! Önüne çıkan engelleri tek tek aştı.
Arkasındaki gücü bildiğim için hep gülüyordum. Ama onlar ilerlemeye devam ediyordu! Hiç durmadılar kimse de durduramadı zaten…"
Dostumun bu söylediklerini hiç unutmadım. Gerçekten çok özel biri olduğu için ağzından dökülen harfleri bile not ediyordum…
Bunları neden anlattım?
Anlatayım…
New York belki de tarihinin en önemli ve anlamlı düğünlerinden birine ev sahipliği yaptı.
En azından yılın en önemli düğünüydü!
20 milyar dolar serveti olduğu ve 2 trilyon dolarlık fonu yönettiği söylenen kişi dünyaevine girdi! Üçüncü evliliğini yapan damat 83 yaşındaydı.
Yani pek genç sayılmazdı!
Yeni eşi de 4 yıl önce tanıştığı YOGA öğretmeni 42 yaşındaki Tamiko Bolton'du!
Aşk engel tanımıyordu ve belli ki yaşı yoktu!
Damat Bey düğünün aile arasında yapılacağını duyurduğu için fazla magazin malzemesi yoktu! 72 saat sürecek olan ve sadece aile üyelerinin bulunacağı düğüne ne hikmetse bilinen çok özel isimler katılıyordu!
Bizim "kendi aramızda" diye nitelendirdiğimiz düğünde FORBES listesinde ilk 100'de yer alan çok önemli 27 ZENGİN, 15 ülkenin merkez bankası başkanları, en büyük 8 bankanın patronu, 13 NOBELLİ isim ve 11 ülke lideri hazır bulunuyordu!
27 zenginin içinde kimler vardı?
Bu soru çok can alıcı!
Oracle'ın sahibi Larry Ellison ve Google'ın kurucusu Sergey Brin öne çıkanlardan isimlerdi!
IMF Başkanı Christine Lagarde ve kendisinden önce o koltuğu işgal etmiş iki isim de onur konuğuydu!
Liberya'nın Ekonomi bakanı, Kalkınma ve Yatırım Bankası Danışmanı, Dünya Bankası yöneticisi, HSBC ve Citibank şefi olan ve en sonunda devlet Başkanı koltuğuna oturan Ellen Johnson Sirleaf…
Bayan Ellen gibi 12 NOBELLİ misafir daha vardı!
Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim, "Bu özel günde burada olmak harika" diyordu.
BONO gibi 20 dünyaca ünlü sanatçı, FED'in eski ve yeni patronlarıyla kadeh kaldırırken yüzlerinde gülücükler eksik olmuyordu!
Onca tanınmış konuğun arasında uzaklardan gelenler de yok değildi!
Mısır'da MURSİ'yi indiren SİSİ'ye en büyük desteği veren Necip Saviris'le gecede özel olarak ilgileniliyordu!
3 milyar dolarlık serveti hakkında "Emanetçi" yorumları yapılan Saviris adeta "Emanetçiysem kime ne?" diyerek nispet yapıyordu!
Gecenin içinde yer aldığı halde basına sızmayan isimler de vardı!
8 büyük bankanın sahiplerinden biri olan ROCKEFELLER bunlardan biriydi!
Aileden kaç kişi geldiği bilinmese de en güvendikleri ismi yalnız bırakmadıkları kesindi!
Sadece Rockefeller mi?
Elbette hayır!
Büyük patron yani Rothschildler de oradaydı!
Galiba sırf bu nedenle "aile içi kutlama" deniliyordu!
Para sihirbazı SOROS evlenirken yalnız kalacak değildi ya!
Dönelim başa…
Dostumun anlattığı isim, SOROS ve arkadaşları ile buluştuktan sonra büyüdü!
Durdurulamayan yükselişleri o zaman başladı!
O gün bugün devam ediyor!
Bu nedenle Soros'un kendisinden çok genç bir bayanla evlenmesi ilgimi çekti! Düğün aile içinde de olsa ayrıntılara kilitlendim!
Ama sıkıntım büyüktü!
Soros'un patronları tarafından "elinden tutulan aileden" New York'ta olan var mıydı?
Bu sorunun cevabını bir türlü bulamadım. Hiç kimse de bana yardımcı olmadı!
Akıl orada birilerinin olması gerektiğini söylüyordu!
Ama bilen yoktu! "Olsa ne olacaktı?" diye sorabilirsiniz!
Bunda sonuna kadar haklısınız!
Ben sadece AİLE İÇİ DÜĞÜN kavramına bizimkilerin girip girmediğini merak ettim!
Bu da suç değil!
Dünyanın en sade ama en güçlü organizasyonunda bir TÜRK'ün olması ufkumu sonuna kadar açardı!
Dostumla konuşurken gördüğümüz o isim oradan çıkarsa benim için İŞLEM TAMAM!
Yani anlayacağınız sadece cevabın peşindeyim…
AİLE her şey!
Ergün Diler
Uzun bir süre önce çok değer verdiğim bir dostumla oturup sohbet ediyorduk.
Cumhuriyet'in hem yakın tarihine hem de kodlarına hiç kimsenin olmadığı kadar hakimdi!
Çok az konuşur daha çok günlük değerlendirmelerde bulunurdu!
Gazetecilerle yan yana gelmemeye özen gösterirdi! Her buluşmamızda birçok şeyi kendisine saklar bir hal takınırdı! En azından bana öyle gelirdi…
Gezi eylemlerini ve arkasında kimlerin olabileceğini tartışırken bulunduğumuz yere çok önemli bir işadamı girdi! Türkiye'de herkesin tanıdığı bildiği bir isim! Meraklı gözlerle bakarken dostum önündeki kahvesini yudumlayıp ilginç bir ses tonuyla bana dönüp "Onları çok mu merak ediyorsun?" diye sordu!
Şaşırmıştım… Hiç düşünmeden bir gazeteci refleksiyle "Evet" dedim…
"O zaman dinle!" diye cevap verdi…
"Yıllar önce çok önemli bir yabancıyla Taksim'de bir yerlerde buluştuk. Konu Türkiye idi! Karşımdaki isim herkesin bulupta konuşacağı biri değildi! Gerçekten çok özel kişilikti!
Bana danışacağı bir konu varmış!
Fikrimi merak etmiş. Randevuya sadık kalıp istediği yere istediği saatte gittim.
Doğrudan konuya girdi. Şu gördüğün ismin mensup olduğu aileyi kastederek 'Sence bunlar Türkiye'de öne çıkarılabilir mi? Çıkarılırsa gereğini yaparlar mı?' diye sordu.
Şaşırmıştım. Neden bu ailenin hedeflerinde olduğunu bilmediğim için bir şey söylemedim. Ayrıca konu benimle de doğrudan ilgili değildi!
Şaşkınlığım sürüyordu.
Gevelediğimi görünce konuyu kapattı! Ancak daha sonraki zamanlarda bu aile aldı başını gitti! Önüne çıkan engelleri tek tek aştı.
Arkasındaki gücü bildiğim için hep gülüyordum. Ama onlar ilerlemeye devam ediyordu! Hiç durmadılar kimse de durduramadı zaten…"
Dostumun bu söylediklerini hiç unutmadım. Gerçekten çok özel biri olduğu için ağzından dökülen harfleri bile not ediyordum…
Bunları neden anlattım?
Anlatayım…
New York belki de tarihinin en önemli ve anlamlı düğünlerinden birine ev sahipliği yaptı.
En azından yılın en önemli düğünüydü!
20 milyar dolar serveti olduğu ve 2 trilyon dolarlık fonu yönettiği söylenen kişi dünyaevine girdi! Üçüncü evliliğini yapan damat 83 yaşındaydı.
Yani pek genç sayılmazdı!
Yeni eşi de 4 yıl önce tanıştığı YOGA öğretmeni 42 yaşındaki Tamiko Bolton'du!
Aşk engel tanımıyordu ve belli ki yaşı yoktu!
Damat Bey düğünün aile arasında yapılacağını duyurduğu için fazla magazin malzemesi yoktu! 72 saat sürecek olan ve sadece aile üyelerinin bulunacağı düğüne ne hikmetse bilinen çok özel isimler katılıyordu!
Bizim "kendi aramızda" diye nitelendirdiğimiz düğünde FORBES listesinde ilk 100'de yer alan çok önemli 27 ZENGİN, 15 ülkenin merkez bankası başkanları, en büyük 8 bankanın patronu, 13 NOBELLİ isim ve 11 ülke lideri hazır bulunuyordu!
27 zenginin içinde kimler vardı?
Bu soru çok can alıcı!
Oracle'ın sahibi Larry Ellison ve Google'ın kurucusu Sergey Brin öne çıkanlardan isimlerdi!
IMF Başkanı Christine Lagarde ve kendisinden önce o koltuğu işgal etmiş iki isim de onur konuğuydu!
Liberya'nın Ekonomi bakanı, Kalkınma ve Yatırım Bankası Danışmanı, Dünya Bankası yöneticisi, HSBC ve Citibank şefi olan ve en sonunda devlet Başkanı koltuğuna oturan Ellen Johnson Sirleaf…
Bayan Ellen gibi 12 NOBELLİ misafir daha vardı!
Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim, "Bu özel günde burada olmak harika" diyordu.
BONO gibi 20 dünyaca ünlü sanatçı, FED'in eski ve yeni patronlarıyla kadeh kaldırırken yüzlerinde gülücükler eksik olmuyordu!
Onca tanınmış konuğun arasında uzaklardan gelenler de yok değildi!
Mısır'da MURSİ'yi indiren SİSİ'ye en büyük desteği veren Necip Saviris'le gecede özel olarak ilgileniliyordu!
3 milyar dolarlık serveti hakkında "Emanetçi" yorumları yapılan Saviris adeta "Emanetçiysem kime ne?" diyerek nispet yapıyordu!
Gecenin içinde yer aldığı halde basına sızmayan isimler de vardı!
8 büyük bankanın sahiplerinden biri olan ROCKEFELLER bunlardan biriydi!
Aileden kaç kişi geldiği bilinmese de en güvendikleri ismi yalnız bırakmadıkları kesindi!
Sadece Rockefeller mi?
Elbette hayır!
Büyük patron yani Rothschildler de oradaydı!
Galiba sırf bu nedenle "aile içi kutlama" deniliyordu!
Para sihirbazı SOROS evlenirken yalnız kalacak değildi ya!
Dönelim başa…
Dostumun anlattığı isim, SOROS ve arkadaşları ile buluştuktan sonra büyüdü!
Durdurulamayan yükselişleri o zaman başladı!
O gün bugün devam ediyor!
Bu nedenle Soros'un kendisinden çok genç bir bayanla evlenmesi ilgimi çekti! Düğün aile içinde de olsa ayrıntılara kilitlendim!
Ama sıkıntım büyüktü!
Soros'un patronları tarafından "elinden tutulan aileden" New York'ta olan var mıydı?
Bu sorunun cevabını bir türlü bulamadım. Hiç kimse de bana yardımcı olmadı!
Akıl orada birilerinin olması gerektiğini söylüyordu!
Ama bilen yoktu! "Olsa ne olacaktı?" diye sorabilirsiniz!
Bunda sonuna kadar haklısınız!
Ben sadece AİLE İÇİ DÜĞÜN kavramına bizimkilerin girip girmediğini merak ettim!
Bu da suç değil!
Dünyanın en sade ama en güçlü organizasyonunda bir TÜRK'ün olması ufkumu sonuna kadar açardı!
Dostumla konuşurken gördüğümüz o isim oradan çıkarsa benim için İŞLEM TAMAM!
Yani anlayacağınız sadece cevabın peşindeyim…
AİLE her şey!
Ergün Diler
21 Eylül 2013 Cumartesi
Karanlık El
Laiklik, içki yasağı, başörtüsü, baskı, sigara kısıtlaması yani ortaya atılan ne varsa hepsi palavra!
Karanlık El
Osmanlı ya da Türkiye, aynı oyunları başka başka figüranlarla oynayanlar tarafından yönetildi! Okullarda, kışlalarda, resmi binalarda, başkentte Türk bayrağı dalgalandığı zaman bizler, ülkemizi bağımsız ve milli zannettik!
BÜYÜK YALAN buydu!
Hiçbir zaman kendi halimize bırakılmadık.
Cumhurbaşkanları, partiler, paşalar, koalisyonlar hep GİZLİ bir elin baskısına uğradı!
Etrafımız hep düşmanla çevriliydi!
Herkes bizim kötülüğümüzü istiyordu!
Yunan da, Arap da, Ermeni de, Kürt de düşmandı! İllüzyon buydu! Dışarıda düşman biriktirirken, içerideki GİZLİ DEVLET ve gerçek sahipleri, kendilerini sakladı!
Büyük yanılgı buydu!
Geçtiğimiz gün bir dostum hatırı sayılır kalınlıkta kitap taslağıyla geldi. "Okur musun?" dedi...
Açıp birkaç sayfa göz gezdirdim...
Türkçeydi! Ama bir gariplik vardı...
Anlayınca gülümsedim... "Bak bu ülkede FRANSIZCA kitap yazarım, herkes Türkçe sanarak bal gibi okur! Yani bu kadar adamların tesiri altında kalmışız" dedi.
Kurumlarımız da öyleydi! Batı'ya giderken BATI kalbimize kadar giriyordu! Ve biz bu tehlikeyi hiç görmüyorduk... "İngilizler'e yakayı ne zaman kaptırdık?" diye çok soru geliyor! Daha önce yazdım!
Tekrar etmekte bir sakınca yok!
Bugünü anlamak, ülkedeki değişimi çözmek, yeni rotayı fark edebilmek için 110 yıl geri gitmek durumundayız! Yoksa ne Ergenekon'u, ne faiz lobisini, ne BARONLARI, ne resmi ideolojiyi, anlayabiliriz!
Resmi tarih, LOZAN'da kritik görevde olanları bizden sakladı. Haliyle Emanuel Karasu'yu da atladı!
Ankara'ya tercümanlık hizmeti veren Karasu'nun neyi nasıl tercüme ettiğini hala bilen yok!
Neyse...
Seferad Yahudisi bir ailenin çocuğu olan Emanuel Karasu, 1902 yılında 13450 Matrikül numarasıyla çıraklık derecesinden Selanik Locası'na kaydoldu. Hızla yükseldi. Jön Türk hareketini, Boulma Giani Sokağı'ndaki mabede çekmeyi başardı. Yeni merkez burası olmuştu!
İttihat ve Terakki'nin kalbi burada atmaya başladı.
İlk Osmanlı subayının locaya kabulü de tam bir yıl sonra 1903'te gerçekleşti.
Daha sonra bu sayı artınca, ikinci loca olan LABOR ET LUX devreye girdi.
TAKVİM'ler 1908'i gösterdiğinde Selanik Loca'sındaki 188 üyenin 23'ü üst düzey subaydı. 31 MART OLAYI ve NASIL MÜDAHALE EDİLECEĞİNE burada karar verildi.
Modernleşmenin önündeki en büyük engel saydıkları II. Abdülhamit, Selanik'ten gelen HAREKET ORDUSU tarafından bertaraf edildi.
Yani Padişah Abdülhamit, İttihat ve Terakki'deki ilk Gayr-ı Müslim olan KARASU tarafından tahttan indirildi.
Abdülhamit gözyaşları içinde Selanik'teki ALATİNİ KÖŞKÜ'ne giderken, KARASU da Macedonia Risorta da (SELANİK LOCASI) kendisine güç veren İngiliz Konsolos John Elia Blunt'un evinin yolunu tutuyordu!
Çıkarlarına izin vermediği için GERİCİ dedikleri Abdülhamit, bu loca tarafından derdest edildi! Bu Türk askerinin kullanılıp, ülkenin RESMEN İNGİLTERE'ye verildiği en önemli adımdır!
31 Mart'tan sonra Museviler Filistine yerleşmeye başladı!
Aslında bütün olay buydu! Ama sahne önünde başka şeyler görülüyordu!
Tıpkı şimdi olduğu gibi!
O senaryoyu yazanlar şimdi de Erdoğan için baskıcı, otoriter, gerici yakıştırması yapıyor!
Nasıl o zaman farklı toplum kitleleri kullanıldıysa, şimdi de aynısı yapılmakta!
Bugün ile tek fark, şimdi içeride kendilerine bağlı güçlü bir sermayenin olması!
O tarihten sonra Türkiye hep kontrollerinde oldu. Kurumlar ve sermaye onlarındı!
Kendi bayrakları yerine bizimki dalgalansa da gerçek değişmiyordu!
Gizli el yönetiyordu!
Ne askerler, ne mühendisler, ne avukatlar ne gazeteciler, ne hekimler ne de siyasetçiler bu gerçeği bilmiyordu!
Zaten AKIL denen şey de böyle bir olguydu!
Bizim hüzünlü hikayemiz işte böyleydi!
Şimdi BARONLARIN elinden, yani onların mutemetlerinin avuçlarından, ülke kurtulmaya çalışıyor!
Laiklik, içki yasağı, başörtüsü, baskı, sigara kısıtlaması yani ortaya atılan ne varsa hepsi palavra! Gerçeği gizlemek için kılıf! İlk kez Ankara'da onlara meydan okuyacak bir DEVLET var!
Beklemedikleri ve alışık olmadıkları gerçek bu!
Okullarda bunlar öğretilmediği için millet gerçekle buluşamıyor!
Tarihini bilmeyen toplumların geleceğini başkaları yazar. Biz de bu nedenle aynı suda defalarca yıkandık! Şimdi yaşanan, Türkler'in içerideki ve dışarıdaki YABANCILARLA savaşıdır!
Ya biz, ya onlar kazanacak!
Konu bu!
NOT: Mesela şimdilerde çok zengin olan ailelerin dedeleri, Osmanlı'da ne görev yapıyordu?
Acaba Vahdettin'in elmas dolu özel çantasını kaybeden ünlü bir ailenin ünlü bir ismi, bu işten sorumlu muydu?
Hala en büyük sorunumuz eğitim!
Çözmediğimiz sürece ayakta kalamayız!
Ergün Diler
Karanlık El
Osmanlı ya da Türkiye, aynı oyunları başka başka figüranlarla oynayanlar tarafından yönetildi! Okullarda, kışlalarda, resmi binalarda, başkentte Türk bayrağı dalgalandığı zaman bizler, ülkemizi bağımsız ve milli zannettik!
BÜYÜK YALAN buydu!
Hiçbir zaman kendi halimize bırakılmadık.
Cumhurbaşkanları, partiler, paşalar, koalisyonlar hep GİZLİ bir elin baskısına uğradı!
Etrafımız hep düşmanla çevriliydi!
Herkes bizim kötülüğümüzü istiyordu!
Yunan da, Arap da, Ermeni de, Kürt de düşmandı! İllüzyon buydu! Dışarıda düşman biriktirirken, içerideki GİZLİ DEVLET ve gerçek sahipleri, kendilerini sakladı!
Büyük yanılgı buydu!
Geçtiğimiz gün bir dostum hatırı sayılır kalınlıkta kitap taslağıyla geldi. "Okur musun?" dedi...
Açıp birkaç sayfa göz gezdirdim...
Türkçeydi! Ama bir gariplik vardı...
Anlayınca gülümsedim... "Bak bu ülkede FRANSIZCA kitap yazarım, herkes Türkçe sanarak bal gibi okur! Yani bu kadar adamların tesiri altında kalmışız" dedi.
Kurumlarımız da öyleydi! Batı'ya giderken BATI kalbimize kadar giriyordu! Ve biz bu tehlikeyi hiç görmüyorduk... "İngilizler'e yakayı ne zaman kaptırdık?" diye çok soru geliyor! Daha önce yazdım!
Tekrar etmekte bir sakınca yok!
Bugünü anlamak, ülkedeki değişimi çözmek, yeni rotayı fark edebilmek için 110 yıl geri gitmek durumundayız! Yoksa ne Ergenekon'u, ne faiz lobisini, ne BARONLARI, ne resmi ideolojiyi, anlayabiliriz!
Resmi tarih, LOZAN'da kritik görevde olanları bizden sakladı. Haliyle Emanuel Karasu'yu da atladı!
Ankara'ya tercümanlık hizmeti veren Karasu'nun neyi nasıl tercüme ettiğini hala bilen yok!
Neyse...
Seferad Yahudisi bir ailenin çocuğu olan Emanuel Karasu, 1902 yılında 13450 Matrikül numarasıyla çıraklık derecesinden Selanik Locası'na kaydoldu. Hızla yükseldi. Jön Türk hareketini, Boulma Giani Sokağı'ndaki mabede çekmeyi başardı. Yeni merkez burası olmuştu!
İttihat ve Terakki'nin kalbi burada atmaya başladı.
İlk Osmanlı subayının locaya kabulü de tam bir yıl sonra 1903'te gerçekleşti.
Daha sonra bu sayı artınca, ikinci loca olan LABOR ET LUX devreye girdi.
TAKVİM'ler 1908'i gösterdiğinde Selanik Loca'sındaki 188 üyenin 23'ü üst düzey subaydı. 31 MART OLAYI ve NASIL MÜDAHALE EDİLECEĞİNE burada karar verildi.
Modernleşmenin önündeki en büyük engel saydıkları II. Abdülhamit, Selanik'ten gelen HAREKET ORDUSU tarafından bertaraf edildi.
Yani Padişah Abdülhamit, İttihat ve Terakki'deki ilk Gayr-ı Müslim olan KARASU tarafından tahttan indirildi.
Abdülhamit gözyaşları içinde Selanik'teki ALATİNİ KÖŞKÜ'ne giderken, KARASU da Macedonia Risorta da (SELANİK LOCASI) kendisine güç veren İngiliz Konsolos John Elia Blunt'un evinin yolunu tutuyordu!
Çıkarlarına izin vermediği için GERİCİ dedikleri Abdülhamit, bu loca tarafından derdest edildi! Bu Türk askerinin kullanılıp, ülkenin RESMEN İNGİLTERE'ye verildiği en önemli adımdır!
31 Mart'tan sonra Museviler Filistine yerleşmeye başladı!
Aslında bütün olay buydu! Ama sahne önünde başka şeyler görülüyordu!
Tıpkı şimdi olduğu gibi!
O senaryoyu yazanlar şimdi de Erdoğan için baskıcı, otoriter, gerici yakıştırması yapıyor!
Nasıl o zaman farklı toplum kitleleri kullanıldıysa, şimdi de aynısı yapılmakta!
Bugün ile tek fark, şimdi içeride kendilerine bağlı güçlü bir sermayenin olması!
O tarihten sonra Türkiye hep kontrollerinde oldu. Kurumlar ve sermaye onlarındı!
Kendi bayrakları yerine bizimki dalgalansa da gerçek değişmiyordu!
Gizli el yönetiyordu!
Ne askerler, ne mühendisler, ne avukatlar ne gazeteciler, ne hekimler ne de siyasetçiler bu gerçeği bilmiyordu!
Zaten AKIL denen şey de böyle bir olguydu!
Bizim hüzünlü hikayemiz işte böyleydi!
Şimdi BARONLARIN elinden, yani onların mutemetlerinin avuçlarından, ülke kurtulmaya çalışıyor!
Laiklik, içki yasağı, başörtüsü, baskı, sigara kısıtlaması yani ortaya atılan ne varsa hepsi palavra! Gerçeği gizlemek için kılıf! İlk kez Ankara'da onlara meydan okuyacak bir DEVLET var!
Beklemedikleri ve alışık olmadıkları gerçek bu!
Okullarda bunlar öğretilmediği için millet gerçekle buluşamıyor!
Tarihini bilmeyen toplumların geleceğini başkaları yazar. Biz de bu nedenle aynı suda defalarca yıkandık! Şimdi yaşanan, Türkler'in içerideki ve dışarıdaki YABANCILARLA savaşıdır!
Ya biz, ya onlar kazanacak!
Konu bu!
NOT: Mesela şimdilerde çok zengin olan ailelerin dedeleri, Osmanlı'da ne görev yapıyordu?
Acaba Vahdettin'in elmas dolu özel çantasını kaybeden ünlü bir ailenin ünlü bir ismi, bu işten sorumlu muydu?
Hala en büyük sorunumuz eğitim!
Çözmediğimiz sürece ayakta kalamayız!
Ergün Diler
16 Eylül 2013 Pazartesi
yeni dünya
Alper Tan, yeni dünya düzenini gözler önüne seren bir analiz kaleme aldı. İşte Tan'ın o analizi:
Daha evvel de defalarca vurguladık. 20. Yüzyılın başında sömürgeciler tarafından kurgulanmış ve başarıyla icra edilmiş olan dünya düzeni, yer yer kısmi revizyon görse bile, bir asra yakın tesirini göstermiş ve güçlü bir alternatif veya güçlü bir direniş görmediği için de ayakta kalmıştır. BM bu malum düzenin hukuki ve siyasi olarak devamını temin ederken, NATO ise mevcut dünya düzeninin güvenlik açısından koruyuculuğunu yapmaktadır. İMF ve Dünya Bankası ise bu düzenin mali ve ekonomik açıdan istikrarını ve sürdürülebilirliğini temin amacıyla faaliyet gösterir. Mevcut Dünya düzeninin en önemli uluslararası mekanizmaları bunlar olmakla birlikte, düzenin ince ayarlarını yapmak için başka örgütler ya da kuruluşlar da çalışmaktadır.
BM’nin 200 civarındaki üyesi ne derse desin neticede bu örgütün patronu ve veto yetkisi olan 5 daimi üye son sözü söyler. Yer yer bu 5 daimi üyeler arasında tribünleri yanıltmak veya yönlendirmek için kayıkçı kavgaları da olur. Yani danışıklı dövüşler.. Suriye konusunda olduğu gibi..
Dünya düzeni, bu beş daimi üye ve bu üyelerin ortağı veya korumasındaki diğer ülkelerin menfaatleri istikametinde tutulmaya çalışılır. Bu ülkelerin menfaati tehlikeye girerse adına “Uluslararası camia” denilen mekanizmalar ayağa kalkarlar. Amaç asla, dünyada eşitliği, adaleti, güvenliği, huzuru ve refahı sağlamak değildir. Savunulan ilkeler, sadece kağıt üzerindedir. Bu ilkeler, dünya düzenini yürütenlerin şirin ve süslü birer kırbaçlarıdır. Hedef ülkeler veya halkların en ufak hataları en ağır şekilde cezalandırılırken, bu ilkeleri savunanların, kendi sömürü düzenlerini korumak için milyonları aşan katliamları, yazılı ilkelerin hayata geçirilmesi için yapılmış gibi gösterilir. Afganistan’da, Irak’ta yapılanlar, bunun en yakın, en sıcak örnekleridir. Yani “Uluslararası camia” olarak anılan bu mekanizmalar, aslında zalimin zulmüne meşruiyet sağlamak, haksızlıklarına kılıf üretmek için çalışırlar. Temel amaçları budur.
Varlık nedeni bu olan örgütlerin dünyadaki zulme, haksızlığa veya önemli problemlere çare üretmelerini beklemek son derece beyhude bir beklentidir ve bu şartlarda hiçbir zaman da gerçekleşmeyecektir. Bütün ülkelerin üye olduğu BM’de 5 ülkeye veto hakkı tanınmış olunması zaten dünyadaki zulmün ve tüm haksızlıkların temelidir. Bu yetkinin bizatihi kendisi zaten vicdani ve insani olarak meşru değildir. Yukarda sıraladığımız uluslararası örgütlerin hepsi de Müslümanlara, karşı veya mesafeli kuruluşlardır. Bu kuruluşların tüzüğündeki veya sözleşmesindeki süslü ve yaldızlı cümleler bu iddiamızı çürütemez. “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” Uygulamanın neredeyse hepsi bu iddiayı destekler niteliktedir.
Ama ne yazık ki henüz dünyada bu tarz örgütlerin rakipleri veya alternatifleri yoktur. Öyle olduğu için de dünyanın bir yerinde sıkıntı olsa hemen BM göreve çağırılır. BM toplanır. Ama her defasında veto yetkisi olanların menfaatleri yönünde kararlar çıkar. Çünkü farklı bir karar çıkması BM’nin yapısı gereği mümkün değildir.
Afganistan’da ve Irak’ta Haçlı koalisyonunun işgaline kılıf ve meşruiyet üretmekten başka bir şey yapmayan, 3 senedir Suriye’de 120 binden fazla insanın katledilmesini, milyonlarca mülteci ve yaralının dramının BM tarafından sadece seyredilmesini başka nasıl izah edebiliriz? Mısır’da, demokrasiyle, seçimle gelen yönetimi deviren darbeyi BM’nin patronları nasıl karşıladılar hepimiz gördük. Dünyanın lideri görülen ABD’nin Dışişleri Bakanı John Kerry, “Darbecilerin demokrasiyi tesis ettiklerini” söyledi gözlerimizin içine bakarak.. Aynı ABD, Türkiye’de demokrasi defalarca yere seren 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerini de organize etmemiş miydi? 27 Nisan bildirisini yayınlayanları kim motive etmişti. 65 yıldan beri Filistinlileri esir alan yüzbinlerce Müslümanı katleden İsrail’i kim destekliyor? Gazze’de seçimle iş başına gelen HAMAS’ı kim terörist ilan etmişti. Mısır’da seçimle gelen İhvan-ı Müslimin’i terör örgütü olarak görmüyorlar mı? Bütün bunlar, bu “Uluslararası camia” açısından bir çifte standart değil, kuruluş felsefelerinin icrasıdır. Bunu böyle görmemiz gerekir. Kendimizi avutmak istiyorsak ayrı.. Ama gerçekçi olacaksak durum budur.
Suriye diktatörü kendi halkına kimyasal silah kullanıyor. Binlerce insan ölüyor. “Uluslararası camia” sadece laf üretiyor, dünyayı oyalıyor, katillere zaman kazandırıyor. Mısır’da darbeciler, seçilmiş devlet başkanına darbe yapıp cezaevine atıyor. Devrik diktatörü mahkemede beraat ettiriyor. “Şiddet dışı yöntemlerle” protesto hakkını kullanan darbe karşıtlarını keskin nişancılarla avlatıyor. Darbe karşıtı örgütlerin neredeyse tüm etkin liderlerini hapse attırıyor. Bu liderlerin tek tek çocukları öldürülüyor. İbadet eden masum insanların üzerine hedef gözetmeksizin yaylım ateşi ediliyor. Ama bu “Uluslararası camianın” “gık”ı çıkmıyor. Darbecilere katliam ve başarı için örtülü destek ve zaman tanıyorlar.
Bu gerçeği hepimizin görme zamanı geldi ve geçiyor artık. Yakınma ve şikayet etme acziyetini bir yana bırakmak, kendi çözümümüzü ortaya koymak zorundayız. Müslümanlar her ne kadar yönlerini Batıya çevirseler bile Batı onları her zaman başkası olarak gördü. Kendinden görmedi. Hep düşman olarak gördü. Bunun istisnaları olabilir. Ancak genel durum böyle. Bu gerçeği tüm Müslümanların görmeleri ve ona göre de pozisyonlarını belirlemeleri gerekiyor. Karşımızda medeni bir Batı yok. aksine medeni kisvesine bürünmüş bir “Vahşi Batı” var. Yakın tarih de bunu gösteriyor, daha öncesi de..
Müslüman ülkelerin halklarının önce, başlarındaki güdümlü yönetimleri değiştirmekle işe başlamaları gerekiyor. Sonra da Müslüman ülkelerin ve Müslüman halkların kendi aralarında dayanışmaya geçerek uluslararası teşkilatlanmalarını tamamlamaları icap ediyor. İİT ve Arap Birliği gibi üyeleri Müslüman ülkelerden oluşan örgütlerin mevcut yapıları ile elde edebilecekleri bir başarı zor görünüyor. Ancak bu örgütleri hızla yeniden yapılandırılırlarsa Müslüman halkaların dünyada ezilmeleri biraz olsun azalabilir.
Müslüman ülkelerin siyasi, sosyal, güvenlik, finans, ekonomi ve yayıncılık alanında uluslararası örgütlerini hayata geçirmeleri bu konularda Batı kurumlarına bağımlılıktan kurtulmaları gerekiyor. Bunu dini alanda da çatı bir kuruluşla hayata geçirmek kaçınılmaz bir ihtiyaç durumundadır. Bu gün Hıristiyan aleminin başı olan Vatikan’ın bir karşılığı İslam dünyasında mevcut değildir. Hıristiyan Batı Katolik Vatikan’ı normal ve gerekli görürken Osmanlı’nın yıkılmasından sonra Hilafetin kaldırılmasını mecbur tutmuş ve kaldırılmasını da alkışlamıştır.
İslam dünyası için böyle bir yapı artık bir zorunluluktur. Kastettiğimiz şey Osmanlı ailesinden birinin halife yapılması değildir. İslam toplulukların müşterek bir Müslümanlık yorumunu sağlamak için müşterek aklı ortaya koyacak uluslararası, daha da doğrusu Müslümanlar arası, kolektif bir kurumu ihya etmektir. İnsanlar sadece etten, kemikten ibaret değildir. İnsanlar sadece fiziki güvenlikleri için hassasiyet göstermiyorlar. Nesillerinin, mefkurelerinin ve inançlarının güvenliğini de önemsiyorlar. Günümüz dünyasında insanların bunu tek başlarına sağlamaları da mümkün değildir. O nedenle Müslümanlar arasında vifak ve ittifakı koruyacak ve sağlayacak, ihtilafları ortadan kaldıracak, barışı, istikrarı ve refahı gözetecek bir mekanizma zaruri bir ihtiyaç halindedir. Suriye ve Mısır’da yaşanan gelişmeler bunun ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu bir kere daha teyit etmiştir.
Eğer Müslümanlar kendi çatı örgütlerini aktif hale getirir veya yeniden kurarlarsa dünyadaki mevcut uluslararası örgütleri de daha rahat değişime zorlayabilirler. Ya da onların gücünü, etkinliğini kırabilir, etkisizleştirebilirler. Ortak hareket eden Hıristiyan veya Gayri Müslim dünyaya karşı İslam ülkeleri tek tek başa çıkmaya çalışırlarsa ki şu anda yaşanan budur. Netice ortadadır.
Ne acı ki Müslüman ülkeler, içine düştükleri krizden Hıristiyan ülkelerin ipine sarılarak kurtulmaya çalışmaktadırlar. Onların nasıl hareket ettiklerini ise yukarda anlatmaya çalıştık. Bu bir kısır döngüdür. Eğer düzeltilmezse bu kısır döngü devam edecektir.
Zaman geçirmeden bir yerden başlamak gerekiyor. Bu pilav çok su kaldırır. O nedenle hepimiz bu konu üzerinde kafa yormalıyız. Ciddi projeler geliştirmeliyiz. Çünkü Dünya, din ekseninde hızlı bir kutuplaşma trendindedir. Tarihe baktığımızda bu tür kutuplaşmaların zirvesi büyük ve sıcak savaşlara yol açmıştır. Bu savaşların neticesinde ise küresel dengeler kurulmuş ve uluslararası düzen yeniden belirlenmiştir. Bütün işaretler dünyanın böyle bir sürece girdiğini gösteriyor. Bu bir “şom ağızlık” değildir. Yaşanan hadiselere dair iyimser yorumlar elbette insanlara hoş gelebilir. Ancak bu, gerçeği yansıtmaz.
Bunları dile getirirken böyle bir savaşı elbette temenni etmiyoruz. Umarız böyle bir durum olmaz. Fakat gerçekçi olacaksak, Dünya hızla büyük bir hesaplaşmaya gidiyor. Bu hesaplaşmaya hazırlıklı olmak gerekir. Eğer böyle bir savaş veya çatışma olursa bu hususta da asla karamsar değiliz. Böyle bir savaşı Gayri Müslim Batı’nın kazanma şansı çok zayıf. Her ne kadar şu anda Müslüman topluluklar olumsuz bir tablo içinde isler de aslında gayri Müslim topluluklar özellikle toplumsal açıdan çok daha acıklı durumdadır. Siyasi ve teknolojik üstünlükleri nedeniyle bunu şimdilik gizleyebiliyorlar. Ancak çıkacak büyük bir savaş, onların toplumsal çürümüşlüklerini kolayca ortaya çıkaracak ve siyasi ve teknolojik üstünlüğün onları zafere kavuşturmaları mümkün olmayacaktır.
Uzun ve detaylı bu olan konuda son cümle olarak şunu söyleyebiliriz. Silah ve teknolojiyi parayla satın alabilirsiniz. Onu kullanacak insan gücünü alamazsınız. Afganistan ve Irak’ta ABD ve koalisyonunun durumu ortada.
Bizim en büyük gücümüz her şeyi görebilen toplumsal şuurumuz olacaktır. Hızla bu konudaki eksiklerimizi tamamlamamız gerekiyor. Bu değer, birilerinin nükleer silahından çok daha etkili bir değerdir. Bu gün Beşşar Esad’ın kimyasal silahı kitlesel ölümleri getirse bile ona karşı toplumsal direnci zirveye çıkarmakta, Başbakan Erdoğan’ın Mısır’da darbeciler tarafından katledilen Esma’ya döktüğü gözyaşı ise dünya çapında kitleleri fethetmektedir.
Yani dünyada kurşunu eriten gözyaşı gibi etkili silahlar da vardır. Bu konuda esas korkuyu Batı dünyası yaşamaktadır. Onun için de Batı ve müttefikleri Suriye ve Mısır’da katliamları desteklemektedir. O halde biz ne yapmalıyız?
Alper TAN
Daha evvel de defalarca vurguladık. 20. Yüzyılın başında sömürgeciler tarafından kurgulanmış ve başarıyla icra edilmiş olan dünya düzeni, yer yer kısmi revizyon görse bile, bir asra yakın tesirini göstermiş ve güçlü bir alternatif veya güçlü bir direniş görmediği için de ayakta kalmıştır. BM bu malum düzenin hukuki ve siyasi olarak devamını temin ederken, NATO ise mevcut dünya düzeninin güvenlik açısından koruyuculuğunu yapmaktadır. İMF ve Dünya Bankası ise bu düzenin mali ve ekonomik açıdan istikrarını ve sürdürülebilirliğini temin amacıyla faaliyet gösterir. Mevcut Dünya düzeninin en önemli uluslararası mekanizmaları bunlar olmakla birlikte, düzenin ince ayarlarını yapmak için başka örgütler ya da kuruluşlar da çalışmaktadır.
BM’nin 200 civarındaki üyesi ne derse desin neticede bu örgütün patronu ve veto yetkisi olan 5 daimi üye son sözü söyler. Yer yer bu 5 daimi üyeler arasında tribünleri yanıltmak veya yönlendirmek için kayıkçı kavgaları da olur. Yani danışıklı dövüşler.. Suriye konusunda olduğu gibi..
Dünya düzeni, bu beş daimi üye ve bu üyelerin ortağı veya korumasındaki diğer ülkelerin menfaatleri istikametinde tutulmaya çalışılır. Bu ülkelerin menfaati tehlikeye girerse adına “Uluslararası camia” denilen mekanizmalar ayağa kalkarlar. Amaç asla, dünyada eşitliği, adaleti, güvenliği, huzuru ve refahı sağlamak değildir. Savunulan ilkeler, sadece kağıt üzerindedir. Bu ilkeler, dünya düzenini yürütenlerin şirin ve süslü birer kırbaçlarıdır. Hedef ülkeler veya halkların en ufak hataları en ağır şekilde cezalandırılırken, bu ilkeleri savunanların, kendi sömürü düzenlerini korumak için milyonları aşan katliamları, yazılı ilkelerin hayata geçirilmesi için yapılmış gibi gösterilir. Afganistan’da, Irak’ta yapılanlar, bunun en yakın, en sıcak örnekleridir. Yani “Uluslararası camia” olarak anılan bu mekanizmalar, aslında zalimin zulmüne meşruiyet sağlamak, haksızlıklarına kılıf üretmek için çalışırlar. Temel amaçları budur.
Varlık nedeni bu olan örgütlerin dünyadaki zulme, haksızlığa veya önemli problemlere çare üretmelerini beklemek son derece beyhude bir beklentidir ve bu şartlarda hiçbir zaman da gerçekleşmeyecektir. Bütün ülkelerin üye olduğu BM’de 5 ülkeye veto hakkı tanınmış olunması zaten dünyadaki zulmün ve tüm haksızlıkların temelidir. Bu yetkinin bizatihi kendisi zaten vicdani ve insani olarak meşru değildir. Yukarda sıraladığımız uluslararası örgütlerin hepsi de Müslümanlara, karşı veya mesafeli kuruluşlardır. Bu kuruluşların tüzüğündeki veya sözleşmesindeki süslü ve yaldızlı cümleler bu iddiamızı çürütemez. “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” Uygulamanın neredeyse hepsi bu iddiayı destekler niteliktedir.
Ama ne yazık ki henüz dünyada bu tarz örgütlerin rakipleri veya alternatifleri yoktur. Öyle olduğu için de dünyanın bir yerinde sıkıntı olsa hemen BM göreve çağırılır. BM toplanır. Ama her defasında veto yetkisi olanların menfaatleri yönünde kararlar çıkar. Çünkü farklı bir karar çıkması BM’nin yapısı gereği mümkün değildir.
Afganistan’da ve Irak’ta Haçlı koalisyonunun işgaline kılıf ve meşruiyet üretmekten başka bir şey yapmayan, 3 senedir Suriye’de 120 binden fazla insanın katledilmesini, milyonlarca mülteci ve yaralının dramının BM tarafından sadece seyredilmesini başka nasıl izah edebiliriz? Mısır’da, demokrasiyle, seçimle gelen yönetimi deviren darbeyi BM’nin patronları nasıl karşıladılar hepimiz gördük. Dünyanın lideri görülen ABD’nin Dışişleri Bakanı John Kerry, “Darbecilerin demokrasiyi tesis ettiklerini” söyledi gözlerimizin içine bakarak.. Aynı ABD, Türkiye’de demokrasi defalarca yere seren 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerini de organize etmemiş miydi? 27 Nisan bildirisini yayınlayanları kim motive etmişti. 65 yıldan beri Filistinlileri esir alan yüzbinlerce Müslümanı katleden İsrail’i kim destekliyor? Gazze’de seçimle iş başına gelen HAMAS’ı kim terörist ilan etmişti. Mısır’da seçimle gelen İhvan-ı Müslimin’i terör örgütü olarak görmüyorlar mı? Bütün bunlar, bu “Uluslararası camia” açısından bir çifte standart değil, kuruluş felsefelerinin icrasıdır. Bunu böyle görmemiz gerekir. Kendimizi avutmak istiyorsak ayrı.. Ama gerçekçi olacaksak durum budur.
Suriye diktatörü kendi halkına kimyasal silah kullanıyor. Binlerce insan ölüyor. “Uluslararası camia” sadece laf üretiyor, dünyayı oyalıyor, katillere zaman kazandırıyor. Mısır’da darbeciler, seçilmiş devlet başkanına darbe yapıp cezaevine atıyor. Devrik diktatörü mahkemede beraat ettiriyor. “Şiddet dışı yöntemlerle” protesto hakkını kullanan darbe karşıtlarını keskin nişancılarla avlatıyor. Darbe karşıtı örgütlerin neredeyse tüm etkin liderlerini hapse attırıyor. Bu liderlerin tek tek çocukları öldürülüyor. İbadet eden masum insanların üzerine hedef gözetmeksizin yaylım ateşi ediliyor. Ama bu “Uluslararası camianın” “gık”ı çıkmıyor. Darbecilere katliam ve başarı için örtülü destek ve zaman tanıyorlar.
Bu gerçeği hepimizin görme zamanı geldi ve geçiyor artık. Yakınma ve şikayet etme acziyetini bir yana bırakmak, kendi çözümümüzü ortaya koymak zorundayız. Müslümanlar her ne kadar yönlerini Batıya çevirseler bile Batı onları her zaman başkası olarak gördü. Kendinden görmedi. Hep düşman olarak gördü. Bunun istisnaları olabilir. Ancak genel durum böyle. Bu gerçeği tüm Müslümanların görmeleri ve ona göre de pozisyonlarını belirlemeleri gerekiyor. Karşımızda medeni bir Batı yok. aksine medeni kisvesine bürünmüş bir “Vahşi Batı” var. Yakın tarih de bunu gösteriyor, daha öncesi de..
Müslüman ülkelerin halklarının önce, başlarındaki güdümlü yönetimleri değiştirmekle işe başlamaları gerekiyor. Sonra da Müslüman ülkelerin ve Müslüman halkların kendi aralarında dayanışmaya geçerek uluslararası teşkilatlanmalarını tamamlamaları icap ediyor. İİT ve Arap Birliği gibi üyeleri Müslüman ülkelerden oluşan örgütlerin mevcut yapıları ile elde edebilecekleri bir başarı zor görünüyor. Ancak bu örgütleri hızla yeniden yapılandırılırlarsa Müslüman halkaların dünyada ezilmeleri biraz olsun azalabilir.
Müslüman ülkelerin siyasi, sosyal, güvenlik, finans, ekonomi ve yayıncılık alanında uluslararası örgütlerini hayata geçirmeleri bu konularda Batı kurumlarına bağımlılıktan kurtulmaları gerekiyor. Bunu dini alanda da çatı bir kuruluşla hayata geçirmek kaçınılmaz bir ihtiyaç durumundadır. Bu gün Hıristiyan aleminin başı olan Vatikan’ın bir karşılığı İslam dünyasında mevcut değildir. Hıristiyan Batı Katolik Vatikan’ı normal ve gerekli görürken Osmanlı’nın yıkılmasından sonra Hilafetin kaldırılmasını mecbur tutmuş ve kaldırılmasını da alkışlamıştır.
İslam dünyası için böyle bir yapı artık bir zorunluluktur. Kastettiğimiz şey Osmanlı ailesinden birinin halife yapılması değildir. İslam toplulukların müşterek bir Müslümanlık yorumunu sağlamak için müşterek aklı ortaya koyacak uluslararası, daha da doğrusu Müslümanlar arası, kolektif bir kurumu ihya etmektir. İnsanlar sadece etten, kemikten ibaret değildir. İnsanlar sadece fiziki güvenlikleri için hassasiyet göstermiyorlar. Nesillerinin, mefkurelerinin ve inançlarının güvenliğini de önemsiyorlar. Günümüz dünyasında insanların bunu tek başlarına sağlamaları da mümkün değildir. O nedenle Müslümanlar arasında vifak ve ittifakı koruyacak ve sağlayacak, ihtilafları ortadan kaldıracak, barışı, istikrarı ve refahı gözetecek bir mekanizma zaruri bir ihtiyaç halindedir. Suriye ve Mısır’da yaşanan gelişmeler bunun ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu bir kere daha teyit etmiştir.
Eğer Müslümanlar kendi çatı örgütlerini aktif hale getirir veya yeniden kurarlarsa dünyadaki mevcut uluslararası örgütleri de daha rahat değişime zorlayabilirler. Ya da onların gücünü, etkinliğini kırabilir, etkisizleştirebilirler. Ortak hareket eden Hıristiyan veya Gayri Müslim dünyaya karşı İslam ülkeleri tek tek başa çıkmaya çalışırlarsa ki şu anda yaşanan budur. Netice ortadadır.
Ne acı ki Müslüman ülkeler, içine düştükleri krizden Hıristiyan ülkelerin ipine sarılarak kurtulmaya çalışmaktadırlar. Onların nasıl hareket ettiklerini ise yukarda anlatmaya çalıştık. Bu bir kısır döngüdür. Eğer düzeltilmezse bu kısır döngü devam edecektir.
Zaman geçirmeden bir yerden başlamak gerekiyor. Bu pilav çok su kaldırır. O nedenle hepimiz bu konu üzerinde kafa yormalıyız. Ciddi projeler geliştirmeliyiz. Çünkü Dünya, din ekseninde hızlı bir kutuplaşma trendindedir. Tarihe baktığımızda bu tür kutuplaşmaların zirvesi büyük ve sıcak savaşlara yol açmıştır. Bu savaşların neticesinde ise küresel dengeler kurulmuş ve uluslararası düzen yeniden belirlenmiştir. Bütün işaretler dünyanın böyle bir sürece girdiğini gösteriyor. Bu bir “şom ağızlık” değildir. Yaşanan hadiselere dair iyimser yorumlar elbette insanlara hoş gelebilir. Ancak bu, gerçeği yansıtmaz.
Bunları dile getirirken böyle bir savaşı elbette temenni etmiyoruz. Umarız böyle bir durum olmaz. Fakat gerçekçi olacaksak, Dünya hızla büyük bir hesaplaşmaya gidiyor. Bu hesaplaşmaya hazırlıklı olmak gerekir. Eğer böyle bir savaş veya çatışma olursa bu hususta da asla karamsar değiliz. Böyle bir savaşı Gayri Müslim Batı’nın kazanma şansı çok zayıf. Her ne kadar şu anda Müslüman topluluklar olumsuz bir tablo içinde isler de aslında gayri Müslim topluluklar özellikle toplumsal açıdan çok daha acıklı durumdadır. Siyasi ve teknolojik üstünlükleri nedeniyle bunu şimdilik gizleyebiliyorlar. Ancak çıkacak büyük bir savaş, onların toplumsal çürümüşlüklerini kolayca ortaya çıkaracak ve siyasi ve teknolojik üstünlüğün onları zafere kavuşturmaları mümkün olmayacaktır.
Uzun ve detaylı bu olan konuda son cümle olarak şunu söyleyebiliriz. Silah ve teknolojiyi parayla satın alabilirsiniz. Onu kullanacak insan gücünü alamazsınız. Afganistan ve Irak’ta ABD ve koalisyonunun durumu ortada.
Bizim en büyük gücümüz her şeyi görebilen toplumsal şuurumuz olacaktır. Hızla bu konudaki eksiklerimizi tamamlamamız gerekiyor. Bu değer, birilerinin nükleer silahından çok daha etkili bir değerdir. Bu gün Beşşar Esad’ın kimyasal silahı kitlesel ölümleri getirse bile ona karşı toplumsal direnci zirveye çıkarmakta, Başbakan Erdoğan’ın Mısır’da darbeciler tarafından katledilen Esma’ya döktüğü gözyaşı ise dünya çapında kitleleri fethetmektedir.
Yani dünyada kurşunu eriten gözyaşı gibi etkili silahlar da vardır. Bu konuda esas korkuyu Batı dünyası yaşamaktadır. Onun için de Batı ve müttefikleri Suriye ve Mısır’da katliamları desteklemektedir. O halde biz ne yapmalıyız?
Alper TAN
Kaydol:
Yorumlar (Atom)





