BELGESEL ROMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BELGESEL ROMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2013 Pazar

JED RUBENFELD - BİR CİNAYETİN PSİKANALİZİ


MERHABALAR; 


Kapağında yazan "Bir Sigmund Freud Romanı" yazısı ile beni kendine çeken, okurken tamamen olmasada kısmen aradığımı bulduğum, araya Sigmund Freud ve öğretilerinin serpiştirildiği  sürükleyici bir polisiye roman ile karşınızdayım.

BİR CİNAYETİN PSİKANALİZİ


ROMANA BAŞLAMADAN ÖNCE:

1909 yılında, Sigmund Freud, o zamanki öğrencisi ile birlikte, Birleşik Devletler’e hayatı boyunca ilk ve son kez giderken, amacı Worcester, Massachusett’teki Clark Üniversitesi’ne psikanaliz üzerine bir dizi konferans vermekti. Clark’ın kendisine verdiği fahri doktorluk unvanı, hayatı boyunca aldığı tek akademik onaydı. Ziyareti son derece başarılı olmasına rağmen, Freud ilerleyen yıllarda sürekli olarak bu ziyaretiyle ilgili sanki Birleşik Devletler’de bir travma yaşamış gibi konuştu. Amerikalılara “vahşiler” diyor, 1909’dan çok uzun zaman öncesinde bile başına dert olan bazı fiziksel rahatsızlıklar için Amerika’yı suçluyordu. Freud’un biyografları bu muamma konusunda şaşkınlığa kapıldılar ve bu açıklanamaz davranışın nedeni olarak Amerika’da önemli bir olay yaşanmış olabileceği fikrini savundular.



ARKA KAPAK


Bir Cinayetin Psikanalizi,1909 yılında sıcak bir Ağustos akşamı Sigmund Freud'un, rakibi ve öğrencisi Carl Jung ile birlikte New York’a gelmeleriyle başlıyor.  Şehrin diğer ucunda, şehri tepeden gören muazzam bir apartman dairesinde, çok güzel bir kadın avizeye asılmış bir şekilde ölü bulunur; cinsel işkenceye maruz kalmış, kırbaçlanmış, kesilmiş ve boğulmuştur. Ertesi gün, ikinci bir güzel kadın - yüksek sosyeteyle alay eden ve donuk, cansız anne-babasını küçümseyen asi bir mirasyedi - katilin elinden kıl payı kurtulur. Ama bir histerik olan Nora Acton, saldırıyla ilgili hiçbir şey hatırlamamaktadır. Amerika'nın ilk psikanalistlerinden biri olan Dr. Stratham Younger, Freud'un rehberliğinde onu tedavi etmeye başlar.

Freud, Jung'un rekabetçi ruhuyla ve kendisini yok etme komplolarıyla uğraşırken, kendisini entrikalar, maskeler ve insan zihninin hileleriyle dolu bir cinayet gizeminin içinde bulan kişi Younger oluyor. 
Akıcı bir dille yazılmış olan ve etkileyici gerçek detaylara dayanan Bir Cinayetin Psikanalizi, yeni bir romancının hayranlık uyandıran yeteneğini gözler önüne sererken, Freud, Carl Jung ve Hamlet hakkında bildiklerinizi gözden geçirmenize neden olacak. 



Fotoğraf Clark Üniversitesi'nde çekilmiştir. Yani roman kurgu olmasına rağmen Freud'un gezisi gerçektir. 

ÖN SIRA: Sigmund Freud, G.Stanley Hall, Carl Jung
ARKA SIRA: Abraham A.Brill, Ernest Jones, Sandor Ferenczi





ÖZET
Romanımız iki farklı hikâye ve bunların psikanaliz sayesinde birleşmesinden oluşmaktadır. İlk hikaye 29 Ağustos 1909 Pazar akşamı Abraham Brill ve Straham Younger’ın, Hoboken Limanı’nda George Washington adlı buharlı gemiyle gelmekte olan  Sigmund Freud, Carl Jung ve Sandor Ferenczi’yi karşılamaya gitmeleriyle başlar. Viyanalı Psikiyatr Freud; Clark Üniversitesi’nde psikanaliz üzerine bir dizi konferans vermek üzere Massachusetts’e gelmektedir.

İkinci hikâyemiz ise; şehrin diğer ucunda yer alan Balmoral adlı muazzam bir apartmanın bir dairesinde cinsel saldırıya uğramış ve avizeye asılarak öldürülmüş bir kadının bulunmasıyla başlar. Cinayet davası vali Mc Clellan tarafından New York’un Şüpheli Ölümlerden Sorumlu Baş Sorumlusu Müfettiş Hugel ile Hugel’in seçtiği dedektif Littlemore’a verilir.

İlk cinayetin araştırmaları devam ederken; ikinci bir kadın Nora Acton evinde saldırıya uğrar ve katilin elinden canlı olarak kurtulmayı başarır. Ancak Nora Acton cinayet anı ile ilgili hiçbir şey hatırlamamaktadır. Bulunduğu bir davette akrabaları tarafından valiyle tanıştırılan Dr. Straham Younger’dan, vali tarafından genç kadını tedavi etmesi istenir. 
İki hikâyenin temas noktası Dr. Straham Younger’dır. Younger Freud’un da yardımıyla genç kadını psikanaliz yoluyla tedavi etmeye başlar.

Bir yanda Freud ve arkadaşlarının konferans hazırlıkları, Freud’un teorilerine hazır olmayan kitleler işlenirken, diğer yanda özellikle dedektif Littlemore öne çıkarılarak cinayet davası ve Nora Acton psikanalizi devam etmekte.
Roman tahmine yakın ve elbette yine de ayrıntılar bakımından ilginç bir sonla bağlanıyor. 





“Mutluluğun esrarlı bir yanı yoktur. Mutsuz insanlar birbirine benzer. Uzun zaman önce açılmış bazı yaralar, gerçekleşmemiş bazı dilekler, ayaklar altına alınmış gururlar, retle –daha kötüsü ilgisizlikle- karşılanan aşk kıvılcımları, onlara yapışıp kalır; ya da kendileri onlara yapışır. Dolayısıyla her günlerini dünün bulutları altında yaşarlar. Mutlu insan ise dönüp arkasına bakmaz. İleriye de bakmaz. Böyle bir kişi anda yaşar.
Ama bunun da bir kusuru var. “an”asla bir şeyi veremez: anlamı. Mutluluğun ve anlamın yolları aynı değildir. Mutluluğu bulmak için, kişinin sadece anda yaşaması gerekir; sadece an için yaşamaya ihtiyaç duyar. Ama eğer anlam istiyorsa – hayallerinin, sırlarının, hayatının anlamı- kişi ne kadar karanlık olursa olsun gelecek için yaşamalıdır. Böylece doğa mutluluk ve anlamı bizim için karıştırır ve bizden aralarında bir seçim yapmamızı bekler.” (S.11)


KİTAPTAN NOTLAR:

Younger’ın kendisiyle ilgili bölümler romanda Younger’ın ağzından anlatılırken; diğer bölümler üçüncü tekil kişinin ağzından anlatılmış.

Romanda Amerika’da yaşanan inşaat çılgınlığı, Amerika halkının sosyal değişimine de dikkat çekilmiş. Örneğin; zenginlerin bahçeli büyük evlerden gösterişli apartman dairelerine taşınmaları. Bu bilgiler verilirken bazen sıkıcı olabilecek kadar fazla ayrıntıya girilmiş. Keşke onun yerine keşke Freud’un yaptığı rüya tabirleri biraz daha fazla yer alsaydı ya da gerilim öğeleri daha fazla ön plana çıkarılsaydı.

Romanda en severek okuduğum ayrıntılar Sheakspeare’nin unutulmaz başyapıtı Hamlet ile ilgili bölümler oldu. Hamlet’i çok uzun zaman önce okumuştum. Ama yeni bilgilerimin ışığında bir defa daha okusam iyi olacak diye düşünüyorum.

Romanda adı geçen psikiyatristlerin gerçek hayatta var olmuş kişiler olması, Freud’un Amerika gezisinin gerçekliği kitabı ilgi çekici kılmış olmasına ve  Freud ve teorileri ile ilgili pek çok bilgiye yer verilmesine rağmen Carl Jung sevenleri kızdıracak ayrıntılar da yok değil..

Bir de romanda kullanılan psikanalizler keşke daha derin olsaydı. Örnek verilen bazı vakalar ve psikanalize tabi tutulan genç kadınla ilgili yapılan çıkarımları ben bile tahmin edebildim. Sadece aldığım çocuk psikolojisi eğitimi ile çözülebilecek kadar basit olmasını istemezdim psikanaliz sonuçlarının, doğrusu…

Younger’ın Nora Acton’un kendisiyle ilgili pek yalanını yakalamasına rağmen saldırı ile ilgili söylediği yalanları gözden kaçırmış olması da ilginç olmuş.




Yazarın kitabın sonunda 4-5 sayfalık açıklama metnine yer vermesi romandaki bazı noktaların aydınlatılması bakımından güzel olmuş. 

Sonuç olarak; çoğunlukla okurken sıkılmadığım ve yeni bilgiler edindiğim Kitap dostlarına tavsiye edebileceğim güzel bir kitaptı.

YEPYENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE…

21 Mart 2013 Perşembe

CARLO LEVY - İSA BU KÖYE UĞRAMADI

MERHABALAR;

Taaa lise yıllarımdan beri kitaplığımda yer alan ilk okuduğumda açıkçası pek bir şey anlamadığım ama son okuyuşumda içselleştirdiğim bir roman ile karşınızdayım. 

CARLO LEVY'nin İSA BU KÖYE UĞRAMADI adlı romanı...

Öncelikle kitabın benim kütüphaneme geliş hikayesini anlatayım ardından da romanın konusuna geleyim. Eskişehir'de KİTAPBANK isimli bir mekan vardı benim öğrencilik yıllarımda... 1. elden tutun da 2. el kitaplara, üniversite hazırlık kitaplarından gazetelerin kuponla verdiği ansiklopedilere kadar kitapların tavana kadar yığılı olduğu bir mekan.. Zaman zaman oradan aldığım kitaplar olmuştur... Hala var mıdır bilmem ama benim öğrencilik anılarımda yaşar durur.. Bu kitap oradan, lise yıllarımda hem isminden hem de kapağından etkilenerek aldığım 2. el bir kitap.. Gelelim yazarın "Belgesel Roman" tarzında yazdığı romanımıza..


ARKA KAPAK:

1902- 1975 yılları arasında yaşayan İtalyan yazar Carlo Levy ilk belgesel romanıyla büyük yankılar uyandırmış ve ayrıca toplumsal gerçekçiliğe öncülük etmiştir. Antifaşist etkinliklerinden ötürü sürgüne gönderilen Levy, yazarlığın yanı sıra ressamlık ve hekimlik de yapmıştır. Sabahattin Eyüboğlu’nun dilimize kazandırdığı “İsa Bu Köye Uğramadı”adlı yapıtıysa, bir ressamın görsel duyarlılığını ve bir hekimin sevecenliğini yansıtmaktadır. Edebi anlamda bir başyapıt olarak nitelendirilen “İsa Bu Köye Uğramadı” romanı, dünyanın çeşitli dillerine çevrilmiş ve büyük ilgi görmüştür.




“Nice yıllar geçti, savaşla ve insanların tarih dedikleriyle yüklü yıllar. Rastgele ordan oraya atılmak yüzünden köylülerime ayrılırken verdiğim sözü tutup gidemedim onları görmeye. Bilmem ki ne zaman dönebilirim? Belki de hiçbir zaman… Şimdilik odamın kapalı dünyası içinde anılarımın beni o başka dünyaya; o, köylünün avuntusuz, güler yüzsüz, kısır topraklar üstünde, her şeyden uzak ve yoksul ölümle karşı karşıya durgun hayatın yaşandığı dünyaya.
- Biz Hıristiyan değiliz, derdi köylülerim; İsa Apuleia (Eboli)’ya uğramadı.
 Hıristiyan, onların dilinde insan demektir. Onların ağzından sık sık duyduğum bu söz belki aşağılık duygusunun acı belirtisiydi sadece. Biz Hıristiyan değiliz, biz insan değiliz; insan dağil hayvan diye bakarlar bize, birer yük hayvanı gibi.
… Ama bu günahsız sevapsız karanlık dünyada kötülük bir ahlak olayı değil, bir gündelik derttir yalnız. Her şeyin yalnız nesnelere dayandığı bu dünyaya İsa hiçbir zaman inmedi. İsa Apuleia (Eboli)’ya uğramadı.” (s.7-8, Başlangıç)

“Köylüler için devlet, Tanrı’dan daha uzaklardadır, çünkü devlet hiçbir zaman onlardan yana olmamıştır. Devletin politika yolu, kuruluşu, programı ne olursa olsun. Köylüler anlamıyor bütün bunları; başka bir dil bu onlar için; anlamak istemedikleri için bir sebep lazım o da yok. Devlete karşı, propagandaya karşı tek korunma çareleri var o da sabretmek: Tabiatın belaları karşısında nasıl cennet umudu olmadan boyun eğip sabrediyorlarsa öylesine sabretmek.” (s.70)



ÖZET:

Yazar daha önce de sürgün olarak yaşadığı Grassano köyünden Gagliano köyüne sürgün edilir. Cagliano; kurak topraklara sahip, o dönemde tüm dünyada hükmünü süren sıtmanın kol gezdiği fakir bir köydür. Yazar ilk olarak köyde evinin bir odasını kiraya vererek geçimini sağlayan dul bir kadının evine yerleşir.

Çok geçmeden gelen sürgünün doktor olduğu köye yayılır ve köylüler yazarın kapısına yığılmaya başlar. Aslında yazar hekimlik yapmak niyetinde değildir. Resim yaparak sürgün günlerini tamamlamak istemektedir. Ancak köylülerin ısrarlarına ve köydeki diğer doktorların cahilliklerine dayanamayarak hekimlik yapmaya başlar.

Hekimlik yaptığı süre boyunca başarılı olur ve köylülerin güvenini kazanırken, köydeki diğer hekimlerinde düşmanlığını çekmeye başlar. Merkezden gelen bir yazı ile hekimlik yapması engellenmesine rağmen gizlice hekimlik yapmaya devam ederken, kazanılan Afrika – İtalya Savaşı’nın onuruna sürgünlüğüne son verilir. 



“ Köylüler aşka ve cinsel arzuya bir tabiat gücü diye bakarlar. Bu gücün önünde durulamaz onlarca. İnsanın elinde değildir bu.” (s. 89)

“Köy dünyası devletsiz, ordusuz bir dünyadır.” ( s.126)

“Derin bir sezişle devletin ne olması gerektiğini bilirler: Devlet, herkesin istediğinin kanunlaşması demektir onlar içinde. “Kanunca” sözü orada en çok kullanılan sözlerden biridir. Ama maddeye uygun anlamında değil, doğrudan gerçeğe uygun anlamında. “Kanunca bir adam” demek, doğru adam, iyi adam demektir. Kanunca şarap, su katılmamış şarap demektir.” (s. 202)





KİTAPTAN NOTLAR:

Romanımız yazarın sürgün olarak yaşadığı Cagliano köyüne gelişiyle başlamakta ve burada yaşadığı iki yıllık süreyi anlatılıyor. Romanda hikaye yazarın ağzından anlatılıyor.

Roman boyunca uzun uzun tasvirlere yer verilmiş. O kadar ki sanki o köye gitseniz yazarın anlattığı yerleri görseniz tanıyacaksınız. Bu uzun tasvirler içerisine İtalyanca yer isimleri de eklenince bazen sıkıcı bir hal almış elbette.

Bir de yazar sahip olduğu antifaşist dünya görüşüne paralel olarak dönemin siyasi hayatı, kendi görüşü, İtalyan halkı ve sosyal yaşamıyla ilgili de bolca fikirlerine yer vermiş. Bu kısımlar da yabancı olduğum ve ilgimi pek de çekmeyen konular olduğu için bir de buna diyalogların azlığı eklenince açıkçası beni sıktı.

Ancak roman boyunca anlatılan fakir köylülerin zorluklarla örülü ve bir o kadar da kanıksadıkları yaşamları, hastalıklarla özellikle de sıtmayla mücadele eden insanlar, çocuklar, yazarın çizdiği resimler romanın en ilgi çekici kısımlarıydı. Hele bir dişi domuza yapılan bir kısırlaştırma operasyonu vardı ki birkaç gün aklımdan çıkmadı.

Sonuç olarak, dönemin İtalya’sının özelliklerini, sosyal yaşamını, Afrika – İtalya savaşı dönemini sürgün yıllarını merak edenler için güzel bir kitap. İlgilenenlere tavsiye ederim.

YENİ KİTAPLARLA GÖRÜŞMEK ÜZERE….