İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2012 Perşembe

Oyuncak Müzesi - İstanbul







İstanbul Oyuncak Müzesi Şair-Yazar Sunay Akın'ın kişisel çabalarıyla 2005 yılında kurduğu bir müze. Oyuncak müzesi ilk etapta Sunay Akın'ın 20 yıl boyunca çeşitli ülkelerdeki antikacılardan topladığı yada müzayedelerden satın aldığı 1000'i aşkın oyuncakla kurulmuş. Günümüzde ise 4000'den fazla oyuncak sanatçının ailesine ait olan Göztepe'deki tarihi konakta sergileniyor.
Ayrıca müzede belirli dönemlerde çeşitli etkinlikler ve seminerler de veriliyor. Müze doğumgünleri, kahvaltı ve kurumsal etkinliklere de ev sahipliği yapıyor...

Müze Pazartesi günleri hariç; hafta içi 9.30-18.00 hafta sonu 9.30-19.00 saatleri arasında ziyarete açık. Bilet fiyatları ise tam 8 TL, indirimli 5 TL.

Amatör gezginin notları: 
Oyuncak müzesini eşimle gezdik ve neredeyse gezdiğim hiçbir müzede bu kadar eğlenmemiştim. Oyuncakların sergilendiği her vitrinin önünde uzun dakikalar geçirip, ya bende çocukken bu oyuncak vardı, sen şunu hatırlar mısın diye diye adeta çocukluğumuzu yeniden yaşadık.  Oyuncak müzesi tüm çocukların yanısıra çocukluğunu yeniden yaşamak isteyen yada hep çocuk kalan tüm büyüklerin de görmesi gereken yerlerden biri. Ayrıca sergilenen her oyuncakta dönemin tarzlarını, yaşam şekillerini ve ülkelerin etnik, politik yansımalarını görmekte çok entresandı. (JFK bebekleri, 2. Dünya savaşında Hitler'in propaganda için yaptırdığı nazi asker bebekleri, Prenses Diana-Prens Charles bebekleri gibi...)

Oyuncak Müzesi Fotoğrafları







29 Eylül 2011 Perşembe

İnci Pastanesi / İstanbul







İstiklal caddesinde günümüze kadar müdavimlerine eşsiz bir profiterol sunan en önemli yerdir İnci Pastanesi. 1950'li (sanırım tam olarak 1944) yıllarda Luka Zigori tarafından kurulan İnci şimdi Musa Ateş'e emanet. Profiterolü kimilerine biraz ağır gelse de yolu Beyoğluna düşen herkesin tatması gereken sembol lezzetlerden biri olduğunu düşünüyorum...

3 Eylül 2009 Perşembe

Gülhane Parkı


Şarkılara, şiirlere bile konu olan Gülhane parkına daha önce gitme fırsatım olmamıştı. Sanırım bunun en büyük nedenlerinden biri de önceki yıllarda park hakkında basında yazılan olumsuz yazıların beni bir şekilde negatif etkilemesiydi (kirliliği vs.). Geçtiğimiz günlerde Sultanahmete gittiğimde bu parkı gezme fırsatı bıldum ve daha önce gitmediğime pişman oldum. Park gerçekten çok temiz, çok bakımlı ve huzur vericiydi. Özellikle güzel havaların kısmen devam ettiği bu günlerde İstanbulda gidip görülmesi yerlerden biri Gülhane Parkı. Parkta yapılacak en keyifli şeylerden biriyse parktaki çay bahçesinde eşsiz boğaz manzarası eşliğinde çay keyfi yapmak...

Gülhane Parkının Tarihçesi
Eminönünde yer alan tarihi bir parktır. Alay Köşkü, Topkapı Sarayı ve Sarayburnu arasında yer alır.

Gülhane Parkı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Topkapı Sarayı'nın dış bahçesiydi ve içinde bir koru ve gül bahçelerini barındırırdı. Cemil Paşa (Topuzlu) zamanında düzenlenerek 1912 yılında park haline getirildi ve halka açıldı.
Toplam alanı 163 dönüm kadardır. Parkın girişinde sağ tarafta İstanbul belediye başkanlarının büstleri vardır. Ayrıca, Sarayburnu kısmında Atatürk'ün Cumhuriyetten sonra dikilen ilk heykeli (3 Ekim 1926) bulunur. Heykel, Avusturalyalı mimar Kripel tarafından yapılmıştır. Parkın ortasından iki yanı ağaçlı yol geçer. Bu yolun sağında ve solunda dinlenme yerleri, çocuk bahçesi bulunmaktadır. Boğaza doğru kıvrılarak inen yokuşun sağında ise Romalılardan kalma Gotlar Sütunu (bkz. Gotlar Sütunu) vardır.
Parkın Sarayburnu kısmı eskiden Sirkeci demiryolu hattı üstünden bir köprüyle ana parka bağlıydı. Bu kısım sonradan sahilyolu (1958) ile parktan ayrıldı.

Atatürk, halka latin harflerini halka ilk defa bu parkta 1 Eylül 1928 tarihinde gösterdi. Atatürk'ün naaşı Ankara'ya gönderilirken, İstanbul'daki son tören Gülhane Parkı'nın Sarayburnu bölümünde 19 Kasım 1938 tarihinde yapıldı. Tabut, top arabasından 12 general tarafından alınarak Yavuz zırhlısına götürülmek üzere rıhtımdaki bir dubaya yanaşan Zafer destroyerine konuldu.

Yıllardır çok kötü ve harap bir şekilde bulunan park 2003 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilerek, eski görkemli günlerini aratmayacak bir duruma getirildi.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Gotlar Sütunu / Gülhane Parkı


Topkapı Sarayı dış bahçesinde,Gülhane Parkı Sarayburnu girişinde bulunan Ve Roma Devri'nden günümüze hiç değişikliğe uğramadan gelen en eski abidedir. 3.veya 4.yy'da dikilmiş olan sütun yüksek kaide üzerinde 18.5 m boyunda Prokonnessos mermerinden tek bir blok halinde yapılmıştır. Sütun başı korint üslubunda kartal arması ile süslüdür. Got'lara karşı kazanılan zaferden bahseden kitabe satırlarından dolayı Gotlar Sütunu adıyla anılır (FORTUNAE REDUCI OB DEVICTUS GOTHOS). Bu kısa kısım "Gotların yenilgisi sebebi ile geri dönen Fortuna'ya" anlamında gelmektedır. Genel inanışa göre bugünkü kitabe Claudius'un Gotlara karşı kazandığı zaferi anmaktadır. Fakat I. Konstantin'in, 331-332 tarihlerinde Got kabilelerine karşı kazandığı galibiyetleri zikretmesi de muhtemeldir.

6. yüzyıl tarih yazarı Lidyalı İonnes, sütün başlığının aslen Yunan Şans ve Baht Tanrıçası olan Tykhe'nin bir heykelini taşıdığını söyler. Tyhke'nin pagan tanrıçası olması nedeniyle, Hristiyanlığın resmi din olmasından sonra kaldırılmış olabilir. 14. yüzyıl tarihçisi Nikephoros Gregoras'a göre sütun Byzantion'a adını veren Megaralı Byzas'ın bir heykelini taşımaktaydı. Bu iddianın nedenlerinden biri de şehrin kurucularının karaya çıktığı yerin, kolonun çok yakınlarında olmasıdır.

28 Ağustos 2009 Cuma

Galata Köprüsü


İlk Galata köprüsünün 1453’de, kuşatma esnasında kullanılmak üzere, yine haliç’te arz-ı endam ettiğini söylüyor tarihçiler. Daha sonraki dönemlerde yapılacak yeni köprüler için Leonardo Da Vinci’den Michelengelo’ ya kadar dönemin bir çok önemli ismi projeler geliştirmiştir. En önemli girişim 2. Beyazıt döneminde gerçekleştirilen; Leonardo Da Vinci'nin, Padişah’la temasa geçerek tasarımını sunduğu, fakat dönemin şartlarında gerçekleştirilemeyeceğine karar verilince vazgeçilmiş girişimdir.


Köprünün Leonardo Da Vinci tarafından çizilen ilk taslakları, codex leicester adlı defterinde yer almaktadır. Bu defter şu anda Bill Gates'e aittir. Leonardo'nun defterlerindeki notları arasında, 1502 yılında Osmanlı İmparatorluğu padişahı Sultan II. Bayezid'e Haliç üzerine yapılması için sunduğu 240 metre uzunluğunda bir köprü tasarımı bulunur. Çizimleri kabul edilmez. Yıllar sonra 2001 yılında, benzeri bir köprü Norveç' de yapılır. (Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 17 Mayıs 2006 tarihinde, Çırağan Sarayı, Yıldız Sarayı ve Sümela Manastırı restorasyonlarını yapan Bülent Güngör tarafından Leonardo'nun orijinal planında olduğu gibi bir köprü yapılacağını açıklamıştır. Bu köprü, orijinalinde olduğu gibi 240 metre uzunluğunda, 8 metre genişliğinde ve denizin 24 metre üstünde olacaktır Ancak bu şimdiye kadar hayata geçirilememiştir ne yazık ki).
Ancak Haliç’te, bu noktada kayıtlardaki ilk köprü 1845 yılında yapılmış, 18 sene hizmet vermiş adına da “cisr-i cedid” denilmiştir. İkinci galata köprüsü, 1863 yılında sultan Abdülaziz döneminde, ahşap olarak inşa edilmiştir. Üçüncü galata köprüsü ise 1875 yılında tamamlanan, 480 metre uzunluğunda, 14 metre genişliğinde, 24 duba üzerine kurulmuş bir köprü olarak tarihe geçmiş ve 1912’ye dek İstanbul’a hizmet vermiştir. 4. Galata köprüsü 350 bin altına yaptırılan, 466 metre uzunluğundaki, 25 metre genişliğindeki köprüdür, 27 Nisan 1912 günü hizmete açılmıştır.

Yaşayan bir tarih: Rebul Eczanesi

Rebul eczanesi 1895 yılında Paris’teki eczacılık fakültesinden mezun olan Jean Cesar Reboul un Trabzon Hopa yolu nu inşa eden şirketin mühendisi olan babasını ziyarete gelmesi ile başlar. İstanbul un güzelliği ve büyüsü bu genç eczacıyı öylesine etkiler ki Rue de Pera denilen bu günkü İstiklal caddesinde yeni bitirilmekte olan Roumelie hanın altında eczane açmaya karar verir. Kendiside Pendik’te bir köşkte oturan bay Reboul geçen zaman içersinde bir anda en tanınan eczanelerden biri konumuna gelir.

1920 yılında ise orta okuldan fark imtihanı vererek üniversiteye geçebilen Kemal isimli genç eczacı adayı mesleki deneyimini arttırmak için staj yapmak üzere bay Reboul a başvurur. Ancak Rue de Pera da Fransızca bilmeyene iş verilmez sözü ile geri döner. Bunu kabullenemeyen genç Kemal bir yıl Fransız konsolosluğunun gece lisan kursuna gider ve ertesi yıl bu sefer Fransızca staj yapmayı talep eder. Bu azim karşısında itiraz edemeyen Reboul Kemali staja alır. İşte o günden itibaren anne ve babasını on dört yaşında kaybeden ve ikisi çocukken ölen yedi kardeşten biri olan Kemal canla başla çalışarak geleceğinin temelini atmaya başlar. 1923 yılında daha 19 yaşına gelmiş olan Kemal Eczacılık okulundan mezun olunca Bayramiç hükümet tabiiliğine tayin olur. Ancak bay Reboul ondaki kıvılcımı kayıp etmek istemediğinden o günün yüksek ölçüsü olan İstanbul valisine yakın bir maaşla onu eczanesi Grand Pharmacie Reboul de işe alır.
Bay Reboul un tüm prensiplerini kabul ederek ortaya koyduğu çalışma ve yükselme azmi ile eczanede önce Reboul un başlattığı özel formül kremleri imal eder. Kırışık giderici, sivilce önleyici, masaj yağları, el kremi gibi pek çok ürünü günün teknolojisine göre en iyi şekilde üretmeye başlar. 1936 yılında Bay Reboul un Pendik’teki evinde ürettiği Lavanda çiçeklerinden kolonya üretir ve bu öylesine beğenilir ki ürettikleri hiçbir zaman talebe yetmez olur. Bu durumda Fransa’nın Grasse kentine giderek bir Fabrikadan beğendiği bir bahçenin ürünü olan Lavandayı ürettirerek kolonyasını yapmaya devam eder. O tarihlerden günümüze gelen Lavanda kolonyası daima aynı bahçenin ürünü lavandanın aynı fabrikada esansa dönüştürülmesiyle üretilmektedir.

1937 yılında evlenen Kemal, 1938, 1943 ve 1948 de doğan üç erkek çocuk babası olmuştur. Babalarının mesleği böylesine sevmelerinden etkilenen çocukları da Eczacılığı seçerler. Cumhuriyet yasaları modernleşmeye uğrayınca soyadı kanunu ile MÜDERRİSOĞLU soyadını alarak yoluna devam eder.

Gelişen işlerinin yanı sıra ilaç ithaline başlar ve daha sonra Tek ilaç isimli firmasında ilaç imaline başlar. Ülkenin en parlak ilaç sanayilerinden olan bu fabrika yakın tarihe kadar gelir ve sonunda piyasa şartlarına yenilerek yaşamına son verir. Her üç oğlu da eczacılık sahalarında faal olup zaman içersinde Tek ilaç, Sifar ilaçları en son olarak ta Tekmen parfümeriyi kurarak günümüze kadar gelen bir hayatı oluştururlar.
Kemal Müderrisoğlunun en küçük oğlu Mehmet, Eczaneyi 1970 yılında devir alır ve bayrağı bu güne kadar taşır. Ülkenin en bilinen kolonyalarından biri olan Rebul Lavanda kolonyasının üretimini ise bu gün oğlu Kerim ve ortakları Rebul kozmetik adı altında oluşturdukları şirkette devam ettirmektedirler. Bu gün on beş ülkede Rebul kolonyalarını ve parfümlerini satma başarısını geçiren Kerim Müderrisoğlu da 2006 yılında Marmara Üniversitesi Eczacılık fakültesinden mezun olarak ailenin üçüncü kuşak eczacısı olur.
Günümüzde hala daha eczacılık konusunda lider olmayı devam ettiren Rebul eczanesi faaliyetlerine her gün bir yenisini ilave etmektedir.

Kaynak: www.rebul.com.tr

Meşhur Lavanta Kolonyası
Kemal Müderrisoğlu lavanta kolonyası üretim ve satışına 1940'lı yıllarda girdi. Fransa'nın Grasse kentinde lavanta tarlaları kapatıldı. O gün bugündür Türkiye'nin en eski eczanelerinden biri lavanta kolonya markasıyla ünlendi.
Sadece Mehmet Müderrisoğlu (55) baba mesleğine devam ediyor. Mehmet Bey de babası gibi hem reçeteden hem de parfümden anlıyor:
‘‘Lavanta tarladan sabaha karşı güneş doğmadan, çiçek açmadan toplanır. Çünkü çiçek açtığında koku kaçar. Lavanta yağış ister. Eğer yağış olmazsa o yılki ürün odunumsu kokar. Yağış fazla olursa da şekerimsi... Bir tek rekolteye bağlı kalırsak üretimde istikrarı yakalayamayız. O yüzden bizim kolonyada yüzde 97 natürel malzeme, yüzde 2-3 de tampon vardır.''
Rebul Lavanta Kolonyası'nın tiryakisi fazla değil. ‘‘Yılda 40-50 bin şişe üretiyoruz'' diyor Mehmet Müderrisoğlu ve ekliyor: ‘‘Aslında bu rakam için değmez ama baba yadigarıdır anlayışıyla devam ediyoruz.''

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Galata Kulesi

Galata Kulesi benim İstanbulda en çok görmeyi ve taş duvarlarına dokunmayı istediğim yerdi. Bunun sebebi de 7-8 yıl önce Ankara'da yaşadığım dönemlerde bir gece rüyamda Galata Kulesine gittiğimi görmüş, duvarlarına dokunmuştum. Gerçekten çok garip bir histi bu. O zamana kadar kulenin yakın çevresinin fotoğraflarını görmediğim halde rüyamda şu andaki halini, ara sokaklarını birebir görmüştüm (bunu daha sonra tesadüfen anladım). O yüzden benim için özel bir yeri vardır bu tarihi mekanın. Galata Kulesine gittiğinizde İstanbulun muazzam manzarasını 360 derece izleyebilir, restoranında bu eşsiz manzara eşliğinde yemek yiyebilir ve kuleye çıkan ara sokaklarda çeşitli mağazalardan hoş şeyler alabilirsiniz (özellikle Lal adlı butikte biraz pahalı olsa da çok güzel şeyler bulabilirsiniz). Giriş ücreti T.C vatandaşları içi 5 TL, yabancılar için 10 TL, Müzekart geçmiyor.

Galata Kulesinin Tarihi
Bizans imparatoru Justinianus’un hükümdarlığı sırasında 528 yılında inşa edilmiştir.
13. yüzyılda Cenevizliler tarafından kullanılan kule 1453 te İstanbulun fethi ile Türklerin eline geçmiştir. İstanbul'un fethinin ardından, Zaganos Paşa'nın buyruğuyla onarılan kuleye bir dizdar tayin edilmiştir. Galata surlarının baş kulesi olan galata kulesi 1509 yılında İstanbul'u sarsan ve küçük kıyamet adı verilen depremde hasar görmüş, 2. Beyazıt'ın buyruğuyla Mimar Murat Bin Hayrettin tarafından onarılmıştır.

Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde
"Fatih hazretlerinin tamir ettirdiği galata kulesi denizden 118 zira -yani yaklaşik 95 metre- yüksekliğindedir ki, göklere baş kaldırmıştır. zirvesi halis kurşunla örtülmüstür. İstanbul surlarının her yerden görünmemesine karşılık, bu galata kulesi çok uzaklardan dahi kolayca dikkati çeker. Bursa'daki Keşiş Dağından bile (yani Uludağ'dan) açık, seçik görülebilir. Kuleye çıkılıp dürbünle bakılsa, Bursa'nın imaretlerinin bile görüleceğini söylerler."


Fotoğraflar Galata kulesinden çekilmiştir. Son fotoğraf panaromiktir. Üzerlerine tıklayarak büyük hallerini görebilirsiniz.

Kule 15.yüzyılda tersane deposu ve 3. Murat (1574- 1595) zamanında müneccimbaşı Takıyeddin efendi tarafından rasathane olarak kullanılır, 16. yüzyılda Kanuni devrinde kule, Kasımpaşa tersanelerinde çalıştırılan forsa adı verilen savaş esiri hıristiyanları barındırmıştır. 1714 yılında bir itfaiye teşkilatının kurulması üzerine 1717 yılında kule’ye yangınları gözetleyecek gözcüler yerleştirilip yangın gözetleme kulesi olarak kullanılmıştır. Yine bu dönemde gece yarısını haber vermek için kule'ye mehterhan takımı yerleştirildi. 1918 yılında ise tepesine yerleştirilen "tayimbol" adlı araçla gemiler için saat kulesi olur.
1794 ve 1831 yıllarında tümüyle yanmış, 1875 fırtınasında ve 1894 depreminde zarar görmüş, 1960'lı yıllarda çatlakların oluşturduğu tehlike yüzünden kule halka kapatılmış ve tepeden tırnağa onarılmıştır. 1967 ye kadar süren çalışmalar sonunda külâhına nihayet kavuşan Galata Kulesi'nin ağırlığı 10 bin tondan 11 bin 200 tona çıkmış, yüksekliği ise 51 metreden 63 metreye çıkmıştır. restorasyonda yeni yükler zemine aktarılmış, iç duvardaki çatlaklar dikilerek onarılmış ayrıca bir de asansör eklenmiştir.


Fiziksel özellikleri:
Kule yerden 63 metre ve deniz seviyesinden 140 metre yüksekliğindedir. Çapı 8,95 metre ve duvar kalınlığı 3,75 metredir. 4. katta Osmanlı döneminde yapılmış mazgallar, 5. katta ise top namlularının yerleştirildiği yuvalar vardır

Hazarfen Ahmet Çelebi
Galata Kulesinden havalanarak Üsküdar'da doğancılar mevkiine konan Ahmet Çelebi, başarısından dolayı 4. Murat tarafından ödüllendirilmiş fakat tehlikeli bulunarak Cezayir'e sürdürülmüştür. Aslında kıtalararası ilk uçuşa havaalanı olarak ev sahipliği yapmıştır Galata Kulesi.

13 Ocak 2009 Salı

Ayasofya'nın mucizeleri...






Arıların yaptığı maket ve gizemli genç:
Ayasofya birçok kereler yapıldı ve yıkıldı. En son yıkılışı da Bizans tarihinde geçen Nika isyanı sırasında oldu. M.S. 532 yılındaki bu isyan sırasında Ayasofya tamamen yandı. Bizans İmparatoru Justinyanus kiliseyi yeniden yaptırmaya karar verdi. Yapacak mimarı bir türlü bulamadı. O günlerde çok ilginç bir olay oldu. Bir dini ayin sırasında elindeki kutsal ekmekçiği bir arı kapıp kaçtı. İmparator arının saklandığı peteği bulup getirene ödüller vaat etti. Sonunda birisi bulup getirdi. Hayretle gördüler ki, petek mabet maketi şeklindeydi. Mabedin mihrap yerinde de kutsal ekmek duruyordu. Sonra yapım başladı. Sıra kubbeye geldiğinde para bitmişti ve durmak zorunda kaldılar. İşte tam bu sırada, beyazlar giymiş bir delikanlı ortaya çıktı. Beraberinde çuvallarla yüklü katırlar da getirmişti. Delikanlıyı, İmparator Justinyanus'un huzuruna çıkardılar. İmparator çuvalların içindeki altını görünce, şaşkınlığını gizleyemedi. Justinyanus buna çok sevindi. Olayı yakınlarına anlattı. Fakat tılsım bozuldu. Beyazlı delikanlı bir daha görünmedi. Duvarlar kubbe seviyesine gelince bu defa, mimarbaşı ortadan yok oldu. Roma'ya kaçtığını öğrendiler. 7 yıl sonra mimar, Roma'daki işini de yarım bırakıp tekrar İstanbul'a döndü. İmparator, mimarbaşını görünce çok kızdı.Fakat mimarbaşı ona şöyle dedi:"Bu koca yapının temelinin çok sağlam olması gerekir, eğer kalsaydım acele ettirecektiniz ve yapının sağlamlığı tehlikeye düşecekti."Ayasofya'nın yapımı, 40 yıl sürdü. Büyük kubbenin üzerine altın bir haç takıldı. Bu haç o zamanlar öyle parlaktı ki, güneş vurunca, ışığı Alemdağ'dan, hatta Istranca Dağlarından dahi görülüyordu.
Thedora'nın tabutu:
Justinyanus'un karısı İmparatoriçe Thedora, güzelliğinden başka bir şey düşünmeyen çok günahkâr bir kadındı. Ölünce yılanların kendisini yiyeceklerinden çok korkuyordu. Bu nedenle kurşun bir lahit yaptırdı ve kilisenin büyük kapısı üzerine gömülmesini emretti.Ancak efsaneye göre iki yılan, lahitte delikler açarak içeri girdiler ve cesedi yediler. Şimdi Ayasofya'nın giriş kapısı üzerinde görülen delikler yılanların açtığı delikler olarak kabul edilir.
Terleyen direk:
Ayasofya'nın kuzey batısında, dört köşeli beyaz mermerden oluşan bu direkte yaz ve kış aylarında durmaksızın terleme özelliği dikkat çekiyor. Bu nedenle yüz yıllar boyunca "Terler Direk" adı ile anılıyor. Günümüzde de insan boyu hizasında bronz levhalarla kaplı, ortasında yüzlerce yıldan bu yana,milyonlarca ziyaretçinin parmağını değdirmesi ile genişlemiş kocaman delik büyük ilgi görüyor. Temelinde tılsım olduğuna hem Bizans'ın, hem Osmanlının inandığı bu direğe "Uğurlu Direk", Ağlayan Direk", "Terleyen Direk","Hızır'ın parmağını soktuğu direk" gibi isimler yakıştırılmış. Ayrıca Ya Vedut Sultan'ın yürekler yakan "ahı"nın ateşinden bu sütunun terlediği de anlatılıyor. Evliya Çelebi'nin belirttiği göre Hz. Muhammed'in tükürüğü ile yapılan harç, Mekke toprağı, zemzem suyu ile burada yapılmış, onun neminden ötürü de sütun sürekli terlemeye başlamış. Kutsal sayılıp ziyaretçilerin dilek için uzun sıralar oluşturduğu delik yanına gelenler sağ baş parmaklarını deliğe sokup merkez noktasından saat ibresi yönünde tam bir tur yapacak şekilde daireyi tamamlama sırasında dileklerini içlerinden geçiriyorlar. Bu sırada başparmakta nem hissedilirse dileğin tutacağına inanılıyor. Terler Direğin dilek deliği günümüzde öylesine ün kazanmış ki Ayasofya'yı ziyaret eden turist grupları dilekte bulunmadan müzeden ayrılmıyorlar. Ayrıca politik müze özellikli Ayasofya'ya gelen bir çok devlet adamı da "Terler Direk" dedilekte bulunuyor. Fransız Devlet Başkanı Mitterand, Bush, Turgut Özal, Micotakis Yakovas, Şah İsmail, İspanya Kralı Juan Carlos dilekte bulunanlar arasında yer alıyorlar. (İstanbul'u ziyaret eden Kral Carlos, dilek taşında parmağı ıslanırsa dileğin gerçekleşeceğini öğrenince deliğe parmağını sokmadan önce ıslatarak yaptığı hile ile gazetelere konu olmuştu).
Şifalı kuyu:
Ayasofya'nın içinde büyük salonun ortasında bir kuyu var. Eskiden bu kuyu kalp hastalığına tutulanların sık sık geldikleri bir yerdi. Bunlar üç cumartesi art arda aç karnına buraya gelir, sabah namazını kılar ve bu sudan içerlerdi.Bu gelenek cami müze haline getirilene kadar sürdü. Kuyunun üzerinde yaklaşık 50 santim çapında, demir bir kapak var. 7 metrelik bir çubuk sarkıtıldığında dibine ulaşılamıyor. Su hâlâ mevcut, tadı tatlımsı ve mineralli.
Kraliçe Sofya'nın tabutu:
Ayasofya'nın orta kıble kapısı üzerinde bir tabut var. Sarı pirinçten yapılmış bu tabutta Kraliçe Sofya yatıyor.Yalnız bir tehlike var, "Bu tabuta sakın dokunmayın" deniyor. Çünkü tabuta el sürülürse büyük bir gürültü başlıyor ve tüm bina sallanmaya başlıyormuş.Kubbenin dört tarafında birer melek resmi var. Bunlar Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail'dir. Bu melekler kanatlarını açmış bir biçimde çizilmişler. İnanca göre Azrail, imparatorların ölümlerini, Mikail düşman saldırılarını, Cebrail ve İsrafil ise olacak olayları haber veriyor.İnananlar, tabut ile bu melekler arasında bir ilişki kuruyorlar. Tabutun koruyuculuğunu da üstlenen melekler, ona dokunulmasına izin vermiyorlarmış.
Açılmaz kapı:
Ayasofya'nın güney tarafında ufak ve dar bir koridorun ucunda örülmüş bir kapı var. Buna "açılmaz kapı" deniyor. Anlatılanlara göre Fatih Sultan Mehmet İstanbul'a girdiğinde Rum Ortodoks Patriği yanındakilerle bu kapının önünde dua ediyormuş. Osmanlı ordusu kiliseye girince, Patrik bu kapıdan kaçıp kaybolmuş ve kapı bir daha açılmamış. Her paskalyada bu kapının önünde" kırmızı yumurta kabukları" ortaya çıkarmış...Bir de "Kapanmaz Kapı" miti var. Fetih günü, Fatih'in ordusundan biri bu kapıya öyle bir vuruş vurmuş ki, kapı yere gömülmüş ve bir daha asla açılmamış...
Fatih Sultan Mehmet'in eli:
Binanın güneydoğusundaki kubbeyi tutan fil ayağının bir yüzünde 6 metre yükseklikte ele benzeyen bir iz var. Kuşaktan kuşağa anlatılanlara göre,fetih günü, Fatih Sultan Mehmet'in atı ürkmüş, Sultan eliyle bu kemere tutunmuş. Atı ise sütunun kaidesini zedelemiş. Buraya kadar bir şey yok. Ama pençe izinin yerden 6 metre yükseklikte olduğu ve bu yüksekliğe, hiçbir atın erişemeyeceği düşünülürse, olayın esrarı bir anda ortaya çıkıveriyor.
Gece okunan ilahiler:
Bir başka olay Kanuni Sultan Süleyman döneminden. Gece bir derviş grubu camiye ibadet etmek için geliyormuş. Uzaktan Ayasofya' nın bütün ışıklarının yandığını görmüşler, içeriden ilahi sesleri geliyormuş.Dervişler korkup içeri girmemişler, olay padişaha iletilmiş. Kanuni adamlarıyla bizzat gelmiş ve dışarıdan olayı aynen görmüş. Sonra içeri girilmesini emretmiş ama içeri girenler kimseyi bulamamışlar. Her yer kapkaranlıkmış. Bu da Ayasofya'nın, halk deyişiyle, pek tekin bir yer olmadığına işaret eden bir efsane...ayasofyanın mucizelerinin sonu gelmiyor...Büyük kıble kapısının kanatlarının Nuh'un gemisinin tahtalarından yapıldığı bir diğer inanç. Eskiden deniz seferine çıkılmadan önce, yolcular bu kapıya gelir, dua eder ve Hz. Nuh'tan yardım dilerlermiş...

Ayasofya Müzesi / Hagia Sophia









Ayasofya Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından M.S. 532 - 537 yılları arasında İstanbul'un eski şehir merkezine katedral olarak inşa ettirilen ve günümüzde müze olarak hizmet veren tarihi yapıdır.

1501 yıllık tarihi olan Ayasofya, sanat tarihi ve mimarlık dünyasının baş yapıtları arasında yer alır. Başlangıçta bir kilise olarak inşa edilen ve Osmanlı döneminde camiye çevrilen Ayasofya, günümüzde bir müze olarak hizmet vermektedir ve bu sebeple Ayasofya Müzesi olarak anılmaktadır.
İsmi Yunanca "Kutsal Bilgelik" anlamına gelir. 532-537 yılları arasında, 5 yılda tamamlanmıştır. Dünya’nın en eski ve en hızlı inşa edilen katedralidir. Günümüzde, dünyanın yüzölçümü bakımından dördüncü büyük katedrali olarak kabul edilir.Bizans tarihçileri (Theophanes, Nikephoros, Gramerci Leon) ilk Ayasofya'nın İmparator I. Constantinus (324-337) zamanında yapıldığını ileri sürmüşlerdir. Birinci Ayasofya’nın inşasına Konstantinos zamanında başlanmışsa da inşaatin 360 yılında tamamlandığı sanılmaktadır. Bazilika planlı, ahşap çatılı bu yapı, bir ayaklanma sonunda yanmıştır. Bu yapıdan hiçbir kalıntı günümüze gelmemiştir.

İmparator II. Theodosius, Ayasofya'yı ikinci defa yaptırmış ve 415'te ibadete açmıştır. Yine bazilika planlı bu yapı 532'de Nika ihtilali sırasında yanmıştır. 1936 yılında yapılan kazılarda bununla ilgili bazı kalıntılar ortaya çıkmıştır. Bunlar mabede girişi gösteren basamaklar, sütunlar, başlıklar, çeşitli mimari parçalardır.
İmparator Justinianus (527-565) ilk iki Ayasofya'dan daha büyük bir kilise yaptırmak istemiş, çağın ünlü mimarlarından Miletos'lu İsidoros ve Tralles'li (Aydın) Anthemios'a günümüze ulaşan Ayasofya'yı yaptırmıştır. Yapımına 23 Aralık 532'de başlanmış, 27 Aralık 537'de tamamlanmıştır. Miletli Isidore ve Trallesli Anthemius tarafından tasarlanan binanın Aralık 557 depreminden sonra zayıflayan kubbesi Mayıs 558'de çökünce farklılaştırılarak yeniden inşa edilmiştir. Anadolu, Mısır ve Yunan antik şehir kalıntılarından sütunlar, başlıklar, mermerler ve renkli taşlar Ayasofya'da kullanılmak üzere İstanbul'a getirilmiştir. Bu üçüncü Ayasofya’nın inşası tamamlandığı gün, Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim” demiştir. Döneminin en geniş kubbesine sahip olan yapı, asırlar boyunca sık sık yenilendi. Ayasofya’nın Bizans döneminde birçok kez çöken kubbesi Mimar Sinan’ın istinat duvarlarını eklemesinden itibaren hiç çökmemiştir. Bu kubbe, katedral kubbeleri içinde çapı bakımından dördüncü büyük kubbedir .

Osmanlı Dönemi
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'a girişinin ardından ilk iş olarak Ayasofya'nın onarılmış olması dikkat çekicidir. Bazı rivayetlere göre cami tam kıble yönünde olmadığı için Fatih'in eli ile duvarı kıbleye doğru iterek düzelttiği anlatılır. Rivayetin kökeni aslında diğer en eski kiliselerde olduğu gibi absidi Kudüs’e yönelik olarak yapılmış olması gereken Ayasofya’nın absidinin hafifçe kıbleye yönelik olmasıdır. Ayasofya'daki papaz odalarını medrese olarak faaliyete başlatmış, İstanbul Üniversitesi'nin temeli sayılan bu medreseler 1934 yılında Müzeler Müdürlüğü tarafından her nedense yıktırılmıştır.

Fatih Sultan Mehmet tarafından döneminde camiye çevirilmiş olan Ayasofya, Osmanlılar arasında 500 yıl içinde İstanbul'un en önemli camilerinden birisi oldu. Yapıya çeşitli padişahlarca dört minare eklendi. En eski minaresi tuğladan yapılmış olanıdır.
Ayasofya İstanbul'un fethi ile birlikte başlayan Türk döneminde çeşitli onarımlar görmüştür. Mihrap çevresi, Türk çini sanatı ve Türk yazı sanatının en güzel örneklerini içerir. Bunlardan kubbedeki ünlü Türk Hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin Kuran'dan alınma bir suresi ile 7.50 m. çapındaki yuvarlak levhalar en ilgi çekici olanıdır. Bu tahta levhalarda, Allah, Muhammed, Ömer, Osman, Ali, Ebu Bekir, Hasan ve Hüseyin'in isimleri yazılıdır. Mihrabın yan duvarlarında ise Osmanlı padişahlarının yazıp buraya hediye ettiği levhalar vardır.
Sultan II. Selim, Sultan III. Mehmet, Sultan III. Murat ve şehzadelerin türbeleri, Sultan I. Mahmut'un şadırvanı, sıbyan mektebi, imareti, kütüphanesi, Sultan Abdülmecit'in hünkar mahfeli, muvakkithanesi, Ayasofya'daki Türk çağı örnekleri olup türbeler, iç donanımı, çinileri ve mimarisiyle klasik Osmanlı türbe geleneğinin en güzel örneklerini oluşturmaktadır.
Ayasofya 1935 yılında Atatürk'ün emri ile müze haline getirildi.Bizans dönemi mimarisinin ve sanatının en görkemli örneklerine sahip olan yapı, Mimar Sinan'ın yaptığı Süleymaniye ve Selimiye Camii'nin esin kaynağı oldu. 916 yıl kilise olarak kullanıldıktan sonra 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi ile birlikte camiye dönüştürüldü ve cumhuriyetin ilanından sonra 1935 yılında Atatürk'ün emriyle müze olarak kullanılmaya başlandı.

Mimari özellikleri
Mozaikleriyle ünlü yapıyı 55.60 m. yüksekliğinde ve içten 30.80.-31.88 m. çapında 40 kaburgalı bir kubbe örtmektedir. Binanın ağırlığını 40'ı aşağıda, 67'si üst katta 107 sütun taşımaktadır. Mimari yönden incelendiğinde büyük bir orta mekân, iki yan mekân (nef), absis, iç ve dış nartekslerden meydana gelmiştir. İç mekân, 100 x 70 m. ölçüsünde olup, üzeri dört büyük ayağın taşıdığı 55 m. yüksekliğinde, 30.31 m. çapında kubbe ile örtülmüştür.

Mozaikleri
Ayasofya'nın mimarisinin yanı sıra mozaikleri de büyük önem taşımaktadır. En eski mozaikler iç narteks ve yan neflerde altın yaldızlı geometrik ve bitkisel motifli olan mozaiklerdir. Figürlü mozaikler 9.-12. yüzyıllarda yapılmıştır. Bunlar İmparator kapısı üzerinde, absiste, çıkış kapısı üzerinde ve üst kat galeride görülmektedir. Üst galerideki, Meryem Ana’nın ve Vaftizci Yahya’nın da temsil edildiği büyük mozaikte İsa Peygamber’in yüzünün sağ ve sol yarıları birbirinden farklı olarak temsil edilmiştir. Bu özellik Leonardo da Vinci’nin ünlü eserinde de görülmekle birlikte, Ayasofya’daki bu mozaik 12.yy.’da yapılmış olduğundan Vinci’nin eserinden daha eskidir. Ayasofya'da, mevlut okuma balkonunun yanında, zeminde bulunan, çeşitli renklerde dairesel taşlar içeren, Yerin göbeği anlamındaki Omphalion (omphalos) adını taşıyan, kare biçimli alan, Bizanslılar'ca Dünya'nın merkezi olarak kabul edilmiş olduğundan Bizans imparatorlarının taç giyme törenlerine sahne olmuştur.
Güney galeri dibindeki 12. yy. mozaik panoda, Meryem Ana ve çocuk İsa, İmparator II. Komnenus, İmparatoriçe İrene, yan duvarında hasta Prens Aleksios yer alır. Takdim edilen rulo kiliseye bağışları, deri kese ise altın yardımını belirtmektedir. Macar asıllı imparatoriçenin ırk özellikleri; açık ten ve açık saç rengi belirgindir. Buradaki ikinci pano, tahta oturmuş İsa, yanında İmparatoriçe Zoe ve üçüncü kocası Konstantin Monomakhos'dur, Konstantin’nin kafası ve üstündeki yazıt kazınıp, tekrar yapılmıştır. Orijinal mozaik Zoe’nin ilk kocasına aitti. Bu panoda İmparatorluk ailesinin kiliseye şükran ve bağışları sembolize edilmektedir.İç koridordan müzeyi terk ederken görülen büyük bir mozaik pano 10. yy’dan kalmadır. Bozuk perspektifli figürler: Ortada Meryem Ana ve çocuk İsa, yanlarda ise şehir maketini sunan Büyük Konstantin ile Ayasofya maketini sunan Justinyen'dir. Çıkışta kısmen zemine gömülü M.Ö. 2. yy’dan kalma muazzam bronz kapılar Tarsustan, belki de bir pagan mabetinden getirtilerek, burada tekrar kullanılmıştır.
Müze bahçesinde değişik devirlerde inşa edilmiş Türk Sanat eserleri bulunur. Bunlar bazı sultanların türbeleri, okul, saat ayar evi ve şadırvandır. Doğu cephesi minareleri 15, batıdakiler de 16. yy’da eklenmişlerdir.

Kaynak Wikipedia /www.istanbul gov.tr

Giriş ücreti: 20 TL. (Müzekart geçerli)
Ziyaret saat ve günleri: Pazartesi dışında her gün 09.20-16.30 saatlerinde ziyarete açıktır