10 Eylül 2008 Çarşamba

Foça'nın karataşına bastım...



Foça'ya hiç gitmemiştim. Hakkında pek birşey bilmediğim içinde tatil programımıza 3. Etap olarak eklenince nedense gidip gitmemekte kararsız kaldım. Ama Foça'yı görünce bu güzel hatta muhteşem yere ne kadar haksızlık ettiğimi anladım. Tam anlamıyla aşık oldum. Her yerden tarih fışkırıyordu. 200-300 yıllık taş evler kendi zamanlarının inceliğini ve güzelliğini taşımış bu şirin kasabaya. Akşamları cıvıl cıvıl sahili, muhteşem deniziyle ve o narin taş evleriyle mutlaka görülmesi gereken bir yer. Eğer giderseniz çarşısında bulunan Phokaia adlı dükkandan mutlaka zeytinyağı ve sabunlardan alın. Foça'nın birde efsanesi var. Derler ki "Foçada tam olarak nerede olduğu bilinmeyen bir karataş varmış. Bu taşa bir kere basan buraya aşık olur ve nerede yaşarsa yaşasın Foça'ya geri döner, hayatının geri kalan kısmını burada geçirirmiş". 
Sanırım bende Foça'nın karataşına bastım...

Bayır Köyü'nde asırlık bir çınar...



Selimiye ve çevresinde gezilerimize devam ederken asırlık çınarı görüp, dilek tutalım istedik. Bayır köyü "safari" turlarının gözde duraklarından şipşirin bir köy. Bu köyün antik Syrna kentinin üzerinde kurulduğu ve caminin (vede çınarın) bulunduğu alanda sağlık tanrısı Asklepios'a adanmış bir tapınağın bulunduğu iddia ediliyor. Köylülerin yaptığı ballar da çok meşhur. Ama burada asıl ilgiyi çeken köy meydanındaki kahvede bulunan asırlık çınar ağacı. İnanışa göre çınarın etrafında 3 kez döndüğünüzde uzun ve sağlıklı bir hayata kavuşuyorsunuz. Bizde hep beraber döndük ve dileklerimizi tuttuk. Meydanda bulunan lokantada gözlemelerimizi yiyip çayımızı içtikten sonra tekrar düştük yollara...

Selimiye - Beyaz Güvercin Otel


4 günlük tekne gezimizden sonra ilk durağımız Selimiye oldu. Beyaz Güvercin isimli çok sevimli bir otelde kaldık. Yemyeşil bahçesi ve pırıl pırıl deniziyle gerçekten çok huzur verici, insanda hep orada yaşama isteği uyandıran bir yerdi. Odalar küçük ama temiz, sade ve keyifli döşenmişti (cibinlik çok şirindi). Akşam yemekleri ve sabah kahvaltısı da gerçekten çok lezizdi. Gezme ve yeni yerler görme isteğimiz baskın geldiği için otelimizde pek vakit geçirmesek de Beyaz Güvercin'i seneye yapacağımız tatilde listemize ekledik.

2012 yılında gelen ek: Duyduğumuza göre Beyaz Güvercin Otel el değiştirmiş ve eski keyifli halinden eser kalmamış. Görmeden kişisel yorumumu yapamam ama bunları duymak gerçekten de çok üzücü...

Turgut Şelalesi




Selimiye'ye gittiğimizde çevreyi de dolaşalım istedik. İlk gittiğimiz yerlerden biri Turgut şelalesiydi. Bayır köyünden 5-6 km. sonra tabelası görünüyor. Şelale o bildiğimiz gürül gürül akan şelalerden değil. Ama yeşillikler içinde çok huzur verici bir yer. Şelaleye açık arazi araçlarıyla günlük turlar düzenleniyor. Akan su buz gibi. Çok sıcakta bile suya girerseniz uzun bir süre kendinize gelemiyorsunuz. Şelalenin çevresinde sevimli kır lokantaları var. Köylü kadınlar gözleme yapıyorlar. Bol köpüklü ayranda gerçekten çok lezzetli. (Gitmek isteyenlere bir öneri: Terlikle kayalıklarda yürümek zor oluyor o yüzden yanınızda kapalı bir ayakkabı daha doğrusu sandalet bulundurmanızda fayda var)

6 Eylül 2008 Cumartesi

Light is the lion ...

One may call it mania, madness, or psychosis — a chemical imbalance in the brain — but it presents itself as energy of a primordial sort.
Oliver Sacks reviews Michael Greenberg's Hurry Down Sunshine, a book about his daughter Sally's transformation.
Greenberg likens it to "being in the presence of a rare force of nature, such as a great blizzard or flood: destructive, but in its way astounding too." Such unbridled energy can resemble that of creativity or inspiration or genius — this, indeed, is what Sally feels is rushing through her — not an illness, but the apotheosis of health, the release of a deep, previously suppressed self.
Later, a doctor says to Sally: "I bet you feel as if there's a lion inside you".

The link between mental health and creativity is now a relatively familiar subject. Still, Sacks' compassionate account with its beautiful, unruffled prose is a mood brightener in itself. However, lately, reading with increasing unease the smug, paranoid and irrational assertions on literary and political messageboards and blog comments, I've wondered how much mental illness accounts for online debate and, perhaps more importantly, how much it has silenced.

By the way, if you recognise Greenberg's name but can't place it, he writes an excellent fortnightly column in the TLS.

The draft from the well

The correspondence opens with Celan's poem "In Egypt", which he sends to his beloved, with the dedication "to one who is painfully precise", on her 22nd birthday. It contains a motif, so tantalising and uncomfortable, that it foreshadows the conflicts to come.
Sign and Sight translates a German newspaper article on the publication, fifteen years before it was originally scheduled for release, of Herzzeit, the correspondence between Paul Celan and Ingeborg Bachmann.

As the article says, Bachmann wrote her PhD thesis on Heidegger, a subject with which we know Celan was familiar. Later Bachmann became friends with Thomas Bernhard who went on to make pained fun of her high regard for the philosopher. She appears as Maria the poet in Extinction whose companion Eisenberg "loves the same philosophy" and shares her "ideas about poetry". Could this be Celan? Probably not. But I sense some residual jealousy. In her biography, Gitta Honegger reports that: Bernhard bragged that Bachmann was in love with him, but 'she was too much for him'. And in another of his novels, the main character Reger says "I feel sick to his day" that "one of my best women friends wrote a dissertation about Heidegger". Heidegger "that ridiculous Nazi philistine in plus fours ... a charlatan who merely utilized everything around him and who, during that utilization, sunned himself on his bench at Todtnauberg."

To see for yourself where such sunning took place, Another Heidegger Blog provides some dreamy (or smudged) wallpaper for your desktop, including a close-up of the "Sternwürfel drauf" as mentioned in Celan's great poem.

3 Eylül 2008 Çarşamba

Kız kumu


Buralara kadar gelmişken kız kumuna gidip yürümemek olmaz dedik. Kız kumu Marmaris-Datça yolu üzerinde Orhaniye'de. Marmarise 1,5 saat kadar uzaklıkta. Denizde yürünen kısımda su bileklere kadar geliyor. Bu kumlu bölgenin uzunluğu da yaklaşık 500-600 mt. İnanışa göre kumun sonuna kadar yürüyüp dilek tutarsanız dileğiniz gerçekleşirmiş. Bu kum yolunun sonunda efsanede adı geçen kızın bir heykeli de var.
Efsaneye göre kralın kızı bir balıkçıya aşık olmuş ama kral evlenmelerine izin vermemiş. Aşıklarda gizli gizli buluşmaya başlamışlar. Kız her gece işaret verip kıyıda balıkçıyı bekliyormuş. Kral bir gece askerlerine kızını yakalamalarını ve balıkçıya işaret vermelerini emrediyor. Gece balıkçı işareti alınca askerlere doğru kürek çekmeye başlıyor. Ama kız askerlerin elinden kurtulup kendini suya atıyor. Sonra bir mucize gerçekleşiyor ve bastığı yerlere denizde kum doluyor. Tam birbirlerine kavuştukları sırada bir okçu kızı okuyla yaralıyor ve akan kanlardan deniz kırmızıya boyanıyor. Balıkçı ise kızı alıp gidiyor ve sonra onlardan kimse bir haber alamıyor...
(Yazıda yayınlanan fotoğraflar internetten alınmıştır)