31 Temmuz 2007 Salı

Another beginning: the 500th post

She wished this were her last journey.
This is the first line of Peter Handke's 472-page Crossing the Sierra del Gredos, as translated by Krishna Winston. My copy finally arrived today! I'm pleased to report the typeface is generous, certainly compared to the edition of Handke's last doorstop.

The sentence also begins the 500th post on this blog. I wish it too were the last. From the first entry in September 2004 (though not my first blog, that was Spike Magazine's Splinters, my contributions beginning in November 2000, followed by the year-lasting In Writing) I've tried to say something that would change the way people read. No matter how absurdly ambitious this is, and no matter how meagre my resources (there are many important books I've not read), I've wanted to define and share a particular experience of reading, one that tends to be ignored when literature is discussed on these islands; ignored not least by me. It's taken this long and I believe I still haven't defined it. If I have, I did so a month after the first blog in Struck by Death, an attempt to summarise Blanchot's short essay on the Lascaux cave paintings. It remains one of my favourites, though it drew little attention. (That's one of the oddest things about blogging. One works relatively hard on long posts, such as this one on Martin Amis and it receives no comments, yet one throwaway remark can provoke a storm).

Yet, if Blanchot is right in another essay, "What is the Purpose of Criticism?" (found in this book), then the continuation of this blog (and every other literary blog) is necessary to that experience:
Critical discourse is this space of resonance within which the unspoken, indefinite reality of the work is momentarily transformed and circumscribed into words. And as such, due to the fact that it claims modestly and obstinately to be nothing, criticism ceases being distinguished from the creative discourse of which it would be the necessary actualization or, metaphorically speaking, the epiphany.
That's my excuse and I'm sticking to it.

28 Temmuz 2007 Cumartesi

A vessel in vain

The port from which I set out was, I think, that of the essential loneliness of my life. This loneliness [is] deeper about me, at any rate, than anything else: deeper than my genius, deeper than my 'discipline,' deeper than my pride, deeper, above all, than the deep countermining of art.
Henry James, letter to Morton Fullerton, 1900.

In vacant space

When I have time to read, I love [Wladimir] Wiedlé as much as I love Maurice Blanchot, another man of whom you ought to know.
Wallace Stevens, letter to Peter H. Lee, April 1955.

Creative writing

Despair, more than any other feeling, establishes a correspondence between our being and the environment. In fact, despair requires a corresponding environment to such an extent that, if need be, it creates it. It invokes beauty only to pour the void into it. The emptiness of the soul is so vast, its cruel advance so inexorable, that any resistance to it is impossible. What would be left of paradise if were seen from the viewpoint of despair? A graveyard of happiness.
EM Cioran Tears & Saints.

Antik Likya Yolunda

Fethiye yöresini tanımanın en iyi yollarından birisi de yörede yürüyüşler yapmak... Fethiye çevresinde birçok yürüyüş parkuru bulunuyor. Bunlardan en önemlisi, Fethiye’den başlayarak Kaş’a hatta Antalya’ya kadar uzanan ve Likya kentlerini birbirine bağlayan patikalar zinciri. Antik dönemlerde “Likya Yolu” olarak adlandırılan bu yol, günümüzde ise yerli ve yabancı doğa ve yürüyüş tutkunlarına inanılmaz güzellikler yaşatıyor. Doğanın ve antik Likya’nın gizemini biraz olsun yakalayabilmek için Likya Yolu’nda yapılacak keyifli bir yürüyüş, yol üzerindeki küçük dağ köylerinde sıcak ve dost insanlarla ve onların yarı göçebe hayatlarıyla tanışma olanağı sunuyor.

Likya Yolu’nun birinci bölümünde Faralya (Uzunyurt) Köyü, Dodurga Köyü, Sdyma, Pınara-Letoon-Xanthos kentleri ve incecik kumlarıyla eski bir liman bölgesi olan Patara yer alıyor. Yolun ikinci bölümünde ise, azimle ve bıkmadan yürüyenleri Antiphellos, Apollonia, Simena, Myra, Limyra ve yüzyıllardır sönmeyen ateşi ile Olympos bekler. Fethiye çevresinde doğa yürüyüşleri düzenleyen seyahat acentalarının yanı sıra Fethiye Doğayı Koruma Derneği tarafından da kış aylarında yürüyüş turları düzenleniyor.



Akdeniz kıyısı boyunca rotamız güzelliklerle dolu bir manzara ve zengin bir kültürün kanıtlarından geçiyor. Akdeniz kıyısı boyunca, 1999'dan beri türünün ilk örneği olan, işaretli bir gezinti yolu var.

Likya yolu, Fethiye ile Antalya arasında yaklaşık 500 km boyunca uzanıyor, bazen kıyı boyunca bazen de dağlık iç bölgelerde. En yüksek noktasında yol, deniz seviyesinden 1800 m. yukarı çıkıyor. Likya yolunun arkasındaki itici güç, Antalya'da yaşayan İngiliz Kate Clow. Arkadaşları ve yardım edenlerle birlikte yolu inceledi ve en büyük Türk özel bankası ile birlikte, işaretleme çalışmaları ve yol tabelaları için bir sponsor buldu. 2,5 yıl önce Kate Clow, detaylı yol bilgileri, pratik ipuçları, iyi bir kültür tarihi ve harita eskizine sahip olan bir rehber getirdi. Bilgiler, bireysel olarak uzun mesafeleri aşmaya veya tek tek etapları geçmeye yeterli.



Likya'nın özel çekiciliği, bölgesel güzellik ve kültürel zenginlikte yatıyor. Likya yarımadası, zirvesi üç bin metreye ulaşan Toros Dağları'nın batı ucunu oluşturuyor. Dağ rüzgarları sahile kadar gelip, bazı yerlerde denize dikine iniyor. Ayrıca, özellikle nehir ağızlarında, verimli ve yoğun olarak sebze ekiminde kullanılan topraklar var. Akdeniz kıyısı, binlerce koy, kumsal ve adacıklarla kaplı.

Tatil metropolü Antalya'ya yaklaştıkça turistik altyapı hakimiyeti görülüyor. Likya yolu, kitle turizmi merkezlerinin etrafında bir yay çiziyor. Antik kentlerde etkileyici noktalar var, örneğin kaya mezarlarıyla M.Ö. dördüncü yüzyıldan kalma Myra ve Roma çağından kalma amfi tiyatro. Ayrıca, gezginler Likya yolunda sayısız, az tanınmış kültür miraslarına rastlıyor. Likya yerlilerinden sonra Yunanlılar, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Arap fetihçiler, göçmen Selçuklular ve daha sonraları Osmanlı hükümdarları izler bırakmışlar. Bugünkü yerleşim bölgelerinden uzakta, bölgeye yayılmış olan iki bin yıllık Likya harabeleri ve mezarlarından özel bir büyüleyicilik yayılıyor. Kireç taşından oyulmuş lahitler veya harabeler fantezi uyandırıyor.



Likya yolu, farklı yüzleriyle Türkiye'nin bugününe uzanıyor. Sahildeki büyük şehirlerde yeni binalar, şık butikler, son model arabalar, rahat giyimli insanlar ve dünya çapında markalar, ekonomik dinamizm ve modernliğin etkisini hissettiriyor. İç kesimlerde hayat şartları daha kısıtlı: Burada toprak eski yöntemlerle sürülüyor, her evin çevresinde birkaç tavuk var. Antalya'daki dağ köylerinde Türklerin geleneksel misafirperverliği onur meselesi.

Genelde, çadırda veya dışarıda yatılıyor. Daha rahat bir seçenek ise yol üzerindeki şehirlerde mola vererek, etap etap dolaşmak. Deniz ve gezi tatili kombinasyonunu, Antalya'nın 60 km güneyindeki Adrasan sunuyor. Adrasan, sahilden bir kaç kilometre içeride, yol haritalarında Çavuş ismiyle yer alan, kayalık tepelerle çevrili bir körfezi ve kumsalı olan, küçük otellerle dolu bir çiftçi köyü. Likya yolu, bu kumsaldan geçiyor. Buradan güneye doğru gidince, keçi yolundan denize uzanan, ucunda bir deniz feneri olan bir buruna geliniyor. Yerden çıkan gazla beslenen Chimaera'nın ateşi. Chimaera, yıkık kent Olimpos'un yakınında, 2366 metre yüksekliğindeki Tahtalı dağının eteğinde. Eski Yunanlıların çağrısı, efsanevi Olimpos, Tanrıların konağı. Yüzyıllar boyu Chimaera, korkutuculuğunu kaybetti. Bugün yaydığı alev, bir dilim beyaz Türk ekmeğini kızartacak kadar. Olimpos'u, iyi ayakkabısı ve yeterli kondisyonu olan her ölümlü aşabilir. Adrasan'dan arabayla 30 dakika uzaklıktaki Beycik'ten, bir günlük Tahtalı turu yapılabilir.

Likya Güneşi: Tanrıça'nın İzinde

Dalyan

Kalkan

Kalkan'daki otelimiz şehrin biraz gerisinde, şehre ve denize bakan bir manzarada. Sabah terasta buluşup muhteşem bir manzara eşliğinde mükellef bir kahvaltı yapıp karnımızı ve ruhumuzu doyuruyoruz. Rengarenk ve kıpkırmızı çiçeklerle kaplı terastan Kalkan sahili olağanüstü bir güzellikle önümüzde...

Kalkan

Kaş

Kaş şirin mi şirin bir deniz kasabası. Kaş'ın kendisi de aslında bir antik şehir, Antiphellos. Oldukça da sağlam durumda bir antik tiyatrosu var. Kaş aslında dağdaki yoldan gelirken bakıldığında oldukça büyük bir şehir... Ama kaş denince benim aklıma Uzun Çarşı Caddesi, tepesindeki Likya lahdi ve yolun iki tarafındaki kafeler geliyor.

Temmuz Ağustos aylarında cıvıl cıvıl ve canlı olduğu gibi sıcak tatil sezonu dışında sakin olabiliyor. Kaş'tan kano turları düzenlendiğini biliyorum. Kaş'ta kano turları ile çevreyi daha iyi ve daha yakından keşfetmek mümkün. Hatta gece çadır konaklamalı kano gezileri yapılıyor. Gece çadırınızı bir kumsalda kurup kamp ateşinizi yakıyorsunuz. Ayrıca günübirlik dalış, jeep safari ve trekking turları da yapılıyor. Bir sonraki planım Kaş'ta konaklayıp böyle aktif ve harika bir hafta geçirmek.

Gömbe

Bir kamyona atlayıp elma bahçeleri ve Akdağlar'dan gelen Uçarsu Şelalesi'nin soğuk sularının aktığı yollardan Yeşil Göl'e çıkıyoruz. (En rahat kamyon ya da jeep çıkar.) Demre çayının ve kollarının suladığı antik Likya ovaları ve şehirler alabildiğine önümüzde uzanıyor.

Saklıkent

Derin ve geniş bir kanyon ağzından tahta köprüden yürüyerek kanyonun içerisine doğru ilerliyoruz. İç kısımlarda su daralıyor. Yazın kavuran sıcağında ayaklarımızı serin suya sokarak alabalık yiyebileceğimiz bir yere geliyoruz. Kanyon içerilere doğru devam ediyor. Biraz ilerliyoruz da... Ama kanyon geçişi yapmak değil niyetimiz. Dönüp balıklarımızı yiyoruz ve günün keyfini çıkarıyoruz...

Saklıkent

Tlos

Önemli bir Likya ticaret şehri. Fethiye'ye 35 km. uzaklıkta Yaka Köyü'nde. Şehir aslında geniş bir alanda. Ama kalıntılar daha çok akropol çevresinde. Erken dönem surlar ve kaya mezarları Likya kültürünün örneklerindendir. Roma ve Bizans Döneminde de bir yerleşim merkezi olarak kullanılmış ve onarım görmüş. Tabii ki her zaman ve her yerde gördüğümüz gibi onarımda değişik yapı kalıntılarıyla lahit mezarların taşlarından yararlanılmış. Akropolün eteğinde Tlos tiyatrosu, günümüze yalnızca birkaç oturma sırası kalmış stadyum, kilise ve hamam kalıntıları yer alıyor.

Buralara kadar gelmişken Yakapark'ta taze kendimize harika bir alabalık ziyafeti çekiyoruz. Ancak belirtmeden geçemeyeceğim bir husus var. Yakapark'ı ziyaret ederseniz mutlaka tuvaletine de gidin. Yeryüzünde bu kadar harika ve hakim bir manzarası olan bir tuvalet daha yoktur herhalde... :D

Xanthos

Xanthos gizemli Likya ülkesinin en büyük şehri ve başkenti. UNESCO tarafından bir Dünya Mirası olarak kabul ediliyor. Antalya ilinin en batısında, Muğla'nın Esen ilçesi yakınlarında. Biz hep Xanthos Xanthos diye duyar ve biliriz ama aslında Anadolu'nun ilk sakinlerinden olan Hititler, Luviler ve Likyalılar tarafından, muhtemelen Hitit güneş tanrıçasına ithafen Arinna olarak adlandırılmıştı. Babadağ ve Torosların batı ucunda Akdağlar ve Dumanlı dağ arasındaki verimli vadi ve ovadan topladığı sularını Patara kumsalına boşaltan Esen Çayı alüvyonlu sarı rengi nedeniyle tarihte Farsça sarı anlamına gelen Sirbe olarak anılmaktaydı. Bu verimli bölge pek çok antik yerleşimi barındırmıştır: Araksa, Kadyanda, Tlos, Pınara, Arsada, Ksantos, Pydnae, Letoon ve Liman şehri Patara. Daha sonra Ege'ye yerleşen Antik Yunanlılar ve Romalılar da sarı anlamında Perslerin Sirbe olarak adlandırdıkları çayı Xanthos olarak adlandırdılar. (Evet, yanlış duymadınız, genel kanının aksine, antik Yunanlılar Ege'nin ilk sakinleri değiller. Bu sizi şaşırttı mı? Öyleyse fotogezi.blogspot.com'u izlemeye devam edin... Daha neler neler var yeryüzünde birlikte şaşıracağımız, eğleneceğimiz, etkileneceğimiz, meraklanacağımız... Biz buldukça emin olabilirsiniz, ilk sizinle paylaşacağım...) Hitit tarihinde güneş tanrıçasının kült merkezi olan bir kayıp Arinna kentinden bahsedilir. Aslında burası Hattuşa'dan İzmir'e kadar uzanan Hitit sınırlarının biraz dışında kalıyor ama ne dersiniz yoksa kayıp Arinna şehrini mi bulduk?

Bu arada Xanthos hakkında beni çok etkileyen bir öyküyü de anlatmadan geçemeyeceğim. Tarihçi Herodotus anlatıyor: İsanın doğumundan 540 yıl önce Harpagus ve Pers kuvvetleri Xanthos'u kuşatırlar. Likyalılar küçük bir kuvvetle karşı koymaya çalışırlar, ancak güçleri ve sayıları yetersizdir, başaramazlar. Şehre sığınırlar. Kendi kadın ve çocuklarını öldürdükten sonra tüm güçleriyle Pers'lere saldırırlar ve hepsi ölürler...

Xanthos ve Likya daha sonra Perslerin eline geçer ve uzun süre Perslerle Yunanlıların arasında geçen savaşlara sahne olduktan sonra Büyük İskender'in Makedonları ve daha sonra Romalıların eline geçer.

Xsantos ya da orijinal adıyla Arinna'nın bizi duygulandıran öyküsünün etkisinden kurtulmadan Esen çayını izleyerek Letoon ve oradan da Patara Kumsalına iniyoruz.

Patara

Patara

Patara Likya'nın liman ve ticaret şehri. Tabii ki bölgeyi ele geçirdikten sonra antik Yunanlılar, Makedonlar ve Romalılar tarafından da çok iyi değerlendirilmiş. Ne de olsa her şeyin başı ekonomi.

Patara kumsalı Türkiye'nin en geniş kumsalı. Eski Yeşilçam filmlerindeki çöl sahneleri burada çekilirdi zamanında... Kocaman tarihi kalıntıların arasından ayaklarımızı yakmasın diye bir koridor şeklinde kumlara döşenmiş tahta döşemenin üzerinden tek sıra halinde gidiş geliş şeklinde kumsala ilerliyoruz. Uçsuz bucaksız bir kumsal uzanıyor... Ve kendimizi sıcak kumlardan serin sulara atıyoruz...

Kekova ve Batık Şehir

Kaş'tan Demre'ye kadar uzanan sahil şeridinde yeryüzünün en ilginç ve gizemli köşelerinden biri yatıyor kah toprağın üstünde kah suların altında... Kekova'daki gibi gizemli ve muhteşem bir Batık Şehir yeryüzünde bir eşi daha var mı bilmiyorum. Turkuaz suların içinde inanılmaz büyüleyici bir dünya. Sularını Torosların en güney batı eteklerinden alan Demre çayı ve kollarının suladığı verimli topraklar ve sahil şeridi antik çağlarda Aperlai, Teimusa, Kekova adası, Simena, Sura, Andriake, Myra, Isinda, Antiphellos, Kyaneai, Korba gibi önemli yerleşim merkezlerini, liman ve ticaret şehirlerini barındırmış.

Teknemizle Kaleköy'e, yanaşıp mükellef bir ziyafet çekiyoruz. Köye yalnızca denizden ulaşılabiliyor. Bir balıkçı köyü. Bugünlerde ise bir turizm köyü... Köyde dolaşıyoruz. Bazıları büyükşehirlerden gelip köye yerleşmiş. Tabii ki yeni ev falan yapılamıyor.

Kale köyü antik Simena şehrinin üzerinde ve içinde bulunan bir köy. Hemen çevrede Teimusa ve karşıda Kekova adası var.

Bazı yerlerde sahile çıkıp antik Likya kalıntılarının arasında dolaşıyoruz. Buralarda kano ile dolaşmak ayrı bir zevk. Kanolar harika aletler, iyi bir partnerle bizi getiren tekne kadar süratli gitmek mümkün. Yarı batık şehirlerin içinde dolaşmak için kano bu muhteşem ortamın keyfini çıkarmaya daha uygun geliyor bana.

Yeryüzünde başka kaç ülkede bu kadar olağanüstü bir kültür ve doğa zenginliği vardır acaba...

27 Temmuz 2007 Cuma

Kanytella

Kanytella

Antik dönemde Dağlık Kilikia sınırları içinde kalan Kanytella, bugünkü Kanlıdivane, Eliaussa Sebaste'den (Ayaş) 3 km dağ tarafında içeri kısımda yer alır. 60 m derinliğinde, kayalara oyulmuş basamaklarla inilen bir obruğun (yaklaşık 170 X 200 m ebatlarında) kenarını kaplayan yerleşim yeri, yazıtların belgelediği gibi İ.Ö.2. yüzyılda Olba Hanedanlığı'na bağlıydı, hatta Olba'nın denize açılan yolu yani limanı görevini üstlenmişti. Erken Bizans yerleşimi günümüze kadar gelmiş yapılar sayesinde ispatlanabilmiştir. Kilise kalıntılarından anlaşıldığı kadarıyla yerleşim Geç Antik zamanda en parlak devrini yaşamış olmalıdır. İmparatorluk Dönemi mezar yapılarının kalitesi ve sayısı yerleşimin hali hazırda Roma zamanında önemli bir refah düzeyine ulaştığını işaret eder.

19. yy. ortalarında Batı dünyasınca bilinir hale gelen örenyeri geniş bir obruğun çevresinde oluşturulmuş Olba Krallığı’nın kutsal yeriydi. Daha sonra İ.S. 408 yılında Bizans İmparatoru II. Teodosyus Neapolis (Yenikent) adıyla bir kent yerleşimine ve kutsal bir Hristiyanlık merkezine dönüştürdü. En parlak döneminide bu dönemde (İ.S. 4. yy.) yaşadı. Antik Olba Krallığı’nın kutsal yerleşim yeri olan kentin tarihi MÖ 3. yy.a kadar gitmektedir.

Geniş obruğun etrafında kesme taştan yapılmış bazilikalar, kaya mezarları, anıt mezarlar, kaya kabartmaları, sarnıçlar, caddeler, ve semerdam lahit kapakları bulunuyor.

Obruk ve Armaronxas Aile Kabartmaları

Kent, 60 metre derinliğinde geniş obruk etrafında kurulmuştur. Doğal bir çöküntü alanı olan bu çukura efsaneye göre Roma çağında suçlular atılıp vahşi hayvanlara parçalatıldığı inancı nedeniyle halk arasında "Kanlıdivane" olarak anılmaktadır. Obruğun içerisinde, güney duvarında Armaronxas ailesinin kabartmaları bulunmaktadır. 4X2 m. boyutlarında ki bir niş içinde yer alan kabartma, kaba bir işçiliğe sahiptir. Kabartmanın sağ tarafında 5 satırlık bir yazıt bulunmakta ve burada ailenin isimleri yer almaktadır. Aile altı kişiden oluşmaktadır: baba ve anne dört çoçuklarının yanında oturmaktadır. Bunların biri erkek, üçü kız çocuğudur. Yağmur sularıyla toprak rengine bulanan bu kabartmalar nedeniyle kente Kanlıdivan denildiği ve zamanla Kanlıdivane’ye dönüştüğü de anlatılır. Merdivenlerle inilen çukurun, büyüklüğünden ötürü tanrısal olduğu düşünülmüş ve kent tarih boyunca dinsel bir merkez olmuştur.

Hellenistik Kule

Korykion Antron (Cennet Cehennem) ile olan coğrafik benzerlikten yola çıkarak obruğun içinde Hellenistik döneme ait bir kutsal alan söz konusudur. Obruğun güney kenarına polygonal bloklardan inşa edilmiş kule, Diokaisareia'da ki kule gibi İ. Ö. 2. yüzyıl başında Tarkyaris'in oğlu rahip kral Teukros tarafından yapıtırılmış ve Zeus Olbios'a adanmıştır. Diktörtgen temel planlı kule, üç odaya ayrılmıştır ve içeriye sonradan imparatorluk döneminde duvar payandaları eklenmiştir. Bu payandalar, kemer taşıyıcı olarak, bu yapının diğer benzer kuleler gibi erken Bizans dönemine kadar kullanıldığını göstermektedir. Katlar arasında tavan için kirişler yerleştirilmiştir. Yüzeyi düzleştirilmiş bloklar üzerinde güneybatı köşesinde yapıyı Zeus Olbios'a daha doğrusu Olba Rahiplerine tahsis eden iki Hellenistik yazıt yer almaktadır.

Kısmen ayakta kalabilen bazilikalar obruğun çevresinde. I numaralı bazilika obruğun güneybatısında ve doğu cephesi ayakta, sütun başlıkları Korint tarzında. II numaralı bazilika ile III numaralı bazilika ise obruğun kuzeydoğu köşesinde bulunuyor. Üç kemerli narteksin önündeki mahzenin kemeri ve ağzı görülebiliyor. Etrafında atriumun bulunduğu batı yönü, avluya iki sütunlu üç kemerle açılıyor. Bugüne ulaşamasa da, narteksin üzerinde ahşap bir kat olduğu kilisenin batı duvarında sıralanan bir sıra taş konsoldan anlaşılıyor.

Üç ayrı yerde nekropol (mezarlık) bulunuyor. Güneyden çıkan ana yolun iki tarafında kayalara oyulmuş oda mezarlar görülüyor. Batı nekropolündeki mezarlar genellikle kayalara oyulmuş. Kaya mezarlarının menfezlerinin üzerinde kabartma kadın ve erkek figürler işlenmiş. Figürlerde asker kıyafetinde iki erkek, kline üzerine uzanmış bir kadın görülebiliyor.

Mezarların yanında kayalara oyulmuş üzüm sıkma presleri ve dikdörtgen planlı, beşik tonozla örtülü sarnıçlar bulunuyor.

Kanyteleis'teki obruğun içine merdivenlerle inilmekteydi. Bugün bir kısmı yıkılmış olan merdivenler görülebiliyor.

Çevrede Roma ve Bizans mezarları yanında Osmanlı dönemine ait mezarların da bulunması o dönemde de burada yerleşme olduğunu gösteriyor.

Kuzeydeki nekropolün en yüksek yerinde görülen Kraliçe Aba’nın, kocası ve iki oğlu için yaptırdığı anıtsal mezar ören yerinin en ilginç yapısı sayılabilir. Kare planlı mezara yuvarlak kemerli bir kapıdan giriliyor. Anıt mezarın doğusundaki mezarlar ise lahit şeklinde.

Olba'lı Prenses Aba'nın Mezarı

Obruğun kuzeyinde, nekropol içerisinde yukarıda yer alan tapınak mezar ise İ.S. 2.yüzyıl. a ait olup üzerindeki yazıtta kentin ismi olan Canytellis adının geçmesi nedeniyle önem taşımaktadır. Mezar, kentin soylularından olan Aba adına yapılmıştır.

Obruğun çevresindeki bazilikalar 4. yy. sonları ile 6. yy. ortaları Bizans dönemi eserleridir.

Kiliseler ve Ev Kalıntıları

Yaklaşık 60 ile 80 adet arası büyük miktarda tahrip görmüş evler obruğun çevresine düzensiz şekilde saçılmış bir görüntü sergilemektedir. En eski ev yapıları Geç Hellenistik döneme kadar geriye uzanmaktadır. Bazı evlerin ise Geç İmparatorluk ve Erken Bizans dönemine kadar bir kaç defa onarıma uğrayarak kullanıldıkları anlaşılmaktadır. Özellikle çukurun kuzey kenarındaki yer alan büyük üç nefli bir Bizans kilisesi (İ.S. 6.yüzyıl) dikkati çekmektedir, aynı zamanda batı kenardaki iyi korunmuş başka bir bazilika görülebilir.

Obruğun kuzeybatısını büyük bir nekropol alanı (mezarlık alanı) kaplamaktadır; lahitler, tapınak mezarlar ve üç sütunlu bir mezar İ. S. 2/3. yüzyıla tarihlenmektedir.

Çanakçı Nekropolü

En eski mezar örnekleri obruğun batısında birkaç kilometre uzakta bulunan Çanakçı Kaya mezarları Kilikya İmparatorluğu’nun soylularına aittir ve üzerlerinde bunu belirten rölyefler vardır. Burada birkaç lahit mezarın yanısıra dokuz adet de kayaya oyulmuş mezar vardır. Bunların üzerlerinde bulunan kayaya oyulmuş figürler arasında elinde mızrak ve kılıç tutan asker, başları örtülü kadın figürleri gibi figürler bulunmaktadır. Mezarların birinin üzerindeki yazıtta ise, mezarın sahibi olan Appas, mezarını soymaya kalkanların Zeus, Helios ve Athena tapınaklarına ceza ödemeleri gerektigini belirtir.

19. yy. ortalarında Fransız gezgin Victor Langlois tarafından keşfedilen kent, 70’li yıllarda yapılan kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Yöredeki ilk arkeolojik araştırmaları Prof. Dr. Semavi Eyice gerçekleştirmiştir.